Ağustos 25, 2020

12. Yavaş Yavaş Severim

ile payelll

 

 

 

 

Çorbasını içen Duru’ya baktı. Gözleri fal taşı gibi olmuştu. “Ne dedi, en kıymetlimsin mi dedi?” diyen Asya elini masaya vurup, “Kız ikizim,” diyerek Aslı’yı dürtme gafletinde bulundu Asya. Aslı dürtülmekten nefret ederdi. Aslı gözlerini devirirken Asya devam etti. “Kız ikizim biz intikam alalım derken adamı iyiden iyiye aşık ettik.”

 

“Asya beni bir daha dürtersen emin ol sen aşkına kavuşamayacaksın.”

 

Asya ellerini havaya kaldırdı. “Özür dilerim Abla boş bulundum. Beni aşkımdan etme.” Yavru kedi gibi sokuldu kız kardeşine Asya.

 

Aslı, Duru’ya döndü. “Bu iş çığırından çıkıyor Duru. Bize bir şeyler söylemen lazım bizde sana  daha sağlıklı fikirlerle gelelim.”

 

Ne demek istediğini çok açıktı. Duru kaşığını kenara bırakıp arkasına yaslandı. “Bu çocuğu ben istemedim. Büyük ihtimalle oda istemedi. Başıma gelenleride ben istemedim ama bunu o, istedi. Ama anlamadığım bir şey var.” dediZeynep ve Aslı arasında gözlerini gezdirdi.

 

Zeynep, “Nedir o?” diye sordu

 

Duru o, gece neden Rüzgâr’ı bir kez dahi reddetmediğini hatırlamıyordu. Yani neden hiç tanımadığı bir adama karşılık vermişti? Neden karşılık vermeyi istemişti? Rüzgâr’a olan hislerini anlamaya başladığından bu yana bunu kendine sorar olmuştu. Daha öncesinde öylesine bir ilaç içmişti. Kendinde değildi, cümlelerini tekrar ediyordu.

 

“O ilaç neydi ve bana ne yaptı?”

 

Zeynep biraz düşündü. Aslı da öyle. Zeynep, “Cesaret hapı, sadece bu.” dedi. Aslı da ona istinaden, “Sana içinden ne gelirse onu yaptırır. Doğru yanlış kavramı o an için yoktur. Savaşa bile gözün kapalı gidersin. Başını kesseler canım acımaz. Zararı çok fazladır ve uyuşturucu içerir. Fazla veya birkaç kez alsan bağımlı olursun. Tabi bu plan senin için kurulmamıştı.” dediğinde Duru şaşırmamıştı.

 

“Kafam güzeldi. Onu hatırlıyorum. Peki o gece Rüzgâr’ı istesem reddedebilir miydim?”

 

Zeynep, “Etsen bile çok direnemezdin. Adam bu ağızla seni havada karada kandırırdı. Senin kafa zaten güzel, bodoslama atlardın.” dedi.

 

“Anlıyorum.” diyebildi. Kızlara o gece Rüzgâr’ı reddetmedigi kısmını atladı. Eğer aklı başında olsaydı istese bile bunu yapmazdı. “Tamam, şimdi size  kararımı söylüyorum; ve her halükarda beni bırakmayacağınızı da biliyorum.”

 

Nil ve Ruken yandan sarıldı ablalarına. Kızlarda uzanıp elini tuttular.

 

Azra, “Bunu söylemen bile anlamsız bebekim. Birimiz hepimiz kuralı bizde can bulmuş.” deyip güven tazeledi.

 

“Ben istemedim ama Allah verdi. Ne benim suçum var ne de onun. Nasıl olacağı hakkında henüz bir planım yok ama

siz varsınız,” diyerek kızlara bakıp gözleriyle yardım istedi.

 

“Ben bu bebeği istiyorum.”

 

Kızların hepsi birden, “ohh,” çekip gevşediler. Nil, “Bir an aldıracaksın sandım abla.” diyerek ablasının saçlarından öptü.

