Ağustos 25, 2020

10. Aşk Laftan Anlamaz

ile payelll

 

 

 

Kendisine tek gerçeğim diyen, derkende oldukça ciddi görünen adamın karanlıkta ay ışığı altında ışıldayan gözlerine baktı Duru. Renkleri belli olmuyordu elbette ama içindeki kıvılcımları seçebiliyordu. Ne düşüneceğini bilmiyordu. “Benim gerçeğimsin,” diyen adam işe yalan söyleyerek başlamıştı. Gelecekteki tüm doğruların üzerine beton dökmüştü. O betonu kıracak çatlatacak bir şey varsa bile Duru bununla pek ilgilenmiyordu. Duru için o beton duvarlar ne kırılır ne yıkılır ne de çatlardı.

 

İnsanın kendine laf anlatması hayattaki en zor olaylardan biriydi. Rüzgâr’ı istemiyor olması bir gerçek olsada içinde bir yerlerin “Rüzgâr” diye bangır bangır bağırmasına ne kadar daha  kulaklarını tıkaması gerektiğine dairde bir fikri yoktu. Ellerini hızla çekti. Rüzgâr’a fırsat vermeden kollarındanda hızla kaçar gibi çıktı.

 

“Bana şantaj mı yapıyorsun sen şimdi?” dedi ellerini beline yerleştirip.

 

Rüzgâr’da suratında pis bir sırıtışla ellerini kotunun arka cebine soktu. “Ama öyle deme, ben ikimiz için yeni ortamlar hazırlıyorum.”

 

Ellerini sinirle saçlarına götürdü Duru. Ne biçim bir adamdı. Laftan sözden anlamıyordu. “Defol git, yarın ara beni.” diyerek eve doğru hızlı adımlarla yürüdü. Konuşmaya devam etmek başlı başına bir saçmalık olur diye düşündü. Ne söylesen kabul etmiyordu zaten.

 

“Emret bebeğim.” diyen Rüzgâr’ın sesine hiç aldırış etmeden yürüdü. Yarı yolda Nil’i de önüne katıp eve girdiler. Sessizce kapıyı kapatıp yarın konuşmak üzere herkes odasına geçti.

 

 

 

 

“Yuh!” diyen ama aynı zamanda gözleri kocaman olan Aslı, gece Rüzgâr’ın kapının önüne geldiğine inanamıyordu. Karahan’ın evinin önüne gelmek hemde kardeşine bu kötülüğü yapan adam olarak. “Yok artık!” dedi. “Ya deli, ya da Karahan’ı hiç tanımıyor. Bu cesaret nereden geliyor.”

 

Duru omzunu silkti. “Acaba deli raporu falan var mı?”

 

Nil, dilini damağına vurup, “Cık. Çok zeki biri, laflarını bir duysaydınız. Gerçekten istesin o adam bir rahibeyi bile baştan çıkarır.”  Başını iki yana salladı.  “Temsil misal yani.”

 

Zeynep, Azra ve Aslı birbirlerine baktılar. Bir yerde bir şey mi atlamışlardı. Neden bu adamı çözemiyor her yaptığına şaşırıyorlardı. Aslı, yalının üst kat salonunda bir sağa bir sola yürüyüp düşünmeye çalışıyordu. Durup kızlara döndü. “Bu adam Yiğit’e benzemiyor. Aras’a benzemiyor. Murat’a da benzemiyor. Karahan’a hiç benzemiyor. Hayır yaşıda yirmi değil ki kanı kaynıyor, delikanlı desem. Hadi onu geçtim; Alemin çapkın playboyu. Ömründe kız mı görmedi. Ulan hadi onuda geçtim. Hiç mi bakire görmedi. Ülkenin yüzde yetmiş beşi, bir göz doktoru olarak söylüyorum; Kahverengi gözlü. Bu kızın farkı ne?” Bu adamın derdi ne? Bana kim söylemek istiyor, benim dilim varmadı.”

 

Kimin dili varıyordu ki. Kimse o sözü söylemek istemiyordu. Ama Rüzgâr’ın yaptıklarına tek açıklama o yöne kayıyordu. Zeynep, Duru’ya bakarak, “Ülkenin yüzde yetmiş beşi kahverengi gözlü olup Rüzgâr da gelip bu gözlere takıldıysa,” dediğinde Duru gözlerini Zeynep’ten çekti ama Zeynep, sözünü tamamladı. “Bunun tek açıklaması.” dedi sustu Zeynep.

 

Azra dilini damağına vurdu.  “Aşk.” dedi. Duru, başını boğaz manzarasına çevirdi oturduğu yerden.

 

Aslı, içinde aşk olan bir oyuna girmemişti. Bu rezilliği yapan adamın kıza aşık olmaması gerekiyordu. Peki, ya kız adama aşık olursa oyun ne hale gelirdi? “Ay içim şişti. Köpek yesin onun aşkını, böyle aşk mı olurmuş?” diye söylendi.

 

Duru’nun Rüzgâr’a aşık olma ihtimalini düşünerek ürkek bir bakış attı Aslı Duru’ya. “Yemeğe gidecek misin?”

 

Duru, gözlerini manzaradan çekip Aslı’ya döndü. Kendiside bilemiyordu. Göründüğü kadar deli biriyse olayın akışını tam aksi yöne çevirebilirdi. Kafası karma karışık hale gelmişti. Ne düşüneceğini bilmiyordu. Rüzgâr, her an karşısına çıkıp ona aslında ben o adam değilim imajı çiziyordu. Ama kimse yemiyordu. Yinede, akılda bir karmaşa bırakıyordu. “Bilmiyorum. Dün gece kapıya geldi. Gitmezsem ne yapar aklım kesmiyor. Ha çok umrumda değil. Eğer normal biri olsaydı hiç umrumda olmazdı. Ama şimdi en ufak açık sonum olur diye korkuyorum.”

 

Aslı, çenesini kaldırdı. Böyle durumlarda antenleri havaya kalkıyordu. Kimseye yedirmezdi o sevdiklerini. Rüzgâr’a hiç yedirecek değildi. “Halt etmiş o. Ne korkuyorsun. Bu iş ortaya çıksa Karahan onu mezara sokar. Canına susamışsa buyursun.”

 

Azra, yaslandıgı koltuktan öne kaydı. “Bir şey atlıyorsun Aslı. Rüzgâr, kural tanımıyor. Eğer korksaydı, Karahan’ın kız kardeşine bunu asla yapmazdı.”

 

Aslı’da dahil herkes Azra ile hem fikir olmuştu. Ama bu demek değildi ki Duru’yu Rüzgâr’a yem ederiz. Rüzgâr, olsa olsa kendi yem olurdu.

 

Duru, çalan telefonla kalbinin ağzında attığını hissettiğinde elini kalbine götürdü. İyice ruh hali dengesiz olmaya başlamıştı. Bu bile sinir sistemini zorluyordu. Telefonu çantadan çıkarıp  baktığında onun aradığını gördü. Kayıt etmemişti numarayı ama ezber etmişti. Bu da  ayrı bir ironiydi. “O arıyor.” dedi karmaşık bakışlarını kızlar üzerinde gezdirdi.

 

Aslı, “Aç bakalım.” dedi. “Ne diyecek.”

 

Elleri titreyerek açıp kulağına götürdü telefonu.  Bu korku muydu yoksa heyecan mı? Aklı bunu anlamak için fazla doluydu.

 

“Evet ne istiyorsun?”

 

Duru’nun atarlı sesini bile sevdiğini hisseden Rüzgâr, gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. “Kadınlar genelde atarlı olunca erkeklerin hiç ilgisini çekmediği söylentisini sen yerle bir ediyorsun.” dedi Rüzgâr.

