Üzerine lacivert bilekten bir pantolon giydi. Eline ilk o gelmişti. Aşağıdaki görüntü hâlâ gözlerinin önündeydi. Beyaz dantelli salaş bluzu da giyip aynanın karşısında saçlarını ve göz makyajını da yapınca hazırdı. O yarı çıplak hatunun Karahan’a dokunan ellerini kırmaya gidiyordu. Giydikleri askeri kamuflaj, makyaj için sürdükleri savaş boyasıydı hayalinde.

Terk edilmişti. Yıllardır acısını yaşıyordu ama şimdi buradaydı ve kıskanıyordu. Çünkü hâlâ deli gibi aşıktı. Acısı geçmemişti ama aşkı hiç bitmemişti. Yapabileceği ne varsa elinden geleni ardına koymayacağı da bir gerçekti. Sonları belirsizdir ama an şimdiden ibaretti. İçinden geliyordu ve yapacaktı.

Bunu ona çaktırmadan nasıl yaparım acaba diye kafa yoruyordu. Eğer Karahan’a çaktırırsa manyaklar gibi kıskandığı şak diye gün yüzüne çıkardı. Telefonu ve oda kartını arka cebine tıktı. 

Saçını geri savurdu. Topuklu yerine şık babetlerini de giydi. “Umarım o el hâlâ Kara’nın üzerindedir. Yoksa bu hırs geçmez,” deyip dışarı çıktı. 

Havuz başına doğru ilerledi. Telefonu alıp Ela’yı aradı.

“Neredesin Ela?” 

“Lobideyim Nazlı abla seni bekliyorum.” 

“Geliyorum,” diyerek adımlarını ters istikamet lobiye çevirdi.

Ela Nazlı’yı görünce ayağa kalktı. “Nasılsın Nazlı abla?”

Nazlı’nın dün Karahan’la büyük tartışma içerisinde olduğunu düşünmüştü. 

“İyiyim tatlım neden sordun?” 

“Şey… Dün Karahan bey…” diyebildi. 

Nazlı kahkaha attı. “Merak etme o bana hiç bir şey yapamaz,” dedi.

Ela da güldü. “İlginç ama öyle görünüyor.”

“İlginç olan ne?” dedi Nazlı.

“Ben Karahan Bey’i uzun zamandır tanıyorum. Ve sana gösterdiği müsamahayı başka kimseye gösterdiğini görmedim. Hele ki bir kadına…” 

Kadın, kadın ah havuz kenarındaki kadın ve Karahan geldi aklına. “Boş ver şimdi… Karahan nerede, Fatih nerede?”

“Fatih otel de değil. Karahan bey onu bir yere gönderdi. Karahan bey de havuz başındaydı en son.” Nazlı öfkesini belli etmese de içinden savaş nidaları atıyordu.

“İyi hadi bizde gidelim.” Çoktan yönünü çevirmişti. Ela ona yetişemiyordu. O kadar hızlı hareket ediyordu ki, ayaklarına kıskançlık gücü gelmiş olmalıydı. 

Gözlüğünü saçından alıp gözüne taktı ve çaktırmadan etrafı taramaya başladı. Karahan’ı bulan gözleri hedefe kilitlenmiş füze gibiydi.

Hâlâ aynı yerde aynı kadınla konuşuyordu. Eski hızlı adımlarını yavaş adımlara dönüştürdü. Yapacak bir şey yoktu. Oraya gidilecekti. İçindeki kıskanç kadın hiç terk edilmemiş gibiydi. Onu susturamıyorsa konuşmasına izin verecekti. Ve füzeyi ateşledi.

Karahan eski tanıdığı olan Burcu ile bir süredir muhabbet ediyordu. Çoktan sıkılmıştı ama kabalık etmek istemediği için devam ediyordu. Tepesinde dikilen kadına döndüğünde güneşin yeni doğduğu hissine kapıldı.

“Karahan,” dedi Nazlı. Güneş gözlüğü gözünde olan Karahan daha mı karizmatik duruyordu yoksa Nazlı’nın kalbi mi öyle söylüyordu…

“Nazlı.” 

“Fatih nerede?” Aklına bu gelmişti. Daha iyi bir bahane bulur muydu?  ‘Şey küpemi senin odanda mı düşürdüm acaba bulamıyorum da?’ diyemezdi ki. 

