Ağustos 24, 2020

15. Kalbim Acıyor

ile payelll

 

Evde bir tantana bir koşturmaca almış başını gidiyordu. Ölü yalıya can gelmiş gibiydi. Kulakları tırmalayan iki küçük canavar vardı artık. 

Tek başına zaten hiç bir şeye yetemezdi. Kayınvalidesi bir an olsun tek bırakmıyordu Aslı’yı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Bezi nasıl takacağını, arka kısmını katlamasını ki bu çok önemli diye de vurguluyordu Neriman hanım. Çünkü bebeğe kaşıntı yapabilirdi. Mama yapmayı, kıyafetleri muhakkak sabunla yıkanması ve ütülenmesi sonra dışardan gelen biri üzerini değiştirmeden ellerini yıkamadan bebeklere asla dokunmaması…

Kapıdan giren Yiğit direk bebeklerin başına geçmişti. “Sakın elleme!” diyen Aslı’ya garip garip baktı. “Neden?” diye sordu. 

“Ellerini yıkadın mı sen?” 

Ellerini baktı Yiğit. “Yok ama ne var ki ellerim de?” dedi doğal bir saflıkla. 

Anlamaz gözlerle bakan kocasına gülümsedi. “Ay sevgilim annen var ya  bana temizlikoloji baskısı yapıyor. Kafayı sıyırmaya az kaldı.” 

Suratı şaşkınlıkla bükülen Yiğit “Ne baskısı ne baskısı?” diye sorduğunda Aslı gözlerini devirip kocasının göğsüne başını koydu. Ellerini de beline sardı Yiğit’in.

“Aşırı temizlik psikolojisi. Yiğit vallahi ben çok sıkıldım. Hamile kal evde geçir, doğum yap evde geçir.” Geri çekilip belini gösterdi. “Birde şu belimin haline bak ben sıfır beden biriydim. Şimdi tam kırk iki beden oldum.” dedi sıkıntıyla. 

Kollarını göğsünde bağladı Yiğit.  Çapkın gözlerle süzdü karısını. “Gözüme çok hoş görünüyorsun. Kadına benzedin. Neydi o kırılacak gibi duran bel, bu daha iyi.” 

Bu sözler kalbini tekrar tekrar fet etsede olmazdı. Yani eskisi gibi olmak zorundaydı. “Ben sana elbisenin içine girememekten  bahsediyorum. Sen…” dedi ve kaldı.

Tek kaşını kaldırıp yaramaz bakışlarıyla kadını süzdü.  “Evet ben neden bahsediyorum?” 

Etrafına bir göz attı Aslı. “Çocukların yanında konuşmayalım.” Yiğit buna kahakaha atacaktı ama  uyuyan bebekler korkutmak istememişti. 

“Olur karıcım, olur sevgilim.” deyip  kolunun altına çekti Aslı’yı. Bebeklerini izlemeye başladılar. 

“Artık bir isim bulsak diyorum. On beş gün oldu. Bebek mi kalacaklar hep?” 

“Bulamıyorum. Aslında oğlumuz için bir tane buldum ama sen ne dersin bilemiyorum.” 

“Öyle mi, söyle bakalım eminim severim?” 

“Şimdi soy adları Demirkan olacağı için  ben düşündüm ki Mehmet Rasim Demirkan olsun. Mehmet senden Rasim benden aslında babanın soy  ismini de koyabiliriz. Biri senin baban biride bana babalık yapan dedem.” 

Yiğit Aslı’nın konuşurken ki yüz ifadesinin her kımıldayışına dikkat kesilmişti. Babasının ismini koymak çok isterdi. Ama bunu asla dile getirmezdi. Onca acıya Aslı katlanmış ve onları dünyaya getirmişti. Bu Aslı’nın en doğal hakkıydı. 

Aslı hala konuşuyor bir şeyler anlatıyordu. “Seni senden çok seviyorum Aslı.” Kocasına döndü aniden. İçten gelen bir gülümseme sundu. “Biliyorum da konumuz bu değildi.” 