 

Kaşlarını çatan Duru, bu dengesizin ne demek istediğini anlamamıştı. “Ne saçmalıyorsun sen?”

 

“Sen diyorum. Kızınca bile tatlı geliyorsun bana.” Duru arkasına yaslandı. “Kafanı kırdığımda nasıl bir görüntüm olur doğrusu çok merak ettim.”

 

Rüzgar, her sözüyle önce geriyor sonra gevşetiyordu. Böylede bir etkisi vardı Duru’nun kendi üzerinde.

 

“Kır bebeğim. Kafam sana feda olsun.” dedi gülümseyerek.

 

Bıkkınlıkla gözlerini devirdi Duru.”Ne istiyorsun Rüzgâr? Sadede gel.” dedi ama tabiki ne istediğini biliyordu.

 

Sadede gelmek kolay olsa gelecekti de gelemiyordu bir türlü. Dün gece bir yemek izni azda olsa koparmıştı. Ama doğruyu söylemek zor geliyordu. Hiç bir şey demeden dedesine götürmek istemiyordu. Zaten yalanın batağın içine batmıştı. Başlangıcı ters tarafından yapmıştı. Şimdi birde böyle bir yalanı açıklayamazdı. Şu an tek derdi battığı yerden çıkmaktı. Duru ile beraber tabii ki.

 

“Sana yalan söylemek istemiyorum. Ama beni yanlış anlamanıda istemiyorum. Beni dikkatle dinleyecek misin?”

 

Kaşları havalanan Duru, iyice koltuğuna gömüldü. Kızlar dört bir yanını sarmıştı. Kulaklarını ahizeye yakın tutuyorlardı. Ama diğer yandan az önce deli romantik konuşan adamın bir anda ciddiyete bürünmesi en çok Duru’nun ilgisini çekmişti.

 

“Dinliyorum.”

 

“Evet seninle yemek yemek istiyorum. Hemde ömrüm boyunca tabii bu ayrı bir konu. Bu gece benimle yemeğe gelirsen hem bana büyük bir iyilik etmiş olacaksın hemde seninle yemek yeme şerefine nail olacağım. Seni ne kadar çok görürsem kendime kâr sayıyorum.” Sesi bir saniye kesilince Duru, sorusunu sordu.

 

“Ne gibi bir iyilik bu?” Ona iyilik falan yapmak istediği yoktu. Yinede merak kediyi öldürür hesabı yapmıştı.

 

“Bak, Müge denen eski nişanlım başıma bela oldu. Dedeme onunla evlenmek istemediğimi söyledim ama o kabul etmedi. Ona başka biri olduğunu söyledim; O, da onu getir dedi. Yoksa o kızı yeniden başıma saracak.” dediğinde kızlar birbirlerine göz ucuyla baktılar.

 

“Sana yalan söylemek istemedim. O yüzden bunu açıklıyorum. Lütfen.”

 

Aslı, doğrulup Duru’ya işaret etti. Biraz düşünmeliyim, demesini sessizce anlattı. Duru’da onu anlayıp Rüzgâr’a döndü. “Çok pis bir şey bu. Ama düşüneceğim seni ararım.”  deyip telefonu Rüzgâr’ın yüzüne kapattı.

 

Suratına kapanan telefona bakıp sırıttı Rüzgâr. “Atarını yediğim kadın. Ahoğlum Rüzgâr, sen bu hallere düşecek adam mıydın? Kendi kendine söylenerek telefonu  masaya fırlattı. Cama dönüp eski bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. “Dönülmez akşamın ufkundayım…”

 

 

 

 

Azra, “Neden ona iyilik yapalım? O bize bu kötülüğü yapmışken.” dedi. Zeynep derin düşüncelere dalmıştı. “Ya bu adam neden yalan söylemiyor, neden doğruyu söylüyor?”

 

Nil’de Zeynep gibi düşünüyordu. “Bazen yanlış adamın peşindeyiz düşüncesine kapılıyorum. Bu o adam olamaz diyorum.”

 

Aslı, “Evet hiç bir şey söylemeden seni oraya götürebilirdi. Neden yapmadı?” dedi. Duru’nun da aklı en az onlar kadar karışmıştı. Zaten içinden çıkamıyordu. İyice çorba olmuştu.

 

“Şimdi beni ailesiyle tanıştırmak istiyor ama bu genelde özel olan kişilere has bir durum. Kimse önemsemedigi birini ailesiyle tanıştırmaz. Ve açık açıkta söylüyor.” dediğinde Aslı sözünü kesti.

 

“Müge’den kurulmak tek derdi değil. Eğer öyle olsaydı, Duru’nun yerine her hangi bir kız bulup götürebilirdi. Ama o seni istiyor.” derken parmağını Duru’ya doğru kaldırdı.

 

Azra, “Bu da demek oluyor ki hiç adamı bağlamak için uğraşmaya gerek yok. Adamımız zaten ayvayı yemiş.” dedi. Zeynep’te ona katıldı. “Bingo pampa, Rüzgar’a geçmiş olsun.”

 

Duru, çok derinden “of ” çekti. “Ama biz çıkalım derken batıyoruz. Olay başka yöne gidiyor.”

 

Aslı, başını aşağı yukarı salladı. Zaten oturduğu yoktu. Kızgın veya heyecanlı olduğu zamanlarda hep geziniyordu. Yerinde duramıyordu.

 

Beyninin üzerinde yanan lambayla gözleri parladı. Elini havada şıklattı. “O zaman bizde istikameti değiştiririz. Bağlanma işi bizi aşmışsa bizde başka bir şey yaparız.”

 

Duru, merakla öne çıktı. “Nasıl peki?”

 

“Kıskandırmak lazım bebekim. Kıskandırmak ve kudurtmak. Bu şekilde bir şeyleri açık edebilir.”

 

Nil, “Ama kim?” diye sordu.

 

Aslı, kızların bakışları arasında bir kaç adım daha gidip geldi salonun ortasında. Beyninde tarama yapıyordu. Aniden Duru’ya döndü. “Şu senin geçen şarkı söylediğin biri vardı. Adı neydi onun?”

 

Duru, ilk önce neden bahsettiğini anlamadı. Ama biraz düşününce kimden bahsettiğini çözdü. “Fırat’ın yerindeki mi?”

 

“Evet ta kendisi”

 

“Kuzey. Ama onunla hiç bir ilgim yok ki. Nasıl olacak?”

 

“İlgin yoksa ilgilenirsin.” direk göz kırptı Aslı.

 

Duru, kendini o an yorgun hissetti. Arkasına yaslandı. “Pes etmek istiyorum.” dedi. Kızların hepsi bir ağızdan, “Hayır!” diye bağırdı.

 

Yerinden sıçrayan Duru’nun gözleri büyüdü. “Gelin gelin sizde gelin. Ödümü kopardınız.” Elini kalbinin üzerine koydu.

 

Nil, “Ee asıl meseleye dönelim. Yemeğe gidecek mi?” dedi.

 

Aslı, “Gidecek ama çıkışta Kuzey’in yanına uğrayacak.” dedi.

 

“Ama çok geç olur. Nasıl olacak? Abisi hepimizi vurur.” diyen Azra’ya Zeynep, kahkaha attı. “Kız sen ne güne duruyorsun? Sana yatıya geliyoruz. Çarşaf böreği aç bize,” dediğinde Azra’da gülümsedi. “Olur kız, bekliyorum.”

 

Nil, bugün ayrıntılara takılan taraftı. “Ama ama Rüzgar’a iyilik yapalım derken kızı gelin edersek ya? Aileyle yemek yemek basit bir şey değil.”

