Ağustos 24, 2020

3. Tabii ki Sen

ile payelll

 

 

 

Zeynep ayakta sallanırken Aslı onu arada dürtüyordu. Kızın ayakta uyumak gibi bir özelliği vardı. Tüm gece kesik bir kaç uyku ve üzerine koşturmalı yoğun bir günün ardından Zeynep bitmişti. Aslı servisinden çok memnundu. Çok az hastası oluyordu ve onlar kısa kontrollerden geçince işi bitiyordu. 

“Hadi seni eve bırakayım.” Kapıdan çıkmışlardı. Aslı montunun fermuarını kapatmak için başını biraz eğmişti. Soğuk hava Zeynep’i biraz kendine getirmişti. En azından gözleri biraz açılmıştı. “Yok canım ben taksiyle giderim. Senin işin daha bitmedi.” Arkadaşının ne demek istediğini anlamamıştı. “Ne diyorsun kızım sen?” 

Zeynep çenesiyle karşıya bakmasını işaret edince Aslı yavaşça döndü. Caddenin karşısında aracına yaslanmış Yiğit’i görünce gözlerinde şimşekler çaktı. “Oha gelmiş!”

“Ya Aslı bu adam neyin peşinde? Hayır yani yirmi gün öncesi selam verip geçiyordu. Ne oldu? Mirasın kalan yüzdesini de mi istiyor? Aklımda deli sorular…” 

“İnan bende aynı fikirdeyim. Birden bire peşime düştü. Hadi ben olsam tamam diyeceğim ama neyse beni kandırmak öyle kolay değil. Ava giderken avlarım ruhu duymaz.” 

Zeynep elini ağzına kapatarak kahkahasını bastırdı. “Al götür şunu millet görmeden, ben taksiyle giderim.” Öpüşüp ayrılan kızlar ters yöne devam ettiler. Aslı caddeyi geçip Yiğit’in yanına gelince adam da doğrulup Aslı’ya yukarıdan baktı. Uzun boyuyla geniş hatlarıyla Yiğit her kadına çekici gelecek bir adamdı. 

“Gidelim mi?” 

“Gidelim bakalım.” 

Şöför kapısı açılınca aracın içinden Yiğit’in özel  şoförü çıktı. Yiğit adamı dışarda bekletmek yerine arabanın içinde beklemesinin mantıklı olacağına karar vermişti. Bu soğukta kendisi Aslı’yı bekliyordu ya o? 

“Arabanın anahtarlarını Veli’ye ver eve götürüp bıraksın.” Aslı kendisi içinde en iyisi olan bu teklifi reddetmedi. Çantasından çıkardığı anahtarı Yiğit’in özel şoförüne uzattı. Adam anahtarı aldığı gibi selam verip hastaneye doğru yürüdü. 

Kapısına kadar eşlik etmiş, kendi yerine geçmişti Yiğit. Uzun bir konuşma olacaktı ve kendine bunu hazırlamıştı. Sonucunun ne olacağını ise bilmiyordu. 

“Yorgun musun? Bütün gece nöbet tuttun ve  akşama kadar yine çalıştın.” 

“Bölümüm kalabalık değil. Çok yorgun da değilim.” 

“Peki o zaman.” Caddede yol alıp ara sokaklara saptı. Her yeri karışık İstanbul’un sokakları en azından caddeler kadar değildi hem de saat beşten sonra ana yollara girmek yürek isterdi. 

“Nereye?” 

“Gecikmiş olan yemeğimize…”

“Kıyafetimin uygun olduğu bir yer olsun.” Yiğit kıza göz attı. Dün geceki Aslı dan pek eser kalmamıştı. Kıyafeti uygundu ama kadınlar ve giydikleri çok önemliydi. “Bence gayet güzelsin.” 

Kollarını göğsünde bağlayıp Yiğit’e döndü. Omzunu koltuğa vermişti. “Aman Allah’ım Yiğit Demirkan beni güzel mi buluyor?” dedi ima yüklü sesiyle. 

