Ağustos 24, 2020

2. Özür Dilerim

ile payelll

 

 

“Sevgilim.” 

Bileğini tutan iri eller birkaç saniye daha o şekilde sıkarsa elleri tahta oyuncaklar gibi iki yanına düşecekti Nazlı’nın. Aşırı şekilde canı yanıyordu. Beyaz tenin morarma ihtimali yüzde yüzdü.

Gözleri kara kuyuları andırıyordu Karahan’ın. Söylediği hiç hoşuna gitmemişti. Nazlı’yı sevmeyen o degil miydi? Onu bırakan, hayatının sekiz yılını acılar içinde geçirmesine neden olan… Onun için hiç bir şeyini feda edemeyen adam, o değil miydi?

Nazlı, Karahan’ın eski sevgilisiydi. Böyle adamlar eski sevgililerini hâlâ çekici bulurlardı. Bir tek onlara ait olsun isterlerdi ki, Nazlı hiç ona ait olmamıştı.

Nazlı’nın acısı yüzüne yansımış olacak ki tatminkâr bir gülüş belirdi Karahan’ın yüzünde. O gülen suratını dağıtmak istiyordu Nazlı.

“Sevgilin,” dedi Karahan.

Lanet olası yüzü kıza hiç bir şey anlatmıyordu. Acısının izin verdiği kadar gülümsedi. “Sevgilim.”

Yağız’ın kalp işaretini görünce bu hale geldiyse, Yağız’ı görse düşünmek istemiyordu Nazlı. Geriye çekti kendini ama o tekrar daha yakınlaştırdı kendine.

“Sen kimi kandırıyorsun? Senin benden başka sevgilin olmadı.”

Nereden biliyordu? Hayır sadece Nazlı’yı yokluyordu. Laf almaya çalışıyordu. Nazlı usta bir yalancı değildi ama ‘istersem olabilirim’ diye geçirdi aklından. 

“Sen öyle zannet, senin bırakıp gittiğin kız yok karşında. Yirmi sekiz yaşında bir kadın var. Senin hayatından ne kadar kadın geçtiyse benim hayatımdan da o kadar erkek geçti.”

Gözleri kısıldı. Nazlı’nın gözlerinde doğruluk payı arıyordu. Buldu mu? Bilemiyordu ama hiç hoşuna gitmemişti.

“Kimdi o?” dedi dişlerini sıkan adam.

“Yağız.”

“Yağız kim lan!? Benim adımın yanına bir kez bile kalp koymadın. Kim o kim?”

“Sana ne! Sen kimdin ki ben senin adının yanına kalp koyayım? Bencil adamın tekiydin.”

Kızı aniden itti. Bileklerini de serbest bıraktı. Nazlı’nın eli istemez bir sağ bir sol bileğine gidip orayı ovuşturdu. Acıyordu. Kırmızıya dönmüştü. Kesin moraracaktı. 

Öfkeyle baktı yüzüne Nazlı. Adam aynı öfkeli bakışlarla karşılık verdi. “Seninle iş ortağıyız, hayat ortağı değil. Bu şekilde bir konuşma bir daha istemiyorum. Ve bana yaklaşmanı da istemiyorum.”

Onu hiç takmamıştı. Sakince arkasına yaslandı ve yüzündeki alaycı ifade Nazlı’yı daha çok öfkelendirdi. Bu odadan bir an önce çıkmalıydı. Çantasını ve ince montunu aldı. Kapının kolunu tuttu. Açamamıştı çünkü onun sesi durdurdu kızı.

“Sen kimsenin değilsin. Ve kimsenin olmadın. Yalan sana yakışmıyor.”

Dönüp suratına haykırmak istemişti ‘değilsem senin suçun. Değilsem hala seni deli gibi sevdiğim için.’ Ama bunu ölse bile yapamazdı. Omzunun üzerinden baktı ona. Güldü. Sen öyle zannetmeye devam et havasıydı bu. Yedi yemedi bilemedi ama kapıyı çarparak çıktı.

İlk gün için fazlaydı. Çok fazlaydı. İçeride bırakamadığı nefesi odanın dışında bıraktı. Şaşkın bakan sekreteri fark etti. Eski haline bürünüp “Adın ne?” diye sordu.

Küstah bakışlarına geri döndü sekreter. Anlaşılan sevilen patron olmayacaktı ama çalışanlar ona saygı duymayı öğreneceklerdi.

“Ece.”

Ece’nin gömleğinden az sonra dışarı fırlayacak iki çift balonu vardı. Evet balon gibiydi. Estetik mucizesi olmalıydı. Güzel kızdı. Ama şişme bebek kadar güzeldi.

“Ben çıkıyorum Ece, Kara sorarsa söylersin.”

Nazlı’nın sözüne kız taş kesildi. Dudakları kımıldadı sadece, “Peki efendim,” diyebildi zorla. Gözlerini kırparak aldı Nazlı’dan.

Ne demişti ki Nazlı, kız canavar görmüş gibi bakıyordu? Daha fazla burada kalmak istemiyordu. Eve gidip yeğenlerini mıncıklamak için deli oluyordu. Çıkışa doğru yürüdüğünde onu tanımaya başlayan otel çalışanları başıyla selam veriyordu. Dış görüşünü etrafına kibirli, kendini beğenmiş, kimse ile konuşmaya tenezzül etmeyen biri izlenimi veriyordu. Aslında öyle biri değildi Nazlı.

Lobi de yan yana oturan Ela ve Fatih’i görünce onların yanına yürüyüp karşılarına geçti. “Ela, neden gitmedin?”