“Tamda buydu. Ben çok istiyordum babamın adını koymak ama bu senin hakkın diye hiç dile getirmedim. Ama sen bana dünyaları verdin şu an.” 

Aslı yüzüne yayılan kocaman gülümsemeyle sokuldu kocasına. “O zaman oğlumuzun adı Mehmet Rasim Demirkan,” dedi.

Yiğit, Aslı’ya sıkıca sarıldı. Bilseydi Rasim kendi öz babası yine koyar mıydı adını?  Mehmet ölürken Rasim girmişti Yiğit’in hayatına. Rasim ölürken de Aslı. Bu konuyu Aslı tamamen iyileştiğinde Aslı’ya anlatacaktı kararlıydı. Bir yerlerde bir kız kardeşi ve olduğunu bilmeye hakkı sonuna kadar vardı. Yiğit’e göre olsaydı en başında anlatırdı ama Rasim Demirkan giderken en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. İlk defa da olsa Yiğit, Rasim babasına Aslı için ihanet etmişti. Ve bundan zerre kadar gocunmuyordu. 

“Tamam şimdi kızımıza bulabilirsin.” dedi Yiğit geri çekilirken.

“Bizim, kızlarla önceden birbirimize verdiğimiz bir sözümüz var.” 

“Nedir?” 

“Kızlarımıza birbirimizin adını verecektik. İlk kız da benim olduğuna göre ikisi arasında kura çekeceğim.” 

“Hadi o zaman.” 

Sohbet açtığı ekrana bakıyordu. Elinde iki adet minik kağıt parçasını yumruğu arasında salladı. Kızlar ekranda heyecanla bekliyordu. Tırnaklarını yiyen Zeynep’e yerinde duramayan Azra eşlik ediyordu. “Hadi Aslı,” dedi Azra.  

“Bayılazağım Aslı,” diye inledi Zeynep. 

“Azıcık tadını çıkarayım, kolay mı kızıma isim takıyorum. Hemde teyzelerinden birinin adını. Benimkini kim koyacak acaba?” dedi parmağını çenesine dayayan Aslı düşünüyordu.  

“Kime nasipse o Aslı çek artık.” dedi Azra.  

Tepesinde bekleyen kocasına bakıp avucunu açtı Aslı. “Hadi sen çek.” Kağıtlar üzerinde gözleri dolaşan taze baba bir kağıt üzerinde odaklanıp iki parmağıyla aldı minik kağıdı. Aslı, Azra ve Zeynep sessizce hiç kıpırdamadan Yiğit’i izliyordu. 

Ufak kağıdı en yavaş biçimde açıp gördüğü yazıyla kaşlarını kaldırdı. Ekrana döndü, nefeslerini tutmuş baldızlarına baktı, karısına baktı. “Güzel isim.” diye mırıldandı. 

Aslı başını uzatıp kağıtta yazan isme baktı. O da kaşlarını havaya kaldırdı. “Bence de güzel isim.” dedi. 

Ekranda donmuş vaziyette bekleyen kızlara dönen Yiğit ufak kağıdı ekranı kapatacak kadar yaklaştırdı. Yazıyı çözen Zeynep çığlık çığlığa bağırıp havalara sıçrayınca kağıdı çekti Yiğit. Azra kollarını göğsünde bağlamış suratını da yana çevirmişti.

“Aşkım üzülme sen, kural ikiyi hatırla.” diyen ve tek kaşını havaya kaldıran Aslı’yı izleyen Azra’nın gözleri büyümüştü. Zeynep sakinlemiş ekrana bakıyordu. 

“Ne vardı lan kural iki de?” dedi Zeynep. 

“Ben hatırlatayım şekerim.” dedi Aslı. “İsmi çıkan kişi kendi kızına adı çıkmayan kişinin adını kocayacaktı. Senin kızının adı Azra olacak.” 