“Gelir birazdan neden sordun?” Karahan bir şey anlamış gibi durmuyordu.

“Hiç, sadece bugün işimiz yok. Etrafı gezmek için Fatih’ten rica edecektim.”

Yanındaki kıza göz attı Nazlı. Kız güzeldi. Taş gibi hatundu ve kendisine kısık gözlerle bakıyordu. Gözlüğün altındaki Nazlı’nın bakışlarını görse ateşinde yanar sönmek için de havuza atlardı. 

Karahan ayağa kalktı. Kim demişti topuksuz ayakkabı giy diye? Boy farkı oluştu aralarında. Kompleks sahibi olacaktı. Adam haddinden fazla uzundu. Tüm uyumsuzluklarına rağmen tek sevdiği ve sevmekten vazgeçmediği adamdı.

Karahan hâlâ Nazlı’nın emelinden bir haberdi. Erkeklerin aklı kadınların zekası yanında pek işe yaramıyordu sanki.

“Birazdan gelir,” dedi, Ela’ya baktı. “Ama ben bugün Ela ile Fatih’i beraber gezecekler diye biliyorum.”

Şapa oturdu Nazlı. Ela’ya döndü. “Ela, bana söylemedin,” dedi.

Ela gözlerini kaçırdı. “Söyleyecektim Nazlı abla fırsat olmadı.”

“E iyi o zaman ben kendim giderim. “ 

O sırada ayağa kalkan Burcu Karahan’ın yanına gelip kolundan tuttu. “Beni tanıştırmak gibi bir niyetin yok mu Karahan?” dedi. Yoktu. Karahan Burcu’yu unutmuştu. 

Karasının koluna girdi. Hem de Nazlısının yanında. O eli kırmaz mıydı… İçindeki amazon kılıcını çekti gardını aldı ve Nazlı Burcu’ya doğru bir milim oynadı ve aklı başına gelince olduğu yerde kaldı. 

Nazlı’nın sinirle birbirine kilitlenen dudaklarını fark eden Karahan olayın aslını anlamaya başlamıştı. İçindeki adam ona, ‘Karşındaki kadın seni kıskanıyor sarılsana…’ diyordu. Kaşları havalanırken kendini Burcu’ya bakarken buldu. “Ortağım Nazlı.”

Nazlının içindeki amazon elindeki kılıcı bu sefer Karahan’ı doğrulttu. ‘Ne dedi ne dedi? Ortağım mı, sadece ortağım mı?’ 

Az sonra küçük, yok büyük çaplı bir katliam gerçekleşecekti. Mezara giden belli mapusa giden belli olacaktı. Mezara Burcu ve Karahan, mapusa Nazlı gidecekti. 

Burcu elini uzattı. “Memnun oldum ben Burcu,” dedi. Nazlı hafifçe güldü. Kızın ince parmakları tam dişine göreydi. Elini kızın eline sardı.

“Memnun oldum Burcu.” Kızın elini öyle güzel sıktı ki birkaç saniye daha sıksa Burcu alçıyla gezebilirdi. Burcu elini çekiyor ama Nazlı bırakmıyordu. Kızın yüzü bukalemun gibi renk değişmeye başlamıştı. Karahan’ın keyfine diyecek yoktu. Ama kızı kurtarması şart olmuştu. 

“Naz,” dedi. Nazlı Karahan’a göz attı. Sıra sana gelecek bakışları vardı. Ama gözlükten anlaşılmıyordu. ‘Naz mı ortağıma ne oldu’ diyen iç sesi şuan ateşin altına odun atmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Sonra bir anda bıraktı kızın elini. “Ah çok affedersin. Ben de biraz deli gücü varda. Hastalık biliyor musun? Bir anda asabiyetle kasılabiliyorum da.”

Karahan gülmemek için alt dudağını ısırdı. Bu kadın, bu kadın her haliyle bambaşkaydı ve onu seviyordu. Ama zor seviyordu. Zoru alnının akıyla almıştı Karahan.

Arkada kıkırdayan Ela’ya döndü Nazlı. Ela anında hazır ola geçti . Kız elini diğer eliyle ovuşturdu. “Önemli değil. Bayağı güçlü birisiniz.”