Kız başını kaldırınca ağlamış olduğunu fark etti Nazlı. Gözleri kızarmıştı. Kaşlarını çatarak daha dikkatli baktı. “Ne oldu, neden ağlıyorsun?” 

Fatih elini sıkı sıkı tutmuştu. O da üzgün gibiydi. “Şey biraz konuşabilir miyiz Nazlı hanım?” dedi Ela. 

“Tabii ki konuşabiliriz tatlım.” 

Ela Fatih’e dönüp, “Bizi yalnız bırakır mısın?” dedi. Fatih zaten ayaktaydı. Nazlı’yı görür görmez ayağa kalkmıştı. “Tamam,” dedi. Nazlı’ya döndü. Başıyla selam verdi. Sonra da hızla lobinin iç kısmına doğru ilerledi. 

Ela’ya oturmasını söyleyip o da yanına oturdu. Ne söyleyeceğini merak ediyordu Nazlı. Kızın neden üzgün olduğunu da.

“Evet, Ela sorun ne?” 

Ela utana sıkıla, “Şey ben sizin asistanınız olamam,” deyiverdi. Kaşları istem dışı çatıldı Nazlı’nın. “Neden bence gayet uygunsun?” 

“Ben… ben varlıklı biri değilim. Yanınıza yakışmam Nazlı hanım.”

Nazlı ne demek istediğini anlamak için bir kaç saniye kızın yüzüne baktı. “Sen kıyafet, giyim tarzını mı demek istiyorsun?”

Bakışlarını kaçırdı Ela. Kızın bu kadar masum görünmesine inanamadı. Bir insanın, okumuş meslek sahibi bir kadının bu denli kendini geri çeken halini yadırgamıştı. 

“Ela yüzüme bakar mısın?”

Ela ürkek bakışlarını çevirdi. “Evet, ben garson maaşımla anca geçiniyorum. Yani sizin yanınızda pek hoş durmayabilirim.”

“Annen baban yardımcı olmuyor mu?”

Daha da üzüldü Ela. O güzel gözleri bulutlandı. “Benim annem babam yok,” dedi.

Nazlı kızın üzerinde gezdirdi gözlerini. “Hayatta değiller demek, üzüldüm.”

“Bilmiyorum ki. Ben yetimhanede büyüdüm, kimsem yok. Fatih’ten başka…” derken yine utandı Ela. ‘Bu kızla işimiz var’ diye iç geçirdi Nazlı. Önce biraz cesaret lazımdı Ela’ya. Ve yüksek ölçekli de özgüven.

“Anlıyorum,” diye mırıldandı Nazlı. Onu anlaması imkansızdı aslında. Nazlı babasız olmamasına rağmen rahat ve mutlu büyümüştü. Ama ona bunu söylemesinin gereği yoktu.

“Nerede kalıyorsun?” 

“Yurtta kalıyorum. Okulum bitince evleneceğiz.”

Bu kızı daha çok sevmişti. Aşka olan inancını, hayata olan tutumumu, dürüstlüğünü… Ela gözüne girmişti Nazlı’nın.

“Kalk bakalım Ela. Dert ettiğin şeye bak. Ben bundan sonra senin hem patronun hem ablanım.”

Ayağa kalktılar birlikte. Ela gözlerini birkaç kez kırptı. “Nereye Nazlı hanım?”

“Senin gibi asistanı bulmuşum, kaybeder miyim? Ela, soru sorma ne diyorsam onu yapacaksın. ”

Ela yine önüne baktı. “Peki,” dedi, yine ürkekti. Üzülmüştü haline, bayağı bayağı işi vardı bu kızla. Yetimhanede insanlara nasıl davranıldığını bilmiyordu. Ama emir verildiğinde onu koşulsuz kabul etmesi gerekiyormuş gibi bir hali vardı kızın.

Bir adım attılar ki, bir ses durdurdu ikisini de. “Ela,” diye seslenen sevgili iri hatun Zehra olduğunu gördü Nazlı. Ela hazır ol vaziyetine geçtiğinde Nazlı kaşlarını çatarak Ela’ya dönmüştü.

Topuklarını vura vura diplerine kadar gelip durdu Zehra. “Ela mesai saatin bitmedi. İşinin başına dön.”

Ela’ya baktığında kızın adım attığını gören Nazlı eliyle durdurdu Ela’yı. “Dur Ela!” 

Zehra tek kaşını kaldırmış Nazlı’ya küstah bakışlar atıyordu. “Ela bir garson ve işi bitmedi Nazlı hanım.”

Kendinden emin bir tavırla çenesini kaldırdı. Atabey otellerinin kadın çalışanları hep bir değişik gelmişti ona. “Ela artık garson değil, benim asistanım.”

Kadının gözleri Nazlı’ya nefretle baktı. Ama Nazlı çok zevk almıştı onun o bakışlarından. “Var mı bir sorun?” dedi tek kaşını kaldırarak.

“Yok tabii ki. Bilmiyordum, sadece şaşırdım, “dedi Zehra.

Ela’yı da alıp dışarı çıktı. Bugün için güzel bir kapanış olmuştu Nazlı için. Ya nasip diğer günlere, dedi.

Önce Ela’yı bir mağazaya götürüp ona istemediği  kadar kıyafet  aldı. Çok güzel kızdı. Ne giyse yakışmıştı. En son giydiği pudra pembesi elbiseyle kendini aynada incelediğinde, “Fatih beni böyle görse ne der?” diye sormuştu kendine gülümseyen Nazlı’ya.