Yiğit dudaklılarını ‘vay be’ dercesine bükmüştü. Zeynep’te omuz silkti. “Kızım olursa zevkle.” dedi ekrandaki Azra’ya öpücük yolladı. Aslı kapatma düğmesine dokunup kocasına döndü. “Adımız Zeynep,” dedi. 

“Tamam o zaman ben bir abdest alayım, kulağına ezan okuyayım.” 

Kocasının çocuk gibi heyecanlanması çok hoşuna gitmişti. Kayınvalidesi haklıydı, çocuk anne babaya muhabbetti…

*

Bebekler tam bir aylık olmuştu. Geceleri kayınvalidesi bakıyordu. Emzirme işi hala yoktu çünkü Aslı’nın sütü bir türlü gelmiyordu. Aslı çok rahattı tabii ki. İkiz bebeklerin olsun ve geceleri rahat uyu. 

Gecenin kaçı olduğunu bilmiyordu ama vücudunda hissettiği ağrılar onu  uyanmaya zorluyordu. Gözlerini yarı açıp geri kapattı. Elini ağrıyan yere götürdüğünde daha şiddetli ağrı hissedince inledi.

Sese uyanan Yiğit anında Aslı’ya döndü. “Neyin var? Kabin mi ağrıyor? Dikişlerine mi bir şey oldu? “Yiğit telaşla sıralıyordu doğrulduğu yatakta endişeyle kadının üzerinde geziniyordu gözleri. Ne olduğunu bulmaya çalıyor gibiydi. 

“Yok onlar değil. Göğüslerim…” Yiğit hemen baş ucundaki lambaya dokundu. Aslı’yı ışıkların izin verdiği kadar döndüğünde gözleri büyüdü. “Aslı bu ne? Ne oluyor?” 

Gri tişörtü göğüs bölgesinden altına kadar ıslaktı. 

“Bilmiyorum ne oluyor.” doğrulmaya çalışırken daha da ağrımıştı. “Ben annemi çağırayım,” Aslı başını salladı. Yiğit odadan hızla çıkıp yine aynı hızla geri döndü. Annesiyle birlikte.

Aslı, “Anne baksana…” diyerek üzerini işaret etti. 

Kadın gördüğü manzaraya bakıp ellerini havaya açtı. Şaşkın karı koca annelerine baka kaldılar. “Anne iyi misin?” Yiğit dua eden hatta şükür çeken annesine garip bakmıştı. 

“İyiyim evladım. Kurban olduğum mevlam yavrulara süt göndermiş. Şükür ediyordum.” 

İkisi birden, “Süt mü?” dedi. 

Neriman hanım, “Ama sizde ne bilmez çıktınız. Süt tabii, taşmış sadece olur öyle şeyler. Sen Aslı’ya  yeni kıyafet ver. Ben bebekleri getireyim de emsinler.” dedi. 

Aslı üzerini değiştirirken kızı ve oğlu kayınvalidesi eşliğinde içeri girdi. 

“Ya ben okudum nasıl olacağını ama nasıl olacak şimdi bilemedim ki anne.” 

Bebekleri yatağın üzerine bıraktı. Çok ufak oldukları için iki kolu fazla bileydi. 

“Bak kızım; Ne erkeğine hatunluk ne de bebeğine annelik okumakla olmaz. Okumakla gelişir ama oluşmaz. Annelik içinden gelen saf bir duygudur. Şimdi sen en özel anlardan birine şahit olacaksın.” 

Annesinin sütünü iştahla içen Mehmet ve Zeynep mışıl mışıl uykuya dalmışlardı. Bu görüntü Yiğit’i çok etkilemişti. Aslı’nın da ondan hiç bir farkı yoktu. Beşiklerine yatırdılar. 

Neriman hanım, “E ben gideyim gece siz bakarsınız artık,” dediğinde Aslı’nın gözleri büyüdü. “Ben nasıl bakacağım ki?” 

“Çok basit kızım; Uyanınca emzirip yerine yatıracaksın. “Aslı düşünür gibi yaptı. “Ha kolay o zaman tamam bakarım ben.” 