 

Zeynep, “Yani mesleği bırakmayı düşünüyordum ben bile rahatladım.” deyiverdi. Ruken eğilip elini ablasının karnına koydu. “Şiht kız mısın erkek mi teyzen seni yer yer?” derken ablasının ince karnı üzerinde belli olmayan bebeği seviyordu. Duru Ruken’in bu haline tebessüm etti.

 

Aslı, “Rüzgâr bilecek mi?” diye sordu. Planı ona uygun icra etmek için Duru’nun istekleri her zaman için ön plandaydı.

 

“Tabiki hayır,” dedi Duru. “Rüzgâr ve ben ve çocuğumuz diye bir kavram yok. O, bu treni kaçırdı.”

 

Aslı uzanıp yeniden elini tuttu Duru’nun. Gözlerinin içine bakıp “Bana her şey için izin veriyor musun?” diye sordu.

 

Duru sertçe yutkundu. Ama buna mecburdu. “Veriyorum.”

 

“Bana güven ve tadını çıkar tatlım.” diyerek göz kırptı Duru’ya.

 

Duru kaşlarını çattı. “Tadını çıkar derken?” diye sordu.

 

Aslı arkasına yaslandı. “Bebeğin belli olmasına iki ay var. Bu iki ayı Rüzgâr ile gönlünce yaşa. Sonrası onun felaketi. Bizim zaferimiz olacak. Ama bunu ne abine ne bir başkasına asla  hissettirme. Türkiye’de saklanamazsın. Yolcusun buna üzgünüm ama mecburuz. Bu bebeği isterken sende gideceğini biliyordun öyle değil mi?”

 

Aslı’ya bakıp başını salladı. “Biliyorum başka çarem yok.” dedi Duru. “Ama ailemden, sizden ayrı yaşamak zor gelecek bana. Artık tek başıma olacağım.” Gözleri nemlenmişti yine. Kardeşleri yeniden sarıldı. Ruken, “Ağlama ablam, her şey bir gün düzelecek. Ve o gün abim seni anlayacak.” dedi.

 

“Abim bir gün bir çocukla beni kapısında görse bile kimse ama hiç kimse babasının kim olduğunu söylemeyecek. Bunu Rüzgâr için değil, Abim ve ailesi için istiyorum.”

 

Hepsi aynı kanıdaydı. Rüzgâr’ı bilen bir Karahan, mayın döşenmiş bir tarladan daha beterdi.

 

Asya ayaga fırladı. “Amerika,” diye bağırdı. “Benim orda evim ve arkadaşlarım var.”

 

Aslı, “Olmaz, senin arkadaşın Nazlı’nın da arkadaşıdır. Ayrıca o evin giderlerini Yiğit karşılıyor. Daha adım atar atmaz sobeleniriz.”

 

Asya ellerini beline yerleştirip çenesini kaldırdı. “Evet o doğru ama arkadaşım yine de bize yardım eder. Türk arkadaşlarımda var, yalnız kalmamış olur. Evi onlar ayarlar.”

 

Kızlarında aklına yatmıştı Asya’nın fikri.

 

Nil, “Ama unuttuğunuz bir nokta var, Rüzgâr bilişimci adam, bildiğin kullandığımız tüm teknolojik ürünlerin programını yapıyor. Ablamı nasıl gizleyeceğiz?” dedi.

 

Ruken, “Bende bilişim okuyorum. Tamam ikici sınıftayım ama bizde biliyoruz bir şeyler. Ayrıca  benim okuduğum okulda neler var bilseniz.” dedi Aslı parmağını Ruken’e salladı. “Yok, hayat var bu kızda biliyorum ben. Bingo canım. Gittinde telefon numarasını değiştirecegiz. Bilen kişiler sınırlı olacak. Kendi numaralarımızla asla görüşme olmayacak. Hepimiz yeni telefon ve yeni bir hat alacağız. Karahan’ın da Duru’nun kullanacağı başka bir hat alıp genelde kapalı tutacağız. Yani biz sürekli irtibat halinde olup ama Karahan, Duru onu aradıkça görüşecek. Bahanesi olarakta aradaki saat farkını yada buna benzer bahaneler olarak bulabiliriz.” dedi.