Gülümsemişti. O da geç bir kızdı. Yirmi sekiz yaş ideal bir yaştı. Ela gibi düşüncelere sahip değildi belki… Karahan ondan giderken çok şey götürmüştü. Hayalleri bile yoktu. Aslı geldi aklına, “Yaşamıyorsun Nazlı, yok gibisin,” demişti. Çok haklıydı. Öylesine bir hayat sürüyordu ve tek amacı çalışmak, çalışmaktı. Ondan başka bir gayesi yoktu. Hâlâ da yoktu. Kara atlı prensini beklemiyordu. Onunki cellat olmuş canını alıp gitmişti.

Ela tüm aldıklarının parasını maaşından kesilmesini şart koşmuştu. Nazlı da onu rencide etmemek adına kabul etmişti. Ona vereceği maaşla daha rahat bir hayatı olacaktı. Ve her dakika bu kız Nazlı’yı kendine bağlıyordu. Güvendi, Ela’nın onun üzerinde bıraktığı etki güvenden ibaretti.

Onu yurduna bırakıp eve geçti. Asya ilk dakikadan yakasına yapışmıştı. Kısa bir özet yetmemişti, ne varsa anlattı Nazlı. Temiz kalpli, saf arkadaşı yatağa uzanıp hayal kurmaya başladı. 

“Sen kör müsün Nazlı? Adam sana yürüyor. Telefonunu kırmasını söylemiyorum bile…”

Yeni aldığı telefonunu açtı ve açar açmaz Yağız’ın aradığını görünce hemen açıp kulağına götürdü.

“Nazlı neredesin?” diye çıkıştı Yağız. Haklıydı. Uzun saatlerdir kıza ulaşmaya çalışıyordu.

“Sakin ol Yağız, telefonum kırıldı yenisini almakta zamanımı aldı. Öncesinde oteli geziyordum.”

Soluğunu bıraktı. “Nasıl geçti?” diye sordu. Asya’ya anlattığı hiç bir şeyi ona anlatmadı Nazlı.

“Karahan ile nasıl geçti?” diye tekrar sordu Yağız.

“İyiydi. Sorun yok. Bildiğim Karahan.”  

Biraz daha konuşup kapattı telefonu. Asya çok bilmiş sesiyle, “Seni seviyor,” dedi.

“Hayır, sevdiğini sanıyor.”

İşler tam da Nazlı’nın dediği gibiydi. Yağız Nazlı’dan etkileniyordu ama ikisi içinde bu etki dostluktan öteye geçemiyordu. Nazlı oldukları durumdan memnundu ama Yağız onu sevmek istiyordu. İstemekle olmadığını da biliyor, durumu akışına bırakmaya çalışıyordu.

Nazlı seven adamı tanırdı.

Gerçekten tanır mıydı?

Abisinden Aras’tan hatta Fırat’tan. Ama Karahan’dan değil. O sevgi nedir bilmeyen biriydi Nazlı için.

Asya’ya göz kırptı. “O halde Fırat’ta seni seviyor olmalı.”

Hemen pembe hülyalara daldı Asya. “Ya bende boş değilim. Nazlı bizden bir halt olur mu?”

“Haltı bilmem canım ama güzel aşık olur sizden.” Parmaklarını birbirine sürttü Nazlı. “Anlarsın ya sen güzel o yakışıklı.”

“Nazlı,” diyen Asya, başının altındaki yastığı kıza fırlattı.  Kahkaha atarak yastığı alan Nazlı da Asya’ya fırlattı ve derlen odanın içinde her şey dağıldı. Yorgun düşene kadar birbirlerini kovaladılar. İkisi de nefesi tükenmiş halde yere çöktüler.

“Eskisinden daha çekici Asya.” Nazlı içindekileri birine aktarmak istiyordu. Kelimeler dışarı çıkarmak istiyordu. Artık ağlamak yerine konuşmak istiyordu.

“Ve sen hala seviyorsun.”

Kabul etmek Nazlı’yı yaralıyordu. Evet kelimesi ona çok zor çok ağır geliyordu. 

“Kokusu bile aynı, değişen hiç bir şey yok. Benim içimdeki nefretten başka.” 

“Nefret edemezsin Nazlı. Ona hissettiğin eskimeyen duyguya kızıyorsun sen.” 

“Neden eskimiyor? Neden gitmiyor?”

“Bunu bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var; Karahan senden gitmeyecek.” 

“O zaman ben ondan giderim. Zaten gittimde. Ben onda yokum. O bende olsa kaç yazar.” 

Sabah yine holdingde işlerini toparladı. Öğlen Ela’yı okulundan aldı. Ela ile yolda sohbet ettiler. Ela, Fatih ile olan geçmişinden bahsetti. İkisi de aynı yetimhane de büyümüştü. Fatih ondan dört yaş büyük olduğu için erken ayrılmıştı ama Ela’yı hiç bırakmamıştı. Şanslı aşıklardı Nazlı’ya göre. Kavuşmak güzel olmalı diye düşündü.

“Karahan’la Fatih nasıl tanıştı?” diye soran  Nazlı’ya; Fatih’in garson olarak işe girdiğini ama sonradan Karahan’ın onu asistanı yaptığını,” söyledi Ela.

Karahan’ın hemen yanındaki oda Nazlı’nındı. Ece onu görünce ayağa kalktı. “Hoş geldiniz,” dediğinde Karahan’ın kapısı açıldı. Karahan ve Fatih çıktı. 

Fatih gözlerini Ela’dan alamıyordu. Dün o çok beğendiği pudra pembesi elbiseyi giymişti Ela. Nazlı, Karahan’la bakışırken onlarda birbirini süzüyordu. Karahan kızın  kalbine hep zarardı hep ziyan. Öyle bakmasaydı keşke, Nazlı’nın içine işliyordu. Bakışlara son vermek adına yerinde kıpırdayıp adım atarken “Ela,” diye seslendi Nazlı.