Kayınvalidesi çıkınca ışığı kısıp yataklarına girdiler. Uykunun en tatlı yerinde odaya bomba düşmüş gibi fırladılar ayağa. 

Bebeklerin ağladığını anlayınca ikiside kendini yatağa geri bıraktı. “Yiğit bebekler ağlıyor baksana babası.” 

Bebekler ağlamaya devam ederken, “Bakayım annesi de benim doksan beş beden memelerim yok ki.” 

Gözlerini açmakta zorlanan Aslı mırıldandı. “Plastik cerrahına götüreceğim seni çok güzel meme yapıyorlar. Sana da taktıralım.” 

Yiğit kalkıp kızını kucağına aldı. Ellerini ağzına götürmeye çalışan kızına güldü. “Ben seninkilere hastayım Aslı.” Yatakta dogrulan Aslı kucağına aldığı yastığa kocasının yardımıyla bebekleri başları birbirine gelecek şekilde yatırdı. Memeye kavuşan Mehmet ve Zeynep iştahla karınlarını duyururken Aslı uyukluyordu. Yiğit’te  bu manzarayı keyifle izliyordu. 

Anne baba olmak… Anlatılan değil, yaşanılan bir duyguymuş, diye düşündü. Bebekler memeyi bırakınca Yiğit onları beşiklerine yatırdı. Aslı’nın dünya ile bağlantısı kesilmiş gibiydi. 

Yatağa girip yavaşça Aslı’yı kollarına çekti. Düzeltmek adına yaptığı hareketle Aslı aniden yerinden fırladı.

“Çocuklar… ezdin onları.” 

Yiğit ciddi anlamda kahakaha atmak istemişti. Aslı’nın bu hali çok komikti. “Gel buraya uyur kalır anne, yatırdım ben onları.” Aniden heyecan yapınca Yiğit’in açıklasının ardından aniden duruldu. “Aklım çıktı.” derken sokuldu Yiğit’e. Bir daha ki uyanmaya kadar. 

*

Kayınvalidesi ile bebekleri odalarında uyutup parmak uçlarında dışarı çıktılar. Odadan çıkınca dedin bir ‘oh’ çekti Aslı. “Zormuş anne olmak. Yoruldum, banyosuydu, mamasıydı.” 

Neriman hanım tebessüm etti. “Gel bir kahve içelim. Sana yarım kalan hikayemizi anlatayım.” 

“Ha şu kaçak aşıklar değil mi? Evet iyi olur tam yerinde kesmiştin.” 

Gelin kayınvalide birlikte mutfağa inerek iki kahve aldılar. Tekrar üst salona çıkarak boğaza karşı berjerlere oturdular. 

“Nerede kalmıştık?” dedi Neriman hanım. 

“Kızın aşktan gözü dönmüştü ailesini bırakıp gitmişti.” dedi Aslı. 

“Evet, tam da öyle oldu. Gül… O gün sevdiği adamla bilmediği bir yola girmiş. Aşktan gerçekten de gözü dönmüş ama hiç pişman da olmamıştı. Öyle derdi. Adam onu İstanbul’a getirmiş, çok güzel bir evde yaşamaya başlamışlar. Dini nikahlı olarak ama. Resmî nikah için bir şey talep etmemiş Gül. Gerek duymamış adam ona öyle güzel davranıyormuş ki aklına bile gelmemiş. Ailesi onu reddetmiş babası bir daha görmek istememiş. Fakat bir abisi varmış o her daim arayıp sorarmış. Lakin onunda gönlünün bir tarafı hep kırık kalmış yine de can, atamamış. Evin en küçük kızıymış ve abisi ile aralarında büyük bir sevgi bağı varmış. Gül’ü kaçıran adamın bunu neden yaptığını, gelip istese vermekten gocunmayacağını söylemiş abisi ama Gül’ün buna verecek bir cevabı hiç olmamış. Bir amadan daha kör, dilsizden daha tutuklu bir aşka düşmüş genç kız. Adamla aralarındaki yaş farkı hislerinde bir değişiklik oluşturmamış. Yani kızım bunlar aşkın kara sevda olduğu dönemde yaşayan iki insanmış. 

