Ağustos 24, 2020

13. Gitme Aslı

ile payelll

 

 

Yiğit hayatında bu denli çaresiz kaldığını hatırlamıyordu. Aslı acılar içinde çığlık çığlığa öylece çırpınırken hiç bir şey yapamamak… Yiğit’in çaresizliğin en büyüğüydü. 

Tam Aslı’yı salondan çıkarmak üzereyken Sesi kısık televizyona kilitlenen karısının neye baktığını merak edip başını o tarafa çevirmişti. 

Ekranda Aslı’nın anne ve babasının resimleri vardı. Yiğit ile göz göze gelmişti Aslı, gözlerle bakıyordu. Ekranda Anne ve babasını resimleri vardı ve altında geçen yazıyı anlamaya çalışıyordu. 

Yiğit Aslı’nın elini bırakıp kumandaya uzanıp sesini açtı. Aralarında bir iki metre ancak vardı, ikiside yerinden kıpırdamadan izliyorlardı. 

Ayşe Ayman ve eşi Hasan Ayman evlerinde ölü bulundu. Ünlü ve zengin çiftin intihar ettikleri veya birbirlerini vurdukları söyleniyor. Kesin bilgi henüz yok . Elimize geçtikçe sizinle paylaşacağız.

Yiğit girdiği şoktan dolayı ekrana kilitlenmişti. Beyni tekrar tekrar kelimeleri döndürüyordu. Aslı’nın evi inleten çığlığı ile kendine gelmişti Yiğit. 

Aniden başının arkasına saplanan keskin ağrı ayaklarını yerden kesmişti. Dünya ayaklarının altından akmış Aslı da boşluğa düşmüş gibiydi. Yine aynı saniyelerde karnının alt tarafına saplanan keskin bıçak darbesini andıran acıyla eğildi. Elini karnına götürdü. Kaç kez bağırdığını bilmiyordu. En son hissettiği Yiğit’in onu saran kollarında her iki acının bünyesine ağır gelerek bilincini kaybettiğiydi. 

Sesi duyan ev halkı salona girdi teker teker. Yiğit Nazlı’ya “Ambulans çağır!” diye kendi bile bilmediği ses tonuyla bağırınca Nazlı hiç vakit kaybetmeden telefona sarıldı. Cebindeki telefonu çıkarıp titreyen parmaklarıyla Zeynep’i aradı . O doktoruydu her şeyini o biliyordu. Aklına başka biri gelmiyordu şu an. 

Kollarında cansız yatan karısına baktı. İçi tarumar olmuştu. Ruhunda böyle bir depremi hiç yaşamamıştı. Kollarında yatan kadın; hayattı… Suydu… Nefesti… Aslı yuvaydı sıcaklığını yeni tattıgı güneşti. Aslı aşktı. 

Sıkıca sarıldı karısına saçlarından öptü.  “Aslı’m bırakma beni.” diye mırıldandı. 

Ambulansın gelmesi kısa sürmüştü ama Yiğit için her saniye ömür gibi geçmişti. Bir saniye bile bırakmamıştı Aslı’yı. İçi yana yana canından can çıkararak beklemişti.  Neriman hanımın gizli göz yaşları akarken duaların en derinini sevgili gelini için etmişti. Nazlı Azra’ya ve Murat’a haber vermiş kenarda abisinin acısını sesizce izliyordu. 

Hastananenin kapısında bekleyen sedyeye aktarılarak içeri alındı Aslı. Ameliyathaneye kadar elini bırakmadı Yiğit. Kapılar suratına kapanınca tamamen amaçsız kalmıştı. Aslısız, nefessiz biçare…

Bir yıla yakın bir zamandır Aslı ile geçen hayatında bu kadına bu kadar bağlı olduğunu dahi yeni anlıyordu Yiğit. Onu seviyordu ama bu sevgiden başkaydı. Bu kaybetme duygusuydu. Gelene kadar ambulanstaki görevlilerin konuşmalarını dilemişti. Tansiyonu yüksek kalp atışları yavaş… Koşarak gelen Zeynep kimseye selam vermek kalsın görmüyordu bile. 

