En son odasına baktı genç kız. Uzun yıllardır bu odada yaşıyordu. Ama bu günden sonra öyle olmayacaktı. Elini çantasının üzerine koydu. İçinde kimliği, pasaportu ve bir kaç parça kıyafet vardı.

Küçük bir sırt çantasıydı. Kimsenin evden gittiğini anlamasını istemiyordu. Özellikle annesinin… Üzgün müydü? Elbette üzgündü. Belki onu hiç bir zaman affetmeyeceklerdi. Belki bir daha yüzünü bile görmek istemeyeceklerdi. Ailesini seviyordu ama ona aşıktı. Ömrünü yoluna serecek, onunla her yola girebilecek kadar seviyordu. Onun da kendini sevdiğini biliyordu. Giderken ortalığı ateşe verecekti kız. Ama aşkla gidecekti. Aşka gidecek kendi yangınıyla kavrulacaktı.

Hayatınızda yapacağınız en büyük hatalardan biri abinizin arkadaşına aşık olmaktı. Nazlı o hatanın dibine vurmuştu. Bunu hata olarak gören insanlar hiç aşık olmamış insanlar olsa gerek diye düşünüyordu. Eğer bugün bu evden gidiyorsa bunun sebebi ikiz kardeşi Aras, abisi Yiğit ve annesi Neriman sultandan başkası değildi.

Nazlı’ya ve aşkına saygı duymuyorlardı. İkisini ayırmak için ellerinden ne geliyorsa arkalarına koymamışlardı. Yine de ailesini çok seviyordu. Ama üzgündü ve yapmak zorundaydı. Karahan’sız bir hayat hayal bile edemiyordu. Nereye nasıl gideceklerini bilmiyordu. Karahan yanında olsun, gerisi hiç önemli değildi Nazlı için.

Şansına evde kimse yoktu. Çantasını sırtına taktı. Arabasını almak yerine taksi çağırdı. Buluşacakları yere gitmek için can atıyordu. Yaptığı, yüreğine her ne kadar dokunuyor olsa da aşktan yana şanslı olduğunu biliyor ve kendini çok sevecek hiç üzmeyecek birine gidiyordu. Yirmi yaşındaydı. Nasıl böyle körü körüne inandığını veya güvendiğini tahlil dahi edemiyordu.

Dipsiz bir kuyu bile olsa o kuyuya inecek başına ne geleceğini görecekti. Buna kendini hazırlamıştı. Adı Nazlı idi ama nazdan anlamazdı. Dik, inatçı, söz dinlemez bir ruha sahipti. Önünde eğildiği tek şey ise aşk ve aşık olduğu adamdı.

Taksi deniz kenarında durdu. Üsküdar sahilinde buluşacaklardı. Ücreti verip çantasını sırtına attı. Her adım ona her adım aşka gidiyordu.

Geride bıraktıklarını düşünmek istemiyordu. Düşünürse ona giden her adım, geriye dönecekti. Nazlı Karahan’sız, Karahan Nazlı’sız bir hayat yaşayacaktı.

Banklar boştu. Sırayla dizilmiş banklarda bir kaç kişi oturuyordu. Mevsim kış olduğu için tek tük insan vardı. Gelmemiş olması çok garipti. Banka oturup telefonunu çıkardı cebinden. Tuşlara basıp onun ‘kara aşk’ yazan numarasını bulup bastı tuşa.

Açmıyordu. Ne zaman arasa sesine aşkı sığdırıp hemen telefonu açan adam şimdi açmıyordu. Defalarca aradığı halde açmadı. Yoksa başına bir şey mi gelmişti? Onun sevdiği onu yarı yolda bırakmazdı. Soğuk içine işleyene, kanını dondurana kadar bekledi kız adamı. Her geçen saniye umudu tükeniyordu. Gözlerinden yaşlar onu dinlemeden iniyordu. Buz tutan elleriyle siliyordu göz yaşlarını ama ardından yine ve yine iniyordu yanaklarına. Denizi kaç saat izlediğini bilmiyordu. Ya da o bankta ne kadar oturduğunu… Nazlı evden çıktığında saat öğlen üzeri üçtü. Hava ne zaman kararmıştı? Saat kaç olmuştu? Bir yerden sonra saate bakmayı bırakmıştı.

Gelmemişti. Gelmeyecekti. Kızı böylece bırakmıştı. Ona soracak milyonlarca sorusu vardı. Onu bulabilirdi. Ona nedenini sorabilirdi ama içinden onu görmek dahi gelmiyordu. Nazlı’yı tek başına  bırakmıştı. Umursamadan… Ne hale geleceğini bilmeden…

İçi hem kan ağlıyordu hem de nefretle harmanlanıyordu. Hangisi daha güçlüydü? Bunu çözmek için çok uzun yıllara ihtiyacı olacağını o gün anlamıştı Telefonu durmadan çalıyordu. Aras, annesi sürekli arıyordu. Merak etmiş olmalıydılar. Nazlı şu an Karahan’la çok uzaklarda olmalıydı, öyle olsaydı üzülecek telefonu açacaktı ama şimdi başta Karahan olmak üzere hepsine öfkeliydi.