 

Duru dudaklarını sağa sola kıvırdı. “Belki o, iyilik olarak algılar. Ailesi beni severse  benden tekmeyi yediğinde bir tekmede ailesi atar. Benim gibi kızı elinden kaçırdı diye.  Sevdim ben bu fikri.”

 

“Doğru, buda bir ihtimal. Aman ya Rüzgâr ne ki ailesi ne olsun. Bakalım sen onları sevecek misin?” diye ekledi Aslı.

 

Duru, gözlerini boğaza çevirdi yine, “Ailesinde de Rüzgâr’da olan şeytan tüyünden varsa…” diye geçirdi içinden. Bunu kızlara söylemek istemiyordu. Kendine dahi söylemek istemiyordu. Umarım hep sustuğum yerde kalırsınız, diye ekledi kalbi. Umarım…

 

 

Önce Fırat’ı arayıp Kuzey’in telefon numarasını istedi Duru. Bahanesi de, ‘sesi çok güzel konuşmak düet yapmak, yeni albümde kullanmak’ olmuştu. Fırat hiç üstlemeden hemde çok sevinerek numarayı vermişti.

 

Duru, Kuzey’i arayıp gece 22:30 da görüşmek istediğini söylemişti. Kuzey, buna hem şaşırmış hemde çok sevinmişti. O da hiç üstlemeden kabul etmişti. Randevu yeri olarakta birAVM’nin içindeki  cafede sözlemişlerdi.

 

Şimdi Rüzgâr’ı arayıp ona geleceğini söylemek kalmıştı. Ama sanki bu en zoruydu. Bir ilke daha imza atıp Rüzgâr’ın numarasının üzerine dokundu.

 

İlk çalışta açılan telefonun ucundan heyecanlı olan Rüzgâr’ın sesini duydu.

 

“Lütfen kabul ediyorum de!” dedi Rüzgâr.

 

Kızların bakışları eşliğinde arkasına yaslandı. “Bunu neden yapayım Rüzgâr? Sana neden yardım edeyim?” Biraz daha sürünse ne olurdu ki?

 

Yüzü şekilden şekile giren Rüzgâr, gözlerini kapatıp başını cama dayadı. Neden yardım etsin ki kız doğru söylüyordu. Duru, neden yardım etsindi ki. Ah eşek kafam, diye düşünüp başını cama hafif sert vurdu. O gece bir şeylerin ters olduğunu fark edebilseydi hiç bir şey bu şekilde olmayacaktı. Telefonun ucundan ses gelmesi gecikince Duru, hat kesildi sandı. Telefonu kulağından çekip baktı. Hayır hat vardı. Tekrar kulağına götürdü. “Rüzgâr orada mısın?”

 

Gözlerini açan Rüzgâr, sesine kavuştu. “Buradayım, haklısın onu düşünüyordum. Sanırım gelmeyeceksin.” Şuan dedesi zerre umrunda değildi. Duru’dan bir veto daha yemişti. Dedesi bahaneydi. Saatlerce onunla olma fikri Rüzgâr’a daha cazip gelmişti aslında.

 

“Evet haklıyım ama geleceğim.” dediğinde  Rüzgâr’ın sesi yine kesildi. Önce algılayamamıştı Rüzgâr. Bir kaç saniye Duru’nun sözlerini beyninde çevirdi. “Evet haklıyım ama geleceğim.”

 

Yüzünde açılan gülümsemeye engel olamadı. Bu sesinede yansımıştı. “Bütün haklar senin olsun, haksızlıklarda benim. Yeter ki gel.”

 

Duru zaten öyle oluyor, demek istemişti ama susmak vardı şimdi. Her şeyin zamanı gelecekti.

 

“Yalnız bir şartım var. Hatta iki şartım.”

 

“Kabul.” dedi Rüzgâr. “Ne istersen kabul.”

 

“Aksi mümkün değil zaten. Birincisi Hare’de yemekte olacak. İkincisi saat yediye ayarla gece on otuz da başka bir randevum var.”

 

Kaşları çatılmıştı Rüzgâr’ın. Hare tamamdı da diğeri ne içindi. “Hare tamam. Diğerini bilemedim. O saatte ne randevusu?”diye sordu hiç bir hakkı olmadan.

 

“Sana ne canım. Saat benim randevu benim.” diyerek karşıdaki adamı sinir olma yolunda ilerlemesini zevkle gülümseyerek bekledi.

 

“Ah o canını yemek vardı şimdi. Neyse bunu o zaman düşünürüz.”

 

“Sen bir şey düşünme ben düşündüm. Dokuz otuz da kalkarım. Beni sen bile tutamazsın.”

 

Rüzgâr, içine yayılan kıskançlık krizine dur diyerek dişlerini sıktı. “Tamam, nereden alayım seni?”

 

“AZENAS, Azra’nın moda evi saati sen söyle.” dedi Duru.

 

Nerede olduğunu bilmiyordu ama bulması beş dakikasını bile almazdı. “Altıda alırım seni olur mu? Dedem çiftlikte yaşıyor. Biraz mesafe var.”

 

Karşılıklı telefonları kapatınca kızlar birbirlerine baktılar. Azra, “Bindik bir alamete gidiyoruz ama sonumuz selamet olur inşAllah.” dediğinde hepsi birden, “Amin.” çekmişti.

 

Saat altıya geliyordu. Gidip gelip aynada kendine bakıyor. Elinde yüzünde kiyafetinde her hangi bir sorun var mı diye sürekli kontrol ediyordu. Siyah sade bir elbise tercih etmişti. Onun için çok çok önemli bir gece değildi. Ama kalbi depara kalkmış gibiydi. Elini kalbinin üzerine koydu. “Azra, benim kalbim neden bu kadar hızlı atıyor?” diye sordu. Birine bunu sorması lazımdı. Kendisi anlam veremiyordu. Topuklarını vura vura gelip karşısında durdu Azra. Sırtını aynaya yaslayıp Duru’yu inceledi.

 

Çok heyecanlı olduğu dışardan da belli oluyordu. “Ben görüyorum bari Rüzgâr görmesin bu heyecanı, kendini bir halt zanneder.”

 

Soluğunu havaya saldı Duru. “Kızım ben niye bu kadar heyecan yaptım onu söylesene sen?”

 

“Aileyle tanışmak zaten heyecan verici bir olay. Ama senin bu heyecana kapılman ne kadar doğru oldu bilemedim şimdi. Senin için gerçek bir aile yemeği değil bu.”

 

Haklı olduğunu söylemek için ağzını açamadan elindeki telefon çalmaya başladı. Bu bile kalbinin daha hızlı atmasını saglamıştı. Boğazını temizledi. Telefonu kulağına götürdü. “Evet.”

 

“Evet ne? Ali Rüzgâr Asilkan ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz evet var. Ali Rüzgar Asilkan’ı sever misiniz evet var.” Duru, bu adamın aklındakilere şaşırıyordu. Ama şaşırmaması gerektiği hatırladı.

 

“Demek sen gelmiyorsun. Bende o kadar hazırlandım. Neyse kendime başka partner bulurum sorun değil.” deyip karşısında kıkırdayan Azra’ya göz kırptı.

 

Sinirleri yine kabaran Rüzgâr, sesini biraz yükseltmişti. “Partnerini biçmeden aşağı gel.”

 

Duru, kaşlarını havaya kaldırdı. Emir kipi kullanıyordu. “Sen bana gel mi dedin?”

 

Rüzgâr, yaptığının farkına varınca sesini yumuşatıp, “Gelir misin çiçeğim. Seni görmek istiyorum bebeğim. Hadi Duru, bekliyorum.”