“Ya öyleyimdir. Ela söyle bana bir araba hazırlasınlar,” dedi genç kıza dönüp.

Ela yerinden ok gibi fırladı. “Hemen.”

Karahan “Ela dur ben hallederim,” deyince Ela durdu ve Nazlı’ya baktı.

“Sen niye hallediyorsun Ela’nın işi bu.”

“Önemli değil. Ben sana bir de şoför bulurum. Buraları bilmiyorsun sonuçta,” deyip Burcu’yu bıraktı. “Görüşürüz Burcu.”

Kız daha ağzını açamadan Karahan gitti. Nazlı şoför işini kabul etmeyecekti. Ama şu an Karahan’ın ortadan kaybolması çok iyi bir şeye sebep olacaktı. Karahan’ın ardından çektiği bakışlarını Burcu’ya çevirdi. Gözlüğü çıkarıp Ela’ya uzattı. Ela gözlüğü alıp seyre başladı. Hiç iyi şeyler olacak gibi gelmemişti Ela’ya.

Kızın kolundan tutup sıktı Nazlı. Acıyla ve şaşkınlıkla eğildi Burcu. “Ne oluyor bırak?”

“Gel bakayım sen şöyle,” diyerek kızı havuzun dibine getirdi. Kızın gözlerinin içine baka baka tane tane konuştu. “Seni Karahan’ın on metre yakınında görürsem elini değil tüm kemiklerini kırarım.”

Acısı ve şaşkınlığı geçen Burcu, “Sen kimsin, sana ne?” dediğinde Nazlı dişlerini sıkarak, “Ya sabır… kızım dediğimi yap yoksa o silikonlarını patlatırım,” deyip göğüslerini işaret etti.

“AA yeter ama, “diyerek kolunu çekti Burcu ama Nazlı daha sıkı kavrayıp sıktı. Burcu acıyla inledi.

“Diyorum ki; Karahan’dan uzak duracaksın. Beyninde de mi silikon var?” 

“Karahan benim eski sevgilim. Ne zaman istersem yine benim olur tamam mı?” Burcu canına susamıştı Karahan onun eski sevgilisi falan değildi. Nazlı’yı kızdırmak için özellikle söylemişti. Ya da gerçek olmasını umduğu hayalleriyle konuşmuştu.

Nazlı kolunu arkaya kıvırdı. Etrafta kimseler görünmüyordu Allah’tan herkes yemeğe gitmiş olmalıydı. Birden kahvaltı yapmadığını hatırladı. Acıktı mı ne ama önce Burcu’yu yiyecekti. 

“Ne demiştim ben tekrar et.”

Pes eden Burcu “Tamam uzak duracağım,” diyince Nazlı sinsice güldü. “Aferin akıllı silikon ama bunu yapmak istiyorum her zaman aklında kalsın diye,” dedi ve Burcu’yu tek hamlede havuza itti. Pareosuyla havuzla buluşan Burcu yuttuğu suyun da etkisiyle telaşla çırpındı havuzda.

Kızı o haliyle bırakıp Ela’ya döndü. Elini uzattı. “Gözlüğüm Ela.”

Şaşkınlıktan şok geçiren Ela öylece duruyordu. “Ela,” dedi tekrar. Ela uyanır gibi uzattı gözlüğü.

“Hadi ama Ela çok acıktım.”

Ela’yı ardında bıraktı. Şaşkın ve ürkekti. Daha öğrenecek çok fazla şeyi olduğunu anlamıştı.

Karahan’ın onu izlediğini bilseydi Burcu’ya daha kibar davranırdı. Karahan’ın keyfi hiç bu kadar iyi olmamıştı yıllardır. Nazlı onu kıskanmıştı ve hâlâ  deli gibi seviyordu.

“Babamın gelini,” dedi Karahan. Babamın gelini…

Bir saat sonra beklediği yerde kök salmak üzereydi. Ela Fatih ile gitmişti. Karahan’ı en son havuz başında Burcu’yu suyla buluşturmadan hemen önce görmüştü. Kendi kendine kahkaha attı. ‘Bu ben değilim.’ Kendine ne olduğunu bile bilemiyordu. Kıskançlıktan gözlerinin önüne perde çekilmiş gibiydi.

