Kader dediğimiz aslında bizim için çizilmiş ama seçenekleri de önümüze seren uzun bir serüvenden ibaretti. İnsan doğru bildiği şeylerin yanlışıyla karşılaşır, yanlış bildikleriyle doğruları çakışırdı.

 

Aslı hiç burnunun dikine gitmemişti.

 

Öyle gibi görünmüştü belki ama hiç gitmemişti. O kaderine Yiğit’i seçmişti. Aslı her zaman doğru bildiği değil doğru olanın ‘bu’ dediği bir serüvende kendini kaybetmemiş aksine hep ileri tam ileri diyerek istediği aile hayatına kavuşmuştu.

 

‘İki yılın sonunda kucağımda bebekle boşanmış ve yalnız bir kadın olmak istemiyorum’ dediği gün kazanmıştı. Kocası pek çok hatayı peşinde sürüklemişti ama o vazgeçmemişti. Çünkü her şeye rağmen mutlu olabileceğini, annesi ve babası gibi gururdan ölmeyeceğini en başında hissetmişti. Bazı adamlar gururla harcanmayacak kadar değerliydi. Bazı hayatlar gururla baş edemeyecek kadar güçsüzdü.

 

Ama Aslı değildi!

 

Annesi ve babasını düşündü. Babası hatalıydı hem de çok fazla… Hiç bir savunma sunulmayacak kadar değildi ama. Babası hep mutsuz bir adam olmuştu. Rasim Demirkan ile yirmi beş yıl yaşamıştı. Babasına, Şermin’i aldattığı için kızmıyordu. Hiç kızmamıştı. Öğrendiğinde yalıdaki tarihi eserleri satmasının altında yatan nefret Şermin’e olan nefretiydi. Annesi aldatıldığını öğrendiğinde çekip gidecek hatta kızını arkada bırakacak kadar onurluydu ama Şermin değildi. O kadın aldatıldığını öğrenmiş ama yılmadan kocasının hayatını zindana çevirmiş bir kadındı.

 

Ama annesi değildi.

 

Bunun adı neydi? Gurur mu? Annesi gurur yapmamıştı. Annesi kırılmıştı! Kırgın yaşamış ve kırgın ölmüştü. Kırgın kadınların canı yanardı. Kalbi sancırdı. Kalbi acıyan bir kadın inat edemezdi giderken. Annesininki inat değildi.

 

Annesi babasına küsmüştü.

 

Babası annesine ihanet etmemişti onun gözünde. Babası annesini kırmıştı. Asil kadınlar, küs giderdi.

 

Kollarını kendi bedenine sardı. Üşümüştü ama hava soğuk değildi aslında. Vücudunu saran titremeye engel olamamıştı. Denizin yanı başında demir salıncakta boğazı izliyordu.

 

Saçlarında bir dalgalanma hissettiğinde elini saçlarına götürdü ama etrafında hiç kimse yoktu. Dudağının ucu hafifçe yukarı kalktı. “Benim yalnızlıktan korktuğumu biliyordun. Ben korkuyordum ama Asya korkmuyordu. O yüzden beni takip ediyordun,” dedi. Kendi kendine değildi. Biliyordu babası yanı başındaydı.

 

Salıncak minik bir sarsıntıya uğradı. Aslı başını kaldırıp nefes aldı. “Beni senden daha iyi tanıyan biri yoktu. Ayşe beni geceleri yalnız bıraktığında, ışığı kapatıp çıktığında ve bazen hiç uğramadığında sen hep benim yanımdaydın. Işığımdın. Görüntüme aldanmayan bir sen vardın.”

 

Salıncak biraz daha hareket etmişti.

 

“Ben gerçekten korkuyordum yalnız olmaktan, kalmaktan… Ama Asya korkmuyordu, neden biliyor musun? Annesi yanında olan çocuklar hiç korkmazlar. Çocuk korkar ve annesine sarılır, der ki; beni bırakırsan korkarım. Annesi der ki; korkma ben hep yanındayım. Çocuğun bakışları değişirken korku duygusu kaybolur. Bende kaybolmadı. Sana rağmen kaybolmadı. Ben hep yalnızdım ve sen hep yanımdaydın oysa…”

 

Saçlarında bir dokunuş daha algıladı ve gözlerini yumdu Aslı. Boğazı düğümlenmişti. “Diyorlar ki; Aslı her şeyi çabuk kabulleniyor, hiç gurur yapmıyor, hemen unutuyormuşum. Neden böyle yaptığımı biliyorsun; Ben artık mutlu olmak istiyorum ve kaybedecek çok fazla şeyim var.