 

Duru gözlerini devirdi. Rüzgâr ikinci kez adını söylüyordu. Ve her söylemi Duru’nun yüreğine bir köşeye yerleşiyordu. Kabul etti. Çok güzel Duru, diyordu. Sanki içinde çok fazla şeyler barındırıyordu. Böyle, eskiden beridir tanışmış, çok iyi anlaşan iki insanın havasını veriyordu Duru’ya. Ama bunu Azra’ya çaktırmadı.

 

“Bekle geliyorum.” deyip kapattı telefonu. Azra’nın uzattığı siyah kabanı alıp giydi. Çantasını alıp Azra’ya döndü. “Benim için dua et.” deyip yanağından öptü. Sonrada arkasına bakmadan gitti.

 

Azra’nın dudaklarından çıkan tek duayı gören gözleri ve hisseden kalbi ona söylemesi için zorlamıştı. “Allah sevdiğine bağışlasın balım. Atı alan Üsküdarı geçiyor.” olmuştu. Sevinse mi üzülse mi karar verememişti Azra.

 

Kapının önüne çıktığında Rüzgâr’ı arabanın kaportasına yaslanmış. Kollarını göğsünde bağlayan adamın karizmatik haliyle kendini beklerken bulmuştu. Derin derin nefeslenip yanına vardı bir kaç adımda.

 

 

Rüzgâr, Duru’yu görünce hemen doğruldu. Karşısına geçip baştan ayağa süzdü kızı. İncelendigini anlayan Duru kaşlarını çattı.”Ne o, ailene uygun bulamadın galiba.” diye çıkıştı.

 

Kızın sade giyimli hali bile bu kadar güzelken para göz Müge’den  bin kat daha iyi giyinip konuşurken Duru bunları  söyleyerek hata yapmıştı. Ama tabiki bilmiyordu. Rüzgâr, gülümsedi.

 

“Daha neler… Sen harikasın. Ne giyersen giy yine de öylesin ya neyse.” Duru yanlış anladığını düşünerek gevşedi. Aksi bile olsa asla kendi istediğinden vazgeçmezdi.

 

Hem yakışıklı  hemde karizmatik olan adamı oda göz ucuyla süzdü. Bu sefer incelendigini Rüzgâr anlamıştı. “Ne o, beni kendine yakıştırmadın mı?” diye sordu muzipce.

 

Duru yüzünü buruşturdu. “Bilemiyorum. Daha yakışıklı erkekler gördüm. Senin farkın ne?”

 

Başını yana çeviren Rüzgâr, bir gün bu dişleri kıracaktı. İçinden kahkahalar atan Duru, adamı ne hale getirdiğine kendi bile şaşırıyordu. İlginç bir hisle kıskanılmak çok ama çok fazla hoşuna gitmişti. Kadınlık hisleri ayağa kalkıp ona sen özelsin o yüzden seni kıskanıyor, mesajı veriyordu.

 

Rüzgâr, yüzünü Duru’ya çevirdi. “Beni kızdırmak sana vahşi bir zevk veriyor olmalı.” Gözlerini gökyüzünde gezdiren Duru, eliyle saçını geriye attı. “Canım sen neden kendini bu kadar önemsiyorsun?” dediğinde Rüzgâr, elinden tutup kendine çekti kadını. Burun buruna gelen iki keçi misali burunlarını havaya diktiler. Rüzgâr, bakışlarıyla bile meydan okuyan bu kadına hayrandı. Bu tür bir kadınla daha önce tanışmış olsaydı, bugün başına bunların hiç biri gelmiş olmazdı.

 

“Dilinde dikenler var ama hiç sorun değil. Seni sen yapıyorlar. Benim farkım ne bilmiyorum ama senin farkın bu.”

 

Çok yakın mesafeden, şiir gibi konuşan adam işini gerçekten iyi biliyordu. Duru ilk önce bu rehavete kapılmış ama hemen toparlamıştı. “Ağzın iyi laf yapıyor ama yemezler.” Elini çekip geri çekildi. “Gidiyor muyuz yoksa ben diğer randevuma mı gideyim?”

 

Gülümseyerek başını iki yana salladı Rüzgâr. “Gidelim.” dedi yana  geçip genç kadının kapısını açtı. Duru’da sert bakışlarını Rüzgâr’dan esirgemeden arabaya binip kapısını kendi çekti.

 

Arabanın içindeki parfüm kokusu bir kadına aitti. Bunu algılayınca kaşlarını çattı Duru. ‘Hain pislik’ dedi içinden. Kaç kadın biniyordu Allah aşkına bu arabaya. Hemde kokusu sinecek kadar çok kaldığıda belliydi.

 

Arkadaki hareketlilik Duru’nun dikkatini çekince istemsiz anında arkasına döndü. Kendisine yeşil, cıvıl cıvıl bakışlar atan Hare’yi yeni fark ediyordu. Hare biraz öne kaydı. Elini uzattı. “Merhaba yengecim.”

 

Duru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Tam itiraz edecekken Rüzgâr, arabaya bindi. Delici bakışlarını Rüzgâr’a çevirdi. Adam

ne olduğunu anlamamıştı.

 

Hare, cıvıl cıvıl sesiyle devam etti. “Hoş geldin yengelerin bir tanesi.” Rüzgâr neye kızdığını anlamıştı ama hiç umursamadı bile. Aksine hoşuna gitmişti. Hare’nin yengesi olan kişi Rüzgâr’ın olsa olsa herşeyi olurdu.

 

“Ne yengesi Hareciğim, sadece  bir yemek. Onunda açıklaması var.” Rüzgâr’a döndü. “Kıza anlatmadın mı?”

 

Hare, abisinin yerine cevap verdi. “Anlattı anlattı; Abim sana deli oluyormuş. Bana tüm hislerini tek tek anlattı.”

 

Duru, önüne dönüp ellerini yüzüne kapattı. Hızla geri açıp Rüzgâr’ın eğlenen yüz ifadesine yumruk atmak istedi. Kollarını göğsünde bağlayıp önüne baktı. Deliyle uğraşırsan ona benzemen muhtemeldi.

 

Bir saate yakın bir zamanda çiftlik evine gelmişlerdi. Arabayı durduran Rüzgâr, Duru’ya döndü. “Hazır mısın tatlım.”

 

Duru gözlerini devirdi. Gerçekten çekilmez biriydi. Hare yol boyunca hiç susmamıştı. Yenge şöyle, yenge böyle delirmişti Duru. Ama sesini çıkaramamıştı. Arabadan hızla inen Hare, kendini babaannesinin kollarına atarken izledi Duru onu. Sanırım geldiğinden beri ilk defa görüyordu. Hala arabanın içinde olan ikili birbirlerine baktılar.

 

“Annen yok mu?” Babası olmadığını biliyordu. Rüzgâr, yüzünü buruşturdu. “Annem olmasa daha iyiydi. Ama var. Yine de burada değil. Seni, bana gerçek anne baba olan insanların yanına getirdim.” Önüne döndü. Ve inmeye hazırlandı. Duru, bu itirafı beğenmişti. Çok açık sözlü biriydi, kabul etti. Ama yüreğide cız etmedi değildi. Bir insanın annesi hakkında böyle konuşması hem hoş değildi hemde belli ki bir yarası vardı. Kapıyı açıp o da indi. Heyecan hat safhaya gelmişti. Kalbi küt küt atıyordu. Umdu ki dışardan bunu kimse anlamasın. Kendilerine doğru gelen yaşlı insanlara doğru yürümeye başladığında Rüzgâr, yanına gelip elini tuttuğunda çekmek istedi ama yapmadı. Yaşadıkları geceden bir elektrik hissediyordu Duru. Bir iki kez yine elini tutmuştu. Ama bu hem ortamdan hemde onun elinden aldığı hoşlukla yüreği kanat açmıştı. Rüzgâr’ın elinin içine alıp sıktığı elinden koluna ordan sol yanına doğru ilerleyen sıvı her neyse çok garipti. Ama çok güzeldi. Gelen insanlara gülümseyip Rüzgâr’a fısıldadı.