Ve siyah bir arabanın önünde durmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Başını eğip bakınca hiç şaşırmadı. “Hayırdır sen…”

“Hayr olayım ben,” diye yanıtladı Karahan. Nazlı gözlerini devirdi. “Sana benden en güzel hayır o zaman. Benim arabam nerede?” 

“Bin, seni tek gönderecek değilim.”

Arabaya binmesi için masum masum bakan Karahan’a, “Eh sen kaşındın,” dedi ve bindi. “Kaşınmak derken?” diye sordu Karahan.

Nazlı omuz silkti. “Hiç canım öylesine işte…”

Arabayı ana yola çıkardı Karahan. Nazlı etrafını inceliyordu. “Nereye gidiyoruz?” 

“Bana gitmeye ne dersin?” Nazlı kocaman açılmış gözlerle baktı Karahan’a. “Sana derken?” 

“Benim evim var burada görmek istemez misin?” 

“Tabii ki hayır, ne işim var senin evinde?” 

Karahan’ın dudakları yukarı kıvrılır gibi oldu. “Yapacak bir şeyler buluruz.” Sabah yaşananların verdiği keyif üzerindeydi hâlâ. 

“İndir beni.” 

“Tamam sakin ol, sadece şakaydı. Ama evim var. Ayrıca görsen bayılırsın. Küçük bir köyde küçük bir ev.” 

“İstemez!” dedi. Kollarını göğsünde bağladı Nazlı. 

“Peki, sen bilirsin.” 

“Evet, ben bilirim.” 

“Nazlı’m yine başlama lütfen.”

‘Sabah ortağımdı ne oldu da Nazlı olduk’ diye geçirdi içinden Nazlı. Nazlı ne zaman bitirmişti ki başlasın… “Daha başlamadım Karahan ayıp ediyorsun.” 

Derin bir nefes alıp verdi Karahan. Pandora gibiydi. Açılmıyor. Aksine daha bir yönü bulunmaz oluyordu. Yine de şu an yanında olması istediği bir şeydi.

Saklı kente getirdi Nazlı’yı. Burayı seveceğini biliyordu. Nazlı küçük büyük akarsuları severdi. Denize tutkundu. Nazlı’ya ait hiç bir şeyi unutmuş değildi. Unutması mümkün bile değildi. Nazlı Karahan’ın en eski ezberiydi ve ezber bozanı.

Nazlı ayakkabılarını çıkardı. Pantolonunu yukarı kıvırdı. Aynısını Karahan da yaptı. Burayı sevmişti. Çok güzel yerdi. Gülümseyerek baktı. “Burası harika, daha önce gelmeliydim.”

Gülüşüne uzun süre gülümseyerek baktı. Nazlı ona gülümseyince Karahan’ın güneşi yeniden ve yeniden kalbine doğuyordu. “Beğenmene sevindim.” 

“Beğenilmeyecek gibi değil.” 

Ayaklarını suyun içine soktu. Müthiş bir şeydi. Su sanki seni de beraberinde götürüyordu. Rahatlatıyor, huzur veriyordu. Onun bu tatlı hali Karahan’ı mutlu etmişti. Suyun tatlı akıntısına dalıp dilindeki bıçakları unutmuş gibiydi Nazlı.

Peşinden gitti. “Dikkat et taşlar sivri olabilir,” demeye kalmadan Nazlı’nın ayağını basmasıyla çekmesi bir oldu. Çok canı yanmamıştı. Ama dengesini kaybetmişti. Suyu öpecekken Karahan tarafından belinden yakalanıp sert bedene çarptı. Düşse daha iyiydi belki. Belki su daha ferahtı bu adama dokunmak ateşe dokunmak gibiydi.

“Daha önce uyarmalıydın.” Saçmalıyordu. Çünkü olduğu yer rahat ise de yasaktı. Ona yasaktı. Olmaması gereken yerdi. Karahan’ın belindeki elleri ve bedenine dolanan kollarıyla beraber gerilmişti. Ona bu kadar yakın olmak kalbine ihanet etmekten başka neydi… 

“Bıraksan diyorum,” dedi. Uzaktan bakan biri ikisinin sevgili olduğu fikrine rahatça kapılabilirdi. Yalan değildi ama eskiydi. 