Ela dünyada değildi. Karahan da “Fatih,” dedi.

Fatih de dünyada değildi. Karahan Nazlı’ya bakıp sert sesiyle “Fatih,” dediğinde Fatih uyanır gibi “Efendim abi,” dedi.

Abi mi? ‘Abi’ mi diyordu. 

Ela da Nazlı’ya dönüp “Efendim Nazlı abla?” deyince Nazlı gülmek istedi. Değişik bir döndüğünün içinde hissetti kendini.

Kendini tutamadı ve küçücük bir kahkaha attı. Karahan’ın anında kendine gülen gözlerini gördü kız. Ama Nazlı keyfini bozmasına izin vermeyecekti. Onun gülüşü Nazlı’nın canını yakıyordu çünkü.

“Karahan, asistanına söyle mesai saatleri içinde asistanımı süzmesin,” dedi Nazlı, eğlenir gibi bir hali vardı.

Fatih ve Ela utanmışlardı. Karahan ve Nazlı gayet eğleniyordu. Ama Karahan’ın sadece gözleri gülüyordu. Yüzü bir kayadan ibaretti.

Ela Nazlı’nın ardından giderken Karahan tekrar “Fatih,” deyince durdu Nazlı. Arkasına döndüğünde Ela’nın Fatih’e öpücük atıyor olduğunu gördü. Kendini tutmayıp tekrar güldü. Bu seferki şiddetliydi Karahan’ın durup onun gülüşünü izleyeceği kadar sesli ve neşeliydi.

İki saf aşıkla işleri vardı. 

Bütün gün boğuştuğu dosyaları toplayıp bilgisayarıyla çantasına koydu. Bilgisayarı ve Nazlı ayrılamaz bir bütündü. Nazlı neredeyse bilgisayarı oradaydı ayrılmaz bir parçası gibi.

Asla ne holding de ne otelde bırakamazdı. Bilgisayarın içinde kendi vardı. Her yıl yenilerdi ama bilgileri hep içinde olurdu. Şifreliydi ve şifreyi de hiç kimse bilemezdi. Şifre bir hayalden ibaretti çünkü.

Ela çıktığı için elindeki dosyaları bizzat Karahan’a kendi verecekti. Bugün onu hiç görmemişti.. Öğlen ki seremoniden sonra tabii.

Burada olup olmadığını bile bilmiyordu. Sekreteri de yoktu yerinde. Saatine baktığında akşam yedi olduğunu gördü. Kendini nasıl kaptırmışsa saatin geç olduğunu fark edememişti.

Otel her daim hareketliydi. Ama bulundukları bölüme ses bile ulaşmıyordu. Kapıyı vursa mı vurmadan mı girse tereddüt de kalmıştı. Belki gitmiş bile olabilirdi.

Yine de kapıyı bir kez tıklatıp açtı. Girin falan bekleyecek degildi. Odaya göz attı, ses yoktu. Dosyaları bırakıp çıkayım diye düşündü. Ama içeri girdiğinde onu uzun koltukta uyurken gördü. Uyuyor olmalıydı. Uyurken bile ihtişamından ödün vermiyordu adam. Çok sinir bozucu bir durumdu Nazlı için. Ona hiçbir şey hissetmemesi gerekiyordu.

Oysa biraz çekilmez, çirkin nefret edilesi bir görüntüsü olsa her şey çok kolay olurdu. O zaman da sever miydi kalbi…

Topukları ses çıkarmasın diye ayak uçlarında masaya ulaştı. Dosyaları bıraktı ve aynı sessizlikle kapıya yöneldi. Kapı koluna elini attığında, “Çok ayıp, odama sesizce giriyorsun,” diyen sesle durup

Karahan’a döndü. Gözleri hala kapalıydı. Kımıldamıyordu.

“Üzgünüm, bando mızıka ekibimi unutmuşum.”

Dudakları yukarı kıvrıldı. Gördü Nazlı. Gülmedi Karahan, gülecek gibi göründü ve kayboldu.

İyi ki de gülmedi. Nazlı en çok o gülüşü sevmişti. Ona yenilmişti. İçine giren eski, hatta yerleşik alan yapan duyguları gün yüzüne çıkarmamalıydı. Karahan gülmemeliydi…

“Dosyaları getirdim ve gidiyorum.”

“Başım ağrıyor Nazlı,” diyen tarazlı sesle yine eli kapıda kaldı.

Nazlı’nın içinde bir kaç parça yerinden oynadı. Neydi oynayan? Merhamet mi? İlgi mi? Anlayış mı? Sevgi mi? Aşk değil! Aşk olamazdı, o üç harfe saklandığı yerden çıkış yoktu. 

“İlaç gönderirim sana.” 

“İlaç istemiyorum.” 

“Olur, zehir gönderirim kökten çözüm olur.” 

“Ölürsem çok mu mutlu olursun?”

Ve kadını dipsiz bir kuyuya itti. O ölürse Nazlı da ölmez miydi… Karahan yoksa Nazlı’nın varlığının kime faydası olurdu… Adam şimdi kadının değildi. Belki hiç olmayacaktı. Ama yaşardı. Adam yaşardı kadın yaşamış gibi yapardı.

“Ölmeden bilemem.”

Dilinin ayarı her geçen gün bozuluyordu. Nazlı böyle biri değildi ama onun yanında gardını alan asker gibi eğilmiyor ve bükülmüyordu. İçindeki öfkeyle bilemişti dilini, attığı kesik sadece Karahan’ı kanatmıyordu.