Çantasından yolda çıkardığı kartı ameliyathanenin kapısındaki posta okutup aynı hızla içeri girdi. Zeynep’in ardından kapanan kapı bir kez daha Yiğit için işkenceye dönüşmüştü. Başını elleri arasına aldı. Karısı sevdiği kadın onunla beraber iki çocuğu içerideydi. Durumları net değildi ve Yiğit aklını kaçırmamak için derin nefesler alıyordu. Olduğu yere dizleri üzerine çökmüştü. 

Bencil davranmıştı. Kendi aşkına da haksızlık etmişti. Gerçeği söylemek için geç kaldığını düşünmek bile kanını donduruyordu. Başını iki yana salladı. Bunları düşünmemeliydi. Aslı’ya hiç bir şey olmayacaktı. Aslı güçlüydü… Gözlerini yumdu sıkıca. Murat’ın elini omzunda hissetti. 

“Ne oldu ki şimdi? Bak baba oluyorsun kalksana oğlum ayağa.” diye moral verdi Murat. Aras zoraki acı bir gülümseme ile “Bak ben amca oluyorum gayette mutluyum.” dedi. 

Haklılardı. Henüz hiç bir şey belli değildi. Aslı bunu atlatırdı, yapardı o. Yiğit’in çocuksu ve güçlü karısıydı. Onun o cıvıl cıvıl sesi beyninde yankılandı. Ve kalbine az öncekinden daha şiddetli bir acı saplandı. Omzunun uyuştugunu hissediyordu. Ayağa kalktı Yiğit. Başını duvara dayamış sesizce bekliyordu. Ne bir söz çıkıyor ağzından ne de kımıldıyordu yerinden. Yiğit girdiği korku kuyusundan çıkaran açılan kapı oldu. 

Doktor Hamdi ve Zeynep görünce herkes dikkat kesildi. Tüm umudu doktorun ağzından çıkacak iki kelimeydi. Üçü de çok iyi…

“Karım nasıl?” Klasik ama can alan ve can veren soruydu.

Doktor Hamdi; Aslı’nın yaşadığı şoktan dolayı tansiyonunu yükselmiş. Bu da erken doğunun tetiklemiş. Normal bir doğum olasılığı imkansızdı. Ameliyatla alacağız doğum başlayacak. Tansiyonu normale indirdik. Birazdan başlıyoruz. Şimdilik her hangi bir pürüz görünmüyor Yiğit bey rahat olun.”

Yiğit tuttuğu nefesi bıraktı. O iyiydi ve iyi olacaktı. Umut Aslı ve Yigit’e göz kırpmıştı. Geçecekti. Geçmek zorundaydı. Yiğit, Aslı olmadan olamazdı ki. Olmayacaktı da. Aslı’ya birşey olursa Yiğit hayatında ilk defa bir şeyin üstesinden gelemezdi. Çökerdi yok olurdu.

“Teşekkür ederim Hamdi bey.” diyebildi. Ona dünyaları bağışlayan bu doktora şimdilik teşekkür den başka bir şey edemezdi. Orda bulunan herkes derin bir nefes aldı. İçlerine su serpilmişti.

Doktor Hamdi Zeynep’e döndü. “Doktor Zeynep sen ameliyata girmiyorsun.” 

Gözleri büyüyen Zeynep ” Neden hocam?” diye sordu. 

“Aslı senin arkadaşın ve normal bir doğum değil. Bunu kaldırabilecegini sanmıyorum.”

Zeynep yalvarma moduna geçti. “Hocam lütfen vallahi bir kenarda beklerim. Beni bundan mahrum etmeyin. Hem o benim hastam, hocam yapmayın.” Hamdi bey Zeynep’in yalvarmalarını ve bir doktor olarak iş aşkını bildiğinden “Peki gıkını çıkarırsan atarım seni.” dedi. 

“Söz, vallahi çıkarmam hocam.” 

İkili arasındaki diyaloğu dikkatle izleyen aile de Aras kendine pay çıkardı. Yıllarca takıldığı boş beyinli kızlardan çok farklıydı Zeynep. Bir kez daha gönlüne girdiğine şükretti Aras. 