 

“Çıkışta beynini yerinden sökeceğim.”

 

Rüzgar’da ona gülümseyip, “Ah ölürüm ben sana kadın. Al senin olsun.” dedi.

 

Duru bişey söylemeye hazırlanıyordu ki Nimet hanım konuşa konuşa yanlarına geldi. “Ay Hilmi bey baksana nasıl yakışıyorlar. Siz az önce tartışıyor muydunuz? Onca yıllık tecrübesiyle gözleri asla yanılmazdı. Duru tebessüm etti. Şimdi birşey yapması lazımdı. Onlara bu tür işleri öğreten olmamıştı. Ama sevgili Nazlı yengesinden biliyordu. Büyüklerin eli öpülürdü. Nazlı babasının elini çok defa öpmüştü. Duru’da buna her seferinde şahit olmuştu. Önce Nimet hanımın eline uzandı. Yaşlı kadın bunu beklemiyordu. Ama çabuk davranıp elini uzattı. Kocasına kaş göz işareti yapmayı da ihmal etmedi Nimet hanım. Hilmi bey dahi beklemiyordu bu hareketi. Müge’den hiç böyle bir hareket görmemişlerdi. Duru, Hilmi beye döndügünde Hilmi bey elini kalbinin üzerine koydu. “Hoş geldin kızım, sağ olasın.” dedi.

 

“Hoş buldum teşekkür ederim. ” Kalbi  maratona katılmış sporculardan farksızdı. Başını yanında ki küstah ama tatlı ve  adi ama bir o kadar da sevimli adama çevirdiğinde Rüzgâr’ın yüzündeki memnuniyet ifadesiyle az buçuk gevşemişti. Duru’nun gerilediğini ilk elini tutunca hisseden Rüzgâr, elini daha sıkı sarmıştı güven vermek adına. İçindeki adama kızıyordu belki çok zaman daha kızacaktı. Ama artık değiştiremezdi. Tek istediği yanlış anlaşılmayı unutturmaktan ibaretti. Kolunu Duru’nun omuzuna atıp kızı kendine çekti. Kızın omzu Rüzgâr’ın göğsüne yapışmış vaziyetteydi. Duru gözlerini fal taşı gibi açıp, başını Rüzgâr’a kaldırdı. “Duru Atabey müstakbel eşim.”

 

Duru yutkunamadı. Bir kaç kez küçük küçük öksürdü. Hare havaya zıpladı. “Allah’ım  nasıl şanlı bir insanım ben. Müstakbel yengem bir star.” Nimet hanım da  Hilmi beyde starın ne oldugunu çok çok bilen insanlar değillerdi. Birbirlerine baktılar. Nimet hanım, “Eve geçelim mi artık?” dedi. Gülümseyerek yolu açtı. Duru da aynı şekilde karşılık verdi. “Rica ederim efendim, siz önden.” diyebildi. Yaşlı çift bu kızın edep ve terbiyesini sevmişti. Önden yürüdüler. Bir adım atıp Rüzgâr’ın kulağına eğildi Duru. Keşke eğilmeseydi. Adamın erkeksi kokusu beynine dolmuştu. Ve getirdiklerini unutmak için yutkundu. “Ben şarkıcıyım adamım seninkiler beni istemeyecek. Ama bir sor üzgün müyüm, vallahi değilim.” Rüzgar geri çekilip Duru’nun eğlenen yüzüne bakıp sırıttı. Duru’nun kulağına eğilirken bir elini kızın yüzüne yerleştirdi. Dudaklarını Duru’nun kulağına bile bile değdirdi. Kızın, elleri arasında  nasıl yaprak misali titrediğini hissetti. Bu ayrı bir hazdı. Ve sonra düşünüp mutlu olacaktı.

 

“Seni ben istiyorum. Olay bitti.” deyip geri çekildi. Afallamış kızın haline acıyıp elinden tutup çekti. “Babaannem acayip güzel yemek yapar. Sırrını kimselere vermez. Belki sana verir, hatta kesin verir.” Duru, gözlerini kısıp az önceki teması unutmak istercesine nefes aldı. “Zıkkım ye.” diye mırıldandı.

 

Sofra çoktan hazırdı. Herşey harika görünüyordu. Ama Duru yerinde hiç rahat değildi. Biraz utanıyordu galiba. İyiki Hare’nin de gelmesini istemişti. Öyle çok konuşuyorduki kimseye fırsat kalmıyordu. Hare çorbaları tabaklara pay edip herkese seslendi. “Yemek hazır. ”

 

Çok zengin bir aile olduklarını biliyordu Duru ama evde tek bir hizmetli bile yoktu. Buna alışık değildi. Duru’nun evinde üç hizmetli vardı.

 

Hilmi beyin bakışları arasında ayağa kalktı. Tedirgin değil ama sanki dedesi bakarken daha çok utanıyordu. Nimet hanım yerlerine oturan ailesine sevgiyle bakıp, “Afiyet olsun.” dedi.

 

Duru mırıl mırıl bir sesle teşekkür edip çorbasından bir kaşık aldı. Tadı gerçekten mükemmeldi. “Ben sana dedim çok güzel yemek yapar diye.” Rüzgar’a döndü. Keyfi yerinde olan adamın sevimli ifadesi içindekileri unutturuyordu. Ondan aldığı bakışlarını Nimet hanıma çevirdi. “Gerçekten çok güzel ellerinize sağlık efendim.”

 

Hare ve Rüzgâr’ın konu açmaları ve bitmeyen gülüşmelere tebessüm ederek yarım saati tamamlamıştı. Ama gerim gerimde gerilmişti.

 

“Çalışıyor musun kızım?” diye soran Hilmi bey bir anda herkesin ilgi odağı oldu.

 

İşte bam teli, dedi Duru içinden. Gülümseyip cevap verdi. “Güzel sanatlar mezunuyum ama işimi yapmıyorum.” Hare konuya el atıp Duru’yu bir yükten kurtardı. “Dedeciğim, Duru’nun bir müzik grubu var.” dedi neşeli sesiyle. “Ülkemizin ünlü ses sanatçıları olur kendisi.”

 

Hilmi bey ve Nimet hanımın kaşları havaya kalktı. “Şarkıcı mısın kusura bakma kızım biz yaşlıyız. Bilemedik. Ben sadece radyo dinlerim o da bizim eskiler.” dedi Nimet hanım.

 

“Rica ederim ne önemi var. Herkes bizi tanıyacak diye birşey yok.”

 

Rüzgâr dedesine baktı. Onun tepkisini merak ediyordu ama  umursamıyordu. Müge’yi başına sararken umursamıştı ve ne olmuştu, bela!

 

Hilmi bey, “Türkü de söyler misin yoksa bu gençlerin dinlediği dangıl dungul şarkılardan mı söylüyorsun sadece?” diye sordu. Rüzgâr, ağzını açacak gibi olunca Duru onu durdurdu. Elini hafif kaldırıp, “Sen karışma lütfen.” dediğinde Hilmi bey kahkaha attı. Rüzgâr homurdanırken Nimet hanım elini ağzına kapatıp gülmeye başladı. Ama Duru, komik olanın ne olduğunu bilemedi.