“Beni öldürmek için can atıyorsun.”

“Katil olmak senin işin, öyle bir niyetim yok.”

Hâlâ öylece duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamıştı. Gözleri kapalıydı. Hiçbir cevap vermedi. En iyisi gitmekti.

“Benim çıkmam gerekiyor,” deyip arkasını dönüp kapıyı tekrar açmaya yeltendi. Bugün bu kapı neden açılmıyordu. Nazlı o kapından çıkmak istiyordu. Bu oda ikisi için fazla dardı. Aşkları dünyaya sığamamış ahirete taşınmıştı. Oda ikisini içinde tutmamalıydı.

“Başıma masaj yapar mısın, Nazlı?”

“Hayır,” dedi hiddetle,  

“Korkuyorsun,” dedi Karahan yorgun bir sesle.

“Neden korkacakmışım?” Kaşları çatılan Nazlı adama bakıyordu ama o bakmıyordu.

“Bana dokunmaktan korkuyorsun.”

Bilmişti, küstah ve zeki adam. Ona dokunmak Nazlı’yı uzağa çok uzağa götürecekti. Ama kaçarsa da onun dediği gibi olacaktı. Hâlâ ondan fazlasıyla etkilendiğini anlayacaktı. 

“Peki.” Elindeki çantaları ve kabanını hemen yanındaki konsolun üzerine bıraktı. Umdu ki elleri titremesin, bu onun için zordu. Dokunmak ona ne hissettirecek bilemiyordu bunca yıldan sonra. Belki bu Nazlı için de iyi olabilirdi. Belki O, kız için bir hastalıktı, takıntıydı, dokunsa geçerdi. Belki onu aklında bir oyun haline getirmişti, oynasa hevesi kaçardı. 

Ama neden bedeni bunun tersini iddia ediyordu… Parmakları karıncaların istilasına uğramış gibiydi. Ellerini sıkıp bıraktı. Karahan’ın başına doğru ilerledi. Koltuğun kenar kısmına geçip eğildi. Ellerine yalvarıyordu içinden ‘yapmayın beni dinleyin, titremeyin.’ Yakınına geldiğini hissettiğinde uzandığı yerden bile kasıldığını görebiliyordu Karahan’ın.

O bir erkekti Nazlı bir kadın. Bunun olması normaldi. Amerika da tanıdığı binlerce insanda buna benzer etkileşimler görmüştü. Parmakları ileri geri gitmeye başladı. Dokunmaya cesaret edemiyordu. Parmaklarını yöneten düşünceleriydi ve buna isyan ediyorlardı. Kurduğu setleri yıkmamasını söylüyordu aklı.

“Korkma!” dedi, şefkat tınısı eklenmiş bir sesle.

Nazlı’nın içini okuyordu. Hep böyle biriydi, Nazlı’sını kendinden iyi tanıyan adamdı.  

“Tam olarak neresi ağrıyor? Oraya yapayım masajı,” diyerek korkmadığını göstermek istedi Nazlı.

Bağlı olan kollarını çözdü Karahan. Gözleri hala kapalıydı. Elini uzatarak sevdiği kadının incecik elini buldu. Nasıl yaptığı merak etti Nazlı. Bir milim bile sekmeden elini kavramıştı. Parmaklarına değen sert parmaklarlardan yayılan yüksek akıma kapılıyordu Nazlı. Kesinlikle hissediyordu. 

Karahan hâlâ kalbinde atıyordu…

Nefesi kesildi hem de bir dokunuşla. Parmaklarından tutup çekti ve iki kaşının ortasına bıraktı. “Önce burayı iyileştir,” dedi, sonraları varmış gibi…

“Emir mi veriyorsun?” 

“Hayır.” 

“Elini çek o zaman.” 

Elini çekti. Nazlı iki kaşı ortasına bıraktığı yerlere uyguladığı mesajdan dolayı kara adamın yüzü gevşemeye başlamıştı. 

Elini tekrar uzattı ve elini tuttu. Dokunmak yeteri kadar zordu Nazlı için ve sürekli temas kendini kötü hissettiriyordu. Elini tutunca dizleri boşanıyordu Nazlı’nın. Şu anki hali içler acısıydı. 

Şakağına götürdüğü eline baskı uyguladı. “Şimdi burası,” dedi Karahan.

“Beni masör falan zannettin sanırım.”

Karahan cevap vermedi. Sessiz kalışıyla şakağına da bir dakika kadar masaj yaptı. “Yeterli sanırım,” dedi, bir an önce çıkmalıydı buradan. Ardında bakmadan kaçmalıydı hatta.

Elini çekmek için hareket eden kadını parmaklarından yakaladı. Yavaşça kalbinin üzerine koydu. Nazlı ne yaptığını idrak edene kadar eli çoktan istikametine ulaşmıştı. Elinin altında atan kalp, Nazlı’ya kalp krizi geçirtecek kadar hızlı atıyordu. Karahan’ın kalbi miydi hızlı atan Nazlı’nın ki miydi? Seçmesi imkansızdı. Ateşti, canını yakan bir ateş. Saçmaydı. Çok saçmaydı. Onu sevmeyen terk eden bir adamın kalbinde ne işi vardı… Zihni ona eskiye dön Nazlı diye komutlar veriyordu. Ama eski Nazlı öleli sekiz yıl olmuştu. 

“Amacın ne?” dedi, gözlerini açıp. Nazlı’yı kendine doğru çektiği için fazlasıyla yakınlardı.  