Nazlı’nın onu göremeyeceği bir köşe de, ayakta öylece durmuş saatlerdir kızı izliyordu. Saatlerdir yerinden bir milim bir kımıldamayan Nazlı’sına kan ağlıyordu. Bir adım atsa kendini onun yanında bulacaktı ve bu ikisinin de sonu olsun istemiyordu. En çok da  Nazlı’nın sonu… Karahan artık yaşamıyordu. Nazlı onu orada, o bankın üzerinde öldürüyordu. Yüreğindeki Karahan’ı hem öldürüp hem de gömüyordu. Kendini asla affetmeyecekti Karahan. Nazlı onu asla affetmeyecekti. Gelecek hiçbir gün Nazlı’yı ona getirmeyecekti. Geçmiş, hiç geçmemiş olacaktı. Karahan’ın aşkı hiç bitmeyecek olandı. Nazlısı onu hiç olmamış sayacaktı. Acının en büyüğünü birlikte yaşayacaklardı çünkü; o bankta aşkları ölüyordu ve Nazlı onu gömüyordu.

Aklı bile buz tutmuş olmalıydı ki, ona Nazlı diye seslenen Karahan’ın sesini duyuyordu. Oysa o gelmemişti ki, bu ses onun olamazdı. Saatlerdir beklediği ses bilinç altından geliyor olmalıydı.

Ama ses yeniden duyuldu. Bu kez bildi gerçek olduğunu. Sesin sahibini saatlerdir bekliyordu ama bulmak için dahi kıpırdamadı. Gerçek olması saçma bir rüya olurdu belki de Nazlı için. Buz tutan omzuna değen dokunuşları hissetti. Gelmiş miydi? O gelmişti. Başını çevirdi omzumun üzerine, gece karası gözlerine baktı adamın umutla ve aşkla. Karanlıktan bile daha karayım diye bağırıyordu gözleri.

Akan göz yaşlarını sildi. Hızla ayağa kalkıp kendini ona sardı. “Geldin,” dedi.

Ama Karahan nazlısına bir milim bile gelmemişti. İki yanına düşen kolları bunu açıklıyordu. “Evine git Nazlı,” dedi. Ona her zaman Aşk’ı-Naz diye seslenirdi. Nazlı da ona Aşk-karam derdi. Ama Aşk’ı-Naz’ına Nazlı diyordu. Nazlı demezdi ki aşk olmasa ona Naz derdi, Nazlı’m derdi ama Nazlı demişti. Öylesine bir Nazlı çıkmıştı dudaklarından.

Söylediği cümleyi beyninde çevirip durdu Nazlı. ‘Evine git Nazlı.’ Benim evim sen değil miydin? Bana öyle söylerdin, demek istedi ama o Nazlı dan önce konuştu.

“Evine git ve beni unut. Ailemi bırakıp gidemem. Babamın insafına bırakamam kardeşlerimi. Ailemi çok seviyorum. Senden daha çok seviyorum. Hatta seni sevdiğimden bile emin değilim Nazlı,” dedi, kızın kalbine indirmekten korkarak. Canından can kopararak, bir çırpıda nefesi tükenmeden…

Sesinde kararlılık ve sertlik vardı. Anlamaya çalışıyordu Nazlı. Ne demekti tüm bunlar?  Neden şimdi söylüyordu bunları? Nazlı’m dediği kadına bunları söylemesi imkansızdı. Nazlı onun karanlığındaki güneşti hani…

Nefes almak için çaba sarf ediyordu. Göğsü ona dar geliyordu. Birkaç adım geri çekilmişti. Elini kalbinin üzerine koydu, ruhu can çekişiyordu. Gözlerindeki pusudan onu seçemiyordu. O ise öylece o katı yüzüyle Nazlı’ya bakıyordu. Bakışlarından hiç bir şey okunmuyordu.

“Bunu şimdi mi anladın?”

Küstahça güldü nazlı sevdiğine içi parçalara ayrıla ayrıla. “Sen neden anlamadın? Ben çok iyi bir aşık değilim. Hiç olmadım da. Sen küçük bir kız çocuğusun benim için. Senden daha iyilerini gördüm ben. Niyetim seninle biraz eğlenmekti. Ama sıkıldım,” dedi, acıdan ölmesinden korkarcasına. Ve kendi kalbini öldürürcesine…

Benim için yaşa nazlı…

Söyledikleri şaka olmalıydı. Birazdan kızı kollarına alacaktı. Nazlı’m diye öpecekti. Bekliyordu Nazlı hem de çaresizce…

İçinden gülmek geldi. Buz kesen yüzünün buna izin verdiği kadar gülümsedi. Acı vermişti Nazlı’ya o gülüş. Hiç gülerken acı çeker miydi insan? Nazlı o an gülerken acı çekmişti.

O hala en katı haliyle karşısında duruyordu. İstediğinde tam bir romantik, aşk dolu bir adam olabiliyordu. İstemediğinde kaya kadar sert, adı kadar kara da olabiliyordu.

Her bir kelimesinin anlamını arıyordu adamın yüzünde. Ama sert esen rüzgar ve buzdan oluşan bedeninin onu bırakıp gitmek üzere olduğunu hissediyordu.

“Yalan söylüyorsun, “dedi. İnanmak istemiyordu kız çaresizce.

“Yalan değil. Seni istemiyorum. Seninle hiçbir yere gitmeyeceğim. Evine dön Nazlı,” dedi, canı yanan adamın kendi acımasızlığı kızın kalbini parçalara ayırıyordu. Nazlı’nın içindeki kırıklar canını öyle yakıyordu ki, o an acıdan başka hiç bir duygu kalmamıştı içinde.

Başını düşündü. Sonunu düşünemedi. Çok güzel bir başlangıçları olmuştu. Şimdi onunla bir sonunun olmayacağını ne aklı ne kalbi kabullenebiliyordu.

Ağlamak istemiyordu. Her saniye daha da çoğalan öfkesi onu ele geçirmeye başlamıştı. Ama gözyaşları ondan izin almıyordu. Gözlerinden değildi inen o yaşlar. Kalbimden kan damlıyordu. Aşkı can çekişiyordu.