 

Ruken, tek seferde Aslı’nın toplayıp söylediği sözlere ağzı açık ayran budalası gibi baka kalmıştı. “Vay anasını eğitin bende bende Aslı abla gibi olmak istiyorum.” dediğinde kızlar güldü. Asya, kolunu Ruken’in omuzuna attı. “Bebeğim onunki babadan geliyor. Sen bizim babamızın ne ettiğini bilmiyorsun, hatırlat sana anlatayım bir ara.”

 

Ruken Asya’ya döndü. “Pardon abla seninde baban ama sende tık yani,” diye elini salladı. “Ben anneme çekmişim yazık ne mütevazi hatundu bilsen. Aynı ona benziyorum.” dedi Asya.

 

Duru aklına takılan mevzuyu ortaya attı. “İyi ama ben uçağa binecegim. Kayıtlar vs, yine bulur beni.”

 

Asya, Amerika’da yirmi beş yıl yaşamış bir olarak en iyi fikir sahibiydi. “Canım benim Amerika toplamda elli eyaletten oluşuyor. Üç yüz milyon  küsür vatandaşı var. Samanlıkta iğne aramak daha kolay olur ona.”

 

Azra, “Bu kız bugün Wikipedia gibi maşAllah.” dedi.

 

Aslı, “Hem ayrıca atıyorum Washington’a indin. Orda seni arasın dursun. Sen nerde olacaksın? Beverly Hills’da. Seni Asya’nın arkadaşı alır havaalanından. Ve oraya götürür bir zahmet.” Asya’ya dönüp “Yapar mı arkadaşın? Kim bu cinsi ne nasıl biri?

 

“Amanda… hoş tatlı biri konservatuvar da hocamdı. Otuzlu yaşlarda, hala bekar mı, bilmiyorum. Ama onunda bir kızı vardı. Orda çocuk için evli olmak şart değil biliyorsunuz.” dedi Asya.

 

Azra, “İyi bari kadınmış. Yardım etmesi kolay olur.” dedi.

 

Zeynep parmağını çenesine vurup ritim tutuyordu. “Olmaz sahte kimlik lazım. Rüzgâr fazla uyanık bir tip hiç belli olmaz. Hem ayrıca Karahan’a vereceğimiz adres ile gideceği şehir olmalı. Ve mümkünse Amerika’ ya hiç gitmemeli.” dedi. “Hatta Türkiye’den ayrılırken bile sahte pasaport lazım.”

 

Derince bir nefes verdi Duru. “Siz inanıyor musunuz Abimin beni başı boş bırakacağına? Hayır hiç biriniz inanmıyorsunuz. Abimi bana bırakın.”

 

Aslı da dahil hepsi Duru’ya bırakmıştı Karahan’ı. Sormadılar ne yapacagını. Bir bildiği vardı ki öğrenirlerdi elbette.

 

“Ya sahte kimlik? Onu nasıl elde edeceğiz?” diye sordu Azra.

 

Aslı onlara göz kırptı. “Kenan,” dediğinde kızlar güldü. “Çocuğa kötü örnek oluyoruz.” dedi Azra.

 

Zeynep kahkaha attı. “Ayol o zaten kaçın kurrası, biz ona iş öğretiyoruz.”

 

“İleride kız kaçırıp bizi öne atar diye korkuyorum.” dedi Aslı. “Bu yaptıklarının acısını çıkaracak bizden zamanı gelince.”

 

Ruken’in dikkatini çekmişti. “Kim bu Kenan?”

 

Aslı, “Kuzenimin kaynı, tam bir fırlama. Her neyse her kes evine, geri kalanı zamanla artık.” deyip ayaklandırdı herkesi. Hepsi evlerine dağılmışlardı. Gerçekten umutluydular ama şu anki hallerinden mutsuzdular.

 

 

 

“Bir de şey var Duru.” dedi Aslı. Kadının, ‘Kötü bir şey olmasın’ bakışlarına tabii oldu.

