Ağustos 25, 2020

11. En Kıymetlim

ile payelll

 

 

(Aşk laftan anlamaz)

 

Bir kaç saniye Rüzgâr’a baktı. Aralarında hiç geçmemiş en kıymetli kelimeyi tek seferde ortaya atmıştı Rüzgâr. Aşk

 

Elinde olmadan gülümsedi. “Delisin sen, ne aşkı? Gülüşü bile Rüzgâr’ın kalbine tekme attıran kadındı Duru. ‘Ah’ dedi içinden ‘şimdi seni öpmek vardı, öpsem mi acaba nasıl tatlı birisin sen’ kendine gelerek hemen aklından sildi bunları.

 

“Akıllı olduğumu hiç iddia etmedim. Ama bu derece deli olduğum biri karşıma hiç çıkmadı.”

 

Yolun diğer tarafında iki araç içinde bekleyen kızlar aşklarına şahitlik ediyorlardı. Nil ve Ruken, Asya’nın arabasındaydı.

 

Azra ve Zeynep te Aslı’nın. Üçüde gözlerini dikmiş Duru ve Rüzgâr’ı izliyordu.

 

Azra, “Dedim demek istemezdim.” dedi keyifsiz hali ve sesiyle.

 

“Biz nerede yanlış yaptık?” diyen Zeynep’e cevap Aslı’dan geldi. “Yanlışı Rüzgâr yaptı. Biz kimsenin kalbine zorla kimseyi yerleştiremeyiz ki.”

 

Azra, “Şimdi ne olacak peki?” diye sordu. “Aşık olmaları ne kadar iyi?”

 

Aslı gözlerini hiç ayırmadan onlara bakıyordu. “İyi mi kötümü bilmiyorum. Duru ne isterse onu yapacağız. Sevenleri ayırmak bize yakışmaz. Hata olsada yapmayan adam mı var? Tamam Rüzgâr, biraz garip başladı. Belki oda bilmiyordu bu işin buralara kadar geleceğini. Yine de bu hiç bir şeyi değiştirmiyor. Ve lakin bize göre…”

 

Zeynep, sabah beri kıvranıyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. “Yarın Duru’yu hastaneye alacağım.”

 

Azra anlamamıştı. “Neden?”

 

Aslı’nın da aklındaydı bu konu, ama  hiç üzerine dokunmamıştı.

 

“İlaç yüzde yüz etkili değildi. Hamile olasılığı devam ediyor. Nereden baksan üç hafta oldu. Kan testi yapmak istiyorum.”

 

Azra ve Aslı başlarını koltuk başına yasladılar. Gittikçe içinden çıkılmaz hale geliyordu bu iş. “Eğer hamile kalmışsa yandık.” dedi Azra. “Bir bebeği nasıl saklarız!?”

 

Aslı, arabaya binen Duru’yu görünce aracını çalıştırdı. “Sana gidiyorlar Azra. Onlardan önce varalım. Duru’ya mesaj at.” Kızlara da at senin eve geçiyoruz.” Azra telefona sarılmıştı hemen.

 

Zeynep derin bir nefes alıp verdi. “Azra’nın sorusuna cevap vermeyecek misin?”

 

“O cevap hakkı bana ait olsa vereceğim de bana ait değil. Bir bebeği saklamak çok zor. Ama imkansız değil tabii. Ve yine buna Duru karar vermek zorunda.”

 

Eve bırakmak için yalvar yakar Duru’yu ikna etmişti Rüzgâr. Adamın elinden dilinden kurtulmak mümkün değildi.

 

Eve kadar çok fazla konuşmamışlardı. Duru surat yapma seansına devam etmişti. Bir kez güldü diye hep gülecek değildi. Arabayı Azra’nın evinin önünde durdurdu. “Bugün için teşekkür ederim.” dedi Rüzgâr. “Sayende başımdaki dertten kurtuldum.”

 

Merakla sordu Duru. “Neden nişanlandın madem istemiyordun?”

 

“Dedemin çok eski bir sözü ayağıma dolandı diyelim.” diye yanıtladı Rüzgâr.

 

“Yazık oldu kıza.”

 

Duru’nun Müge’yi tanımadığı çok açıktı. Rüzgâr gülümsedi. “İnan evlensem bana daha çok yazık olurdu.”

 

“İyi sen öyle diyorsan.” Kapının koluna uzandı artık gitme vaktiydi. “İyi geceler.”

 

“Duru.”

 

Rüzgâr’ın sesiyle olduğu yerde kaldı. Ne kadar güzel söylüyordu. ‘Duru’

 

Rüzgâr’a döndü. “Evet.”

 

Burada oturduğu yerden olmayacaktı. Arabadan indi. Duru’da inip kapıyı kapattı. Yine neler çıkacak acaba diye düşündü Duru. Ne zaman ne söyleyeceği hiç belli olmuyordu bu adamın.

 

Yanına gelip durdu. Karanlıkta birbirlerine bakan çifti balkondan izleyen Aslı, çıt bile çıkarmıyordu. Karanlıkta onlarda Aslı’yı fark etmiyorlardı.

 

Rüzgar, uzanıp Duru’nun elini tuttu. Ellerinin içine aldı. Duru, buna engel olmadı. Çünkü istemiyordu.

 

“Garip bir başlangıç yaptığım doğru, ben sende kendimi tanıyamıyorum. Böyle ısrarcı biri olduğumu bile yeni fark ediyorum.”

 

Başlangıcın garip hatta dehşet olduğunu hepsi biliyordu. Ama Rüzgâr kime çattığını bilmiyordu. Duru’nun durgun sulara benzeyen yüzü içinde nasıl bir kasırga saklıyordu. İşte bunu Duru’da yeni fark ediyordu.