Adam onu hiç üzmemiş tek bir kötü hareket kötü bir söz etmemiş. Hal böyle olunca Gül’ün de aşkı her gün katlanarak büyümüş ve kaçtığına yine pişman olmamış. Sadece onu reddeden ailesine özlemi varmış yüreğinde. Onu da abisinin sesiyle atmaya çalışırmış. 

Ve bir gün hamile olduğunu öğrenmiş, kocasına demiş tabii ki. O adamın o günkü mutluluğunu bana yıllarca anlattı. Adam zenginmiş ya bunu hemen lüks bir hastaneye götürmüş. Ultrasona girmiş Gül. Bir de ne görsünler…” 

Aslı heyecanla yutkunup fincanı orta sehpaya bıraktı. “Ne?” dedi merakla açılan yeşil gözleriyle. 

“Bebekler…” dedi Neriman hanım. “İkizmiş.” 

“Vay be. İkiz güzel şey tabii ne sevinmişlerdir.” 

“Çok. Delirmiş adam. Mutluluktan ağlamış yere yurda sığamamış. Gül derdi ki; Ömrümün en güzel günleriydi. Ahirette bile anımsamak için dua ederim.” 

“Anne, sakın kesme bu hikayeyi bugün bitir artık. Çok merak ediyorum sonunu ve her nedense mutusuz son gibi hissediyorum.” 

Kahvesinden bir yudum alan Neriman hanım devam etti. “Dokuz ay boyunca cennetin bir köşesinde yaşamışlar. İki bebekte kızmış. Neden erkek dememiş hiç. İki tane kızım olacak, hemde sevdiğim kadından onun gibi, diye göğüs kabartırmış. Bir gün kapı çalmış, Gül koca karnıyla ağır adım açmış kapıyı. Kocası geldi sanmış ilk. Ama karşısında hiç tanımadığı kırklı yaşlarda bir kadının kendine attığı kötü bakışları izlemiş bir süre. Kim olduğunu sormuş. Kadın evin içine izinsiz girip Gül’e tepeden bakmış. “Karnındaki piçlerin babası olacak adamın karısıyım.” demiş. “Sende benim kocamın metresi.” 

Aslı gözleri dolu dolu elini ağzına kapatmıştı. Sessizliğe gömülen annesini izledi. “Aman Allah’ım.” diyebildi yerinde gevşerken. 

“Gül o gün o kadını çöküp kaldığı yerde dinlemiş. Adam evliymiş. Bir de kızı varmış.  Bir çok hakaret etmiş kadın Gül’e. Gül ağzını açıp tek kelime etmemiş. Ağlamış, sadece ağlamış. O sırada eve gelen kocası iki karısınına evde görünce her şeyin sonuna geldiğini anlamış elbette. En çokta biten güzel günlerin sonu. 

Sancıları başlayan Gül’ü doğuma götürmüş adam. Kadının ağzından tek kelime çıkmıyormuş. Ne iyi ne kötü tek bir söz. Kızları dünyaya gelmiş. Acıları dinen  kadının yanına gelmiş adam. Gül susmuş o anlatmış. Uzun süredir ayrı yaşadıklarını, normal bir evlilik hayatı olmadığını, kendini bildi bileli en mutlu günleri Gül’ün yanında geçirdiğini söylemiş. Gül sessizce dinlemiş. Adam yalvarmış Gül susmuş. Adam aşkını ağlaya ağlaya anlatmış Gül yiten umutlarına ve aldatıldığına ağlamış. 