‘Seni her zaman güzel buldum. Kaç yıl olduğunu ben bile unuttum.’ diyemiyordu. Uzun zamandır tanıdığı kadına vasiyetle gelen yakınlığına bir de tatlı sözler eklemek hiç ona göre değildi. “Güzel olduğunu inkar edersem taş olurum ama konumuz bu değil.” 

“Neymiş konumuz?” 

“Sabret. Yemekte konuşacağız.” Aslı bunun üzerine başka bir söylemedi. Adamın aklından nelerin geçtiğini bilemiyordu ama temkinli hali uzun bir süre daha devam edecek gibiydi. Yiğit’e karşı hissettiklerinden her zaman emindi. Adamın yakışıklı suratına vurulmamıştı. Onu hep dedesinden dinlerdi. Nasıl güvenilir, nasıl dürüst biri olduğu hakkında çok fazla bilgiye sahipti. Dedesi hayatında kaç insana güvenmişti? Bunu elbette rahmetli Rasim Demirkan bilebilirdi ama Aslı’ya soran olsa sadece ‘Yiğit’ derdi. 

Beyaz kaşe kabanını vestiyere verdikten sonra eliyle uzun saçlarını düzeltti. Üzerindeki pantolon ve buluz, buraya uygundu. Genellikle geldikleri mekanlardan biriydi. Sakin ortam kendini iyi hissetmesine neden oldu. Hastane fazlasıyla kalabalık ve gürültülü olduğundan belli bir saatten sonra sessizlik istiyordu Aslı. Sırf Yiğit’i takip etmek için gittiği gürültülü yerler aklına gelince istemsiz yerinde silkelendi. Belindeki el ile bir an şaşırsa da adama dönmedi. Masalarına geldiklerinde Yiğit olağanca kibarlığıyla oturmasına yardımcı oldu. Siparişlerini verdiler ve garson gidince ikisi de ardına yaslanıp birbirine baktı. 

“Daha önce birlikte yemek yememiştik değil mi?” dedi Yiğit. 

“Yeseydik unutmazdık. Evet, seni diliyorum.” 

“Beni dinlemek mi yoksa beni anlamak mı istersin?” 

“Anlayacağım şeylere göre değişir.” 

Meydan okuyan kadının hali Yiğit’e eğreti geliyordu. Bunun aksi olmalıydı oysa. Aslı’nın onun peşinde dolanması, evlenmek için yalvarmasa bile ufak bir yaklaşım sağlaması gerekiyordu. Yiğit buna hem şaşırıyor hem de ufaktan öfkelenmeye başlıyordu. 

“Benim ile evlen.” deyip tek kaşını havalandırdı. Ve kızın yüzünden geçen ışıltıyı bir an yakalayıp kaybetti. “Demeyeceğim, buna ihtiyacım yok. Ama senin de yok sanıyorum.” dedi. 

‘Gerizekalı!’ diye içinden geçirip gülümsedi. Yeşil tanelerini kısarak adamın gözlerine dikti. “Sana aşığım.” deyip tek kaşını tıpkı adamın ona yaptığı gibi kaldırdı. “Demeyeceğim, bunu sana söyleyen on düzine kadın vardır.” 

Kadının kolay lokma olmadığını biliyor olması birebir görüyor olmasıyla aynı değildi. “Elbette oldu.” dedi Yiğit kıza inat. 

“Oldu ise sorun yok. Olacaksa ben gideyim.” 

Kaşları birleşti. Aslı’nın ne demek istediğini iki saniye kadar düşündü. “Açık konuş!” dedi. 

“Peki.” Sırtını yasladığı yerden çekti. Dirseklerini masaya verip ellerini çenesi altında birleştirdi. “Otuz beş yaşındasın. Hayatından birilerinin geçmiş olması gayet doğal. Onlar beni ilgilendirmiyor. Ben Aslı sen Yiğit. Ne olduğumuz aşikar. Seninle evlenince gelecekteki boynuzlarımı düşünmek istemiyorum.” 