 

“Yani.” dedi zar zor. İçinde can kırıkları doluydu. Rüzgâr bu kırıkları hem topluyor hemde tekrar tekrar ortaya saçıyordu. Rüzgâr’ın esintisine kapılıyordu. Ama birden aklına o gece geliyor geri adım atmakla kalmayıp yüreğine yumruk yiyordu.

 

“Yani benimle ol. Canım ol. Yüreğim ol. Geleceğim ol.”

 

Güzel konuşuyor, güzel bakıyordu. Sözlerinin içinde geçenler pişmanlığını ifade ediyordu. Bunu anlamak zor değildi Duru için. Ama yaptığı çok kötüydü. Affedilemez. Unutulamaz türdendi.

 

“Ben bilmiyorum… Seni tanımıyorum.” Tanımadığı doğruydu. Bilmediği şeyse ona karşı ne hissettiğinden başka bir şey degildi.

 

“Ben beni tanıyor muyum sanki ama biliyorum sen başkasın. Farkın. Özelsin. Hemde çok güzelsin.” derken gülümsedi Rüzgâr. Genç kadın tebessüm etmekle yetindi.

 

Aslında kalbi dört nala koşuyordu Rüzgâr’a. Ama dizginler sağlam iplerle düğümlenmişti varamıyordu gideceği yere, tıkanıp kalıyordu.

 

“Gitsem iyi olur. Kızlar merak eder.” Hiç istemesede ellerini bıraktı kızın. Kendi elleri boş kalırken Duru’nun elleri üşümüştü.

 

“Hadi eve gir bekliyorum ben burada.” Duru başını sallayıp onayladı. Arkasına bakmadan apartmandan içeri girdi.

 

Ellerini cebine sokan Ali Rüzgâr, ardından kendi kendine konuştu. “Ah canına yandığım kadın. Neyi nasıl bilebilirdim. Ne olacak şimdi? Ya batarız. Ya çıkarız, ama bu işin sonunda bir sen bir ben birde bebek olacak.” Arabasına doğru ilerlerken yine mırıldandı. “Bebek konusunda kararsızım, bir kaç tane olabilir…”

 

Duru içeri geçip üzerindeki montu bir kenara bıraktı. Kızların soruları hali hazırda bekliyordu. Aslı’da içeri girmişti o gelmeden.

 

Koltuklara yerleşen kızların gözü kulağı Duru’ya odaklanmıştı.

 

Azra, “Ee anlat. Ne dedi ne yaptın yemekte?” ardı ardına sıraladı sorularını.

 

“Ailesi çok iyi insanlar. Aile dediğim dede ve babaanne, annesi yoktu. Anladığım kadarıylada annesiyle arası yok. Şarkıcı olmama şaşırdılar ama yadırgamadılar. Gerçi çokta önemli değil zaten biliyorsunuz. Çok enteresan bir yemek değildi. Normal sıradan.” diye bitirdi Duru.

 

Zeynep, “Yani iyi insanlar diyorsun.” dedi.

 

“Aynen öyle hatta çok sevimli iki ihtiyar bile diyebilirim.” Aslı Duru’ya baktı. “Peki Kuzey’den nasıl kurtuldunuz?”

 

“Kuzey’e peşimde biri olduğunu söyledim ilk. Rüzgâr gelince peşimdekinin o olduğunu anladı. Fazla üstelemedi. Ama bu bile Rüzgâr’ı delirtmeye yetti.” dedi gülümseyerek.

 

Nil, “Abla bilmem farkında mısın ama sana abayı yakmış.” dediğinde Duru gözlerini kardeşine çevirdi. “Farkındayım. Bunun için ne yapabilirim?”

 

Aslı’nın içi içini yiyordu. Hiç sevinmiş değildi buna. En başta bunu konuşmuş olduklarını biliyordu ama gerçek söylemden daha acıydı.

 

“Ya sen Duru?” dedi Aslı. Duru hızla başını Aslı’ya çevirdi. “Ne ben Aslı?”

 

“Sen senin farkında mısın sende ona kapılıyorsun. Ona nasıl güldüğünü kendin görsen.”

 

Duru utançla başını eğdi. İnsanın kendine kötülük edene aşık olması suç muydu? Suçlu gibi eğdi başını. Aşığım demek için çok erkendi. Yine de boş olmadığını biliyordu. Bu hislerin bile ne olduğunu bilmiyordu ki. O, daha önce hiç aşık olmamıştı. Şimdi o yolda gidiyordu. Ama istikameti sadece bir meçhuldü.

 

Aslı yerinden kalkıp Duru’nun dizi dibine oturdu. “Neden başını eğdin? Sen bunu yapacak son kadınsın.”

 

Duru başını kaldırmadı. Aslı’nın sözlerinin doğruluğu içindekilere merhem olmuyordu.

 

“Utanıyorum.” derken sesi titremeye başlamıştı. “Elimde değil. Ben bu duyguları tanımıyorum. Ne olduğunu bilmiyor ne olacağını seçemiyorum.” Gözlerinden bir kaç damla yaş Aslı’nın eline düştü.

 

“Kimi sevdiğinin ne önemi var. Sevgi senin kalp senin. Hem olmadı düğün dernek ederiz.”

 

Duru hızla başını kaldırdı. Gözlerini elinin tersiyle sildi. “Hayır daha neler. Sevmek güzel olabilir ama güven yoksa hiç bir işe yaramaz. Ben onun için herhangi bir kadındım. Öyle olmadığıma hiç bir zaman emin olamayacağım. Bana bunu yapan canı isteyince başka birine yapamayacağını bilebilecek miyim? Hayır bilemeyecegim. Bu ne demek peki? Aşkımdan ölsem bile Ali Rüzgâr Asilkan’a ait olmayacağım.”