 

“Ne?”

 

“Bugün beni Cesur Eroğlu aradı. Şu bizim dedektif.”

 

“Yeni bir şey mi var?” dedi heyecanla Duru. Altından ne gibi yeni bir şey çıkacağını bile bilmeden heyecana kapılmıştı.

 

“Evet. Kerem Türkiye’den ayrılmış. Aslında Cesur bey kaçtığını söylüyor, bu onun kendi yürüttüğü fikir.”

 

“Nereye gitmiş?” diye sordu Nil.

 

Aslı sorunun sahibine döndü. “Yunanistan’a. Eğer dönmez ise bizim ona ulaşmamız biraz zor olacak. Peşine düşmemiz gerekecek ve kocalarımız o zaman uyanırlar.”

 

“Onunla ne işimiz olabilir ki Aslı?” dedi Duru. “Evet birlikte planlamış olabilirler. Ama bebeğimin babası o değil. Benim olayım Rüzgâr. Bırak ne hali varsa görsün.”

 

“Öyle yaptım zaten.” dedi Aslı yandan sırıtıp. “Sapıklığını ve şiddet yanlısı olduğunu ispat eden her belgeyi Karahan’a gönderdim. Cesur’dan aldığım bilgilere göre; Kovulmuş.”

 

Nil kahkaha attı. “Abim onu bulamamıştır. Bulsa sadece kovulmakla kalmazdı. Neyse, hayrımıza olmuş gidişi. Abim onun pis kanıyla elini kirletmemiş oldu.”

 

“Haklısın.” Söylemleri döküldü hepsinin iki dudağından.

 

 

 

 

 

 

 

 

Aradan geçen üç günde Rüzgâr Duru’ yu hiç görmemişti. Çok istemiş ama Duru düğün işleriyle meşgul olduğunu söyleyerek onu atlatmıştı. On gün sonra yapılacak düğün için bütün hazırlıklar süratle devam ediyordu. Rüzgâr Duru’yu bunaltmamak adına karşısına çıkmıyordu.

 

Onsuz geçirdiği her an daha fazla vicdan azabına kapılıyordu. İçinde onu kemiren bir canavar vardı sanki. Sürekli ‘Bilemezdim.’ diye iç dünyasında sayıklıyordu.

 

Çaresizliği, Rüzgâr’ı içinden çıkılamaz bir ruh haline sokuyordu. Bu da sinir sistemini etkiliyor, aşırı öfkeli dolaşıyordu. Duru bir gün başına geleni unutsa bile Rüzgâr unutmayacaktı. Ve gerçeği ona nasıl anlatacağı hakkında hiç bir fikri yoktu. Belki Duru ona o geceyi anlatacak kadar yakın olsa kendini tutamaz her şeyi izah ederdi ama aralarında o gece sanki hiç yaşanmamış gibiydi.

 

Çıkarı yoktu. Çaresi de yoktu ama ona ihtiyacı vardı. Duru olmadan geçmeyen bir gün, bir ömüre dönüşürse yok olacağını hissediyordu. İçine düştükleri hata, vicdan azabı çektiriyordu. Ama içinde filizlenen ve gittikçe hücrelerini saran kökler misali duygulara kendi bile şaşırıyordu.

 

 

Hayatında, eskilerde dahil olmak üzere kimseden sevgi görmemiş biriydi. Kız kardeşi vardı ama onun bile sevgiye ihtiyacı vardı. Bencillik edip ondan beklememişti. Dedesi her ne kadar sert görünsede kendisini sevdiğini biliyordu. Babaannesi tatlı kadındı. O, severdi ama bir anne ve bir eş’in yerini kimse alamıyordu. Rahmetli babasına çok benzediğini hissetti. O da zevkleri uğruna elinden geleni ardına koymayan biriydi. Metresiyle bir kazada öldüğünü fazla bilen yoktu. Annesi öyle istemişti. Sonra aklı şuna takıldı. ‘Acaba annem de sevilmediği için mi sevmeyi bilmiyor. Babama olan hırsını bu şekilde bencilce mi çıkartıyor bizden?’ Bunu bilmesi mümkün değildi. Garip bir aile hayatı olmuştu. Annesiyle babasını çocukluğundan kalan kareler de kavga ederken hatırlardı. Sonra bu düşünceden vazgeçti. Sevmek içsel bir mevzuydu. Öyle biri seni sevmiyor diye vazgeçilen değildi.