Hastane de kaldığı bir kaç gün içinde abisini aramış Gül. “Gel beni al” demiş. Abisi ikiletmeden gelmiş yanına ama nereye alacak baba istemiyor ki kızını. Duysa başına bunlar gelmiş hiç istemeyecek ve ya döndüğü baba evinde hangi yüzle kalacak? Kim ona ne diyecek ne gözle bakacak? Hastaneden kardeşini ve kızlarını çıkartıp küçük bir eve yerleştirmiş abisi. Adam kapıda köpek olmuş yalvarmış, bir gün kendini affettireceğine inanmış. Gül yine tek kelime etmemiş. Aşkı büyükmüş ki acısının içinden çıkamamış Gül. 

Abisi Gül’ü yurt dışına kızlarıyla birlikte kaçırmaya karar vermiş ama adamın nüfuzlu oluşu işi zora sokmuş. Bebeklerin bir kimliğe ihtiyacı varmış ve abisi bunları yoluna koyarken adama yakalanmış. Adam ortalığı yıkmış. Abisi ile adam birbirlerine girmişler. En sonunda konuşmuş Gül. “Ölünceye kadar affetmeyeceğim seni. Ya sen bırak gideyim ya da bir yolunu bulur yine giderim’ demiş.

Günler sonra Gül’ün ağzından çıkan tek sözün ciddiyetini bilmiş adam. Artık kadını kaybettiğini anlamış. Tek bir yol gelmiş aklına. ‘Kızımın biri bende kalacak kabul etmezsen de ikisini birden alırım senden’ demiş.  ‘Ya kabul edersin ya da ölene dek peşinden ayrılmadığım gibi kızlarımı da alırım’ demiş.” 

“Yüreğim dağlandı.” dedi Aslı gözlerini silerken. “Ne diyeceğimi bilemiyorum.” 

“Zor kızım. Dışarı da ne hayatlar var oluyor yok oluyor.” 

“Sonra,” dedi Aslı. 

“Sonrası; Kızının birini kocasına verip digerini Abisinin üzerine kayıt ettirmiş. Yurt dışına bir gitmiş bir daha da dönmemiş.” 

“Kızını bıraktı yani?” dedi Aslı. 

“Aşkın acısıyla evladının hasreti dünyayı dar etti Gül’e. Her gülüşünün ardında gözyaşı saklıydı. Bir gün olsun görmedim ki gözleri gülerken. Bir kız babasız bir kız annesiz büyüdü. İki kız kardeş değil tam dört kişi yarım yaşadı hayatı. Adam çok suçluydu evet ama çok sevmişti. Hatalarda sevdaya dahil, derdi Gül. Ama bir gün bile affetmeyi düşünmedi. Adam dediğini yapmadı. Hiç pesini bırakmadı. Her daim geldi. Kapıdan baktı gitti. Uzaktan aşkla seyretti gitti. Kızına bir yabancı gibi yaklaştı kızı fark etmedi, yine gitti. Ondan sonra da hayatına başka kadın almadı. Başka çocukları olmadı. Gül de öyle… Dertli mi gelmişti dünyaya bilinmez ama dertten hastalığa düştü. Önce Gül öldü.” 

Aslı’nın gözlerinden bir damla yaş aşağı süzüldü. 

“Sonra sevdiği kadının hasreti çekti adamı. Bir yıl sonra da adam öldü.” dedi Neriman hanım yorgun ve sulu gözlerini saklamak istercesine denize döndü. 

“Ya kızlar?” dedi Aslı. “Onlar birbirlerini buldu mu?” 

Gelinine acı bir gülüşle baktı Neriman hanım. “Bulacak. Çok yakında.” 

Bebeklerin sesini duydu Aslı. Dinlediği hikaye annelik duygusunu perçinlemişti. Hızla yerinden kalktı. Gözlerini sildi tekrar. “Haber alırsan bana söylemeyi unutma anne. Umarım bulurlar birbirlerini.” deyip çocuklarına doğru koştu. 

Ellerini karnı üzerine birleştirip Aslı’nın gidişini izledi Neriman hanım. “Unutmak dediğin icad edilmedi kızım. Elbet söyleyeceğim.” 