Ona doğru attı adımlarını. Bedenin de sıcak tek bir yer kalmamıştı ama hala ayaktaydı. Gücünün yettiği kadar ona vurmaya başladı. Ondan çok uzundu. Uzun adamıydı onun. Nazlı onun yanında bir altmış beş boyuyla ufacık kalıyordu. Nazlı’ya engel olmuyordu. Kendini tamamen kaybetmişti genç kız. Hem konuşuyor hem ona vuruyordu. O küçücük güçsüz yumruklar belki acıtamazdı adamın canını ama gözlerinden düşen her damla kalbini deliyordu.

“Seni asla affetmeyeceğim,” diye tekrar ediyordu. Az önce başlayan yağmurdan dolayı her yanı ıslanıyordu. Yağan yağmurun kalbinden taştığını hissediyordu kız. Çünkü ölesiye ağlıyordu kalbi.

“Duydun mu beni? Ölsem bile seni asla affetmeyeceğim. Sebebi ne olursa olsun bu yaptığını da, seni de söylediğin her kelimeyi de asla affetmeyeceğim Karahan…” dediğini hatırlıyordu. Ruhu bedenini serbest bırakmıştı. Sesleri duyamıyordu. Ne yağmurun sesini ne denizin deli gibi şaha kalkan dalga seslerini…

Zihni, o gün Karahan’ın kollarına yığılan bedeninin yine onun güçlü kollarıyla havalandığını söylüyordu Nazlı’ya. Kızın kendinden tamamen kendinden geçerken mırıldandığı, “Seni asla affetmeyeceğim,” sözlerini ise bir tek Karahan hatırlıyordu.

Gözlerini açtığında hastane odasında olduğunu anlamıştı. Gün ışığı doldurmuştu odayı. Annesi yanı başında oturuyordu. Kapıdan giren abisi Yiğit ve ikiz kardeşi Aras’ı gördü.

Birkaç saniye içinde beynine hücum eden düşünceler Nazlı’yı yine o anlara götürdü. Gözleri dolmaya başlamıştı. O gitmişti. Sonsuza kadar yoktu. Gözünün önünde bile yaşlansa onun için artık yoktu. Ki O Nazlı’yı sevmiyordu. Nazlı’nın içindeki aşk, ona yüz beden büyüktü. O bu aşkı hak etmiyordu. Etmeyecekti.

“İyi misin?” diyen abisine baktı. Üzgün görünüyordu Yiğit.

“Ne oldu bana?”

Aras cevapladı. “Zatürre olmuşsun. İki gündür uyuyorsun,” dedi. Çok şaşırmıştı Nazlı. İki gün mü olmuştu Karahan dan ayrılalı… İki koca gündür hayatında yok muydu? Bundan sonrada olmayacaktı. İçi yeniden kanamaya başlamıştı. Ağlamaya başladı. Elinde olan bir şey değildi ve kimse ona neden ağladığını sormuyordu.

Çünkü hepsi nedenini biliyordu. Hepsine çok kızgındı Nazlı. Ama en çok Karahan’a…

Elini tuttu Yiğit. “Gitmek ister misin?” diye sordu. Yaşlı gözlerle baktı abisine. Nereye gidersen git ardında bıraktığın her şey seninle gelecekti. Ama yine de gidecekti.

“Evet,” dedi. “Çok uzaklara…”

Oysa bu eveti nikahta kullanacaktı Nazlı. Çok uzaklara da birlikte gideceklerdi. Şimdi ise ondan gitmek için kullanıyordu hakkını. Aşk acısının tam bir tarifi yoktu. Yaşamayan asla bilemezdi. Bilende sevgisinin büyüklüğüne göre boyut değiştirebilirdi. Bu acının büyüklüğü müydü Nazlı’nın aşkına benden biçen? Yoksa genç kız çok gençti de cahillik mi yaşıyordu… Ama yıllar geçtikçe ve Nazlı her uzun boylu esmer tenli gece gözlü, kirli sakallı adamda onu aradı. İlk an hep ona benzetti.

Rüyalarında sevdi.

Rüyalarında kavuştu.

Rüyalarında ayrıldı.  

Kısacası tam sekiz yıl onun hayali ile yaşadı. Ölene kadar asla affetmeyeceğim ama ölene kadar da unutmayacağım dediği adamı, rüyalarında yaşattı. İlk günkü aşkından eksilmek yerine her an artan bir aşkla onu hep sevdi. Ama affetmedi. Çünkü içindeki yarayı saracak biri yoktu. Olmadı. Olamadı. Her hangi biri, bir Karahan olamadı.

Amerika’ya gitti. Aras ve annesi ile. Orada Asya ile tanıştı. Asya’sı onun canı oldu. Olmayan  kız kardeşi oldu… Can yoldaşı oldu. Dert ortağı oldu yıllarca. Hâlâ da öyle. Asya yengesinin ikiz kardeşiydi. Onlarında çok karışık bir hikayesi vardı. Sekiz yıl Amerika’da kaldı. Yaz tatillerinde Aras ve annesi İstanbul’a dönüyorlardı ama Nazlı dönmüyor, Asya ile birlikte kalıyordu. Dönemiyordu. Kalbi ona dön diye yalvarsa da aklı tam tersini söylüyordu. İstanbul kalbinin attığı şehirdi. O şehirde bir  yerde ne yaptığını bilmediği bir adam vardı. Ve onu görmeye hazır değildi.