“Sen.”

Komikti işte gülmek serbestti. Nazlı da güldü. “Çok yazık, elimizde Nazlı adında bir amaç kalmadı. Lütfen geçmişe göz atın,” dedi ve elini çekip kurtarmak istedi en sevdiği yerden.

Bıraktı mı peki? Hayır.

Bileğinden yakaladığı kız aynı anda acıyla eğildi. Nazlı’nın bileğini bırakmadan kalktı. Kızı da çekerek karşına geçirdi. 

Dün sıktığı bilekleri içler acısıydı. Morarma geçmiş artık sarı bir hale dönmüştü ve feci acıyordu. Kimse görmesin diye kadife uzun kollu bir elbise giymişti. Bilekleri tamamen kapalıydı. 

Tekrar elinde tuttuğu bileğini sıktı. Öyle acımıştı ki gözlerini kapatıp başını arkaya atmıştı Nazlı.

“Bıraksan diyorum.”

Ve tekrar çekti ama öyle sıkı tutuyordu ki yine canı yanmıştı. 

Hiçbir şey söylemeden elbisenin bilek kısmını sıyırdı. Gördüğü morluklar onun eseriydi. Üzgün görünüyordu. Gözleri Nazlı’ya üzgün olduğunu söylüyordu. 

“Sen yaptın!” dedi Nazlı suçlar gibi.

Diğer elini de eline aldı. Onunda bilek kısmını sıyırdı. O da aynı acınası haldeydi.

“Özür dilerim,” dedi, kara bir yorgan gibiydi bakışları. Alınıp sarılınası, içinde ısınılası.

Vazgeç gönlüm, diye çığlık attı. Kendinden başka kimse duymadı.  

Karahan’dan gelecek hiç bir özürün Nazlı’da yeri yoktu. Kabulü imkansızdı. Karahan’ın onda açtığı yaraların yanında morluklar hiç önemli değildi. Ellerini kurtarıp bileklerini kapattı. Öylece Nazlı’yı izliyordu adam. Öyle bakmasaydı keşke. Keşke…

“Ben gitmeliyim.” Gitmeliydi. Her güne yeni bir anı sıkışıyordu. Bu istediği bir şey olsa da acı vermesi kaçınılmazdı. Nazlı artık acıdan korkuyordu. Sonunda ulaştığı kapıyı açıp ardına bakmadan çıktı otelden. Hayır ağlamıyordu. Çok istiyordu ama ağlayamıyordu. İlk düşen damlayı saymamıştı…

O günün üzerinden bir hafta geçmişti. Artık Karahan’ın odasına adımını dahi atmıyordu. Gerekmedikçe onunla konuşmuyor, görüşmüyordu. Ela ve Fatih ikisi yerine pek çok iletişimi kuruyor ve uyguluyorlardı. Ela işine ve Nazlı’ya alışmıştı, Nazlı da ona.

Artık konuşmalar daha samimi daha akıcı olmuştu. Ela, patronunu anlayacağı dili çözmüştü, Nazlı da ona kendini nasıl anlatacağını. Birkaç kelimede Nazlı’yı anlıyor ortadan kayboluyordu. İşini tam anlamıyla yapıyor patronunu şaşırtmıyordu.

Fatih ile aralarındaki ilişkiye gıpta ile bakıyordu Nazlı. İş çıkışı Fatih’i bekliyordu. Eğer gelmeyecekse gidiyordu. Ama çoğu zaman Fatih onu bekliyor ama almadan gitmiyordu. Onları bu şekilde görmek Nazlı’ya çok iyi geliyordu. Sevipte sahip çıkılmak ve ikisinde de aynı hissi görmek, ister istemez Nazlı’yı yine bir ‘neden’ sorusuna götürüyordu. 

Otel de Nazlı’ya alışmıştı. Zehra ile çok az muhatap oluyordu. Ne Nazlı onu de o Nazlı’yı sevmiyordu . Zorunda da değillerdi. Genelde işleri Karahan’la yürütüyordu Nazlı. Bu hoşuma gitmiyordu. Ona yakın olmak bünyesini zorluyordu.

Karahan’ın sert tutumu otelde herkes tarafından ve Nazlı tarafından biliniyordu. Hiç gülmüyordu. Kimseyle bir kaç kelimeden fazla konuşmuyordu. Hayır, henüz Zehra ile basmamıştı Nazlı.

Nazlı ise Karahan’ın tam tersi insanlarla gülümseyerek konuşuyordu. İnce ince ilgileniyor, onlara gerekli olanları yine gülümseyerek izah ediyordu.

Ela az önce kapıdan girmiş, karşında ona yapacaklarını anlatıyordu. “Yarın saat 10’da Muğla’ya uçak biletiniz alındı Nazlı abla,” dediğinde, Nazlı anlamamıştı.

“Ne Muğla’sı ne bileti?”

“Karahan bey yarın Muğla’ya gidiyor. Oradaki otelle ilgilenmeye ayda bir kaç kez gidiyor zaten. Yarın sende onunla gidiyorsun. Ve tabii ben ve Fatih’te. Yani Karahan bey öyle söyledi.”

“Bunu neden simdi söylüyor? Daha önce neden bahsetmedi? Ne bu şimdi? O emir veriyor bende onun peşine mi takılıyorum?” 

Ela’nın ürkek bakışları Nazlı üzerinde gezindi. “Benim de az önce haberim oldu, Nazlı abla gerçekten.”

“Tamam sana bir şey demiyorum.” Yerinden kalkıp kapıya yürüdü. “Ben ona diyeceğim!”