 

Yada kişiye göre değişiyordu. Aklı karışmıştı. Başını ellerinin arasına aldı. Doğrularla yanlışları ayırt etmek için kılavuz lazımdı. İnsan ya kendi bulurdu ya da bulamaz uçuruma sürüklenirdi. İşte tam oradaydı Rüzgâr. Bulamamıştı. Kendiyle beraber Duru’yu da uçuruma götürmüştü, bilmeden.

 

Hayattan ne istediğini sordu kendine. Şimdiye kadar bu soruyu öylesine yaşamıştı. Önemsemeden. Gelene gün bayramdı. Gidene yine ve yine bayram. İçinde bir boşluk vardı. Belki kara bir delik. Bunu doldurup kapatacak tek kadın ile en yanlış zamanda karşılaşmışlardı.

 

Ve ilk defa kendini geçmişi ve geleceği sorgularken bulmuştu. Bu bir ilkti. Bundan sonra son olacak gibi değildi. Herkesin kendini bulduğu biri vardı. Rüzgar kendini, uçurumda bıraktığı kadında buluyordu. Bu ne ona revaydı. Ne Rüzgâr’a hediye.

 

Başını ellerinin arasından çekip ayağa kalktı. Hızla ceketini alıp kapıya doğru ilerledi. Gidip onu bulmalıydı.

 

Kapı ondan önce açıldı. Hare ve Mert’le burun buruna geldi.

 

Hare abisinin sert yüz hatlarına baktı. Bugünlerde bir tuhaf olduğu gözünden kaçmamıştı. “Abi.”

 

“Gitmem lazım Hare, sonra…” diyerek kardeşinin  kenara çekilmesini istedi. “İyi misin?” diye sorarken Rüzgâr çoktan odadan çıkmıştı.

 

Mert’e dönüp, “Neyi var sen biliyor musun?” diye sordu. Bir anda gözleri parladı. “Yoksa Duru’yla aralarında  sorunmu var?” Mert, soruyu yok sayıp odadan dışarı çıktı. Hare’de peşinden. “Hey nereye gidiyorsun?”

 

Hiç Hare’ye bakmadan yoluna devam etti.

 

“İşim var Hare.” diye seslenen ve yüzüne bile bakmayan adama dudak büktü.

 

“Sonra Hare, işim var Hare, ah bu kalbime hükmeden adamlar ne istiyorlar benden?”

diyerek elindeki CV’sini koltuğunun altına sıkıştırdı. “Hepiniz öküzsünüz işte.” dedi. “Bende gidip iş bulacağım. Sonra bana neden haber vermedin diyeni de vuracağım.” diye söylene söylene asansöre bindi.

 

 

 

 

 

Rüzgâr arabasına binip gaza bastığında nereye gideceğini bilmiyordu. Kendini kötü ve yalnız hissettiği zamanlarda gittiği yere doğru sürdü. Ama bu sefer yalnız olmak gelmiyordu içinden.

 

Duru’yu aramak için telefonunu aldı. Numarasına dokunup kenara bıraktı. Her uzun dıt sesi bile canına kastı varmış gibiydi.

 

“Ne oldu yine Rüzgâr?” diyerek telefonu açan Duru ile en son sabah konuşmuş ve ona işi olduğunu söylemişti genç kadın.

 

“Seni görmek istiyorum.” diye kısadan giriş yaptı.

 

“Sana işim olduğumu söylemiştim.”

 

“Üsküdar harem sahili sen gelmezsen ben eve gelirim.”

 

“Aaa… ama hep tehdit hep tehdit. Buyur önden canım. Bende abime bana musallat olduğunu söylerim.” dedi Duru. Adamdaki öz güven kimsede yoktu.