 

Ama bir annem yok. Hiç olmadı. İkinize de kızmıyorum, kızamıyorum. Keşkelere sığınmak için yanlış zaman dilimindeyim ve ben kendi keşkelerimi oluşturmak istemiyorum. Hayatımda keşke gibi kelimeler olsun da istemiyorum.

 

Sen biliyordun benim Yiğit’i sevdiğimi. Anlamıştın. Hissetmiştin. O yüzden yaptın. Belki onun da beni sevdiğini biliyordun. Evet, belki bizi bir araya getirmek için güzel bir oyun oynadın ama bu oyunun galibi benim. Ve ben gerçekten sana çok benziyorum. İyi ki benim babamsın. Seni çok seviyorum. Hayatımda bir baba olacaksın her zaman. Her zaman babam diye hatırlayacağım seni. Kardeşime baktıkça annemle sana teşekkür edeceğim ama benim bir annem yok. Asya’nın hem anne hem babası var ama benim bir annem yok. Bu kadar affedici olamadım.

 

Beni bırakıp giden bir kadın diye başlayan cümlelerim de olmayacak. Belki mecburdu. Belki umrunda değildi. Belki öfkesi ve kırgınlığı benden daha üstündü. Onu hiç bir zaman anlamak istemeyeceğim ama bunu kardeşime hiç bir zaman da söylemeyeceğim. O annemizden bahsederken gözleri parlıyor. Benim gözlerim hiç öyle parlamadı.”

 

Salıncak usul usul sallanıyordu ve Aslı bunu umursamıyordu.

 

“Gelme artık. Ben yalnız değilim, bitti yalnızlığım. Çocuklarım var! Yiğit var. Neriman annem var! Asya var! Ve aşk için ölmeye değil yaşmaya ant içmiş bir kalbim var.”

 

Ayaklarını yere sağlam basarak sallanan salıncağı durdurdu. Yere baktı. Taş zemine… Başını kaldırıp denize…

 

“Ona benden selam bile söyleme baba. Git.”

 

Salıncaktan kalktığında ardında bırakmıştı babasını. Hissettiği adamı. Onu gerçekten çok sevmişti. Kızgın değildi. Dede, bile demiş olsa baba gibi yanında olmuştu çünkü. Her anı onunla, her hatırası onunlaydı. Çünkü yanındaydı. Yalancı doğrularla yirmi beş yıl yaşamıştı yanında. Her şey için teşekkür etti ona. En çokta kendisini yanında tuttuğu için.

 

 

Salonda kayınvalidesi ile Zeynep bebek ve Rasim bebeğin kahkahalarıyla keyifle ve huzurla doluyordu. Yürüteçleriyle etrafı dolanan bebekler arada birbirlerine çarpıp ağlıyordu ama bu bile gülme sebebiydi. Zilin sesiyle yerinden kalktı. Yiğit gelmiş olmalıydı. Suzan ablasını eliyle ikaz ederek kapıyı kendisi açtı.

 

Kapıdan neşeyle giren adama sarılıp öpücükler bıraktı. Bu sahneyi hayatının her günü bu şekilde yaşayabilirdi  tek bir kez bile sıkılmazdı. “Bu neşenin farklı bir sebebi var mı?” diye sordu Aslı.

 

“Var.” Karısını omzundan tutup kendine sardı. Salona doğru ilerlemeye başladılar.

 

“Neymiş o, anlatta biz de sevinelim.”

 

“Anlatacağım. Asya evde mi?”

 

“Evet, odasında.”

 

“Onu da çağır.”

 

Aslı kaşlarını çatmıştı ama Yiğit solana girip çocuklarına sarf ettiği sevgi sözleriyle ortalığı inletirken, Aslı üst kata kardeşini çağırmaya çıkmıştı. Kısa bir süre sonra Neriman hanım, Aslı, Asya ve Yiğit salonda karşılıklı bakışıyordu. Zeynep ve Rasim’de ortalıkta dolanıyordu.

 

“Çatlatma, anlat artık,” dedi Aslı.

 

Eliyle çenesini sıvazlayan Yiğit karısına ve baldızına baktı. “Annenizin ailesini buldum.”

 

Kız kardeşlerin kaşları havalanmış ağızları açılmış ve birbirlerini bakmışlardı. Bekledikleri son şey bile değildi Yiğit’in söyledikleri.

 

“Nasıl? Ailesi…” dedi Asya. “Annem bana bir tek dayım olduğunu ama onun da bir süre sonra öldüğünü söylemişti.”