 

Hepsi biliyordu haklı olduğunu. Kimse onu ikna etme yoluna gitmeyecek kadar çok seviyordu. Bu kızlardan ona ancak destek olurdu.

 

“Sen iste bize yeter, Ali Rüzgar Asilkan bunu sana yaptığına çok pişman olacak.” dedi Aslı.

 

“Sana güveniyorum. Biliyorum ona bunu ödeteceksin. Bende senin yanında olacağım.” Bunu kalbinin söylemediğini hepsi biliyordu. Aksini söylemeye hiç birinin dili varmazdı.

 

Zeynep, “Tatlım bak korkma sana bir şey diyeceğim.” diye lafa girdi. Ama Duru çoktan korkmaya başlamıştı. “Ne?”

 

“Yarın hastaneye uğrar mısın? Her ihtimale karşı sana kan testi yapmak istiyorum. İlaç yüzde yüz etkili değildi.” Karşısındaki kızın nasıl yıkıldığını görüyordu. Ellerini yüzüne kapattı. Derin bir nefeslenip açtı. “Sabah gelirim. Uyusam olur mu?

 

Azra ev sahibi olarak hemen ayağa fırladı. “Gel canım odanı göstereyim.”

 

Azra önde Duru arkada salondan ayrıldılar. Zeynep ve Aslı da eve dönmek için çıktılar.

 

Beden yorgunluğu değildi ama ruhları çok yorgundu. Arabada hiç konuşmadılar. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Yalının kapısını anahtarla açıp içeri girdiler.

 

Salonda karısını bekleyen Yiğit, sehpanın üzerinde duran abajuru yaktığında Aslı kocasının kendini beklediğini anladı. Zeynep odasına çıkarken Aslı kocasının yanına gitti.

 

Eskiden, çok eskiden tek başına oturup İstanbul boğazını izlediği koltukta oturuyordu Yiğit.

 

Karısının uzun zamandır bir iş peşinde olduğunu biliyordu. Ona güveni kendine olan güveninden bile fazlaydı. Elini Aslı’ya uzattı. Kendine uzanan eli gülümseyerek tutup kocasının kucağına bıraktı kendini. Karısını kollarının arasında güvenle saran Yiğit, bir elini de saçlarına götürüp okşadı. Aslı kendini en iyi hissettiği yerin kesinlikle burası olduğunu biliyordu.

 

“Söyle bakalım küçük cadı, ne iş peşindesin yine? Çok düşündüm ama bulamadım.”

 

Aslı kocasının göğsüne iyice gömüldü. Sıkıca sarıldı. Bu sarılışın bile bir anlamı vardı. Karısını çok iyi tanıyan adam anlamıştı. Aslı üzgündü. Ne zaman üzülse aynı şeyi yapıyordu. Tek sığınağı, herkesin derdine çare olan kadının tek çaresi olandı kocası. Yiğit bunu biliyordu.

 

“Belki bir gün anlatırım, ama şimdi değil. Sorma. Sakın sorma, sana yalan söylemek istemiyorum.”  Yiğit hiç bir şey sormadı. Karısını kucağına alıp odasına çıkardı.

 

 

 

Zeynep odasına girdiğinde babasının klonu gibi olan minik kızını babasının göğsünde uyurken buldu. Aras’ta kızıyla beraber uykuya dalmıştı.

 

İçi ezildi o an. Kızını ve kocasını fazla yanlız bırakıyordu bu ara. Ama yapacak bir şey yoktu. Herkes ailedendi. Dert varsa birdi. Yoksa yine birdi. Yatağa usulca oturup önce kızına sonra kocasına minik bir öpücük verdi. Minik Azra’nın uykusunu bölmeye hiç niyeti yoktu. Aras hemen uyanmıştı. Soru dolu bakışlarını karısına dikti. Zeynep’te ona özür dolu baktı. Kalkıp kızını beşiğine yatırdı Aras. Sırtını yatağa vermiş elinde yastık kenarıyla oynayıp derin düşüncelere dalan karısını kollarının arasına çekti. “Bana söylemek istediğin bir şeyler var ama nedense saklıyorsun.”

 

“Özür dilerim Aras … Belki başka bir zamanda söz ama şimdi değil güven bana.” diye mırıldandı. Kendine kör kütük aşık olan kadına inanmayan adam kendini adam demesindi. Aras böyle düşünürdü. Bu düşüncesini Zeynep’le kazanmıştı. Deli fişek biriyken kendini Zeynep’te bulandı. Ona nasıl güvenmezdi.

 

“Güveniyorum. Bir daha sormayacağım.”

 

 

 

 

 

 

 

Sabaha kadar uyumayıp bir sağ bir sol tarifesini yine yerine getiren Duru ve Rüzgâr. Ayrı kulvarda aynı kaleye top koşturan iki oyuncu gibiydiler. İkisinin aklıda birbirinde, aşkta ve savaştaydı. Tek sorun Rüzgâr galip gelmek için güç verirken Duru, mağlubiyet vermek için düşünüyordu. Her yol aşka çıkıyor ama top kaleye takılıp saha dışında kalıyordu. Yani kazanan kimse yoktu. Kazanacak kimsede yoktu. Bu savaşta kimse kazanamayacaktı. İkisinin de kaybı yine ikisi olacaktı.

 

Sabah dokuzu zor eden Duru, Azra’dan ayrıldı. Zeynep’i arayıp geliyor olduğunu bildirdi. Tüm yol boyunca aklında fikrinde “Olmasın, lütfen olmasın” duaları vardı. Onu, ondan bir parçayı taşımak istemiyordu içinde. Evlilik dışı bir çocuk doğurmak sonun başlangıcı olurdu. Bunu kimseye açıklayamazdı. Ne diyecekti. “Şey abi ben biri bana bir gece ilaç verdi kafam güzeldi. Yaptım bir hata” mı?