 

Hilmi bey, karısına döndü. “Sevdim ben bu kızı.” Nimet hanımda başını salladı. “Bende bende.” dedi.

 

Hare, Duru’nun şaşkın haline bakıp açıklama yaptı. “Seni sevdiler çünkü abime sözünü geçiren bir kadın var karşılarında.”

 

Abin bir cani, diyemedi. Anlamamazlıktan gelerek, “Nasıl yani?” dedi.

 

“Sen abimin bu eve getirdiği ilk ve tek kişisin. Ve abim genelde beni bile dinlemez.  Yalvarmam gerekiyor o da işine gelirse yapar. Yani Ali Rüzgar Asilkan’a söz hakkı vermeyen tek kadınsın. Hatta tek insan bile olabilirsin.” Yıllar önce yaşadığı aşk faciasına bağlıyorlardı Rüzgâr’ın söz dinlemez halini.

 

Onu terk eden kadın sevilmeyi kendine ilke edinmiş biriydi. Herkes onu sevmeli ona ilgi göstermeliydi. Çoğu kişiye görede sevimsiz bir kadındı. Aile ile de çok samimiyeti hiç olmamıştı vakti zamanında. Hare’nin dediklerine  Duru gerçek anlamda şaşırmıştı. Başını Rüzgâr’a çevirdi. Rüzgâr başını usul usul sallayıp Hare’nin dediklerini onayladı.

 

Birden kedini suçlu hissetmişti. Suç işlemiş hissine kapılmıştı. Hatta edepsizlik bile yaptığını, büyüklerin önünde Rüzgâr’ı küçük düşürdüğü düşüncesine kapılmıştı. Her ne kadar hak etmiyor olsada, Duru böyle şeylerden hoşlanmıyordu. “Özür dilerim.” diyebildi.

 

Hilmi bey kaşlarını çattı. “Ne özrü kızım, bizim sana teşekkür etmemiz lazım.” Torununa dönüp, “Belki sen adam edersin biz otuz iki yılda bişeye benzetemedik.” Duru, dedenin söylediğine güldü. Ama Rüzgâr, çok sinir olmuş görünüyordu.

 

Aslı ne demişti. “Rüzgar ne ki  ailesi ne olsun.” Acaba Rüzgâr’ın evlatlık olma ihtimali var mıydı, diye de içinden düşündü.

 

Konunun özüne dönüp, “Bir iki türkü söylerim. Babamın sevdiği türküler var. Ama genelde şu dangıl dungul olan şeylerden söylüyoruz.” dedi.

 

Hilmi bey başını salladı. “Kafi kafi. Baban ne iş yapıyor?” diye sorgusuna devam etti Hilmi bey.

 

Hah gel buyur burdan yak, iç sesini bastırdı Duru. “Emekli çalışmıyor. Abim hepimize yetiyor.” Yalan, deyip dilini ısırdı. Eski tefeci bugünlerin yeni ton ton dedesi diyemezdi. Nimet hanım, “Ya annen?” diye sordu.

 

Kırık bir tebessüm belirdi Duru’nun yüzünde. “Annem on üç yıl önce bir kazada sizlere ömür.” diye yanıtladı. Bu da başka bir yalan, deyip önüne döndü. Abimin eski kayınpederi annemi öldürdü diyemezdi. Annesinin olmadığını bilen Rüzgâr, yine de Duru’nun yüzünde oluşan üzüntüye içi yanmıştı.

 

Kim bilirdi daha içinde nasıl yaraları vardı. Birde ben en kötüsünü ekledim, diye düşünüp kendini okkalı bir küfür etti Rüzgâr.

 

“Çok özür dilerim bilemedim kızım.” Üzülmüştü. O da oğlunu bir kazada kaybetmişti. Ölüm acısını bilirdi.

 

“Önemli değil alıştık artık ama özlüyoruz.” Rüzgâr’a döndü sözünü bitirince, deliğe çomak sokmak istedi. Neden, bunu kendide bilmiyordu. Sadece istemişti. “Senin annen nerede?”

 

“Bilmiyorum.” dedi Rüzgâr. “Annem tek başına yaşıyor.”

 

Gelinlerinden, eski gelinlerinden hiç haz etmeyen yaşlı çift konuyu değiştirmek istemişti.

 

Hilmi bey, “Seni sevdik kızım. Şarkıcı türkücü olman bir yana ben hiç anlamam o işlerden. Edebin terbiyen yerinde annesiz büyümüşsün ama hanımsın. Bu bize yeter.” dedi en içten samimiyetiyle.

 

Rüzgâr, gülümserken Duru’yu ateş bastı. Az daha oturursa kesin düğün tarihine gelecekti mevzu. Bu ilk ve son yemekti. Bu iki ihtiyarı üzmek istemezdi. Ama torunları onu ziyadesiyle üzmüştü. Bu saatten sonra dişe diş göze gözdü. İçilen çayların ardından Duru saatine baktı. “Gitmeliyim.” dedi Rüzgâr’a. Rüzgâr hala neye nereye gitmeli düşünüyordu. Ama hiç itiraz etmedi. Müsade isteyip kalktılar. Hare, gitmek istemediği için dönüş yolunu başbaşa gideceklerdi.

 

Arabaya biner binmez. Saatlerdir bakmadığı telefonu çantasından çıkarıp bildirimleri gözden geçirmeye başladı.

 

Kırmızı alarm grubundan gelen mesajlara girip başa aldı. Rüzgâr, sesiz sedasız arabayı kullanıyordu. Hatta fazla sesizdi.

 

Aslı; Ses ver atmaca Duru.

 

Nil; Atmaca ney yaw kuğu o kuğu.

 

Azra; Fıstıkta olabilir.  O ne güzellikti behhh…

 

Asya; Kurda kuzu verdiniz dua mı ediyorsunuz?

 

Zeynep; Asya çekil kenara, artık kurt biziz kuzu Rüzgâr.

 

Ruken; Ay ablam, ciğerim, küçük annem neredesin? O hayvan yine bir şey mi verdi sana? Ayyyyy Aslı aplaaa ya koşalım yetişiriz. Gitti ablam gitti.

 

Aslı; Ruken sen birini bulunca senin işini öne alıp seni hemen vereceğim.

 

Ruken; Ay Saol ablam hadi inş da niye ki?

 

Aslı; Seni verip kurtulacağız ayol  niyesi mi var. Beynimizi yedin, iki saniyede ödümüzü bir yerimize kaçırdın. Kara haber tellalı seni.

 

Duru, daha fazla dayanamadı. Rüzgâr’ın varlığını yok sayıp şiddetli bir kahkaha attı. “Geliyorum” yazıp telefonu çantaya attı. Rüzgâr’da tebessüm etmişti. Hisler kesinlikle bulaşıcıydı. Esnemek gibi ağlamak gibi, sevinç gibi. Gülmek gibi…

 

“Anlatta bende güleyim.”

 

Duru gözlerinin alıntı silip nefes aldı. “Hiç kızlar işte ben yokken muhabbet etmişler. Ona gülüyordum.”

 

“Kız arkadaşlarını çok seviyorsun.” dedi gözlerini yoldan ayırmadan. Duru, iç çekti. “Çok…”

 

Sustu Rüzgâr. Üzerine birşey diyemedi. Beni de sev mesela. Yada belki beni de seversin. Var mı öyle bir ihtimal? Duvarları kendimiz bilmeden ördük ama belki sen yıkarsın. Seni bu kadar önemseyecegimi bilemezdim desem. Hiç bir önemi yok değil mi? Ya da o gece seni bırakıp gitmeseydim her şey başka olurdu. Sen uyanırdın belki korkardın ama konuşurduk, bana anlatırdın, seni dinlerdim.