“Seni aldatacağımı düşünüyorsun, peki ama sen dedin ne olduğumuz belli diye, ya aynısını sen yaparsan.” Aslı’nın karşısında içinden geldiği gibi olamıyordu. Kadına bu fırsatı vermiyordu. Dişine göre bir kadındı Aslı. Ya iyi oynuyordu ya da gerçekten böyle biriydi. 

Aslı göz devirdi. “Sen bana baksana! Sana benim ucuz biri olduğumu düşündüren ne?” sorusu cevapsız kalmıştı. Yemekler servis edilirken Yiğit önüne geçemediği öfkesinin bir kez daha kurbanı olmuştu. Öfkesinin kıskançlığından geldiğini biliyordu ama buna engel olacak iyimser tek bir şey bulamıyordu. 

Aslı ikinci kez kırılmış fakat belli etmemişti. Sabırla bu sözlerini yedirteceği günleri bekleyecekti. Garsonlar ayrılınca göz göze geldiler. “Ne düşünmemi bekliyorsun Aslı? Medya da adının yan yana anılmadığı kim kaldı?” 

“Sen kendine bak! Sen erkeksen ben de kadınım. Beni eleştirmek senin işin değil. Ben sana ne dedim? Öncekiler sorunum değil. Sen neden bana hesap soruyorsun?” Öfkesini belli eden ses tonuyla konuştuğu her söz Yiğit’i kamçılıyor gibiydi. Canının yangını duyduğu sözlerden değil o sözlerin düşüncelerini haklı çıkarıyor olmasındandı. 

“Sen ucuz biri değilsin ama ben adi biri olabilirim, bu mu düşüncen?” 

“Hayır tabii ki. Sadece… Olmasın işte. Ben bunu istemiyorum.” dedi yemeğinden bir parça ağzına atıp. 

“Var sayalım ki evlendik. Neden karımı aldatayım? Neden seni aldatayım? Bu fikre nasıl kapıldın?” 

“Sen, aklında benim için kurduklarına nasıl kapıldıysan ben de öyle kapıldım. Ön yargı olabilir mi? Ya da görünen köy kılavuz istemez mi demeliyim?” 

Yiğit başını sağa sola salladı. Yemeğini yemeye başladı. “Sen inanılmazsın.” dedi gülümseyerek. 

“Daha bir şey görmedin!” Yiğit Aslı’ya gözlerini kaldırdı. Kadının cesur bakışlarıyla mest oldu. “Sabırsızlanıyorum.” 

“Görmek istiyorsun yani… Söylesene Yiğit, sen benimle evlenmek mi istiyorsun?” 

“Seninle veya değil. Ben evlenmek istiyorum Aslı. Elime bir ihtimal geçti. Uzun süredir düşünüyordum zaten. Yaşlı sayılmam ama yirmi yaşında da değilim. Artık baba olmak istiyorum.” dedi çatalını tabağın kenarına bıraktı. Bakışlarını Aslı dan çekmedi. 

‘Oha adam elden gidebilir.’ diyen iç sesinin ağzının ortasına çarpmak istedi. “Anladım. Ben olmasam da sen yoldan birini çevirip evleneceksin.” dedi işlerin sarpa sardığını fark ederek. 

“Öyle bir evlilik yapacak olsaydım yıllar önce evlenirdim. Boyum kadar da çocuklarım olurdu.” Yiğit’i evli ve yanında boy boy üç çocukla hayalinde canlandırdığında içindeki kız ecele etmesi için bağırdı. ‘Sen rol kes daha…’ Gözlerini kırptı. “Daha açık konuşur musun? Bir saattir konuşuyoruz ve vardığımız hiç bir sonuç yok.” dedi Aslı. 

Arkasına yaslanan adam elinin birini masanın üzerinde bıraktı. Sessizce ritim tutmuştu parmakları. Kesişen gözlerin derdi altta kalmamaktı. İçlerinde olan sevgileri birbirlerine sunmamaktı. İkisi de kendinden ödün vermek istemiyordu. 