 

Abisi katil olurdu. Kendi de istemediği bir çocuğa mahkum. Nazlı ve üç bebeği ile mutluluğu yeni bulmuş birine bunu nasıl yapardı. Suçsuz olduğu anlaşılsa bile biliyordu, Abisi bunun peşini asla bırakmazdı. Sonuç yok olan hayatlar olurdu. Kendini zerre düşünmüyordu. Ailesini darmadağın ederdi. Karahan, pek çok şeye izin vermiş gibi görünüyor olsada tam bir Türk erkeğiydi. Bunu asla ama asla normal karşılamazdı. Bakareti kendine aitti. Bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Onu bu şekilde sevecek belki kabullenecek biri bir gün hayatına girebilirdi. Ama bir çocuk. Başını sağa sola sallayıp sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. “Allah’ım yardım et.”

 

Hastanenin otoparkına arabasını bıraktı. Evden çıkarken Azra’nın ona verdiği kızıl perugu ve geniş normal gözlüğü taktı. Birinin onu görüp tanıması çok kolaydı. Hızlı adımlarla Zeynep’in odasına çıktı. Sabah erken saatleri olmasına rağmen Zeynep’in oldukça hastası vardı. Kayıt yaptırma gereği duymadı. Zeynep’e telefon açıp dışarda olduğunu bildirdi.

 

Odasındaki hasta ile dışarı çıkan Zeynep başıyla gel işareti yaptı. Yan yana laboratuvara inmek için asansöre bindiler. Heyecanı git gide artıyordu. Sürekli elleriyle oynuyordu. Zeynep elini uzatıp titreyen ellerini tuttuğunda endişeli bakışlarını Zeynep’in hüzünlü gözlerine dikti.

 

“Korkma tatlım, belki yoktur. Bizim ki sadece tedbir.”

 

“İyi ya ihtimali bile beni ne hale getirdi. Ah Zeynep ya varsa ben o zaman öleyim.”

 

“Ay daha neler. Lütfen aklından çıkar bunları.” Zeynep elinden geldiği kadar rahatlatmak istemişti. İşin özünde biliyordu ki, böyle bir şey gerçek bir son hazırlardı önce Duru’ya sonra hepsine.

 

Adı geçen tek bir kayıt bile yaptırmamıştı Zeynep. Bununla özel olarak ilgilenmişti. Rüzgâr’ın nereden çıkacağı asla belli olmazdı. Kanı verdikten sonra Zeynep hastalarının yanına dönmüştü. Duru’da özel bir odada sonuçların çıkmasını bekliyordu. Ama dakikalar geçmek bilmiyordu. Sen git ben haber veririm demişti Zeynep. Duru, bir adım bile gitmemişti. Burada bu odada sonunu bekleyen idam mahkumu gibiydi. Yarım saat anca geçmişti. Zeynep telefon açıp odama gel, diyince ok gibi fırladı. Bir dakikada vardı Zeynep’in odasına. Tam bir hasta çıkıyordu. Odada yanlız kalmışlardı. Ayakta öylece kaldı. Hemen rahata erip burdan kaçmak istiyordu.

 

“Otur Duru,” dedi Zeynep. Başını hayır anlamında salladı. “İyiyim.”

 

“Tamam.” dedikten sonra masanın üzerinde duran zarfı eline alıp hızla açtı Zeynep. Duru gözlerini bile kırpmadan onu izliyordu.

 

Zeynep’in an an değişen yüzünü görmek duymaktan daha acı gelmişti Duru’ya.

 

Başını kaldırıp bekleyen kıza baktı. “Kaderinde bu şekilde anne olmak varmış üzgünüm, çok üzgünüm.”  Ağlamak üzereydi Zeynep. Doktor olarak birine anne oluyorsun sözü ilk defa acı veriyordu. İlk defa zordu.

 

Gözleri kendine takılı kalan kızı inceledi. Küçük çaplı bir şok yaşıyordu. Bariz belliydi.

 

Bu şekilde anne olmak. Üzgünüm… kaderin… Beyni çark gibi evirip çevirip bir yerlere oturtamıyordu. Zeynep, hızla yerinden kalktı. Hemen kolundan tutup koltuga oturttu.

 

“Kendine gel lütfen canım. Bak korkutma beni, hadi Duru.” dedi hem sesinden hem yüzünden üzgün olduğunu ve ona iyi gelmek istediğini belli ediyordu Zeynep.

 

Gözlerini yavaşça Zeynep’e çevirdi. Dolu dolu bakıyordu.

 

“Bittim ben.” Ardı ardına inen göz yaşlarını Zeynep sildi. “Hayır hayır yok öyle bir şey. Tamam hamilesin ama bebeğinin bir babası var. Her şey kötü başladı tamam ama iyi olabilir Duru, lütfen ağlama!” desede kendi de ağlamaya başlamıştı.

 

Bir anda öfkeyle doldu Duru. “Ne babası ne bebeği, ben ikisini de istemiyorum.” diye bağırdı. Zeynep bunu beklemiyordu. Sinir boşalması yaşıyordu üzerine gitmedi. “İstemiyorsan doğurmazsın. Lütfen kendini bırakma canım.”

 

İstemiyorsan doğurmazsın, ne kadar kolay bir cümleydi. Ama Duru’nun bahsettiği şey bu değildi. Olmasını istemezdi. Olmuştu ve geri dönüşü yoktu. “Zeynep gitsem iyi olacak.” Ayağa kalktı. Bir kez sendeledi. Zeynep hemen tuttu onu. “Bende geliyorum. Seni yanlız bıkar mıyım.”