Koridor toplantısı mı? Selçuk bey, Hayat hanım ve Zehra aralarında konuşuyorlardı. Karahan onlara son bir şey söyledi. Fatih’i ardına takıp yürüdü.

“Karahan,” diye seslendi Nazlı.

Onunla beraber tüm başlar Nazlı’ya döndü. Arkasındaki ürkek kız, “Bey Nazlı abla bey, unuttun,” diye fısıldadı. Bilerek söylemişti Nazlı. Karahan, çalışanların önünde hep ‘Bey’ diye anılıyordu. On metre mesafeden Nazlı’ya delici bakışlarıyla “Evet,” dedi Karahan.  

“Konuşabilir miyiz?”

Bir kaç saniye baktı, öyle kara kara… Nazlı’yı yaka yaka…

“Acil çıkmam gerekiyor sonra konuşalım.” Arkasını döndü. Ama Nazlı’nın onu göndermeye niyeti yoktu. “Kara,” diye seslendi. Bunu yaptığı için büyük pişmanlık hissedecekti belki. Belki Karahan için kapıyı aralamış olacaktı ama bu kadar insanın önünde onu bu şekilde umursanmaz göstermesine izin veremezdi.

Etraflarındaki herkes şaşkındı. Ve hepsinin bakışlarında bir arayış bir tedirginlik kol geziyordu. Zehra da dahildi. Sol yanında duran Ece’nin gözleri büyümüştü. 

İlginçti. Ne olmuştu ki? O patronsa Nazlı da patrondu. Kara, demişse ne olmuştu. İyi bile olmuştu belki. Karahan’ın attığı adım havada kaldı. Fatih’in ‘kaç buradan’ der gibi bakışlarına anlam veremedi Nazlı.

Nerde gaf yaptım, diye düşünüyordu. Karahan Nazlı’ya döndüğünde anladı, o bakışlar, o güzel siyah bakışlar… Nazlı’ya o günleri hatırlattı. İçinde deprem etkisi yapan derin siyahlar Nazlı’ya, “Naz,” dedi.

Naz… bunca sene bu adama kimse ‘Kara’ dememiş miydi? Bu insanların ürkek bakışları bu yüzden miydi? Korkmak değildi Nazlı’nın ki, aksine cesaretti. 

Ona, ‘Naz’ diyen, sonra da onu öpen adam değildi şimdi karşısında duran. Ama ona Naz diyen adam Nazlı’nın sevmekten vazgeçemediği adamdı. Ve aynı ses tonu yıllar geçmesine rağmen yıpranmamıştı. 

“Konuşalım,” dedi Nazlı.

“Peki,” dedi Karahan.

İşte bu! Adam ondan iri ve uzundu, Nazlı’dan güçlüydü. Ve böyle bir adama kafa tutan bir tek Nazlı idi.

Nazlı’nın önünden geçip kendi odasına girdi, onun peşinden de Nazlı girip kapıyı kapattı.

Karasına döndü…

“Ne dedin sen bana?”

“Ne dediğim değil ne diyeceğim önemli,” dedi geçiştirmek istercesine.

“Hayır ne dediğin önemli tekrar söyle!” dedi, kollarını göğsünde bağladı.

Derin bir nefes aldı Nazlı. “Neden benim haberim yok Muğla’ya gidileceğinden Kara?”

Gözlerini kısıp baktı Karahan. Göz bebeklerindeki ışıltı dışarı çıkmak için deli oluyordu. 

“Var işte.” 

“Öyle değil. Bunu daha önce söylemeliydin. Senden duymalıydım, Ela’dan değil. Nereye gideceğim, gideceğimiz ya da ben gidecek miyim? Önceden bunu konuşabiliriz.” 

Bağladığı kolları çözdü. Ellerini cebine soktu. Karşısında dev gibi duruyordu. Nazlı onun yanında ufacıktı. Fiziken ona uygun değildi. Kalbinin de uygun olamadığını artık biliyordu.

“Benden kaçıyorsun. Ben de sana haber yolladım,” dedi.

Nazlı bağladı kollarını bu sefer. “Bunu nereden çıkardın? Belki sen benden kaçıyorsundur.” Nadir gülüşünü sundu Karahan. Kadının yüreğini yerinden oynatan, ruhuna takla attıran gülüş. 

“Senden kaçıyor olsaydım, bu otelde benimle aynı konumu paylaşıyor olmazdın.”

“Senden kaçıyor olsaydım kendi hakkını da versen bu otelde olmazdım,” dedi Nazlı.

“Peki o zaman, benimle Muğla’ya geliyorsun.”

Omuz silkti Nazlı. Sarı saçlarını elinin tersiyle itti.

“Zaten gelecektim. Sadece neden haberim olmadığını sordum.”

“Güzel, pazar akşamı dönmüş oluruz,” derken Nazlı’nın dibine kadar gelip durdu. Parmağını burnuna dokundurup çekti.  “Orada sana bir sürprizim var,” dedi Karahan.

Adamın elini iterek uzaklaştı ama şaşkındı da. “Ne sürprizi? Sen bana bir şey yapma. İsteyen mi oldu?” 

Kapıyı açıp çıktı Nazlı. Kapının önündeki asistanları ve sekreter merakla bakıyordu. Nazlı kızgındı. Suratı da olsa olsa beş karıştı. Ama Nazlı’nın arkasından odadan çıkan adamın gülüşü her geçen saniye büyüyordu.

Uçakta Ela ile oturmak istese de onu aşkından ayrı düşürmeye gönlü el vermedi. İlk uçak yolculuğu olduğunu söylemişti. Yanında kendisi değil, Fatih olursa onun için daha iyi olacağını düşündü Nazlı.