 

“Olur bende istemeye gelirim. Sonrası söz nişan düğün.”

 

Yapar mı, yapardı. Deli adamın önde gideniydi. Bir süre sessiz kaldı Duru. Bu adamdan kaçmak çok zor olacaktı. Ama hayırlısı dedi içinden.

 

“Seni görmem lazım.” derken sesi çok ince çıkmıştı. Yalvarır gibiydi. Yoğun bir tını içeriyordu. Derin bir nefeslenip gözlerini kapattı Duru.

 

“Konum at koca sahilde seni arayamam.” dedikten sonra yüzüne kapattı Rüzgâr’ın.

 

Geliyor olması bile yetersizdi Rüzgâr için. Yanına geliyor olsa bile kalbine hiç bir zaman istediği gibi gelmeyecekti.

 

Yarım saatin ardından kendisi sahile varmıştı. Arasını park edip kayaların üzerinde gezindi bir süre. Kışın sert soğuğu hiç umrunda bile değildi. Üzerinde sadece ceketi vardı. En sonunda bir kayanın üzerine oturdu. Aklındaki düşünceler geçip gitmek yerine her saniye yenilerini bırakıyordu yerlerine.

 

Orada öylece ne kadar oturduğunu bilmiyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Soğuktan olsa gerek kimseler yoktu. Düşündü, hep aynı şeyleri düşündü. Düşündükçe daha derinlere battı.

 

Gelip yanındaki kayanın üzerine oturdu Duru. Ama Rüzgâr bunu hiç fark etmemişti. Kendini fark etmeyen Rüzgâr’a kaşlarını catıp baktı. “Rüzgâr?” dediginde kendine dönen dağılmış yüzü inceledi.

 

Bu soruyu Duru’nun sorması çok saçmaydı ama başka çareside yok gibiydi. “Neyin var iyi görünmüyorsun?”

 

Kendisine endişeyle bakan bir çift kahverengi göze bakıp kendine yine lanetler etti. Bakışlarını denize çevirirken dudakları acıyla yukarı kıvrıldı. “Bunu benim sana sormam lazım.” Duru, kalbine inen ilk itirafla gözlerini kapatıp başını laciverte dönmüş denize çevirdi. “Neden? Ben iyiyim ama sen değilsin sanki,” diye mırıldandı.

 

İyiydi. Ne kadar iyiydi. Aslında hiç iyi değildi ama bunu gizleyecek kadar güçlüydü. Rüzgâr, değildi.

 

“Biliyor musun neden bu kadar ısrarcı biri olduğu mu? Neden istediğim şeylere kural tanımadığı mı?” Duru’ya döndü. Tabiki bilmiyordu. Kendiside yeni öğreniyordu.

 

Bu açık soruya şaşırmıştı Duru. Az daha konuşursa sanki her şeyi anlatacak gibi duruyordu. Ondaki garipliği ilk anda fark etmişti. Ama bu açık sözler ve sorular kafa karıştırıyordu. Başını hayır anlamında salladı.

 

Rüzgâr artık tamamen kararan havaya görünmeyen denizin ufkuna çevirdi gözlerini. Siyah boşluk aynı onun içi gibiydi. Duru ona dönüp adamın gerilen profilini izledi. Buraya gelirken bunu beklemiyordu. Yine acayip laflar edip aklını karıştırıp şaşkın bir Duru bırakacak  sanıyordu. Ama bu hali garip bir o kadar da ironikti. Ona üzülmesi olanaksız olmalıydı.

 

“Ben sevmeyi bilmiyorum. Değer vermeyi… Benim için sadece istekten ibaretler. İstediğim hiç bir şeyi sevmediğimi anladım.” dedi Rüzgâr derinden gelen sıkıntılı nefesini dışarı bırakırken.

 

Boğazına yumru oturmuştu Duru’nun. İkinci itiraf diğerinden daha acı gelmişti ona. Zorla yutkundu. “Sevmek zor değil. Belki sen bunu hiç denememişsindir.”