 

Hemen beyaz önlügünü çıkarıp masanın üzerine fırlattı. Montunu giyip çantasını aldı. Çıkışta asistanına randevuları iptal etmesini söyleyip Duru’nun arabasını otoparkta bırakıp kendi aracıyla hastaneden Azra’ya doğru yola çıktı. Yol boyunca başını dayadıgı camdan hiç kaldırmamıştı. Tek kelime bile etmemişti.

 

Zeynep Aslı’yı arayıp Azra’ya geçtiğini ve hemen gelmesini söyledi. Açıklama yapmadı, anlayan anlamıştı.

 

Bir saat sonra hepsi yine Azra’nın evinde dün geceki yerlerinde sessizce oturuyorlardı. Herkes içinden düşünüyordu. Soru soruyor ama cevap bulamıyorlardı.

 

“İstediğin nedir?” diye sordu Aslı. Birinin bir yerden lafa girmesi gerekiyordu.

 

“Babasız bir çocuğum var! Ne istedigimin önemi var mı Aslı?” dedi Duru.

 

Azra, “Bebeğin babasız değil bunu sende biliyorsun.” dedi.

 

“Babası beni kandırdı. Aklımla oynadı. Belki o an bana verilenle onu istemiş olabilirim, ama bu aklımla bunu asla yapmazdım. Evlilik dışı bir çocuk doğurmak benim sonum, abim duyarsa hepimiz ölürüz.”

 

Aslı, “Sana asla körü körüne git onunla seni seviyor diye evlen demeyeceğim. Bunu diyenin ağzına kürekle vururum. Kimse ölmeyecek yada öldürülmeyecek. Her şeyin bir oluru vardır.” dedi. Duru’nun gözlerinin içine bakarak, “Doğurmak ya da doğurmamak senin bileceğin iş. Bize dersen, hayır ben bu çocuğu istemiyorum, kolayı var. Ama doğru değil o ayrı. Dersen ben bu bebeği istiyorum. Biz daha ölmedik onada bir kılıf uydururuz.” dediğinde kızlar da Aslı’ya katıldı.

 

Lakin kimsenin dili, “Aldır bebeği” sözüne varmıyordu. İstemek yada istememek lafı Duru’nun iki dudağından çıkmadan da kimse yorum yapmazdı. Yapmayacaktıda.

 

Gözlerini halının üzerinde bir desene odakladı Duru. “Düşünmek istiyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var.” Yerinden  kalkıp sabah çıktığı odaya doğru yürüdü.

 

Ruken gözündeki yaşı eliyle sildi. “Teyze olmak acı veriyor ablalarım.”  Asya’nın kolunun altına girdi. Asya daha yaşı on dokuz olan Ruken’in bünyesine fazla geldiğini düşünüp saçlarını okşadı. “Üzülme Ruken. Başka yeğenlerin de olacak. Bu günler hepimiz için geçecek.”

 

Aslı dişlerini sıktı. “Ulan Rüzgâr. Ulan seni parçalara ayıracagım. Her bir kemiğini kırıp eline vereceğim. “Ellerini saçına daldırıp geriye attı.

 

Aslı, “Zeynep, Azra çıkalım mı?” dediğinde mesaj alınmıştı. “Çıkalım.” dediler.

 

Aslı, Nil, Ruken ve Asya’ya döndü. Siz burdan ayrılmayın. Biriniz muhakkak burda kalsın.” Kızlar sessizce itaat ettiler. Zaten hiç birinin gitmeye de niyeti yoktu.

 

Arabayı Üsküdar sahiline çekip arkasına yaslandı Aslı. Kızlarda arabalarıyla yanına durmuşlardı. Üçüde dışarı çıktı. Aslı’nın arabasının önüne yasladılar bedenlerini. Soğuk hava içlerine işliyordu. Denizin dalgaları minik minik tuzlu damlalar atıyordu kızların üzerine.

 

Yan yana durup bir süre denizi izlediler. Hiç konuşmadan da anlaşabilme yeteneğine sahip bu üç kadının tek düşündükleri Duru’ydu.

 

“Hayır Aslı, biz katil değiliz. Rüzgâr’ı öldürmeyi unut.” dedi Azra. Aklından onu öldürmek isteği geçtiğini biliyordu.

 

“Evet değiliz ama ya bir bebeğin ölü mü? İstemezse aldıracak. Ve biz buna engel bile olamayacağız. Babasını değil ama  çocuğunu öldürecegiz.” deyip sıkıntıyla soludu Aslı.

 

“Neden destek oluyoruz. Yani aldırmasına engel olabiliriz.” dedi Zeynep. “Hem bana hiç güvenmeyin bu konuda. Başlarım hipokratına, yeğenimi ellerimle öldüremem. Zaten artık kürtaj yapmıyorum. Neriman annem and aldı benden.” Sözü bitince montunu sıkıca sarıldı Zeynep. “O bir gün pişman olacak. Ben o pişmanlığı ortak olan doktor olmak istemiyorum.”

 

Azra, “Hipokratına yandığım sen nasıl doktorsun kız?” dedi sırıtarak. Zeynep, omuz silkti. “Ben doktorum katil değil. Duru elbette suçsuz ama bu haltı bile isteye yiyen insanların günahına ortak olacağıma mesleği bırakırım daha iyi.”

 

“Ne yapacağız peki?” diye sordu Azra. Uzaklara diktiği gözlerini kıstı Aslı. “Hazırsanız söylüyorum.”

 

Azra, “O nasıl laf pampa her daim? dedi.

 

“Ah pompişlerim seviyorum sizi hadi öt artık.” Aslı’nın önüne geçerek merakla bakındı Zeynep.

 

 

 

 

Gün kendini akşama emanet etmişti. Duru, odadan dışarı çıkmamıştı. Kızların yemek yeme isteğini hayır olarak ötelemişti. Rüzgâr saatlerdir arıyordu. Reddettiği çağrı sayısını sayamamıştı Duru. Aslı, Azra ve Zeynep Azra’ya gelmişlerdi. Kızlar odadan hiç çıkmadığını ve yemek yemedigini söylemişlerdi.