Doktor Hamdi bey; kardiyolojiye haber ver. Beyin cerrahiye de hazır beklesinler.” Zeynep hocasının ne demek istediğini anlamıştı. 

Ama Yiğit anlamamıştı. “Neden gerek duydunuz?” diye sordu. Yine içine ateş düşmüştü. 

Hamdi bey onları telaşlandırmak istemiyordu. Yinede söylemek zorundaydı.

“Bakın, tansiyonu normale indirdik. Fakat tekrar çıkma olasılığını göz ardı edemeyiz. Dua edin, Allah çok büyük belki de hiç sorunsuz bir doğum gerçekleşecek ve siz bebeklerinizi kucağınıza alacaksınız.” Sözün sonunda az da olsa iyi hissettirecek bir şeyler söylemek istemişti doktor Hamdi.

Doktor Hamdi bey ile Zeynep tekrar ameliyathaneye girdiler. Az da olsa rahatlayan Yiğit ve orda bulunan herkes sabırla beklemeye başladılar.

Azra Murat’ın yanından kalkıp Neriman hanımın yanına oturdu. Kadın bembeyaz olmuştu. Azra’nın da içi kan ağlıyordu. Ama yinede kadının elini tutmak istemişti.

Minnetle baktı Neriman hanım Azra’ya. Diğer yanında da Nazlı vardı. İki kızda başlarını Neriman hanımın omuzlarına bıraktı. Sancılı bir bekleyiş aşılmıştı ortama. 

Yiğit aklına yeni gelen düşünceyle irkildi. Ayşe Hanım ve Hasan bey ölmüştü. Gereksiz insanlar diye geçirdi içinden. Giderken bile kanından olan Aslı’ya kötülük yapmışlardı.

“Murat, öğrenir misin ne olmuş, neden nasıl öldürülmüşler?” Murat baş işareti verip kalktı. Telefonunu çıkararak uzaklaştı. 

Beklemekten başka yapacak birşey gelmiyordu Yiğit’in elinden. Oturduğu hastane koltuğunda beklemeye başladı. Başını duvara dayamıştı. Gözlerini kapatıp Aslı’nın hayatına girdiği o ilk gün geldi aklına. 

Rasim Demirkan ile ilk tanıştığı gün 

26 yıl önce 12 haziran 

Babası yattığı yatakta hiç hareket etmiyordu. Nefes alınca inen ve çıkan göğüs kafesi hareketsizdi. Tenide soğumaya başlamıştı. Anne, babam üşüyor, demek için ağzını açamadan annesi yanında bitmişti. 

Annesinin ortalığı saran feryadına kulaklarını tıkamıştı. Yiğit, Annesini hiç bu şekilde görmemişti. Kendisi daha on yaşında bir çocuktu ve evlerinde ilk defa annesinin ağladığına şahit oluyordu. Hemde yürek yakan bir feryad ile. Evin içine doluşan komşuları babasını öldüğünü söylüyordu. 

Neydi ki şimdi bu? İnsan ölünce ne olurdu? Bir köşede bekledi saatlerce. 

Evin içindeki insanlar ağlıyordu. En çokta annesi ağlıyordu. Üç yaşındaki kardeşleri uykuya dalmıştı.  Zaten dünyadan haberleri yoktu ki onların daha ufacıklardı. 

Yiğit bu günü unutmayacaktı. Ama ikizler hiç hatırlamayacaktı. Bir an kardeşlerini şanslı olduğunu düşündü. Babasının üzerini tamamen örtmüşlerdi. Boğulurdu, nefes alamazdı ki babası. 

Ağlayamıyordu. Sebebini bile bilmiyordu. Daha çocuktu, ne hissetmesi gerektiğini dahi bilmiyordu. 

Başını dizlerinin arasına almıştı. Çöktüğü yerde öylece kalmış annesinin hıçkırıklarıyla uyuya dalmıştı. Yiğit daha on yaşındaydı. Ertesi gün tahtadan bir kutuya konulmuştu babası. Eş dostun omzunda camiye ordanda toprağın altına…

Boş çukura konan babasının bir daha gelmeyeceğini ilk o an anlamıştı. Üzerine atılan topraklar tepecik olduğunda kavramıştı.