Şimdi nerede miydi Nazlı? Şimdi sevgili yengesi Aslı’nın ona kurduğu tuzağın tam dibindeydi. Aslı’nın kendini nasıl gaza getirdiğini hatırlayınca yüzünü ateş basıyordu. Aslı bir çılgındı. Ama sevimli ve iyi niyetli bir çılgındı. Seviyordu yengesini, abisinin çılgın karısını. Ailenin kanatsız meleğini…  İlla ki her şeye bir el atacaktı Aslı. Bu seferki hakkını Nazlı’dan yana kullanmıştı. Abisini ve Karahan’ı nasıl ortak yaptı hâlâ anlamış değildi. Aslı idi bu, kesin zeki bir plan yapmıştı Nazlı’ya göre.

Karahan’ın neden kabul ettiğini bilmiyordu. Ama Nazlı neden kabul ettiğini çok iyi biliyordu. Yılların intikamını söke söke alacaktı. Sekiz koca senenin hesabını soracaktı. Yarası geçmiyorsa yeniden kanatacaktı. Yarası kabuk  bağlayana kadar uğraşacaktı.  

Aslı’nın da gazıyla buna ant içmişti. Pişman mıydı? Şu an değildi, ilerisi için bir şey demiyordu. Hayat bu belli olmazdı ve Karahan’ın onunla çalışmak istemesinin altında yatanları merak ediyordu.

Abisi ve Aslı hâlâ tatildeydi. Nazlı’da artık sabahtan öğlene kadar Demirkan holdingde, öğleden akşama kadar ortak oldukları Atabey otellerinde çalışacaktı. Abisi dönünceye kadar, ondan sonra devamlı olarak otelde çalışacaktı.

Ve Demirkan holdingden çıkıp arabasını otele doğru sürdü. Kalbi kabına dar geliyordu. Heyecan ve korku muydu? Aşk ve Karahan mıydı? Yoksa hepsi miydi? Aklı karışıyordu ama buna izin vermeyecekti. Derin bir nefes alıp arabadan indi. Valeye anahtarını verip kıyafetine göz attı. Üzerinde siyah kumaştan trençkotu vardı. Ama altında oldukça iddialı bir elbiseyle donanmıştı. Bu bir savaştı. Yıllar önce kaybettiği savaşı kazanmak için gelmemişti buraya. Kaybettiği savaşın acısını çıkarmaya gelmişti. Ve artık sekiz yıl önceki toy kız değildi. Yüzlerce insan tanımış, Amerika gibi bir yerde insanların her halini görmüştü. Aklı başında meslek ve kariyer sahibi bir kadındı. En önemlisi artık herkese güvenmiyordu.

Beyaz tenine zıt siyah gözlerine çektiği kalem güzelliğine güzellik katmıştı. Aşırı derecede makyaj yapan biri değildi ama göz makyajı olmazsa olmazıydı. Açık sarı saçlarını omuzlarına büyük bukleler halinde bırakmıştı. O öyle severdi. O da yalanmış oysa…

Yine de bir yalana tekrar ortak edecekti onu Nazlı. Onu sevmeyen bir adamın gözüne sokacak değilse de, bir kadın hem de güzel bir kadın olarak her erkeği etkileyeceğine emindi.

İçeride bir toplantı vardı ve onu bekliyorlardı. Geç kalmıştı, bile isteye geç kalmıştı. O bugünü çok beklemişti. Birazda Karahan beklesindi.

Otele girer girmez ısındı. Mevsim artık sonbahardı. Kemerini çözüp trençkotunu çıkarttı. Siyah dar kesim, yanlardan yırtmaçlı eteği ona cüretkar bir hava katmıştı. Elbisenin üst kısmı da göğüslerini göze batıracak kadar dekolteliydi.

Resepsiyondaki sopa yutmuş gibi dik duran, duvar kadar sert yüz hatlarına sahip olan kızın yanına yaklaştı.

“Karahan Atabey’le randevum var. Odası ne tarafta? Kız önce onu inceledi. Yüz hatlarında hiç bir değişiklik yoktu. “Bekleyin bir saniye, adınız?” Ahizeyi kaldırıp Nazlı’ya bakmıştı.

“Nazlı Doğan.”

Ve kız öylece kaldı. Ahizeyi indirip don haline bir son verdi ve gülümsedi. “Ah çok özür dilerim Nazlı hanım, kusura bakmayın. Sizi ilk defa görüyoruz tanımamamız doğal. Karahan bey sizi bekliyor.” 

Az önceki sert yüz şu an güneş gibi sıcak gelmişti Nazlı’ya.

Ahizeyi tekrar kaldırıp birisine Nazlı’nın geldiğini haber verdi. Nazlı kendini Karahan karşılar diye bekliyordu. İçten içe onu görmek istiyordu kendine bile itiraf edemese de ‘Olsun sıkıntı yok. Ölene kadar buradaydı. Dişe diş, göze gözdü.’

Telefonu kapatıp Nazlı’ya döndü kız, “Sizi toplantı odasına götürmek için geliyorlar efendim,” dedi, ama kim geliyor söylemedi. Nazlı da başını eğerek tamam dedi. Gelecek olanı beklerken kızı tekrar inceledi. Yakasında yazan ismini okudu. Kızın adı Seçil’di.

Karşıdan gülümseyerek gelen yakışıklı genç bir adam dikkatini çekti. Kendini almaya gelen kişi o olmalıydı.

Yanlışta düşünmemişti. Önünde durup elini uzattı genç adam. “Hoş geldiniz Nazlı hanım. Ben Fatih, Karahan beyin asistanıyım.”