 

Güvenir misin bana, konuşsam affeder misin? Ne güvenirsin ne affedersin bence. Kimse affetmez kendini ilk gecesinde bırakıp giden bir adamı. Ama bu aşka engel mi? Ya aşkı yaşamaya? içindeki düşüncelerin içinden çıkamadığını fark etmiyordu. Ve ayağı gaz pedalına daha fazla yükleniyordu. Duru hızın gittikçe artığını görünce Rüzgâr’a döndü.

 

“Rüzgâr!” Rüzgâr hala ayılamamıştı. Ve hız artıyordu. Yol boştu. Ormanlık olandan süre gelen bir yol olması ne kadar iyi Duru kestiremedi. Rüzgâr’ın koluna elini koyup sıktı.

 

“Rüzgar yavaşla.” Korku bedenini esir almıştı. Burada bu adamla öldüğüne değilde, bulunduğunda abisine yalan söylediğine yanardı. Ölünce bile iyi hatırlanmak  isterdi.

 

Rüzgâr, Duru’ya döndü. Ve o an ne yaptığının farkına vardı. Ayağını gaz pedalından yavaşça çekti. Aracın yavaşlaması üzerine Duru, sıkıntıyla koltuğuna sırtını verdi. Arabayı kenara çekip ışıkları kapattı Rüzgar. Duru, şuan korkmaktan ziyade anlamaya çalışmakla meşguldü. Burada istese bu adam herşeyi yapardı ona. Ama Duru korkmuyordu. “Özür dilerim.” diyen adama döndü.

 

“Ne için bu özür?” diye sordu. Hadi anlat bana, açıkla… Söyle… Ben yaptım de… Yaptım özür dilerim de…

 

Herşey için, demek vardı. Ama diyemiyordu. “Ben fark etmedim. Düşünüyordum. Kapılmışım.” diyebildi.

 

Şu arabada olupta morali sıfır olan tek kişi hakkı Duru’ya ait olmalıydı. Ama Rüzgar’ın morali sıfırında altındaydı. Neden içinden ona iyi gelme isteği yükseliyordu. Karşısında şekeri elinden alınmış küçük bir erkek çocuğu gibi duruyordu. Mutsuz. Keyifsiz.

 

“Ne oldu, neyin var? Evde gayet iyiydin. Ben mi bir şey yaptım?” Aklına gelen ne varsa onları saymıştı Duru.

 

Rüzgâr, koltuğunda yan döndü. Hiç suçu yokken kendini kötü hissetmesine izin veremezdi. Duru’nun ellerini elinin içine aldı. Karanlıktı. Hemde zifiri.

 

“Hayır sen değil ben yaptım.” dediğinde Duru’nun gözleri doldu. Ama bunu ona hissettirmedi. Zorla yutkundu. Ne yaptın, diye sorsa söyler miydi? Bu oyuna bir son verir miydi? Sormak çok kolaydı ama cevapları zordu. Alacağı cevaplar içini daha çok yakacaktı. Sesine kavuşmak için boğazını temizledi. Ama Rüzgar, ondan önce davrandı.

 

“Biliyorum hep bir yerlerden çıkıyorum. Başına gerçek bir bela oldum. Ama buna engel olamıyorum. Geceleri uyuyamıyorum. Gündüzleri senden başka bir şey düşünemiyorum.” Kızın ellerini alıp dudaklarına götürüp öptü. Elleri titriyordu Duru’nun. Gözlerini sıkıca yumdu. Gelen yaşları zorla geri yolladı. Boğazına oturan yumru nefes almasını zorlaştırıyordu.

 

Bu neyin acısıydı içindeki. Kandırılmışlıgın mı? Kullanılmışlığın mı? Yada hala aldatılıyor oluşunun mu? Yoksa içinde Rüzgâr’a doğru esen istenmeyen fırtınanın acısı mıydı?

 

“Gidelim mi?” Ellerini yavaşça çekip önüne döndü. Elleri boş kalan Rüzgâr, ona nasıl kızabilirdi ki, içinde kabaran öfke bir tek ona aitti. “Gidelim.” dedi.

 

Şehir içine varıncaya kadar hiç konuşmamışlardı. Üsküdar’a giriş yapınca Duru’ya dönüp sordu. “Nereye bırakıyorum seni?”

 

“Ataşehir gerisini ben hallederim.” Ama Rüzgâr onu bırakacak gibi  değildi. Hem hala ne işi olduğunu merak ediyordu.

 

“Tam adres alayım.”

 

Şimdi öğlenki planı uygulamak hiç akıllıca değildi. Ama ok yaydan çıkmıştı. Ve geri dönüşü yoktu. Kızlar onu orada  bekliyorlardı. Ve tabi Kuzey’de. Zaten istediği Rüzgâr’ın peşinden gelmesiydi. Bunu istediğinden eminde değildi. Yapacak birşey yoktu.

 

“Bulvar 216.” diye mırıldandı.

 

“Peki, bu saatte orada kiminle buluşacaksın?” Aklı kıskançlık çanlarını hafiften çalmaya başlamıştı Rüzgâr’ın. Duru, adamın bu halini sevmeye başlıyordu. Kıskanç bir Rüzgâr çok eğlenceliydi.

 

“Sür canım sür.” Duru, başka bir şey söylemedi. Rüzgâr’da üstelemedi. İçinden kendi kendini yiyordu. Bu kadar ısrarın altında bir şey vardı. Orası kesindi. Saatine bakan Duru, on dakika geç kaldığını görünce hemen aradı Kuzey’i.

 

“Çok üzgünüm trafik malum ama geliyorum. Evet, çok yakınım. Tamam görüşürüz.” diye gülümseyerek kapattı telefonu.

 

Beş dakika sonra alışveriş merkezinin önünde durdu Rüzgâr. “Geldik.”

 

“Tamam sonra görüşmeyelim Rüzgâr.” Adama bakmadan aradan hızla indi. Ardından bakan Rüzgâr, başını aşağı yukarı salladı. “Hı hı bende öyle diyordum.”

 

Arabayı kenara çekip öylece bıraktı. Çekilmesi büyük ihtimaldi. Ama Duru’dan önemli değildi. Kapıyı kapatıp kilitledi. Duru’nun peşinden açık ara farkla yürüdü.

 

Kırmızı alarm grubu

 

Asya; O ow geliyor.

 

Azra; Adam arabayı resmen atıp gitti ya la.

 

Aslı; Gelsin gelsin ellerim kaşınıyor, tüh levyemde yok yanımda.

 

Zeynep; Adamımız bize sağ lazım Aslı.

 

Aslı; İyi be ne vardı yani bir iki daha vursam.

 

Duru, telefonuna bakmak için durdu. Asya’nın geliyor mesajı bile geri dönmesini işaret ediyordu. Ama dönemezdi. AVM’nin içindeki sözleştikleri cafeye girdiğinde derin bir nefes aldı. Gözleriyle Kuzey’i aradı. Tabiki uzun boyuyla ayağa kalkmış kendine bakan adamı gördüğünde arkasındaki adam yüzünden kalbi daha hızlı atmaya başladı.

 

Kuzey’e doğru yürüyüp önünde durdu. Kendisine gülümseyen çakır gözlü adama tebessüm edip çok fazla sokulmadan sarıldı. Kuzey, buna çok şaşırmıştı. Elleri bir an boşlukta kaldı. Kulağına doğru fısıldadı Duru.