“Deden benim hayatımda ki en önemli insandı. Ölmüş olması bunu değiştirmiyor. Bana verdiği hayatı ne yapsam ona ödeyemem. O bana ne derse ben onu yaparım. Seninle evlenmemi istedi ve ben bunu yapacağım. Sen Rasim Demirkan soyunun en çetin örneğisin. O büyük bir insandı. Sen de ondan bir parçasın ve senden iyisini bulacak değilim!” 

“Sen, dedem istedi diye evlenecek ve benden bir çocuk sahibi olacaksın. Dedemin adı devam ederken ben ne olacağım? Senin hayatının neresinde, nasıl bir konumun olacak? Çapkın Yiğit Demirkan… Yakışıklı Yiğit Demirkan… Kadınların gözdesi Yiğit Demirkan… Evlenince bunlar değişecek mi? Ben öylesine bir evlilik istemiyorum. Evet aşık değiliz. Çok büyük aşka tutulmuş değiliz. Böyle olsa gözün benden başkasını görmez derdim ama şimdi..? Sana güvenmiyorum ve ben aldatılmak istemiyorum.” 

“Seni neden aldatayım Aslı? Sürekli bunu söylüyorsun. O kadar da değil.” Kızın sürekli aynı şeyleri söylüyor olmasına bir anlam veremiyordu. “Yeri geldi diye söylüyorum Aslı, ben eski sevgililerimi bile aldatmadım.” dedi masaya doğru eğilerek. 

Aslı yüzünü buruşturdu. “Aman çok iyi…” dedi. “Seni bildim bileli etrafında kadınlar var. Benim bunları düşünüyor olmam normal değil mi?” 

“Aynı kulvardayız ama ben sana böyle bir şeyi yapma sözlerini değil söylemek ima dahi etmiyorum.” 

Haklıydı. Sessizce ardına yaslandı Aslı. “Tek bir şartım var. Biliyorum vasiyet bana hak tanımıyor ama bunu senden istiyorum.” 

“Dinliyorum.” 

“Sen bana güven verene kadar ayrı odalarda kalalım.” 

İşte bunu beklemiyordu Yiğit. Ne demekti evli insanların ayrı odalarda kalması? “Dokunamayacağım bir kadınla neden evleniyorum? Bebeği de leylekler getirecek de tam olsun.” dedi öfkeden kıstığı gözleriyle ve sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. 

Aslı omuz silkti. Az daha konuşursa adam ardına bakmadan kaçacaktı. Alttan almaya karar verdi. “Canım ben öyle mi dedim? Sen beni kendine inandırırsın, bana kendini sevdirirsin, öyle yani…” deyip alttan baktı çarpık bir gülüş ve hınzır ifadeyle. “İki ayrı insanız. Bir an da koynuna gireceğimi düşünüyorsan, beni hiç tanımıyorsun demektir. Sonuçta dedem beni sana emanet etmişse vardır bir bildiği…” diye de ekledi. 

Yiğit minicik başlayan gülüşünü cümlelerin sonuna doğru büyütüp başını iki yana salladı. “Seni gerçekten tanımıyorum ama can atıyorum.” 

Aslı da gülümsedi. “Kabul mü? 

Nasılsa kendini sevdirme yolunu bulurdu. Zaten kızı seviyordu. Beklerdi, sabırla bekler ve sonunda onu kendine aşık edebilirdi. “Kabul!” Ama benim de bir isteğim var.” 

“Dinliyorum.” 

“Ayşe ve Hasan’ın yalıdan ayrılmasını… Yani bizimle birlikte oturmalarını istemiyorum. Kabul mü?” 

Bakışları restoranın tavanında gezindi. Ev çok büyüktü. Değil dört kişi otuz kişi birlikte rahatça yaşayabilirlerdi. Ama Yiğit’in bundan bahsetmediğini biliyordu. Anne ve babasının fazlasıyla sıkıntılı insanlar olduğunu da biliyordu. 

“Üzgünüm ama onların hayat tarzı inan bana bile ters. Huzurlu bir ortam istiyorum ve Ayşe ile hiç bir zaman anlaşamadım.” diye açıklamada bulundu Yiğit. 