Adamın elini sıkarken inceledi onu. Çok genç biriydi. Yirmi yada en fazla yirmi iki daha büyük değildi. Ve bir erkekti. Karahan’ın asistanı bir erkekti. Bu neden hoşuna gidiyordu şimdi? “Hoş buldum.”

Eliyle Nazlı’yı yönlendirdi. “Buradan lütfen.” Aynı hizada yürümeye başladılar.

“Geç kaldım üzgünüm,” dedi. Ortamın havasını merak ettiğinden sormuştu. Yoksa üzgün falan değildi.

Genç, oldukça da yakışıklı olan Fatih gülümsedi.  Kumral saçları beyaz tene ve yeşil gözlere sahipti Fatih. Köşeli yüz hatları da genç adama çok çekici  bir hava katmıştı. “Önemli olduğunu sanmıyorum ama Karahan bey biraz gergin. Onu tanıdığınızı var sayıyorum.”

İçinden bir ses ‘gol bir,’ dedi. ‘Demek gergin, bu çok iyi işte.’

“Evet tanışıyoruz. Benim için çok önemli değil onun gergin olması.”

Fatih bir anda durdu. Öne doğru iki adım atmıştı Nazlı. Ardından gelmediğini anladığında Fatih’e döndü. “Ne oldu?” Genç adam şok geçiriyor gibiydi. “Fatih iyi misin?”

Fatih kendine gelip yanıma ulaştı. “Sanırım çok iyi tanıyorsunuz. Ya da çok samimi olmalısınız. Yoksa Karahan bey gergin olduğunda onunla kimsenin konuşmaya cesareti olmadığını söylemek istiyorum.”

Çok umurundaydı zaten…

“Önemli değil Fatih, geç kalıyoruz,” dediğinde hemen kıpırdadı. Uzun bir koridordan geçtiler. Kalabalık otelin tenha köşesi gibiydi. Her yerden cam kapılar açılıyordu. Ondan geç bundan geç sonunda üç sekreter masasının olduğu geniş koridorda durdular. En uçtaki kapıydı. Derin bir nefes aldı Nazlı. Duruşunu dikleştirdi. Fatih kapıyı açtı. Ve Nazlı’ya önden geçmesi için yol verdi.

Büyük ferah bir odaydı. Gözleri masanın etrafında bulunan herkesi ışık hızıyla taradı. O mu? O ışık gibiydi. Onu fark etmemek için kör olmak gerekirdi. Onu gören herkes ayağa kalktı. Karahan ile göz göze geldi. Kaşlarını çatmış bakıyordu Nazlı’ya.

Bakışları başından ayağına gezindi. Ve o öpülesi kaşları daha çok çatıldı Karahan’ın. ‘Öpülesi neydi? Nazlı kendine gel. Evet skor bir-bir beni etkiledi.’ Duruşunu dikleştirdi Nazlı. Kralı gelse göstermezdi içini.

Yanına doğru geldikçe, ardına bakmadan kaçmak istedi Nazlı. Az önceki sözlerini hatırladı. Saçını geriye atıp çenesini kaldırdı.

Elini sıkacağını düşünerek elini uzattı Nazlı’ya. Çok yakındı. Kapıdan tarafa doğru olan yüzüne eğildiğinde fısıldadı. “Sen böyle giyinmeyi nerede öğrendin?” dedi Karahan.

Kan yüzüne hücum ediyordu. Beyaz tenli olmanın en kötü yanı buydu. Hiç bir şeyi gizleyemiyordu Nazlı. Geri çekildiğinde kendini tekrar topladı. Bu ve bunun gibi şeyler için kendini hazırlamıştı. Ama ilk dakikada beklemiyordu. Tek kaşını kaldırıp bakışlarını kara gözlere dikti. Ona ne anlattı bilmiyordu ama hiç hoşuna gitmemişti, kısılan gözlerden belliydi.

Masada bulunanlara döndüler. Karahan tek tek tanıtmaya başladı.

Orta yaşlı kel bir adamı işaret etti. “Personel müdürü Selçuk bey,” dedi. Daha sonra kat sorumlusu olan Sergen beyle ondan sonra mutfaktan sorumlu olan Hayat hanımla ve en son müdür olan kadınla tanıştırdı. “Zehra Hanım otelimizin müdürü,” dedi.

Nazlı kadını baştan ayağa inceledi. Dev gibi bir şeydi. Başını kaldırıp baktı. Güzeldi. Esmer güzeliydi. Beyaz tenli kömür karası saçları ve masmavi gözleri vardı.

Bakışları Nazlı’dan hiç hoşlanmadığını bangır bangır bağırıyordu. Bu kadın bu boyla Nazlı’nın öz güvenini yerle bir ederdi. Ama neyse ki devede de boy vardı. Önemli olan zeka idi. Ki onda da olma olasılığı vardı. Boşuna müdür olmuş olamazdı. Elini sıkıp kadının gönderdiği kötü bakışları aynen ona iade etti.

Karahan tüm katılığı ile dikiliyordu yanında. Karahan eskiden gülerdi. Ama odaya girdiğinden bu yana dudaklarında kıpırdama bile olmamıştı. Oysa ortam gayet şendi. Elbette kahkaha atmasını beklemiyordu ama  çalışanlara karşı bu şekilde davrandığını düşündü. Nazlı’ya yanındaki koltuğu gösterdi. Sessizce yerine geçip oturdu. Karahan da hemen yanına oturdu nazlı sevdiğinin. Kokusunu alabiliyordu.