 

Kıza başını hızla çevirdi. Karanlıkta bir çift  ışıltılı göz vardı birbirine bakan. “Evet kolaymış. Ama yanlışlar doğruları götürüyormuş sevgide.”

 

Üçüncü itiraf gözlerinin dolmasına neden olmuştu. Yüreğinden kalkan gemiler birer birer  yol almaya başlamıştı Duru’nun. “Haklısın öyledir.” dedi sesini ritminde tutmaya çalışarak.

 

“Ama başka bir şey var sende, bu sen değilsin. Sen olsam  şu an beni delirtmek için metinler diziyor olurdun.” dedi Duru.

 

Kırık bir gülüş sundu Rüzgâr. “Beni tanımaya başlıyorsun.”  Duru denize doğru baktı. “O kadar dibimdesinki aksi mümkün değil.”

 

“Oysa ben kalbinde olmak isterdim.” Adamın bu açık sözüyle ona döndü. ” Bak yine başladın işte.”

 

Üzerindeki ceketi fark etti Duru. “Sen üşümüyor musun?”

 

Üşüyordu. Hemde çok. Soğuktan değil. İçindeki yalnızlıktan üşüyordu. Bugün bunu en derinden hissediyordu. Hiç bir şey demeden başını Duru’nun kucağına yavaşça bıraktı. Ellerini geri çekti Duru. Rüzgâr bunu fark etmemişti. Onun bu karamsar ve mutsuz haline içindeki anne tarafı üzülmüştü genç kadının.

 

“Dışım değil, içim üşüyor Duru.” Duru… Duru… kendi adını bu adamdan duymak onu neden böylesine etkiliyordu. Ellerini iki yanına indirdi. Ona bile isteye dokunmak zordu. Çok zordu.

 

“Neden?” diyebildi sadece.

 

Rüzgâr gözlerini kapatıp zarar verdiği kadının dizlerinde içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyordu.

 

“Ben hiç sevilmedim.” dediğinde Duru’nun dolan gözlerinden Rüzgâr’ın ceketine göz yaşları aktı. Denizin dalgaları olmasaydı. Kesinlikle onun gibi uyanık biri bunu hissederdi.

 

Boğazını temizledi. İçine tuzlu ve soğuk havayı çekti Duru. Rüzgar’ın tek derdi sevilmekti. Ve bunu yapacak son kişi Duru’ydu.

 

“Belki sana öyle gelmiştir. Seninde bir ailen var. Ve eminim geçmişte kalbine girenler olmuştur.” Bunu sadece olayın üzerini kapatmak için söylemişti. Bunun tam tersi düşünüyordu.

 

“Belki ama ben hiç hissetmedim.”

 

“Hala şansın var. Yaşıyorsun. Seni sevecek onlarca kadın olduğuna eminim.” Bunu der demezde yüreğinde kocaman bir sızı hissetti. Başka birini seven bir Rüzgâr… Başka bir kadının sevdiği Rüzgâr…

 

Duru’nun bu son sözleri Rüzgâr’ın içine inen en ağır darbeydi. İkisi için hiç bir umut olmayacağına en büyük delildi. Bunun da tek suçlusu Kerem’di. Başını yasladığı yerden yine yavaşça kaldırdı. Kırıldığını biliyordu Duru. Ama şimdi üzülse de hiç bir önemi yoktu. İçi kan ağlasa şerbet demekten başka çaresi de yoktu. Ona o kötülüğü yapan adama teslim olmayacaktı.

 

“Sende sevmeyeceksin.” dedi Rüzgâr. “En büyük boşluk seninki olacak. Yanımda olsan bile benden nefret edeceksin.”

 

Dördüncü itirafıyla sessiz kaldı Duru. Ama durumu toparlaması gerekiyordu. “Nefret etmek benim gibi biri için çok ağır. Ben sevmeyi annemden öğrendim. Onun bana en büyük mirasıdır bu. Seveceksin kızım. Önce sen seveceksin. Seveceksin ki karşındaki senin sevgini sevecek. Sevdikçe büyür insan. Boyu dursada kalbi daima büyür. Nefrete kalbinde yer verme. O seni yakar pişman ettirir. Yaşamın tadını alamazsın. Solar gidersin yok yere.”