“Her evlenen kız bir gün ailesinden ayrılır sayıyorum. Ama annemin bunu kabul etmesi çok zor.” 

“Aslı beni affet ama anne baba dediğin insanlar kumar tutkunu. Dedenin arkalarından topladığı pislikleri bilmiyorsun. Senin üzerine gelmediler mi evleneceksin diye?”

Yiğit’e kızmak istiyordu ama adamın haklı olan sözlerine ağzından bir tek kelime çıkmıyordu. Zaten içinden onları savunmakta geçmiyordu. Annesi değil miydi kızını Yiğit’e satan? İsteyip istemediğini bile sormadan “evleneceksin” diyen? 

“Sen o işi bana bırak!” dedi aklındaki en iyi ve en basit yoldan düz devam ederek kolayca bu işten sıyrılacaktı. 

….. 

Yiğit onu eve bıraktığında arabasını bahçede gördü. Saat on olmuştu. Ve biraz daha ayakta kalırsa olduğu yere yıkılabilirdi. Bu saatte anne ve babasının evde olmadığına emindi. Çok acil bir durum yoksa onları evde bulmak imkansızdı. Evin kapısı açılınca içeri girip montunu çıkardı. Evin emektar hizmetkarı olan Suzan ablasına uzattı. “Ben yatıyorum dünya yıkılmaya yüz tutmadıkça, beni kimse kaldırmasın.” 

“Yarın hastaneye gitmeyecek misin?” Suzan hanım güler yüzüyle tebessüm eşliğinde sorduğu soruya Aslı dönmeden cevap verdi. “Sabaha çok var Suzan abla. Ben kalkarım.” 

“Aslı!” 

Ayağı basamakta kaldı. Annesiydi… Hızla arkasına döndü. “Vay vay vay Ayşe sultan bu saatte evde. Neye borçluyuz?” dedi alayla trabzanlara yaslanıp. 

“Terbiyeni takın. Salona gel konuşacağız.” Arkasını dönüp giden kadına gözlerini devirdi. Suzan hanım üzgün baktığı kızdan çekti o gözleri. Aslı da bıkkın ve yorgun haliyle salona girdi. 

“Gözlerime inanamıyorum, babam da evde.” Hasan ters ters baktı.  “Düzgün konuş!” diyen annesine döndü. “Fazlasıyla yorgunum, biraz çabuk olun.” dedi. 

Ayşe yavaştan girmeye karar verdi. Aslı inatçıydı. Dediğim dedik biriydi. Onu iyi tanıyan ya da tanıdığını zanneden Ayşe hanım sesini yumuşattı. “Düşündün mü?” diye sordu ayakta dikilen Aslı’ya. 

“Neyi?” Bilinmezliğe vurup ne kadar ileri gideceklerini merak eden Aslı dış görünüş olarakta bunu belli eden kayıtsız haliyle annesine bakıyordu. 

“Delirtme Aslı! Yiğit ile evlilik işini tabii ki…” 

“Ha evet o bir işti zaten. Aslı’nın ne istediğinin bir önemi yok. Yirmi beş yaşında,  hayatımı istemediğim biriyle evlenerek mahvedebilirim. Nasıl olsa bir değerim yok!” 

“Beş parasız sokakta kalınca anlarsın, iş mi aş mı? Hepimizi sefalete sürükleyince  mutlu mu olacaksın?” 

“Dedem sana neden para bırakmadı Anne? Neden her şeyini kanından olmayan birine bıraktı?” 

“O dedenin vefasızlığı, ben ona hep iyi bir evlat oldum. Konumuz bu değil.” 

“Konumuz tam olarak bu! Dedem size güvenmiyordu ve bunda haklıydı. Para size kalsa siz zaten bir kaç yıla parası yer bitirirdiniz. Beni de hiçe sayardınız. Belki bana bile beş kuruş vermezdiniz. Dedem bildiği için beni Yiğit’e emanet etti. Çok mu duymak istiyorsun? Evet. Yiğit ile evleneceğiz ama bu siz istiyorsunuz diye değil. Dedem öyle istediği için.” 