Ve tabii ki Nazlı’nın yanında O vardı. Kara kaplı eski defteri…

Nazlı’ya sürprizi olduğunu söylemişti. Ona ilgisiz gibi görünüyordu ama deli gibi de merak ediyordu. Ne olduğunu tabii ki soramayacaktı ama yine de çok merak ediyordu. Bilgisayarını dizine koyup açtı. Onunla konuşmak istemiyordu. Fırsattan istifade Demirkan holdingin dosyalarını incelemeye başladı. Kendini kaptırmıştı ve Karahan’ın kendine seslenişini duymamıştı.

Kulağının dibine kadar girmişti, o an fark etti. “Sen…” dedi Karahan. Vücudundaki tüm tüyler ayağa kalktı. Titrediğini  hissetti ve umdu ki o bunu anlamamış olsundu.

Anlamıştı. Gülüşünden belliydi.

Nazlı aniden başını çevirince onunla burun buruna geldi.

Bilerek yapıyordu. Nazlı’yı test ediyordu. Ve her seferinde testten sıfır alıyordu Nazlı. Tüm sorular yanlış olup çıkıyordu önüne. 

Tüm kan yüzüne çıkmış olmalı çünkü ateş basmıştı Nazlı’yı. Önüne döndü hızlıca. Baktığı hiçbir dosyadan hiç bir kelime beynine girmemeye başladı. Ekranda Karahan yazısı vardı sanki ve o ona bakıyordu.

“Ben, evet.” 

Gülüyordu. Bir erkek bir kadını etkilediğinde egosu onu böyle güldürüyordu.

“Çok inatsın, önceden böyle değildin,” dedi.

Ona bakmak istemiyordu. Önündeki tuşlara dokundu. Öylesine… “Haklısın, bir katil geldi. İçimdeki cici kızı katledip gitti. Ondan bu yana böyleyim.”

“Ben katilsem sen nesin?”

İşte bu çok sinir bozucu bir cümleydi. Bu sefer sinirden kırmızıya dönmeye başlamıştı. Ateş saçan gözleriyle ona döndü ama adam hâlâ çok yakın duruyordu. 

“Ben mi? Ben o katile inanan aptal kızım.” Öfkesinden bile keyif alıyordu Karahan.

“Cık cık cık hiç yakışmıyor ağzına,” dedi gözleriyle de ayıplarcasına bakıyordu.

“Uçakta olmasaydık ben sana neyin yakıştığını gösterirdim Karahan, önüne döner misin?” 

O dönmedi ama Nazlı döndü. Karahan ne yaptı, tabii ki Nazlı’nın saçları arasından kulağına sokuldu. Nazlı dondu. Nazlı nefes alamadı. Nazlı özledi ve kavruldu. Kokusunu aldı ve burnunun ucu sızladı.

“Uçakta değilde yerde olsaydık, öper miydin?”

Nazlı’nın tepe tasları atmıştı. Tüm kablolar yanıyordu. Devre dışı kalması an meselesiydi. Onu öpmek! Nazlı’nın unuttuğu bir şeydi. Unutmak için en çok çaba sarf ettiği şeydi. Bilgisayarını kapatıp ona döndü.

“Artık kurbağa öpmüyorum. İçinden prens çıkıp beni terk ediyor. Ben artık prensleri öpüyorum.”

Yüzü an be an değişti Karahan’ın. Bu Nazlı’ya vahşi bir zevk vermişti. Tek kaşını kaldırıp baktı ona. İlla ki bir atak gelecekti. 

“Bu sözünü unutma prenses. Kurbağa nasıl öpülür ben sana hatırlatacağım.”

Önüne dönüp laptopunu yeniden açtı Nazlı. Uçak ininceye kadar tek kurtuluşu buydu. 

“Öyle bir şansın olmayacak.” 

“Hı hı,” dediğini duydu. Hı hı…

Hava alanında onları karşılamaya gelen arabaya doğru ilerliyorlardı. İstanbul sonbahar, Muğla yaz mevsimini giyinmiş ve hiç çıkarmamış gibiydi. Üzerinde elbise neyse ki uygundu. Güneş gözlüğünü taktı. Karahan’a da taktı. Gözlük ona mı yakışıyordu? Yoksa o mu gözlüğe yakışıyordu? Allah bu kulunu yaratırken kadınlara hiç acımamıştı. Nazlı kendine acımaya başlayacaktı…

Telefonu kapatıp döndü. Tam bir şey diyecekken adını duydu Nazlı. Ve istem dışı arkasına döndü

“Nazlı,” diyen ses… Ah o ses.

Yanlış görüyor olabilir miydi? Gözlüğü çıkarıp eline aldı. Kim olduğunu idrak eden aklı bile şaşkındı. Çünkü gözlerine inanamıyordu.

“Nihat,” dedi Nazlı.

Karahan kulağına doğru eğilip , “Sürprizim…” dedi ve geri çekildi. 

O kadar şaşkın ve o kadar mutluydu ki, ne yapsa bilemiyordu. Nihat İstanbul’daki fakülteden arkadaşıydı. Can arkadaşıydı. Yüzüne kocaman gülümseme yayıldı. Bakışları bir Karahan bir Nihat arasında gidip geldi. İkisi de ona gülümsüyordu. 

Kendini hızlı adımlarla yanına gidip Nihat’ın kollarına bıraktı. Nihat’ın onu sardığı sıcaklıkla sardı Nazlı. Ne güzel bir dosttu O. 

Ardında kalan Karahan’ın homurdanmaları şu an keyfini bozamazdı.