Ona ait her şeyi özlemişti. Nazlı’nın ki sadece bir histi. Ötesi yoktu. Buraya bir amaç için gelmişti ve o amaca ulaştığında gidecekti. Gidene kadar da alabildiği tüm anıları, cebine dolduracaktı. Hayatında kimse olacak mıydı? Geleceği göremezdi ama kalbi hayır diyordu. Sadece o. Sadece Karahan…

Nazlı’ya uzun uzun anlattılar, kimin ne işle ilgilendiğini. Hangi görevlerin onlara ait olduğunu. Ara sıra Karahan Fatih’e not aldırıyordu, daha sonra Nazlı’ya vermesi için.

Çok düşünceli bir adamdı… 

Çoğunu anlamıştı Nazlı. Geri kalanını da yaşayarak anlayacaktı. Çalışmak onun işiydi. Ne olursa olsun çalışmayı çok seviyordu. Zehra’nın bakışları Nazlı’nın ve Karahan’ın üzerinde gidip geliyordu. Zehra ve Karahan arasında bir şey var olasılığı uyandırıyordu bu Nazlı’da. En son bakışını Karahan dan Nazlı’ya çevirince gözleri kesişti kadınların. Ama ne o çekti gözlerini ne de Nazlı.

Karahan Nazlı’ya bir şey dediğinde ona döndü. Yoksa niyeti o çekince çekmekti gözlerini.

“Zehra Hanım sana bir asistan ayarladı,” dedi Karahan.

Önce Zehra’ya sonra Karahan’a baktı. “Asistanımı kendim seçmek istiyorum.”

Karahan bunu normal karşıladı. “Pek tabii seçebilirsin,” dedi. Zehra’ya baktığında sinirden kudurduğunu her halinden anlıyordu Nazlı. Zeka konusunda yanılıyor olabilirdi, Zehra o kadar zeki biri olmayabilirdi. Eğer öyle olsaydı şu an karşısında sinirden kuduruyor olmazdı. Hislerini gizlerdi. Evet Karahan ile arasında bir şeyler vardı. Buna emin oldu ya da öyle zannetmek istedi.

Sırayla tüm sorumlu müdürlerle oteli baştan sona gezdi. Ona her şeyi ince ince anlattılar. Keyifli bir iş gibi görünmeye başlamıştı. En son mutfak ve garsonlarla tanışacağı için oraya indiler mutfaktan sorumlu Hayat hanımla.

Nazlı’ya sevecen tavırlı biri gibi geldi. Sempatik biriydi. Sürekli gülümsüyordu ama herkes için sonra karar verecekti. Karahan yıllar önce ondan güven duygusunu da alıp gitmişti. Artık kimseye körü körüne güvenmiyordu.

Zemin kata indiler. Herkes bir koşuşturmaca içinde oradan oraya geçiyordu. Hayat hanım elini birbirine vurdu. Bu onun sinyali olmalıydı ki herkes bir anda durdu, ve Nazlı’ya bakmışlardı.

Gülümseyerek Nazlı’ya döndü. “Sizi otelimizin yeni ortağı ile tanıştırmak istiyorum; Nazlı Doğan.”

Herkes, “hoş geldiniz, hayırlı olsun,” gibi cümleler kurdu. Gülümseyerek teşekkür etti herkese. Garsonlar önlerinde dizilmişti. Aslında buna gerek yoktu, bunu sevmemişti ama burada işler ne şekilde yürüdüğünü bilemedi.

Hayat, Nazlı’ya dönüp, “Hepsi bu kadar değil. Gece vardiyasına kalanlar var. Yukarıda olanlar da var. Çoğu öğrencidir. Karahan bey genelde öğrenci veya stajyer tercih ediyor. Bu onlar için önemliymiş, öyle söyler.”

Şaşırmıştı. Tanıyorum dediği adamı belki de hiç tanımıyordu. Onun bu konularla da ilgilenmesi ilginç gelmişti. Bunun için yeteri kadar müdürü vardı oysa.

Önünde dizili olan garsonlara baktı. On sekizden başlayan yaşları en çok yirmi dörtte son buldukları netlik kazanmıştı.

İsimlerini sırayla söylediler. Sonuncu kıza sıra gelmişti. Hoş birine benziyordu. Güzeldi, kumral güzeliydi. Ama yüzünde saf bir yapı onu ele veriyordu.

“Hoş geldiniz benim adım Ela,” dedi. Ela, Nazlı’yı kendine çekiyordu. Ondaki havayı sevmişti. Bakışları ürkek ceylan gibiydi. Kıyılmayacak, kırılmaması gereken bir havası vardı. Nazlı’yı etkilemişti.

“Okuyor musun Ela?” diye sordu. Güzel ela gözlerini çevirdi Ela. “Evet efendim. Part time çalışıyorum. Son senem turizm işletme okuyorum.”

“Güzel,” deyip Hayat hanıma döndü. “Sizinle işimiz bitti sanıyorum.”

“Evet,” dedi Hayat hanım.

“Peki, teşekkür ederim. ” Ela’ya döndü Nazlı. “Ela benimle gelir misin?”

Ela’nın gözleri büyüdü, korkmuştu. Nazlı onu görmüş ve gülümsemişti. “Korkma, gel benimle.” Nazlı önde Ela arkada asansöre bindiler. Ciddi manada tedirgindi Ela. Ellerini önünde bağlamıştı. Nazlı ona gülmek istiyordu ama kızı kıracağını düşünerek kendini tutuyordu. Beraber Karahan’ın odasına kadar yürüdüler. Sekreter Nazlı’yı görünce ayağa kalktı.

“Karahan içeride mi?”

Kız daha, “Evet, habe…” sözlerini tamamlayamadan elini kaldırıp, “Gerek yok,” dedi Nazlı. Ona sinir olmaya başlayan ikinci kadındı. Çünkü Nazlı da onu sevmemişti.