 

“Hayır, Asya. Annenin babası bile yaşıyor. Tek bir dayın olduğu doğru ama hayatta. Bir oğlu ve bir kızı var. Bir dayınız beş tane de teyzeniz ve onlarca kuzeniniz var. Ve inanmayacaksınız ama kuzenleriniz burada İstanbul’da yaşıyor. Yani bir kaçı.”

 

“Bunu neden yaptın Yiğit?” dedi Aslı. “Biz böyle bir şeyi öğrenmek istememiştik.”

 

“Neden Aslı?” dedi Yiğit, karısına şefkatle bakıp. “Çok köklü bir ailen var. Sen artık çok kalabalık bir ailenin aranan ferdisin.”

 

“Aranan?!” dedi Aslı.

 

“Anneniz Amerika’ya gittikten kısa bir süre sonra izini kaybettirmiş. Dayınız onu bulamamış. Dedeniz ve dayınız yıllardır size ulaşmaya çalışmışlar ama babanız engel olmuş. Kızlarının öldüğünden bile habersizlerdi.”

 

“Sen onlara irtibata mı geçtin?” dedi Aslı.

 

“Hayır, onlar beni buldu. Hayatımızda artık gizli kapaklı, bilinmeyen bir şey kalmayacak. Bana bunun için kızmaya hakkın yok. Kesinlikle çok iyi insanlar.”

 

Aslı bakışlarını çocukları üzerinde gezdirdi. Haklıydı Yiğit. Tek bir gizemin bile kalmaması hepsinin hayrına idi. Çocuklarının kocaman bir ailesi olacaktı.

 

“Kimler?” dedi Asya heyecanla.

 

“Trabzon’da yaşıyorlar. Çay sektöründeler. Burada büyük bir şirketleri, Trabzon ve Rize’de çay fabrikaları var. Karaçay ailesi dediğinde herkes onları tanırmış orada. Annenizin soy adı sizin bildiginiz ‘Çay’ değilmiş, Karaçay’mış.”

 

“Beş teyze ve bir dayı…” diye mırıldandı Aslı. “Ve kuzenler…” Başını kaldırıp kocasına baktı. “Uçağı hazırlasınlar, Trabzon’a gidiyoruz.”

 

Yiğit’in gülüşü evrene yayılmış gibiydi. Aslı’nın kararlı yüz ifadesinde sevgiyle gezindi. “Emrin olur sultanım.”

 

 

..

 

Akşam dokuz otuz gibi vardıkları Trabzon’da hiç vakit kaybetmeden havaalanından alınmışlardı. Kendilerini karşılamaya gelen adamları uzun uzun incelemişti kızlar. İçlerinden birisi adının Murat olduğunu ve dayılarının oğlu olduğunu söylemişti. Diğeri adının Kemal olduğunu ve kuzenlerinin eşi olduğunu açıklamıştı. Kısa bir selamlaşma geçmişti aralarında.

 

Asya heyecanlı, Aslı gergindi.

 

Getirildikleri lüks binanın en üst katına çıkmışlardı. Karşılıklı iki dairenin kapısı da açıktı. Kulaklarına dolan seslere yabancıydılar. Yöresel dilin hakim olduğu konuşma sesleriyle Asya ile birbirlerine bakmaktan kendilerini alamamışlardı. Sağ kapıdan içeri davet edildiler Murat tarafından.

 

Yiğit bir eline karısının diğerine baldızının elini almış arkasına vermişti kızları. İkisinin de buz kesen ellerini sıkmış, güven vermişti.

 

Gerisi bir curcunadan ibaretti. Annelerine birebir benzeyen kızları gören teyzeleri, dayısı, dedeleri ve büyükannelerini bir süre kimse susturamadı. Kızlara bakıp bakıp ağlayan yüzler Aslı ve Asya’nın da gözlerinin dolmasına hatta Asya’nın ağlamasına neden olmuştu.

 

Saatler süren gözyaşı trafiğinden yorgun düşmüş aile fertleri sonunda susmuştu. Aslı’nın ilk dikkatini çeken genç bir kadındı.

 

“Adım Hilal. Aslında bir Karaçay’ım ama evlendim.”

 

Aslı kadının karnı burnunda haline bakıp gülmüştü. “Aslında belli oluyor evli olduğun. İkiz bebek mi?”

 

Hilal gülüşüyle Aslı’ya dönmüştü. “Evet. Nasıl anladın? Daha o kadar büyük değiller oysa.”

 

“Benimde ikizlerim var. Altı aylıklar şimdi.”