ABD (California) 

Uzun kumral saçlarını ağzında tuttuğu klipsli tokasıyla tepesinde topladı Asya. Neriman annesinin sabanın köründe ki onlarda gecenin bir yarısı olan saatte aramasıyla yan yana olan evlerinden çıkıp yine kadının istedi doğrultusunda boş olan eve girmişti. Neriman hanımın tarif ettiği yerdeki anahtarı alarak boş olan evden tırstığı gerçeğiyle koşar adım kendi evine geçmişti. 

Evin bodrumundaki bir kutudan bahseden Neriman hanımın tarif ettiği bölmeye geçerek koyu kahve orta büyüklükteki ahşap sandığı salonun ortasına kadar zorla getirmişti. Elinin tersiyle alnındaki terden kurtulup kendini koltuğa bırakmıştı. 

“Ne var ki bunun içinde? Ve ben daha önce bunu neden fark etmedim?” Kendi kendine konuşan genç kız Neriman annesinin sözlerini anımsadı. 

“Aç bak. Annen sana bıraktı. Bana da zamanı gelince sana vermemi istedi. Aklını toplayınca beni ararsın.” demişti. 

Sehpa üzerinde duran anahtarı alıp yüreğindeki kıpırtı ile kilidi çevirdi. Dönen kilidin sesiyle gülümsedi. Kapağı kaldırıp bir süre sandık içine bakındı. Bir kaç mücevher kutusu, bir defter ve zarflar görünüyordu. 

Elleri titreyerek sandığın içindekilere uzandı. Annesinin günlüğü ve takıları olarak düşünmüştü. Mücevherleri yere dizdi. Defteride yere bıraktı. Bir deste mektup vardı. İki elini daldırıp toplayarak çıkardı. Zarflar üzerindeki ismi kaşları çatık okudu. 

Aslı’ya…

Tüm zarflar üzerinde aynı isim yazıyordu. Tek tek saydı Asya. Tam yirmi  dört taneydi. 

“Aslı kim ki?” diye mırıldandı. 

“Aslı kim?” 

Sandığı açtığında sabah saatleriydi. Yerinden kalktığı saat ise gecenin onu olmuştu. On iki saattir yemeden içmeden oturduğu koltukta hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Annesinin günlüğünü ağlayarak bitirmişti. 

Bir aşkın, kara bir sevdanın boşlukta kayboluşuna şahitlik etmişti okuduğu satırlarla. Babanın ne olduğunu bilmeyen Asya’nın yüreği baba sevgisiyle dolmuştu. Babasının annesine yaptığı hiç bir şeye takılmamıştı kalbi. Annesi sevdiği adamı satırlara ince ince sevda diye işlemişti. 

Defterin sonundaki cümle ile hıçkırarak ağlamıştı. “Gönül gördüğünü sever de görmediğini unutur muydu? Unutmadı kızlarım. Ben babanızı amansız sevdim.” Babasının resmine bakarak sesli mırıldanmıştı. Annesi öldüğünde Nazlı’lara misafir diye gelen o günkü yabancı… Birden ona ne kadar benzediğini düşündü. Zaten annesine hiç benzemezdi gözleri dışında. Bunu her daim bilir ama tek kelime etmezdi annesine. Annesi kendine bakarken gözleri hüzünle kaynardı ve Asya bilirdi ki babasına benziyor. 

Tek başına yaşadığı evde ruhu bile onu terk etmişçesine yalnızdı. Bacaklarını karnına çekip kollarıyla sardı. Kendine tutunmak ister gibiydi. 

Sabah başladığı mektuplarda annesinin Aslı’ya, kız kardeşine yazdığı satırlar vardı. Her bir satırda göz yaşı damlalarının mürekkebi dağıtan izleri… 

Bir kaç mektuptan sonra bunları okumaya hakkı olmadığını düşündü. Dinmeyen göz yaşlarıyla toplayıp sehpa üzerine bıraktı ne varsa. Uyuşmuş bacaklarına emir verip yerinden kalktı. Bilgisayarını getirip dizine bıraktı. 