Ela’ya döndü. “Ela gel.” Karahan’ın odasına girme fikri ona daha ürkütücü gelmiş olmalı ki kızın rengi attı.

Kapıyı bir kez tıklayıp açtı. Karahan’la göz göze geldi. Fatih ile beraber çalışıyorlardı. Önlerinde bir yığın dosya vardı. Yorgun görünüyordu.

Ela’yı içeri alıp kapıyı kapattı. Karahan’a doğru yürüdü. O da arkasına yaslandı. Nazlı’yı delip geçen bakışları bir an üzerinden ayrılmıyordu. Nazlı, Fatih’e baktığında o Ela’ya kilitlenmiş şekilde ona bakıyordu. Ardına baktı, Ela kapının yanında öylece duruyordu. Ve Fatih’e bakıyordu. ‘Allah Allah diye düşündü.’

Kendini delici bakışlarıyla ezen adama döndü. “Asistanımı mutfakta buldum,” dedi, Fatih’in şaşkın bakışları Nazlı’ya döndü bu sefer.

Karahan’ın dudakları yukarı kıvrılır gibi oldu. Ama sonra vazgeçti. “İsabet olmuş,” dedi.

‘İsabet niye olmuş ki?’ anlamamıştı.. Ela’ya döndü. “Ela benim asistanım olur musun?” diye sordu ama kız çoktan olayı kavramıştı zaten. Çünkü yüzü şaşkınlık içinde yüzüyordu.

Başını eğdi. “Be… ben,” getiremedi sonunu. Kendinden emin bir tavırla, “Bunu kabul sayıyorum Ela, lütfen başını kaldır ve kimse içinde bir daha eğme!” dedi Nazlı. Kız başını kaldırıp daha şaşkın baktı.

“Ben bir süre öğleden sonra geleceğim. Sanıyorum sende öyle çalışıyorsun. Sonrasına bakarız, bugün izinlisin. Yarın bir buçukta benim odamda ol lütfen.”

Karahan tek kaşını kaldırmış nazlı güzeline bakıyordu. Umurunda değil ki Karahan Atabey Nazlı’nın. Nazlı bu otelin yarı sahibiydi. Kağıt üzerinde belki değildi ama tüm diğer haklar ona yengesi tarafından verilmişti.

‘İstediğimi yaparım!’ mesajını almış olacak ki, Karahan daha keyifli bakıyordu şimdi. Neden bu kadar keyif almıştı bilemedi.  

Karahan Ela’ya bakıp, “Fatih Ela’yı dışarı çıkar. Bayılacak birazdan,” dedi. Ela’ya döndü Nazlı.

“Ela git ve dediklerimi unutma.” Fatih hızlı adımlara Ela’nın yanına vardı ve onu dışarı çıkardı.

“Otur,” dedi Karahan. Cidden feci yorulmuştu ve onunla kendine otur emri verdiği için dahi tartışmak gelmiyordu içinden.

“Olur,” demeden geçemedi. Kendini koltuğa yavaşça bıraktığında ayaklarının isyan diye bağırdığını bir tek Nazlı duyuyordu. Yüzüne yansıtmak istemiyordu ama yansımıştı.

“Yoruldun sanırım.”

Ona bakmak istemiyordu artık. Gözlerini kapatıp başını koltuğun arkasına yasladı. “Biraz.”

“Hm,” dedi.

Hmm nedir ya Hmm nedir. İnsanla alay etmeye yarayan yegane anlamsız şey. Kelime bile değil. Alfabenin iki güzel harfini bir araya getirip ‘ya öyle mi, hadi canım, belli oluyor’ gibi saçma ifadeler yansıtan hm. Nazlı yüzünü buruşturdu.

“Ela,” dedi Karahan. Nazlı ne başını kaldırdı ne de gözlerini açtı. Ona onun iki harfini sattı. “Hm, Ela.”

“Fatih’in sevgilisi.”

Nazlı hem başını kaldırdı hem gözlerini açtı. “Ne?” Şaşırmıştı ve belli etmişti. ‘Allah beni bildiği gibi yapsın! Hayır hayır sakın gülme!’ diyen iç sesine kulak verdi.

Gülmedi.

“Evet, sevgilisi, aşkı, ailesi Ela Fatih’in her şeyi,  o kadar insanın içinden onu nasıl seçtin?”

Başını geri koydu koltuğa, gözlerini de kapattı. “Allah mesut bahtiyar etsin,” dedi. Kendine ‘cidden nasıl bir seçim yapmışım’ dedi.”

“Amin,” dedi Karahan.

Çalmaya başlayan telefon ona tanıdık geliyordu. Bu onun en sevdiği melodiydi.

Telefon…

O çalan onun telefonuydu. Çantasını ve üzerini Fatih’e vermişti. Kaç saattir buradaydı telefon? Hem de Karahan’ın odasında.

Kalkıp etrafa baktı. Çanta kenarda ki konsolun üzerinde duruyordu. Hemen açıp baktı ama telefon yoktu. Etrafa bakındı. Kendine dik dik bakan Karahan’la göz göze geldi.

“Nerede telefonum?”

Telefon sustu o esnada. Karahan’ın yüzü iyice kararmaya başlamıştı. Burada şunu söylemek istiyordu Nazlı. Sebebi neydi ki de telefonu çantasından almıştı?

Cevap vermiyordu Nazlı’ya “Nerede?”