 

“Sabahtan beri aç mı yani?” diye sordu Zeynep.

 

Nil başını salladı. “Yemedi, istemedi. Zorlayamadık.” diye geveledi. Kızlar Duru’nun odasına doğru ilerlemişlerdi ki, zilin deli gibi ardı ardına çalmasıyla hepsi birbirine bakıp gerildiler. İlk akla gelen Karahan’dı.

 

Azra iki adımda kapıya varıp hızla açtı. Kızlarda merakla kapıya gelmişlerdi.

 

Rüzgâr!

 

Kapının ardında tek tek inceliyordu kızları. Kızlar da şaşırmış şok olmuşlardı. Bu adam gerçek bir deliydi.

 

“Duru burada, görmek istiyorum.” dedi tüm ciddiyetiyle. Kızlar göz ucuyla baktılar birbirlerine.

 

“Yok burada Duru.” dedi Aslı. Rüzgâr küstahça gülümsedi. “O burada biliyorum. Boşuna çenenizi yormayın.”

 

Aslı bir adım öne çıktı. “Bana bak Asilkan, damarıma basma yok diyorsam yok.”

 

Gözleri kısılan Rüzgâr, Duru’yu görmediği ve neden telefonlarına cevap vermediği endişesiyle zaten gergindi. “Damarın nasıl bir şey bilmiyorum Demirkan, ama korktuğumu düşünme o burada ve ben onu görmeden şuradan şuraya gitmeyeceğim.” deyip Aslı’nın gergin telini resmen eliyle yerinden oynatmıştı. Rüzgâr’a doğru bir adım attığında Zeynep kolundan tuttu.

 

Tüm nefreti ve meydan okuyan bakışlarıyla Rüzgâr’ı öldürmeyi düşünüyordu Aslı. Ve şimdi ağzından çıkacak gerçeğe yakın tek bir söz her şeyi mahvederdi. Bunun bilinciyle konuştu.

 

“Ulan seni gözümü kırpmadan harcarım, kim vurduya gidersin. Dün gece kıza ne dediysen artık. Bugün dağılmış durumda.” diyerek bilmemezliğe baş vurdu.

 

Aslı’nın cümlelerini duyduğunda kaşlarını çattı. Dün gece ona onu üzecek herhangi bir söz söylememişti. Ama… Ama Duru’nun başına getirdiği dertle kendisini bağdaştırdığında çatılan kaşları düzeldi. Elini alnına götürdü. ‘Tabi ya ‘dedi içinden. Duru kendine karşı olan hisleriyle o gece yaşadığı olayı birleştirdiginde kendini kötü hissetmişti. Keklendigini bilmediği için aklına başka bir şey gelmiyordu. Duru kendisini hatırlamıyordu ki…

 

“Ben onu görmek istiyorum. Gitmeyeceğim. Sabaha kadar bile olsa beklerim, burada bu kapıda!”

 

Rüzgâr’a şaşırmamayı ne zaman öğreneceklerini bilmeyen kızlar, doğal olarak onun bu ısrarcı haline yine şaşkın şaşkın bakmışlardı.

 

Aslı dişlerini sıkıp geri adım atmayı düşündü. Duru az çok veya çok bu adama karşı boş değildi. Bazen, binlerce insanın binlerce kelimeyi bir araya getirip konuşmaları bir insana iyi gelmezdi. Ama… Yarin bir tek sözü bile ayağa kalkması için yeterliydi. Açtığı yaraları yine bu adam iyileştirebilirdi. En azından Aslı ve bütün kızlar bunu düşünüyordu. Belki, Duru tam tersini düşünüyordu. Bunu görmek için onlara bir şans lazımdı. Her ne kadar Rüzgâr bu şansı hak etmeyen biri olsada yaraya merhem sürecek tek insan yine yarendi. Aslı kenara çekildi. “İçeri gel bay ısrarcı.”

 

Ağzı açık kalıp küçük çaplı bir şok yaşadılar. Rüzgâr kızlara hiç bakmadan aralarından sıvışıp salona geçti.

 

“Adamdaki  rahatlığa bakar mısınız?” dedi Azra.

 

Nil kollarını göğsünde bağlayıp göz devirdi. “Nihat’ıma diyordum ben küstah diye, zavallım eline su dökemez bu hırtın.”

 

Aslı Duru’nun odasına doğru ilerledi. Kapıyı usulca açtı. Kendini uykunun kollarına bırakmıştı. İnanın en huzurlu olduğu andı uyku hali. Duru’nun da yüzünde bu huzur vardı. İçini çekip kapıyı yavaşça kapatıp salona geçti. Kızların delici bakışlarına aldırmayan Rüzgâr bekliyordu. Birisi ona ‘hadi geç odası şu tarafta” demeliydi. Aslı odaya girdiğinde direk muhatabı olarak Rüzgâr’a konuştu.

 

“Uyuyor. Artık nasıl kötü geldiysen kıza bütün gün odadan çıkmadı. Yemekte yemedi.”  Rüzgâr’a vicdan azabı çektirmeye devam etti Aslı. Eğer vicdan var ise.

 

“Aslı lütfen içeri girmeme izin ver.” Vermesede girecek gibi duran adama baktı bir süre. Bu nasıl adamdı. Ne laftan anlıyordu ne halden. İçinde nasıl bir aşk taşıyor olduğunu çok merak etti Aslı. “Ya daha çok üzersen de ağlarsa? Seni buradan tavayla döve döve atarım.”

 

Kaşları havalanan Rüzgâr, Aslı’nın garip sözlerine şaşırmıştı. “Yaparsın sanırım sende o kapasite var.”