Annesine baktı. Komşuların yardımıyla ayakta duruyordu. Başını babasına çevirmişti. Gözlerinden inen yaşlara elinin tersini sürdü. 

Arkasına dahi bakmadan kaçtı oradan. Bildiği yollardı. Koştu… Koştu, yorgunluktan nefes nefese kalmıştı. Hem ağlıyor hem koşuyordu. Gözündeki yaşlar görüş alanını zorluyordu. Elini kaldırıp siliyor ama aynı anda yine akıyordu göz yaşları. 

Yok muydu yani? Bir daha gelmeyecek miydi, neden di? Nasıl olurdu ki babasız? Babası ona “Paşa oğlum, aslan oğlum, Yiğit evladım, demeyecek miydi?

Babasıyla top oynayamayacak mıydı bir daha? İçine doluşan soruların ağırlığı çocuk kalbini zorluyordu. Hala anlamını bilemediği acı kavuryordu içini. Ciğerlerindeki hava bitince durdu. 

“Baba!” olmuştu son kelimesi bir kaç metre uzağa savrulurken. Ani bir acı olmuştu bedeninde. Sonra kendinden geçiş yaşamıştı. 

Gözlerini açtığında beyaz bir tavan görmüştü ilk. Vücudunda keskin ağrılar eşliğinde mırıldandı. “Baba.”

“Baban değilim evlat.” diyen tok sesle irkilmişti. Çocuktu ve bilmediği tanımadığı birinin yanındaydı. Ve yine bilemediği bir yerde.

Ürkek gözlerle baktı . “Siz kimsiniz?” Ayağa kalmak için hareket edince acıyla geri yaslandı. 

“Kalkma ve benden korkma sen aniden yola fırladın. Arabamla sana çarptım. Şimdi bana adını ve nerde oturduğunu söyle annen baban çok merak etmiştir.” 

“Babam yok annem ve kardeşlerim var. Adım Yiğit.” 

Karşındaki adam elini uzattı. “Memnun oldum delikanlı benim adım Rasim Demirkan.” Elini sıktı Yiğit çocuk aklıyla bildiği kadar. Ona bir oyun gibi gelmişti o an. 

Yatağa oturan Rasim bey “Bir saat kadar daha burda kalacağız Yiğit. Sonra seni evine götüreceğim. Adresi biliyor musun?”

“Biliyorum.” 

“Tamam çok güzel. Peki annene haber vereceğimiz bir telefon numarası var mı?”

Evlerinde telefon yoktu. Başını salladı Yiğit hayır anlamında. 

Çocuğun korktuğunu gören gören Rasim bey onunla konuşarak rahatlatmak istemişti.

“Biliyor musun Yiğit, benim bugün iki kızım oldu. Baban çok şanslı bir adam olmalı benim hiç oğlum yok.” 

Babasının olmadığı aklına gelince ağlamaya başladı Yiğit. “Benim babam dün öldü amca.” dedi titrek sesiyle. 

Şaşırmıştı Rasim bey , öldüğünü anlamamıştı. Bırakıp gittiğini sanmıştı. “Başın sağ olsun Yiğit, benimde babam öldü anlıyorum seni.” Yiğit’in üzgün olduğunu anlıyordu Rasim bey konuyu değişmek istedi. 

“Sen dinlen giderken sana kızlarımı göstereyim ister misin. Belki bana isim konusunda yardım bile edersin.” Çocuk aklı heyecan yapmıştı. “İsterim.”

Tahlil sonuçları normal çıkınca kolunda bir alçı ile bebeklerin bulunduğu bölüme götürdü Rasim bey Yiğit’i.

Beyaz kundaklar içine sarılı bebeklere baktı Yiğit. İster istemez gülümsedi. “İkizler mi amca?” diye sordu. Gülümseyerek yanıtladı Rasim bey “Evet.”

“Benim de ikiz kardeşlerim var.”