 

Hilal’in kaşları havalanmıştı. Bu bilgiye daha önce mazhar olmamıştı. “Bilmiyordum, kuzen.”

 

“Kuzen,” diye geveledi Aslı ağzının içinde. Kıza başını kaldırıp baktı. Koyu mavi gözleriyle ve kömür karası saçlarıyla Hilal çok değişik bir güzelliğe sahipti ama onu sevmesi güzelliğiyle alakalı değildi. Hilal samimi idi.

 

“Seni sevdim, kuzen.”

 

Hilal kahkaha attı. “Sen Aslı Demirkan’sın kızım; seni tanımayan mı var? Sen beni sevdin ama ben sana hayrandım. Allah’ım sen ne kadar büyüksün! Seninle kuzen olduğumu hayal bile etmemiştim hatta ne hayali düşüncesi bile saçma sapan gelebilirdi. Bizim sizden hiç haberimiz olmadı. Bilsek belki bir şeyler daha erken olabilirdi.”

 

Aslı’da kahkaha atmıştı. “Hepsi medyanın uydurması. Ben hiç öyle biri değilim. Ruhumda bir gecekondu güzeli yatıyor. Ve ben de bilsem ailem bu kadar geniş kesinlikle bulurdum sizi. Ama ben öğreneli o kadar az bir zaman oldu ki.”

 

“İstanbul’da görüşelim. Kendim kadar çılgın bir kuzenim olduğu için keyiften ölebilirim. Kız kaçırmıştım ben biliyor musun? Bendeki de soru, nerden bileceksin.”

 

Aslı’nın kaşları birleşmişti. Nasıl kız kaçırmıştı? “Kesinlikle görüşelim.”

 

 

İkinci vasiyetin açılma tarihini öne aldırmıştı Yiğit. Bu Aslı’nın kararıydı. Babasının ona paradan başka ne gibi şeyler bıraktığını merak ediyordu. Söz konusu Rasim Demirkan dı ve giderken oynadığı oyunun devamı nasıl organize etmişti bunu bilmek istemişti.

 

Avukat Ahmet ve yardımcısı çalışma odasında masanın diğer tarafında yerlerini almıştı. Asya’yı sağına Aslı’yı soluna alan Yiğit’le avukata odaklanmışlardı.

 

Gözlüğünü takan yaşlı avukat kızlar üzerinde göz gezdirdi. “Sonunda buldunuz birbirinizi,” dedi.

 

Aslı göz devirdi. Herkesler bilirmiş de bir Aslı mı bilmezmiş… “Sende mi biliyordun Ahmet amca?”

 

“Baban benim kırk yıllık dostumdu Aslı. Elbette biliyordum.”

 

“Annemi de tanır mıydınız?” diye sordu Asya.

 

Yaşlı adamın yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. “Tanırdım. Müstesna bir hanımefendi idi kendisi.”

 

Aslı sessizliğini korudu ama Asya kocaman gülümsemişti. “Öyleydi.”

 

“Peki, sevgili babacığım bize yeni oyunlar da bıraktı mı?” dedi Aslı.

 

“Bakalım,” diyen Avukat Ahmet elindeki dosyanın kapağını kaldırdı. En üstte duran üç mektubu eline aldı. Üzerlerinde yazan isimlere bakıp önlerine, masanın üzerine bıraktı. Üçüde mektuplara kısa bir bakış atıp adama geri döndüler.

 

“Bunlar sizin. Şimdi şu kısımları okumaya başlayalım,” dedi karşısında bulunan üç kişiye bakıp vasiyet mektubunu açıp okumaya başladı.

 

Rasim Demirkan, her şeyini üçe bölmüştü. Tüm mal varlıklarını, banka hesaplarını, gayrimenkullerini, ve holdingi. Her şeyini üçe bölmüştü. Hiç biri için değişen hiç bir şey olmamıştı. Rasim Demirkan, Aslı ve Yiğit’in evlilikleri ve boşanma olasılıkları üzerine tek bir cümle bile kurulmamıştı. Giderken golü doksandan çakmış gerisini de onlara bırakmış gibiydi adam.

 

“Ben yapacağımı yaptım, ne haliniz varsa görün demiş bize,” dedi Aslı. Kocası yandan anlamlı bir bakış fırlattı karısına.

 

“Ben seni aldım, daha bir şey beklemiyorum,” bakışıydı. Aslı’da ona tek kaşını kaldırmıştı. Aynı bakışı o da Yiğit’e atmıştı.

 

“Çocuk bile yaptım.’ 