Ayşe ile Hasan’ın göz bebekleri ışıldadı. Yüzlerinde zafer gümüşleriyle ayağa kalktılar. “Canım benim en doğru kararı verdin. Hepimiz için iyi olacak.” Ayşe mutlulukla şakımıştı. Aslı’nın üzerine gelmeye başlayınca Aslı geri çekildi. 

“Ay annem sen çok mu sevindin?” dedi samimiyetsiz bir sesle. 

Hâlâ gülümseyen Ayşe duyacağını duymuştu, elbette çok mutluydu. “Tabii ki kızım.” dedi. 

Aslı kollarını göğsünde bağladı. Gözlerini kıstı. “Müstakbel koca adayım bugün itibariyle sevgili nişanlım Yiğit Demirkan sizi bu evde istemiyor. Bana şart koştu, ya ailen ya da ben dedi. Bende ailemle yirmi beş yıldır birlikteyim sen, dedim.” 

Hasan elini havada sallayıp kükredi. “Ne demek istemiyor. Buna ne hakkı var. Olmaz öyle şey!” dedi yıllardır karısının etekleri altında yaşayan hiç çalışmayan, sadece para yiyen bir asalak gibiydi. Yalıda oturmaya alışmış adam bunu sindiremedi. Ayşe de en az kocası kadar öfkelenmişti. 

“Nankör! Sattın mı bizi? Yazıklar olsun sana.” Dudağını büküp Aslı’ya bir pislikmiş gibi baktı. 

“Sizin beni sattığınız gibi mi? Evet sattım. Ayrıca bu ev onun! İstediğini yapmakta özgür.” Aslı gayet sakindi. Ama az sonra ebeveynleri üzerine atlayacak gibi duruyordu. 

“Evlenince yarısı senin olacak, yani bizim.” dedi Ayşe utanmaz yüz ifadesiyle kızından işittiği sözler umruna bile gelmemişti. 

“Hiç zannetme evlenince sizi buraya geri alırım. Öyle saçma hayallere kapılmayın. Ama merak etmeyin eviniz de arabanızda, paranız da olacak.” Annelik ve babalıktan nasiplerini almamış ailesine son kez baktı. “İyi geceler.” Arkasını dönüp salondan hızla çıktı ve odasına koştu. 

…. 

Ertesi günü hastaneden çıkmış ve Demirkan Holdinge doğru trafikte yol alıyordu. Avukat Ahmet eşliğinde Yiğit ile birlikte imza atacakları onlarca kağıt vardı. Hastaneden çıkmadan önce en bakımlı haline bürünmüş ve oldukça da güzel olmuştu. Doktor Aslı başka biriydi, Aslı başka biri… 

Holdingin önünde Valeye arabasını verip gökdelen sayılacak kadar uzun yapıya başını kaldırdı. Ucunda Yiğit yoksa bu demir yığının onun için hiç bir önemi de yoktu. Yiğit onun olacaktı Net! Hem de istediği gibi yoğuracak, şekil verecek hayatının aşkıyla ölünceye dek mutlu olacaktı. Aslı inanıyordu ve başaracaktı. 

Kapıdan girdiğinde kimsenin ona ‘dur’ gibi cümle kullanması gerekmiyordu. Selam verip asansöre binip ezbere bildiği kata çıktı. Yiğit’in kapısına geldiğinde sekreteri yerinde bulamadı. Zaten izin alacak değildi. Kapıyı bir kez vurup açtı. Bedenini içeri soktuğunda Yiğit’in de ona dönmesi aynı ana denk geldi. Kulağında telefonu fark etti. Yiğit eliyle ‘gel’ işareti yapınca içeri girip kapıyı kapattı. Elindeki çantasını ve montunu uzun koltuğun kenarına bırakıp oturmak yerine manzarayı seyretmek için camlara yaklaştı. 

“Tatlım seni nasıl özledim bir bilsen…” Gözleri kabına dar gelirken başını Yiğit’e çevirdi. Ne diyordu bu? Kime diyordu? 