“Tamam, ama elini tutayım düşmeni istemiyorum,” diyerek kollarını istemeyerek çözüp Nazlı’yı serbest bıraktı. Eskiden bu kollar onu itmez hatta koşarak sarılırdı her görüşünde.

“Hayır, gerek yok.” Elini de çekti Nazlı.

Nazlı’nın her kaçışı Karahan’a yanlış yoldasın seni affetmeyecek düşüncesi veriyordu. Kalbine oturan acının tarifi yoktu. Ama pes de etmeyecek kadar sürünmüştü kalbi.

“Tamam buna da peki,” diyebildi. 

İleride ki kayalıklara varınca oturmak istedi Nazlı. Gözüne küçük bir kaya parçası kestirdi. Karahan da onun sağındaki kayaya oturdu. 

“Çok sevdim ben burayı, bundan sonra her geldiğimde gelirim.” Nazlı’nın tekil konuşması bile Karahan’ı yaralıyordu. Ona affedilmeyeceğine dair sinyaller veriyordu. Nazlı onun şah damarını kesiyor, artık can bulamıyordu. 

“Olur, geliriz.” dedi kırık bir umutla.

Karahan’a dönen Nazlı, “Ben kendim gelirim. Olmadı Nihat’la gelirim. Sen keyfine bakabilirsin.”

“Keyfim, ben bakayım?” Soru sorar gibi söylediği kelimeler Nazlı’yı düşündürdü. “Neden sen keyfine bakmıyor musun?” 

Bu sözün devamını getirmek yerine direk konuya girdi Karahan. Yerinden kalktı. Nazlı’nın oturduğu kaya parçasının kenarına oturdu. Bir süre konuşmadı. Nereden başlaması gerekiyordu? Ne demeliydi? Nasıl af dilemesi gerekiyordu ve hangi af Nazlı’yı ikna ederdi… Karahan’a göre hiç biriydi. Ama konuşacaktı. Sustuğu sekiz yıl ona bir şey vermemişti acı ve özlemden başka.

“Affet beni!” dedi titrek bir sesle yalvarırcasına.

Nazlı Karahan’ın ağzından çıkan cümleyi idrak edemiyordu. Hiç böyle bir cümle beklememişti. En kötü günlerinde bile Karahan’ın bir gün gelip beni affet demesini hiç istememişti. Aklına bile getirmemişti. Ki eğer öyle bir gün olursa kalbine yenilmekten ölesiye korkardı. Ama şimdi bu adam ‘beni affet’ diyordu. 

“A-anlamadım.” Zorla söylemişti. Aklı karışmıştı. Neden affetsindi ki? Yıllar önce onu sevmeyen biri neden ondan af diliyordu…

“Affet beni.” Gözlerinin içine baka baka, “Beni affet, her şeyin bir telafisi olmalı Nazlı,” dedi.

Aklı yerine gelmeye başlamıştı Nazlı’nın. Karahan’ın yüzünde gezdirdi bakışlarını. Burukça gülümsedi. “Neyin telafisi? Beni terk ettiğinin mi?” 

“Yapmak zorundaydım.” Başını akıp giden suya çevirdi. 

“Yüzüme bak!” Nazlı’nın sesine döndü Karahan. Nazlı’nın sureti öfke doluydu. Ve kusmaya hazırlanıyordu. Karahan onun tam tersi yalvarır gibi bakıyordu. 

“Zorunda olduğun tek şey ben olmalıydım. Sana o lanet olasıca gün de söylemiştim. Bugün de söylüyorum; Seni asla affetmeyeceğim. Sebebi ne olursa olsun,” dedi ve hırsla ayağa kalktı. 

“Sen benden neyin affını istiyorsun?” diye sordu. 

Ayağa kalktı Karahan. Ve artık eskisi kadar sakin değildi. Nazlı’nın bitmek bilmeyen öfkesi ona da bulaşıyordu. Açıklayamadıklarının, babasının, Yiğit’ in ve tüm pişmanlıkların öfkesiyle Nazlı’ ya döndü.

“Nazlı, geçti gitti. Yıllar önceydi. İkimizde ha..” söyleyeceği şey Nazlı’nın ona vereceği daha sert tepkilere yol açacaktı. Sustu ve sertçe yutkundu.