 

Avukat Ahmet evden ayrıldığında üçüde odaya geri dönmüştü. Üçüde masanın üzerinde duran kendilerine ait mektuplara bakıyordu. “Sizin kadar meraksız değilim anlaşılan. Bu babamdan aldığım ilk mektup. Odama çıkıyorum,” diyen Asya titreyen eliyle mektubu alıp odadan kaçarcasına çıktı.

 

“Önce sen aç!” dedi Aslı.

 

Yiğit sessizce onaylamış eline aldığı, üzerinde ‘Yiğit’e’ yazan zarfı alıp oturdu. Aslı’da karşısındaydı. Ağır ağır açtığı zarfın içinden çıkarttığı tek bir kağıdı katından ayırdı. Açtığı kağıda gözlerini kısıp baktı ve ardından gülümsedi. Aslı heyecanla yerinde kıpırdadı.

 

“Ne yazıyor?”

 

“Al kendin bak.” Yiğit kağıdı Aslı’ya uzattı. Yakın mesafeden yavaşça aldı kağıdı.

 

“Kızımı sakın bırakma! İnan bana geri dönerim.” 

 

İlk şaşkınlığını üzerinden atan Aslı kocasına bakıp kahkaha attı. “Gelmedi mi ama..?”

 

Yiğit gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı. “Geldi,” dedi. “Seni yalnız bırakma mı ister misin?” dedi masanın üzerinde Aslı’ya ait olan mektuba bakıp. Aslı’nın gözleri de mektuba kaydı.

 

“Birlikte okuyalım.”

 

“Okuyalım.”

 

Zarfı açıp kucağına bıraktı ve derin nefes alıp verdi. Kağıdı açıp baktığında tek bir cümle ile karşılaşınca şaşırmadı.

 

“Kardeşini asla bırakma! Sen onun tek ailesisin.” 

 

Asya’nın odaya hızla girmesiyle Yiğit ve Aslı Asya’ya döndü. Kızın kızarmış gözlerinden neler çıkaracağını bilemedi Aslı.

 

“Aslı,” dedi Asya inlercesine.

 

Aslı ayağa kalkıp  kızın karşısında durdu. “Ne oldu?” Kısık gözleriyle kızı izliyordu.

 

Asya elindeki kağıdı havaya kaldırdı. Gözleri dolu doluydu ve onun mektubu bir çok sayfadan oluşuyordu.

 

“Ben daha okuyamadım ama en üstteki kâğıtta yazanlar…”

 

Aslı telaşla kaşlarını çattı. “Ne yazıyor ver bakayım?” Kızın elinden aldı kendine çevirdi. Aslı sessizce okurken Asya sesli dile getirdi.

 

“Aslı yanındaysa hayatın boyunca korkma! Onu hiç bırakma! Sen onun bir parçasısın. O seni annenle ikimizin yerine bile sevecek.” 

 

Yirmi beş yıl Aslı’ya bir gelecek, zeka ve sevgisini vermişti Rasim Demirkan. Bildiği her şeyi kızına öğretmişti ve ileride kardeşini bağrına basacağı kıvamda harmanlamıştı onu. Babasının geceler boyu anlattığı sevgi masallarındaki esas kahramandı Aslı. Bunu şimdi tam da orada o satırları okuduğunda fark etmişti. Masalda kardeşini korumaya, kurtarmaya ant içmiş bir ablanın varlığını anımsadı. O hiç prens ve prenses masalları dinlememişti… 

 

Kağıt parçası elleri arasından kayıp düştü. Gözleri doldu ve birkaç damla kendini serbest bıraktı. Kardeşinin gözlerine baktığında onun ‘Beni bırakma‘ diye inleyen kahve bakışlarına sarıldı.

 

“Doğru demiş,” dedi çatallı sesiyle. “Ablalar kardeşlerini bırakır mı?”

 

Asya’nın kedi gibi sokulduğu Aslı kollarını kardeşine sardığında gerçek bir kardeşlik bağının aralarında yeni can bulduğunu her ikisi de hissetmişti.

 

 

 

San Francisco sokakları… 

 

“Kalabalık bu şehir be canım,” dedi Aslı. “Bu yokuşu indiğimde gece sana harcayacak kadar bile enerjim kalmayacak Yiğit.”

 

“Acaba çok mu memnuniyetsiz bir kadınla evliyim Aslı?”

 

Takım elbiselerinden sıyrılan adamın kot ceketinin altından kolunu geçirip Yiğit’in beline doladı Aslı. Başını adamın omzuna bıraktı. “Çocuklarımı özledim.”

 

“Bende.”

 

“Dönelim mi?”