“Geçen ay gelmiştim ama artık biraz zor, işlerim yoğun. Biliyorum sen de beni özledin.” Sırıtarak Aslı’ya göz kırptı Yiğit. Adama doğru bir adım atıp masanın üzerindeki küçük kartal biblosunu gözüne kestirdi. Öfkeyle kısılan gözleriyle Yiğit’i tırmalıyordu. 

“Kokunu bile özledim. Beni affet lütfen ama anlattım sana… Orada kalmalısın. Misafirim var kapatmak zorundayım. Seni yine arayacağım. Bende seni seviyorum.” Telefonun tuşuna basıp masaya bıraktığında aynı hızla Aslı bibloyu kaptığı gibi Yiğit’in kafasına indirmek için hamle yaptı. Yiğit fark edip kızın elini havada yakalamıştı. “Aslı!” diye bağırdı. 

Aslı ellerini kurtarmak için debelendi. “Seni pis zampara! Bırak! O kafanı kıracağım.” 

“Ne yaptım ben?” dedi Yiğit, hala gülüşü yüzündeydi. 

Aslı az önce konuşan Yiğit’in taklidini yaptı. “Kokunu özledim… Bende seni seviyorum… Tatlım seni nasıl özledim… Ulan bende seni adam olacak sanıyorum. Sen değişirsen alemde zampara kalmaz değişir. Aptallık bende. Sana inandım.” 

Kızı sakinleştirmenin  mümkün olmadığını anlayınca ayağa kalkıp  Aslı’nın sırtını büyük camlara sertçe yasladı. Bacaklarını kullanacağını anlayan Yiğit kız camlarla bedeni arasına sıkıştırdı. “Sen kıskanç bir kadınsın.” 

Kadının yüzüne yakın olan adamın bakışları öfkeden deliren ve delirdikçe adamın içindeki ateşi körükleyen Aslı’yı deli gibi öpmek, sarılmak, teninde yok olmak istemişti. “Sadakat istemek mi kıskançlık, beyinsiz adam?”  Yiğit bu kadar yakınında ve nefesi yüzüne çarparken öfkesiyle aşkı arasında can vermemek için başını cama yaslayınca boynu açıkta kaldı. “Bırak! Fikrimi gözden geçireceğim. Halâ vaktim var.” diye mırıldandı. 

Dudaklardan kayan bakışlar başaklar gibi parlayan tene çevrildi. Hiç düşünmeden yaklaştı ve dudaklarını kızın tenine bastırdı. Kokusuyla başının döndüğünü hissetti. Bir dokunuşun ona yetmeyeceğini anladı. 

Aslı bir milim bile kımıldayamadı. Nefesi bile genzinde asılı kalmıştı. Gözlerini açamıyor, bir kelime bile söyleyemiyordu. 

Yiğit gerdanından yol çizerek kulağına kadar ilerledi. Saçlarının kokusu bambaşkaydı. Aslı bambaşkaydı. Yüreği yanılmamıştı. “Ben ‘tatlım’ kelimesini iki kişiye kullanırdım, üç oldu. Biri kız kardeşim, diğeri annem.” dedi. 

O an gözlerini açtı, başını indirdi. Adamı annesi ve kız kardeşinden mi kıskanmıştı? ‘Neyse canım, kulağına küpe olsun.’ diyen iç sesi arsızca sırıtıyordu Aslı’ya. 

“Üçüncüsü?” dedi çıkmakta zorladığı sesiyle. 

Kızın çenesine kaydı bakışları. Dokunmak için neler feda etmezdi ki o çukura… Ne varsa unutup kızın çukuruna çekildi adeta. Dudaklarını bastırdı. Kaldı… kımıldamadı. Aslı donmuş gibiydi. Yiğit, Aslı da kalmış gibiydi. Zorla, can atıcan mecburiyetle geri çekilip Aslı’nın yüzüne baktı. Eliyle saçlarını geriye itti. Kızın yüzünün her yerinde gezindi. Gözlerinde durdu. 

“Tabii ki sen, tatlım.” 

….