Adamdaki rahatlık Nazlı’nın kasılmasına neden oluyordu. O yakışıklı hatta çok yakışıklı suratına bir tane patlatma isteği uyandırıyordu genç kızda. Gayet rahat bir tavırla ceketinin iç cebinden çıkardı Nazlı’nın telefonu.

Kaşları yukarı kalktı ve aniden çatıldı. “Ne işi var sende? çantamı mı karıştırdın? Yetmedi bir de cebine mi koydun?”  Hiç hoşuna gitmemişti. Ne hakla yapmıştı bunu? Hangi sıfatla?

“Hayır, çok fazla çaldı. Önemli olacağını düşünüp çıkardım. Ama önemsiz biri olduğu için sana haber vermedim.”

Nazlı kendi için önemli yada önemsiz olduğu kişiyi Karahan’ın nasıl anladığını düşündü, ama bulamadı. Sonra bunu düşündüğü için kendine kızdı. Ona ne oluyordu ki onun için karar veriyordu.

“Ver telefonumu önemli yada önemsiz benim sorunum. Bunu açıklamak sana kalmadı. Kendini ne zannediyorsun sen?”

“Almak ister misin?” dedi, İki parmağının arasına sıkıştırdı Karahan telefonu.

‘Yok artık!’ dedi içinden. ‘Onunla, alırım alamazsın oyunu mu oynayacağım? “Karahan ver,” dedi, sesi normalinden sert çıkmıştı.  

“Gel al.”

Rövanşı var bunun dedi, kendine. Birkaç adımda masanın etrafına dolandı. Elini telefona attı ve tabii ki o geri çekti. Ve ne yapsa daha kötü? Telefonu arkasına doğru iki parmağının arasından parlak taşların üzerine bıraktı. Nazlı şaşkınlıktan açılan gözleriyle parçalara ayrılan telefonuna baktı. Karahan da nazlısına.

“Neden yaptın bunu? “Sesi artık normal değildi. Dişlerini sıktı. Sinirlenmişti. Bu adam delirmiş miydi…

Yüzüne yaydığı Küstah havayla, “Kaza oldu,” dedi. Çekmeceyi açıp içinden bir kutu çıkarıp masaya bıraktı. “Neyse ki her zaman yedek bir telefon bulundururum.” 

Nazlı’ya bakıp, “Olası kazalar için,” dedi. Göz kırpmayı da ihmal etmemişti.

Nazlı bu adamı parçalardı. Hem de kör testere ile parça parça ederdi. Adamdaki rahatlık, ilk günden… “Sen benimle kafa mı buluyorsun?”

İşte günün tek ve küçük gülüşü yayıldı adamın yüzüne. “Seninle kafayı bulmak,” dedi. Kızın gözlerinden yüreğine doğru iniyordu. İması hoşuma gitmemişti. Açık açık belden aşağı vuruyordu ama o artık terk ettiği utangaç kız değildi. O kız ölmüştü. Katili de Karahan’dı.

“Kes şunu. Senin telefonuna ihtiyacım yok.”

Masanın diğer yanına dolandı kırılan telefonunu almak için. Sadece sim kartını almak için eğildi kırık telefondan kartını alıp kırıkları topladı. Koltuğunu Nazlı’ya çevirmişti Karahan. Nazlı doğrulup ayağa kalktı ve tüm öfkesi gözlerine dolmuştu kızın. Oradan çıkıp adamı delecek gibiydi.

Kırıkları onun masasına bırakmak için ona yaklaştı. Bileklerinden yakalayıp kızı kendine çekince parçalar etrafa saçıldı. Oturduğu yerde bile iri görünüyordu. Ki Nazlı ayaktaydı. Ona bu kadar yakın olmak… İlk günden olmaması gereken bir durumdu. Hayır istemiyordu, yaşadığı onca acının bir gideri olmalıydı.

Gözlerindeki öfkeli ateşi arttı kızın. Alev toplarını ona sabitledi. Karahan’ın kara lavları da en az Nazlı’nın ki kadar öfkeliydi.

Ne hakla!!!

“Bırak,” dedi. Katı bakışları yüzünün her yanında geziniyordu kızın. Bu ona hem acı hem de heyecan veriyordu. Ama kesinlikle belli etmeyecekti.”

“O dediğin bir kere olur.”

Kahkaha attı. Komikti. Nazlı’ya öyle geliyordu. Ama Nazlı gülerken bileklerinin daha bir sıkıldığını anladı. Ve iyice kendine yaklaştırdı Karahan onu. Bileklerindeki acıdan ve yaptığı aptallıktan dolayı daha çok öfkeye kapılıyordu. “Karahan bırak! bir kez değil bin kez bırak! Umurumda bile değilsin.”

Ve Karahan’ın öfkesini üçe beşe katlamıştı sözleriyle. “Kalp kim?”

Kalp! Yağız mı? Yağız ne alaka? Şaşırdığını anladı. “Yağız kim?” Tekrar sorduğu soruda sesi oldukça yüksek çıkmıştı Karahan’ın.

Tabii ya arayan Yağız’dı. Telefonuna ‘Yağız ❤️’olarak kaydetmişti. Çünkü o bir kalp cerrahıydı. Telefonu da o yüzden kırdı. Ona Yağız’ın arkadaşı olduğunu söyleyecek değildi. Eline bir koz geçmişti ve Nazlı sonuna kadar kullanacaktı.

Gülümsedi. Tatlı bir kız, aşık bir kız gibi. Yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. Bu yakınlık onu feci etkiliyordu ama onda gram değişiklik yoktu. Kaya gibiydi. Adam öfke ile pişmişti. Ve öfkesini harlamak için dudaklarını araladı Nazlı;

“Sevgilim.”