 

“Hayır.”

 

Durdu ve Yiğit’e baktı. Ellerini beline dayamış az sonra kavga çıkaracak gibi duruyordu. “Sen nasıl babasın Yiğit? Ne demek hayır…”

 

“Aslı henüz üç gün oldu. Bu bizim ne zamandır beklediğimiz tatilimiz. Bal ve ayımız. Baş ve başımız. Sen ve benimiz.”

 

Ümitsizce kollarını indirdi Aslı. Yüzü düştü. “Özlüyorum işte, özlüyorum. Ben anneyim. Bu yaptığımız hiç doğru değil. Ya burada ölürsek!? Ya başımıza bir şey gelirse?! Ya bizsiz kalırlarsa…”

 

Yiğit derin bir nefesle göğsünü şişirip bıraktı. Etrafına göz attı ve Aslı’ya döndü. “Yemedim Aslı,” dedi yola devam edip Aslı’yı arkasında bırakırken gülümsüyordu.

 

“Yesen şaşardım zaten,” diye bağırdı ardından.

 

Yiğit dönmeden elini havada salladı. “Gel…”

 

“Ya bari Maldivler’e gitmeseydik.”

 

“Gideceğiz.”

 

Ayaklarını Yiğit’in istikametine çevirdi. Çocuklarının güvende, emin ellerde olduğunu bilmek ona yetiyordu aslında ama özlüyordu işte.

 

“Acıktım ben,” dedi Yiğit’in yanına geldiğinde. Yiğit koluyla sardığı kadının dudaklarına sokuldu. “Ben varım yersen.”

 

Kollarını kocasına dolayıp sokuldu Aslı. Dudakları adamın dudakları üzerinde usulca geziniyordu. “Seni sonra yerim,” dedi geri çekildi.

 

“Bana şalgam suyu bulsana Yiğit. Canım çekti. Ah arama şimdi kebabı… Ara bul.”

 

Yiğit kahkaha atınca o da attı. San Francisco’da şalgam suyunu nasıl bulacaktı Yiğit… “Aslı… Aslı,” diyen adam iç çekti. Aslı’nın gülen gözlerine bakıp nefes aldı. “İyi ki hayatımdasın. Çocuklarımın annesi, yoldaşımsın. Yoksa bu hayat nasıl böyle güzel geçerdi… Kim benden San Francisco’da şalgam suyu isterdi?”

 

“Hislerimiz karşılıklı genç adam. Bence beni bu halimle kabul edecek başka bir erkekte yoktur zira. Ben şalgam suyu istedim diye kahkaha atan bir kocaya sahip olmanın değerini bilebilir misin?”

 

Yem yeşil gözlerin güneş ışığı ile nasıl pırıl pırıl olduğunu ve içinde kendini cam gibi görüyor olmanın eş değersiz hazzını yaşıyordu Yiğit. “Sen hiç değişme, hep böyle kal. Beni de kabul edecek başka biri olduğunu sanmıyorum. Bu oyunda şanslı kesinlikle benim.”

 

Adamın ceketinin yakasından tutup kendine çekti Aslı. Adamı burnunun ucuna kadar getirdi. “Bak orada haklısın. Karta kaçtın zaten. Ben ise hala çok gencim.”

 

Gözlerini deviren adam başını yatırıp sırıttı. Yandan baktı sevdiği kadına. “Bunu söylerken utanmıyor musun? Nankörlük etmesen de itiraf etsen hani…”

 

Adamı baştan ayağa süzdü. Tek kaşını kaldırmış sinsice sırıttı. “Otele dönsek mi acaba? Ne kadar nankörüm bana göstersen ya.”

 

“Ben bir taksi bulayım.”

 

 

 

“Aslı.”

 

“Az bir sus be adam duyamıyorum.”

 

Son on beş dakikadır yemek yedikleri yerde yan masadaki konuşmayı dinliyordu Aslı. İlgisini çekmişti ve kendini bundan alamıyordu.

 

“Yiğit inan bana bunlar Türk,” dedi meraklı gözlerini kocasına çevirmiş ve fısıldamıştı.

 

“Onu nereden anladın?” dedi Yiğit.

 

“Adama öküzlük yapma, dedi. Ha bir de evlenmek üzerlermiş kadın adama imam bulmasını söyledi.”

 

Yiğit’in kaşları havaya kaktı ve aniden kahkaha attı. Yan masada konuşmalarını dinledikleri çift onlara dönmüştü. Aslı kendilerine dönen çifte gülümsedi ve masanın altından kocasına ayak ucuyla vurdu.