Annesinin günlüğünün sonunda yazan adamın adını arama motoruna yazdı. Rasim Demirkan… İstabul’da yaşayan ünlü ve zengin iş adamı. İsmi birden sildi erkandan. Önce adı Aslı olan kardeşinden başlamaya karar verdi. Soy adı olarakta babasının soy adını yazdı. Aklına bu gelmişti. Kardeşiyle ve babasının yanındaysa soy adı Demirkan olmak zorundaydı. 

Önünde açılan uzun sayfada ilk önce görselere girdi ve aynaya baktığını düşündü. Yüzlerce resim vardı. Tatilde, denizde, okulda arkadaşlarıyla yüzlerce fotoğraf… İkizdiler evet ama bu denli benzerlik boş boş bakıyordu ekrana. Ta ki Yiğit ile olan bir fotoğrafı fark edene kadar. 

Gözlerini kısarak fotoğrafa tıklayıp haberi açtığında ağzı açık kalmıştı. Ona Yiğit’in evlendiğinden kimse bahsetmemişti. Darbe üzerine darbe alan kalbi acımaya başlamıştı. Yıllarca ülkelerinden uzakta dost bildikleri insanların her şeyden haberdar ama tek bir söz bile etmemelerinin acısı çöreklenmişti yüreğine. 

En yakın dostu Nazlı bile tek kelime etmemişti. Arkasından neler döndüğünü düşündükçe acısı katlanıyordu. 

“Kardeşim Yiğit’in karısı mı?” diye mırıldandı. 

Dakikalarca boş boş ekrana baktı. Soru soracağı hiç kimse yoktu. Ağlasa göz yaşını silecek bir el de yoktu. Aslı’nın nasıl bir kişiliği olduğunu bilmiyordu ama kendisi narindi. Kırılgandı. Kimseye karışmaz, kavgadan kaçar, kaşlarını bile çatmazdı. Güçlü değildi. Meraklı değildi. Hayatı önüne gelenlerle yaşamayı severdi. Fazlası için içinde tek bir istek bile olmamıştı. Annesi her zaman ‘sen bana çok benziyorsun’ demez miydi? 

Ekrandaki Aslı’nın resmine dokundu. Gözleri dolu dolu bakıyordu. Yavaşça indirip kapattığı bilgisayarın kucağından kaymasına izin vererek halının üzerine cenin pozisyonda yatıp ağlayarak uykuya daldı. 

Üzerini giyinmiş kol düğmelerini ilikleyen Yiğit bebeklerin başında durmuş uyuyan çocuklarını yüzünde mutlu ifadesiyle izliyordu. Nereden nereye gelmişlerdi. Aslı bir ken üç olmuştu. Üçü de onundu. Daha ne isterdi dünyada? 

Hıçkırık sesine korkuyla döndü. Aslı tüm gece uyanık kaldığı için şimdi uyuyordu. Saat henüz sabah dokuzdu. Saçları yatağa dağılmış kadının ellerini başının altına alarak uyurken gözlerinden inen yaşları fark eden Yiğit koşar adım yatağa çıktı. Gözlerini inanmak için çaba harcıyordu. Karısı gözlerinden sicim gibi yaşlar indiriyordu ve hala uyuyordu. 

“Aslı!” dedi yavaş ama net bir sesle. 

Aslı derin nefes alarak hıçkırdı tekrar. Pes etmedi Yiğit. “Aslı uyan.” 

Islak gözlerini yavaşça açtığında kocasını gördü. Tedirgin halinin nedenini hemen kavradı Aslı. Kalbinin üzerindeki acıyı tanımıyordu. Eli kalbine gitti. Kapana kısılmış et parçası gibi sancıyordu. Kan bile aktığını düşündü. Nefesini zorluyordu sanki acı. 

“Aslı…” dedi Yiğit tekrar. Bu, ne oldu sorusuna denkti. 

Alt dudağı titredi Aslı’nın. “Kalbim acıyor Yiğit. Sadece acıyor ve ben neden ağladığımı  bilmiyorum.”