“Öyle mi? Büyüyünce beraber oynarlar belki.”

“Benim kardeşlerim üç yaşında.”

Rasim bey on yaşındaki bu çocuk ile üç yaşlarında ikiz çocuk sahibi olan ve eşini kaybeden bu anneyi ölesiye merak etmişti. Yiğit’in kıyafetlerinden varlıklı olmadıkları ilk anda görünüyordu.

“Peki adı gibi Yiğit çocuk kızlarımdan birinin adını sen koy, diğerini de annesi koysun.” 

Yiğit kırık ve alçıda olmayan elini kaldırıp bebeklerin yüzlerine dokundu iki bebeğin de.

Kız kardeşi dünyaya geldiğinde çok istemişti adını koymayı. Ama annesi ben annemin adını koyacağım diye ısrar edince üstelememişti ne babası ne de kendisi. 

Solundaki bebeğe son kez dokundu. Başını Rasim beye çevirdi. “Bu bunun adı Aslı olsun.” 

Ellerinin arasına aldığı başını sağa sola salladı Yiğit. Yarım saat olmuştu ne giren ne çıkan bir tek kelime söyleyen yoktu. 

Çıldıracaktı. Aklı başından gitti gidiyordu. Sesizce mırıldandı. 

“Beni onsuz bırakma Allah’ım.”

“Beni sensiz bırakma Aslı’ım.”

Kapı açılınca ayaga fırladılar. Hemşire elinde hastanenin bebek arabasıyla görüş alanına girmişti herkesin.

Bebeklere hiç bakmadan hemşireye döndü Yiğit. “Eşim nasıl iyi mi?” Ne berbat bir suruydu. İnsanın içini dağıtan acıtan…

Hemşire,  “Eşinizin ameliyatı devam ediyor. Biz bebekleri bakım odasına alacağız. Doktorumuz ilk kontrollerini yaptı. Eşinizde kısa süreye çıkar.” dedi. 

Herkes derin bir oh çekmişti. Yiğit hariç, Aslı’yı görmeden konuşmadan ikna olmayacaktı. Gözü çocuklarına kaydı. Baba olmuştu ama bunun sevinci bile buruktu. 

Bebeklerle arasında bir bağ oluşuyordu. Onlardan Yiğit’e Yiğit’ten bebeklere kalın gizli bir bağ. 

İlk görüşte aşk buydu. Kurtulması imkansız olan duygu babalık. Şimdi kendi babasının kendini nasıl sevdiğini anlamıştı. İçi akıyordu çocuklarına, coşkun çağlayan sular gibiydi. Evlat sevgisiydi bu. 

Bebekler herkesin gözü önünde hemşirenin eşliğinde uzaklaştı. Rahat bir nefes alan aile üyeleri yerlerine oturmuştu. 

Kimse tam anlamıyla sevinemiyordu. Telefonu çalan Murat cebinden çıkarıp açtı.Bir kaç metre uzağa gitmişti. Bir kaç dakika sonra Yiğit’i yanına çağırdı.

“Söyle!” dedi Yiğit. Haberin ne olduğunu biliyordu ama içeriğini bilmiyordu.

Murat, “İntihar süsü verilmiş. Önce annesi sonra babası ölmüş. Kimin yaptığını bilemiyoruz. Ama …” 

“Kumar borcu.” diye lafını kesti Yiğit. Verdiği paralar yetmiyordu. Hasan bey sürekli daha fazla istiyordu. Aslı nın hatırına hep veriyordu. Yememişti demek ki. 

“Evet öyle sanırım.” Arkadaşının yüzüne baktı Murat. “Ucu sana dayanacak. Parayı senden alacaklar büyük ihtimalle.” dedi.

“İletişime geç. Kimse neyse ne kadarsa ver bulaşmasınlar. Kapıdaki gazetecileri de hallet ellerine bir şey verme.” Adımlarını Aslı’ya doğru çevirdi. Kapıya geldiği sırada ikisi önde diğeri arkada üç doktor yanlarından koşar adım geçtiler. Kartlarıyla kapıyı açıp içeri girdiler. Azra ayaga fırladı. Tuttuğu göz yaşları teker teker iniyordu. “Bir şey var ne oldu?” diyerek yere çöktü. Murat kollarından tutup kaldırdı, sıkıca sarıldı. Neriman hanımda oğluna göstermek istemediği göz yaşlarını baş örtüsünün ucuyla siliyordu. 