 

“Anırsaydın Aşkım,” dedi Türkçe.

 

Yiğit ellerini havaya kaldırıp Aslı’ya gözlerini açtı. “Pes!” dedi ama sesli dedi ve çiftin bakışları değişti.

 

“Merhaba,” dedi kadın Türkçe.

 

Aslı’da gülümsedi. “Merhaba.”

 

Adam da şaşırmıştı. Yiğit’e bakıp gülümsedi. “Türk müsünüz?”

 

“Evet,” dedi Yiğit.

 

“Katılmaz mısınız? Biraz sohbet ederiz,” dedi adam.

 

Aslı’nın gözleri parladı. Hemen kocasına döndü. Yiğit’in olur, diyen sesiyle tabağını alarak yan masaya geçip tanıştılar. Adının Perihan olduğunu öğrendiği genç kadın ve Barış adındaki adamla samimi bir ortam oluştu aralarında. Ögrenci olduklarını ve San Francisco’da kalmaya karar verdiklerini anlattılar kısaca. Kendileri de balayına gelmiş olduklarını…

 

Aslı içinde kaynayan sorulara dem vuramadı ve pat diye konuştu. “Kusura bakma ama az önce tartışıyordunuz. Bende azıcık meraklıyım da kulak misafiri oldum.”

 

Perihan Barış’a bakıp gözlerini kıstı. Sarışınlığın ve mavi göze sahip olmanın en çok bu adama yakıştığını düşündü ve Aslı’ya döndü. Hiç tanımadığı bu kadına anlatsa ne olurdu ki… “Sen söyle Aslı; İnsan hayatında kaç kez aşık olduğu adamla evlenir?”

 

Barış arkasına yaslandı ve esmer güzeli kara gözlü sevgilisine kaşlarını kaldırdı.

 

Aslı dudak büktü. “İnsan hayatta kaç kez aşık olur ki?”

 

“Birden fazla olabilir,” dedi Yiğit.

 

“Evet ama o gerçek aşk mı oluyor o zaman?” dedi Aslı.

 

“Gerçek aşk dediğin nedir Aslı?” dedi Perihan. Tarafsız birinden duymak ona iyi gelecekti belki de.

 

Aslı Perihan’a döndü. “Yerini hiç kimsenin dolduramadığı adam, yerini yenileri alabilir ama o hep en üsttedir. Unutulmaz.”

 

“Demek ben bunu hiçbir zaman anlayamayacağım?” dedi Perihan arkasına yaslanırken.

 

Barış, Perihan’a bakıp göz devirdi. “Bu son dediğini beğendim.”

 

“Sen en çok kendini beğeniyorsun Barış. Kibrin boyundan büyük.”

 

Elini çenesinden alan Yiğit Aslı’ya döndü. “Sen nereden biliyorsun o dediğini?”

 

“Hangisini?” dedi Aslı.

 

“Şu yerini kimsenin alamadığı kısmı?”

 

Aslı yerinde kıpırdayıp Perihan’a kaçamak bir bakış attı. Fena tongaya gelmişti sanki. “Sen şimdi Barış’tan başka kimseyi sevmedin mi?” dedi Yiğit’in sorduğu soruyu atlatmak istemişti.

 

“Hayır. Biz birlikte büyüdük. Ondan başkasını gözüm hiç görmedi ama beyimiz bir evlilik teklifini çok gördü bana. Neymiş ne gerek varmış, biz zaten çocukluktan başlamışız evleneceğiz, demeye.”

 

“Aslı sana bir soru sordum,” diyen Yiğit’in aklı kurcalanmıştı. Kendinden önce birisine mi aşık olmuştu Aslı… Kalbinin en üstünde kim vardı? Kendisi mi başkası mı?

 

“Bir dakika!” dedi Aslı. “Barış sana evlenme teklifi etmedi mi?”

 

“Etmedi,” dedi genç kız. “Edecek gibi de değil.”

 

“Aslı?” dedi Yiğit.

 

“Az bir dur Yiğit. Bu konu önemli,” deyip Perihan’a döndü. “Biliyor musun? Ben bu adamla bir buçuk yıldır evliyim. İkiz bebeklerimiz bile var. Dedem olacak babam bize oyun oynadı. Miras için evlendik biz. Yani ben aslında miras için evlenmedim tabii. Ben onu zaten on beş yaşımdan beri seviyordum ama bu var ya bu, gözümün önünde ne cevizler kırdı. Gözü beni görene kadar ben göz doktoru oldum. Ve ne yaptı bilsen, bana evlenme teklifi etmedi. Hala içimde yara. Bana! Aslı’ya evlenme teklifi etmedi. Bir de ne var bak; meğer bu vatandaş aslında beni seviyormuş.”