 

“Şüphen olmasın hemde granit tavayla döverim o çok ağır bilmezsin. Beynini deler.” dedi kollarını göğsünde bağlayıp.

 

Rüzgâr başka bir şey demedi. Hadi git demesini bekliyordu. Aslı’da bunu görebiliyordu.

 

“Koridoru takip et sağdan üçüncü kapı.”

 

“Teşekkürler.” diyerek fırladı yerinden.

 

Azra dilini damağına vurup şaklattı. “Sen granitin ağır olduğunu nereden biliyorsun? Yemekte yapamazsın ama…” diye sordu. Ufaktan kıkırdamaya başlamıştı kızlar.

 

Aslı Rüzgâr’a olan hırsını kızlara püskürttü. “Vay arkadaş ya sen git aleme diz çöktür. Adam kaçır, aşık barıştır ama gelip yüzüne vursunlar yemekte yapamazsın ki.” diye Azra’nın taklidini yaptı. Aslı’nın çıkışıyla iyice kahkahaya yol vermişlerdi. Aslı’da kızlara yan yan bakıp güldü. “Ay tamam ya geçende annem ve Suzan ablayı konuşurlarken duymuştum.”

 

Kahkaha sesleri Rüzgâr’a kadar ulaşmıştı. Tam kapının önüne gelmişti. Kızların gülme seslerine kaşlarını çattı. “Çok garipler.” diye mırıldandı. Kapıyı usulca açtı. Başını içeri soktuğunda kıymetli yanını mışıl mışıl uyurken görünce bütün gün tuttuğu sıkıntılı nefesi bir anda dışarıya bıraktı. Tüm gerginliği bir anda ortadan kalmıştı. Yatağa doğru sessiz adımlarla ilerledi. Yaptığı yanlıştı ama Rüzgâr’ın hangi yaptığı doğruydu ki? Yine kuralsız kimliğine yenisini ekleyip kızın yanına uzandı. Başını kaldırıp bebekler gibi uyuyan güzeline baktı.

 

 

 

Duru’nun yastığa düşmüş elinin içinde parmaklarını gezdirmeye başladı. “Kesinlikle yaşanması gerekensin tatlı kız.” diye mırıldandı. Elinin içindeki kıvılcımların sıcaklığı ile yerinde kıpırdandı Duru. Gözlerini araladığında elini gördü ilk. Sonra elinin içindeki parmakları. İlk anda kızlardan biri olduğunu sanmıştı. Uyku haliyle aklına Rüzgâr’ın yatağında olacağını rüyasında görse inanmazdı. Avucundaki ele dikkatli bakınca kızlardan birine ait olamayacak kadar büyük iri olduğunu fark edince hızla başını çevirdi. Gözleri kocaman açılırken kendini yatağın dışına atmak için hamle yaptı. Daha ayağını yataktan indiremeden Rüzgâr’ın hamlesiyle gerisin geri yatağa dönüş yaptı. Acaba rüyada mıyım, diye saçma bir fikre kapılınca gözlerini kapattı.

 

Onun bu haline tebessüm etmekle yetinmeyen Rüzgâr, “Nereye tatlım, hem ne çabuk uyandın ben seni izlemek istiyordum daha.” demesiyle Duru rüya olmadığını anlayıp gözlerini hızla açtı.

 

“Sen buraya nasıl girdin?” Sonra geldikleri hale baktı. Adam resmen üzerine eğilmişti. Ve zalimin oğlu o nasıl gülüştü. Hemen aklındaki düşüncelerden sıyrıldı.

 

“İçeride eli maşalı bir hatun var onun sayesinde.” İki elini Rüzgâr’ın göğsüne koyup itti. “Az uzak dur. Nereden geliyor bu cesaret?”

 

Rüzgâr kendi göğsünde duran eli alıp dudaklarına doğru götürdü. Gözlerini bir an bile Duru’nun gözlerinden ayırmadı. Kalbinde uçuşan kelebek ordusuyla başa çıkamıyordu Duru. Belki görmese hani böyle şeyler yapmasa nefret etmek silmek daha kolay olacaktı. Ama inatla yüreğine gireceğim diye savaşıyordu Rüzgâr.

 

“Cahil cesur olurmuş. Ben aşkta cahilim. Cesaretim oradan geliyor. Birde seni görmedim ve sesini duymadığım zaman deliriyorum o zaman gözüm dönüyor.” Sesinde tutkunun tonları vardı. Ses tonu bile onu ele veriyordu. ‘Bu adam sana tutkun sev onu’ diyordu sanki tutku.

 

“Üzerimden kalksan…” diye mırıldandı Duru. Bu şartlar altında doğru düşünemiyordu.

 

Rüzgâr’a kalsa ömrü billah öyle kalırdı. Ama onu daha fazla zorlamak istemiyordu. Kendi dogrulurken Duru’yu da elinden tutup doğrulmasına yardım etti. Duru, ayaklarını yere indirdi. Rüzgâr’da yere diz çöküp ellerini tutup gözlerine baktı karşısındaki güzelliğin.

 

İçinde bir bebek taşıyordu. Bu, ona hayran hayran bakan adamın bebeği… Aklına hücum etmişti birden. Ne vardı bu işi bu yokuşa sürecek, neden bunu ona reva görmüştü? Adama doğru çekilen kalbi neden ona tam anlamıyla küsemiyordu. Bu kadar aşk doluyken, kendi kabini de doldurmuşken, bu zorluk bu ihanet, bu kandırmaca nedendi? Şimdi veya sonra evli olabilir, bir bebeğimiz olacak sözünü büyük bir hevesle ve gururla söyleyebilirdi. Ama bir hiç uğruna heba olmuştu her şey.

 

Suratının asıldığını fark etti Rüzgâr. Bunun tek sebebinin kendi olduğunu düşünüyor ve Kerem’i öldürmediğine bin pişman oluyordu.