Nazlı ellerini Karahan’ın göğsüne vurdu. Karahan’ın iri bedeni yerinden bile kıpırdamadı. “Ne ikimizde hâlâ, ne? Ne sanıyorsun sen kendini vazgeçilmez mi? Sen beni ne zaman sevdin ki, bugün seveceksin. O sevgi sadece benimdi. Hep benim. Ve artık yok. Sen gittiğin gün seninle öldü, öldürdün!”

Karahan Nazlı’nın bileklerinden sıkıca tuttu. Aşkı ve öfkesi birbirine dolanmıştı. Ne dese kâr etmeyecekti. 

“Beni sevmiyorsun ama Burcu’yu kıskanıyorsun. Yetmiyor kızı havuza atıyorsun. Nedeni ne peki beni sevmiyorsun da?”

Nazlı olduğu yerde çakılı kaldı. Görmüş müydü? Görmüştü. Kollarını çekti ama Karahan bırakmadı. “Sana ne sana ne huy benim suç benim sana ne kendine pay biçme.” 

Başını gökyüzüne kaldırıp indirdi Karahan “Bana, sana ne diyemezsin. Ben sana ne diyebileceğin alelade biri değilim. Benim ben! senin sevdiğin adam.” Nazlı’yı belinden yakalayıp kendine çekti. Nazlı kollarının arasında bir kaya kadar sertti. Bir kez kendini bıraksa asla toplayamazdı. Nefes bıraktı Nazlı. “Bu şekilde hiç bir şey elde edemezsin.”

“Ne şekilde elde ederim onu da söyle?” diyerek  kızı kendi yüz hizasına kaldırdı. 

“Hiç bir şekilde hiç bir şey elde edemezsin. Ben senin bırakıp gittiğin kız değilim. Yapacağın hiç bir şey bunu değiştirmeyecek.” 

Yüzleri birbirlerine çok yakındı, ruh halleri berbat.. Kalpleri birbirine aitti. Ama kimse önden gitmeye niyetli değildi. Bir kez dokunsa o sıcacık tene, bir kez karşılık verse, Nazlı’yı Karahan’ın elinden kimse alamazdı. Şimdi de alamazdı. Ama beklemek zorunda olduğunu biliyordu. Nazlı’nın da dediği gibi bu şekilde bir şey elde edemezdi. Ama karşısında sivri dili bıçak vazifesi gören bu kadından uzak durmak mümkün değildi. Uzak durmayacak Nazlı ona ne ceza keserse çekecek ama gitmesine asla izin vermeyecekti.

Dudaklarını es geçip yanağına doğru eğildi. Nazlı kendini sıktı. Gözlerini yumdu. Bu kollardan o bırakmadan kurtulması mümkün değildi. “Bırak,” dedi zorla, nefesi kendine yetmiyordu. Fısıldamıştı. 

Nazlı’nın narin bedeni Karahan için kuştan bile hafifti. Kendini sıktığını anlıyordu. Ama bu bile onu heyecanlandırıyordu. Korkuyordu Nazlı. Çok korkuyordu. Ama bilse aynı korkuyu Karahan da yaşıyor onu kaybetmekten korkuyor, bu şekilde olmak yerine ona sarılır hiç bırakmazdı. 

Öpmedi. Dokunamadı bile saçlarından koku aldı ciğerlerine, yeterliydi. Değildi ama ileri gitmesi ikisi içinde zararlı olabilirdi. Karahan onu bıraktı istemese de ama olmamıştı içine sinmemişti. Nazlı’nın arkasına geçince, Nazlı ellerini yüzüne kapattı. Derin bir soluk bıraktı. Ellerini çekip beline yerleştirdi. Ama Karahan hâlâ arkasındaydı. O dev cüsseyi hissetmemesi bunca yıllık hislerine ihanet olurdu. 

Kulağının dibine girip fısıldayan adamın sesiyle gözlerini yumdu. Bedeninden gökyüzüne doğru yürüdü ruhu. “Seni bir kez daha bırakacağıma ölürüm daha iyi.” Karahan tatminkar bir gülüşle önüne döndü. Yüksek sesle,  “Önüme çıkanı da öldürürüm,” dedi.

Bedeni titreyen Nazlı bunun ayaklarının altındaki soğuk sudan olmadığını biliyordu. Ellerini havaya açıp fısıldadı. 

“Allah’ım sana geliyorum.”