 

Masadaki yüzlerden en şaşkın olanı Yiğit’ti. Tek nefeste sarf ettiği sözlerin içinden cımbızla çekti cümleyi. ‘Ben onu on beş yaşımdan beri seviyorum.’ 

 

“Aslı.”

 

“Of Yiğit! Aslı Aslı… Şurada seni çekiştiriyorum bir rahat vermedin.”

 

Perihan kahkaha attı. “Senin gibi bir kadını tanıdığıma çok ama çok mutlu oldum. Gerçekten.”

 

“On beş yaş…” dedi Yiğit kendi kendine. Aslı adamın sözlerini duyduğunda, derde gelipte tek nefeste ağzından kaçırdığı sözlerin vehametinden dilini ısırdı.

 

“Biraz karışıkta bizim iş, kendimi kaybettim sanırım,” dedi gülümseyerek.

 

Barış derin bir nefes alıp masaya siyah kadife bir kutu bıraktığında Aslı’nın gözleri yumuşamıştı ama Perihan’ın gözleri alev almıştı.

 

“Bende Aslı gibi düşündüm. O yara olmasın senin içinde. Gel evlen benimle Perihan.”

 

Işıl ışıl parlayan yüzükten bile parlaktı Perihan’ın gözleri. “Barış,” diyebildi sadece. Yerinden kalktığında Barış’ta ayağa kalkmıştı. Birbirilerine sıkıca sarıldıktan sonra geri çekilip masaya dönmüşlerdi ki az önce yanlarında oturan çifti masada bulamamışlardı.

 

“Hayal değildi, değil mi?” diyen Perihan etrafına bakınmıştı ama onları görememişti.

 

“Gerçek gibilerdi ama…”

 

 

“Adamın evlilik teklifinin içine ettim Yiğit.”

 

Ayakkabılarını çıkarıp yatağa bıraktı kendini. “Meğer adam zaten edecekmiş. Kim bilir ne konuşmalar hazırlamıştır, sayemde hiç birini yapamadı.” Kendi yaptığına kahkaha attı Aslı.

 

Yiğit’in aklında ise sadece on beş yaş dönüyordu. Yol boyunca sözünü etmemişti. Aslı’nın sevdiği tek erkek olduğundan şüphe etmemişti hiç ama bu başka bir şeydi. Aslı onu uzun yıllara dayanmış bir aşkla sevmişti işte bu çok başkaydı.

 

“Demek benimle miras için evlenmedin ve bunu bana hiç söylemedin.”

 

Aslı gözlerini kocaman açıp ledlerle kaplı beyaz tavana baktı. Dirseklerinden destek alıp başını kaldırdı. “Söyledim. Ben miras için evlenmediğimi sana daha önce de söyledim.”

 

Ceketini çıkarıp koltuğa fırlattı Yiğit. Kol düğmelerini çıkarırken gözleri Aslı’nın üzerindeydi. “Bence tam olarak söylememişsin. Bir daha düşün istersen.” Düğmeleri uzun konsolun üzerine bıraktı. Yukarıdan başlayıp gömleğinin düğmelerini açmaya başladı.

 

“Ne duymak istiyor acaba kocam?” dedi Aslı saçlarını geriye savurup çenesini kaldırdı. Ön kısmı baştan uca açık gömleğin adama kattığı çekiciliğe saplandı Aslı.

 

“Mesela on beş yaşından başlayabilirsin.”

 

Adım adım yaklaşıp üzerine eğilen adamın yoğun varlığıyla dirseklerini serbest bıraktı. Yatakla buluşan sırtını gevşetti. Yüzünün her santimini tekrardan ezberlemek istercesine bakan adamını seyrediyordu.

 

“Söylemedim. Sana bunu en başından söylemiş olsaydım beni tavlanan çok kolay olacaktı. Ben istedim ki sen sev beni.”

 

Bakışları kesişti.

 

“Ben zaten seni seviyordum Aslı.”

 

“Bende seni seviyordum. Ama bunun bize bir faydası olmayacaktı o zaman. Farkında değil misin?”

 

“Neyin, diye sormaya korkuyorum,” dedi Yiğit kadının dudaklarından bir parça tat alıp.

 

“Biz,” dedi adamın saçlarına ellerini daldırıp kendine yaklaştırdı kocasını. Gözler birbirini bulmuştu. “Biz seninle sevmeyi baştan yazdık.”

 

 

 

Son.