Azra’nın Aslı diye inlemesi kesilmiyordu. Nazlı annesinin omzuna sokulmuş sessizce ağlıyordu.

Evet bir şey vardı. Bu her halden belliydi. Yürek yakıyordu bu bilinmezlik.Yiğit boşlukta sallanıyor gibiydi. Tutunacak hiç bir şeyi olmadan. 

“Aslı “diye bağırıp kapıyı yumrukladı. “Açın kapıyı açın!” Aras kolundan tutup çekmek istemişti ama nafileydi. Yiğit içinden gelen duyguların gücüyle hem güçleniyor hem de çöküyordu. 

Hani saniyeler vardır akıp gittiğini fark etmediğiniz. Ve an gelir ya hani tek bir salise bile geçmek bilmeyen… Yiğit’e her salise bir yıl gibi geliyordu. Kapıya kaç yumruk attığını bilmiyordu. Hastane Yiğit’in sesiyle inliyordu. 

Aniden açılan lanet kapıdan çıkan gözleri yaşlı çökmüş dağılmış Zeynep’i görünce eli havada kaldı.

Susuyor hiç bir şey söylemiyordu. Sadece boş bakıyor etrafını seçemiyordu. Gözleri şelale gibi akıyor ama tepki vermiyordu. 

Yiğit, Zeynep’i kollarından tutup sarstı. “Söyle ne oldu, nerede nasıl söyle!” diye bağırdı.

Ama Zeynep’in dudakları aralanmıyordu ki. Aras araya girdi şok geçiriyor olduğunu fark etmişti Zeynep’in. Az önce Yiğit’in sarstıgı bedene dokundu. “Söylesene  Zeynep, Aslı nasıl?” dedi.

Aras’a bakıp mırıldandı Zeynep, zorla kısık sesle sesini çıkarırsa yüksek sesle söylerse kendi de inanırdı.

“Kalbi durdu.”

Azra’nın Murat kollarında, “Aslı, Aslı…” diye bağırmasıyla idrak eden Yiğit sol tarafında çok keskin bir acı daha hissetmişti. 

Başını sağa sola salladı. “Hayır inanmıyorum. Göreceğim onu benim karım o.” Kalbinin üzerindeki acıyı yok sayıp kapıya attığı en son yumrukla cam kapı tuzla buza karışmıştı. 

Gürültüyle kendinden geçen Zeynep Aras tutuşuyla yere düşmeden yakalanmıştı. Acıydı çok acıydı. Yürek dayanmıyordu. Azra’nın çığlıkları koridorda yankılanıyordu. Çırpınışları, habersiz akan göz yaşları…

Tuzla buz olan kapıdan geçip içeri girdi hızla Yiğit. Yüzünde bir katili bile kıskandıracak öfke vardı. Acının öfkesi… Öfke bu kadar lanet bir histi. İçinde pek çok duyguyu barındırandı. 

Elindeki yüzündeki kesikleri akan kanları gözü görmüyordu Yiğit’in. Gözünün görmek istediği tek şey Aslı’nın gülen gözleriydi. 

İçeri girdi. Karısının göğsü çıplaktı. Makinelere bağlıydı her yerinden. Doktor kalbine vuruyordu Aslı’nın. Aslı hiç tepki vermiyordu. Odanın içini dolduran düz bir ses vardı. 

“Bir daha dene!” diyen doktor Hamdi’nin sesi doldurdu kulaklarını. Doktor, Aslı’nın kalbine son darbeyi vurduğunda Yiğit’in sol tarafına giren en keskin ve en şiddetli sancı adamı yanındaki masaya tutunmasını sağladı.

Yüksek perdeden çıkan son cümlesiyle yere yığıldı. “Gitme Aslı.”