 

“Bana sarıl söz anlatacağım.” Kuzey, hiç bir şey demeden gülümseyip sarıldı.

 

Cafenin kapısının önünde duran Rüzgâr nereye gittiğini gözleriyle taradıgında Duru’yu adama sarılırken gördü. Kan beynine doğru ilerliyordu. Kaşları catılmıştı. Ellerini yumruk yapmış iki yanında tutuyordu. Sıktığı dişleri yüzünden çenesini seğirmeye başlamıştı. Kendine üzüldü o an. Duru’nun hiç bir şeyi değildi. O adamın ağzını burnuna katmak vardı. Ama hangi ‘sıfatla’ hatırlamadığı bir geceden arta kalan biriyim, diye düşünüp yüreğine bir hançerde kendi eliyle sapladı. Kendine üzülmekten vazgeçip bakışlarını kıstı. “Değilim ama olacağım. Buna engel tanımıyorum.” Hızlı ve emin adımlarla  masalarına doğru yürüdü.

 

Gizlendikleri yerden gözetleme yapan.

 

Kırmızı alarm grubu

 

Azra; Lan lan geliyor. Ay yani masaya gidiyor.

 

Nil; Yok artık ya adam kendini resmen sevgili ilan edecek.

 

Asya; Adamdaki aşka bak be.

 

Ruken; Gelip istedi de biz mi vermedik. İnek yesin aşkını.

 

Aslı; İnek ne ayol?

 

Zeynep; Yaw sen hep diyorsun ya köpek yesin falan onu şey ediyor.

 

Aslı; Bağırma emojisi bilmiyorum Ruken sen anladın.

 

Ruken; Ağzını kapatan emoji. Ruken sustu.

 

Aslı; Kesin tamam Zorro geldi.

 

Karşılıklı oturdukları anda Duru hemen izah etti. “Peşimde biri var Kuzey, belki seni görünce gider diye düşündüm.” Kuzey kaşlarını çatıp etrafına bakındı. “Kim tanıyor musun?”

 

“Maalesef.” Ellerini masaya uzattı. “Her neyse çok vaktim yok. Sana benimle  düet yapmak  ister misin diye soracaktım?” Kuzey, şaşkın şaşkın baktı Duru’ya. Hiç aklıma böyle bir şey gelmemişti. Buraya gelinceye kadar başka şeyler düşünmüştü. Ama düet aklının ucundan bile geçmemişti. Gülümsedi. Hayran olmamak elde değildi. Adam çok yakışıklıydı. “Seve seve.” dediğinde Duru’dan çok tatlı bir gülümseme almıştı Kuzey ama Rüzgâr’ı gören kızın suratı değişince başını Rüzgâr’a çevirdi.

 

Çok şaşırmamıştı tabiki, bunuda gizleme gereği duymadı Duru, “Ne işin var burada?”

 

Ellerini cebine sokan Ali Rüzgâr bakışlarını Kuzey’e doğru usul usul çevirdi. Meydan okuyan gözler karşısındaki rakibine çok şey anlatıyordu. Ama Kuzey’in de Rüzgar’dan aşağı kalır bir yanı yoktu. Duru’nun bahsettiği kişi olduğunu anlamıştı. Arkasına yaslandı. “Tanışıyor muyuz? diye sordu.

 

“Seninle hiç tanışmayalım bence güzel yüzün hasar görmesin.” dedi Rüzgâr. Kuzey’in dudakları yukarı kıvrıldı. Duru, ikili arasında gidip geliyordu. Ükmüyor dese yalan olurdu.

 

“Rüzgâr gitsen iyi olur. Kuzey ile konuşmamız gereken şeyler var.”

 

Masaya eğilip ellerini dayadı. Duru’ya hiç bakmadan Kuzey’e hedef aldı. Dişleri sıkılı gözleri kısıktı. “Gidelim tatlım.” derken  Duru’ya döndü. Duru, gözlerini devirdi. “Rüzgâr lütfen.” dedi ama Rüzgâr’ın umurunda mıydı? Tabii ki hayır.

 

 

Konuşmanın samimiyetinden Kuzey, ikisi arasında basit bir şeyler olmadığını sezmişti. Ama ne yapacağını pek bilememişti. Kalkıp gitse Duru’yu merak ederdi. Kalsa arıza çıkardı.

 

Ayaga kalktı Kuzey, “Seni evine bırakma mı  ister misin? Yarın yine görüşürüz. Anlaşılan rahat konuşamayacağız.” Duru’ da ayağa kalktı. “Evet yarın görüşelim. Ben kendim giderim canım çok teşekkür ederim.” Çantasını masanın üzerinden alıp koluna geçirdi.

 

Çok fazla bir samimiyeti olamadığı için Kuzey ısrar etmedi. “Peki” diyebildi. İkilinin o yokmuş gibi davranmasına daha fazla deliren Rüzgâr, sinir harbinin son safhalarında geziniyordu.

 

“Kalmamı ister misin? diye sordu Kuzey, Rüzgâr’a bakarak.

 

“Hayır kaybol.” Rüzgâr’ın ağzına bir yumruk geçirmek çok istedi ama burası ne yeriydi ne de zamanı.

 

“Gerek yok Kuzey, yarın ararım seni.” Duru’nun sözüne söz katmayıp başını eğip onayladı. Ve yanlarından hızla ayrıldı.

 

Duru, dişlerini sıkarak Rüzgâr’ın dibine kadar girdi. ” Sen kimsin, burada ne işin var? Ben sana yardım ettim ve bitti. Kendini benim sevgilim veya kocam falan mı sanıyorsun?”

 

Kuzey’in gidişiyle biraz gevşeyen Rüzgâr, sesinide yumuşatıp ” Neyin olmamı istersin?” diye şımarık bir cevap verdi.

 

Duru cevap vermeden önden hızla yürüdü. Arkasından gelecekti biliyordu. Ama keşke gelmeseydi. Bu gece ciddi anlamda yorulmuştu. Duygu geçişleri yaşıyordu. Buda onu fazlasıyla yoruyordu.

 

Kızların araçları buradaydı. Ama bu adam peşindeyken onlara binemezdi. Dışarı çıkıp taksi bulmaya çalışacaktı. Kızlarda araçlara doğru ilerlediler. Nil ve Asya önceden gidip araçları otoparktan çıkarmıştı zaten.

 

Rüzgâr, Duru’nun peşinden giderken arabasını çekmemiş olmaları için dua ediyordu. Ve neyseki tam vaktinde yetişmişti. Güvenlik görevlisine el işareti yaptı. Adamda ona tamam anlamında el kaldırdı. Hemen ilerisindeki inatçı güzelin yanına gelip kolundan tuttu. “Hadi gel seni bırakayım.”

 

Duru kolunu çekti. Ama zordu yani nerede  erkek gücü nerde kadın gücü. Rüzgâr çekiştirerek arabanın yanına getirdi. Duru kollarını göğsünde bağladı. “Ya ama benim dilimde tüy bitti. Sen hiç laftan anlamıyorsun.” diye bağırdı.

 

Sert rüzgarın havalandırdıgı saçlara gitti gözüde gönlüde. Tutma oğlum kendini kadınları  sevmekle Duru’yu sevmek arasındaki fark bu. Biri seni diz çöktürür. Diğerleri diz çöker.

 

Kızın sol yanağına doğru eğilip kokusundan ödünç alırken minicik bir buse bıraktı oraya. Genç kadın kaskatı kesilmişti. Ne ileri ne geri gidebiliyordu. Soğuk havada ateş basmıştı. Rüzgâr geri çekilip fısıldadı.

 

 

“Aşk laftan anlamaz.”