 

“İzin ver mutlu olalım. Senden başka hiç bir şey istemiyorum.”

 

“Ben seni istiyor muyum peki? Bunu anlamak neden sana zor geliyor?” Duru. Elbette istiyordu ama bu yaşadığı her şeyi inkar etmek, üzerine sünger çekmek yok saymaktı. Ve bunların hiç birini istemiyordu.

 

“Yatak odanda bir adam var. Ve sen çığlık çığlığa buradan kaçmıyorsun. Bence sende beni istiyorsun.”

 

“Kendini çok önemsiyorsun. Bu huyunu sevmiyorum. Çok ısrarcısın bu huyunuda sevmiyorum. Hemde fazla küstahsın. Kendini çok beğeniyorsun bunların hiç birini sevmiyorum.” Duru’nun sevmiyorum sözleri bile kabine aşk pompalayan Rüzgâr gülümsedi.

 

“O zaman sevdiğin bir şeyler var.” dedi.

 

“Yok canım. Sen birde şımarıksın. Şimdi ben sana dersem çok sevimlisin, başın göğe erer daha çok şımarırsın.” Karşısında gülen adamın yüzüne bakınca ağzından kaçan lafları topladı.

 

“Demek çok sevimliyim.” dedi tek kaşını kaldırıp. Duru ellerini yüzüne kapattı. Nasıl kaçırmıştı dilinden o lafları. Kendine kızıyordu.

 

“Hayır değilsin. Ben laf olsun diye söyledim.” dedi ellerini indirip. “Hem çekil önümden salona geçeceğim. Sana da güle güle.” diyerek Rüzgâr’ı itip ayağa kalktı. Rüzgâr’da peşinden. Aniden dönen başına elini götürmeye kalmadı. Oldugu yere cansız bedenini bırakacağı sırada Rüzgâr ani bir hamle ile tuttu.

 

“Duru.” diye yüksek perdeden çıkan sesini kızlarda duymuştu. Rüzgâr, Duru’yu tekrar yatağa yatırırken içeri giren kızlar korkuyla yatağa koştular.

 

 

Kızı yatırıp yere diz çöktü Rüzgâr. Elini elinin içine aldı. Bu şekil bir korku ilk defa yaşıyordu.

 

Aslı, Duru’ya baktı. Bilinci açıktı. Ama sesini çıkaramıyordu. “Ne yaptın lan doğru söyle tava değil vallahi mutfagı yıkarım başına?” Kızlar yatağın etrafını sarmıştı. Zeynep nabzını kontrol ediyordu. Azra, içeriden tansiyon aletini koştur koştur getirmişti.

 

“Ben hiç bir şey yapmadım. Ayağa kalktı ve bayıldı.” diye açıkladı Rüzgar.

 

Tansiyonunu ölçüp makineyi kolundan çıkardı Zeynep. “Çok düşük. Hemen bu yataktan kalkıyorsun. Ve yemek yiyorsun. Ve bu bir emirdir.”

 

Rüzgâr, Duru’ya döndü. ” Evet evet doğru söylüyor.” Kızlar bir gün bu adama alışacaktı. Ama hala şaşkındılar. Sanki içlerinden biri gibi rahattı Rüzgâr.

 

Duru elini alına koydu. Dönüyordu hala. “Siz bizi biraz yanlız bırakır mısınız? Yemeği hazırlayın ben geleceğim.”

 

Kızlar onları yanlız bırakmak için kapıya yöneldiler. Aslı iki parmağını gözüne tutup sonra Rüzgâr’a çevirdi. “Akıllı ol.”

 

Rüzgâr kaşlarını çatıp hiç bir şey demedi. Odada yanlız kalmışlardı. “Aslı gerçek mi?” diye sordu. Duru halsiz olmasa buna katıla katıla gülerdi. “Gerçek.”

 

Rüzgâr’ı burdan göndermenin en iyi yolu suyuna gitmekti. Duru’da bunu yapacaktı. Elini uzattı. Oturur vaziyete geldi. Rüzgâr’ın yardımıyla. Karşısına oturan adama baktı. ” Şimdi git lütfen, yarın görüşelim mi ?”

 

İstemesede mecbur gitmek zorundaydı. İki saniye sesizce baktı kıza. “Tamam.” deyip ayağa kalktı. “Yarın seni ararım. Ama sende yemeğini ye lütfen. Eve gidince arayacağım.”

 

Duru başını sallayıp onayladı. “Tamam.”

 

Kapıya doğru bir adım atıp geri döndü Rüzgâr. Ayakları geri geri gidiyordu. Geri dönen adama baktı Duru. “Ne oldu?”

 

Hiç konuşmadan yatağın yanına gelip Duru’ya doğru eğildi. Ne yapacağını hiç bir zaman kestiremezdi Duru. Bu adamın sağı solu belli olmuyordu. Seyre koyuldu.

 

Rüzgâr eğilip alnına dudaklarını bastırdı. Duru, alnına değen dudaklarla gözlerini kapattı. İlklerine sahip olan adam bir ilk daha yapıp daha önce hiç bir erkeğin dudaklarının değmediği yerden öpmüştü. Bu diğer öpmelere benzemeyendi. Bir erkek kadını alnından öpüyorsa bunun tek açıklaması “Seni seviyorum.” demekti. Sevildiğini hisseden her kadın gibi kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı.

 

Rüzgâr geri çekilip gözlerine baktı kızın. Kendini orada görebiliyordu. Bu bile yeterdi. Sevgi böyle bir şeydi. Önce ve önce se-ve-cek-sin çok seveceksin. Karşıdan beklemeyeceksin. Önce vereceksin ki alabilesin.

 

“En kıymetlimsin bunu unutma.”