 

On beş yaşına kadar annesi her fırsatta Duru’ya sevgiyle saygıyla ilgili sözler anlatırdı. Duru’da can kulağıyla dinlerdi. Bir gün kendine zarar veren adama bunu anlatacağını bilse annesi kim bilir daha neler derdi.

 

“Anne…” diye mırıldandı Rüzgâr. “Benim öyle bir annem olmadı.” dediğinde Duru işin özünü burda anlamıştı. Bir insanı ilk önce anne sever. Sonra baba sever. Sonra başkaları. Annenin sevmediği bir çocuğu başkası sevse bile o boşluk boşluktur, kimse dolduramaz. On beş yaşında annesiz kalmış biri olarak bunu en iyi anlayan  kişiydi. Karşısındaki adamın sevgisizliği annesinden geliyordu.

 

“Artık benim de yok. Şimdi sorun çözüldüyse gidelim mi ben üşüdüm de.” diyerek üstünü örtmek istedi. Şimdi anne sevgisi arayan adama bunu vermesi imkansızdı. Belki başka bir dünyada, belki eski bir zamanda olsa mümkündü. Ama geçmişten geleceğe imkansız gibi görünüyordu.

 

Ayağa kalkıp Duru’ya elini uzattı Rüzgâr. “Tabiki güzel bayan, nereye gitmek istersiniz?”

 

Duru istemsiz gülümsedi. “Bu Rüzgâr daha çekilir işte. Ruh halinde çabuk değişiyormuş öğrenmiş olduk.” Kendine elini uzatan adama ve eline baktı. Elini zorda olsa kalmak için ona uzattı. Rüzgâr kızı eliyle beraber kendine çekti. Çocuğunu taşıdığını bilse adım atmasına bile izin vermezdi. Bebek aklına gelince Duru, “Biraz yavaş.” dedi. Adamla çoktan burun buruna gelmişti.

 

“Olur, yavaş yavaş severim. İçime işleye işleye ama severim. Benden kurtuluşun yine ben olurum. Ama severim.”

 

İçine işleyen ses tonu ve sözler bir kadının değil, her kadının isteyeceği türdendi. Aslı ne demişti. “Tadını çıkar.”

 

Gülümsedi. “Hmm seversin, sevmek serbest. Sonumuzu hak getire Ali Rüzgâr.”

 

Başını gök yüzüne çevirdi Rüzgâr. “Ahhh.” Sonra kıza döndü. “Ali ismine hiç alışamadım ama sen söyleyince neden bana güzel geliyor?”

 

“Belki ben söylemesini biliyorumdur. Hem bence sana Ali ismi ayrı bir yakışıyor.” diyen Duru’yu daha sert çekti kendine. “Ama böyle şeyler söylersen ben seni öperim. Hemde büyük bir zevkle.”

 

“Yok artık daha neler. Tamam bırak beni.” dedi bulunduğu yerde kıpırdanıp ama ne mümkün çıkması.

 

Tabiki de onu öpmeyecekti ama çok istediğini yok saydı. Kızı serbest bıraktı. “Tamam gidelim. Nereye?” diye sordu.

 

Karanlıkta kayaları seçemeyen Duru elini Rüzgâr’a uzattı. “Düşmek istemiyorum, elimi tutar mısın?” dedi Rüzgâr gülümseyip elini sıkıca tuttu. “Tutarım.”

 

Düz yola çıkınca elini geri çekti. “Seni bilmem ama ben eve gidiyorum.”

 

“Ah bu saatte mi?”

 

Rüzgar’ın ağzına vurmak geçti içinden. “Ah sen bilmezsin eve gidip dantel örüp kaneviçe işleyecegim daha.” Rüzgar kaşlarını çattı. “Onlar ne?” diye sordu.

 

Onun bu şaşkın haline bakıp kahkaha attı Duru. Kendisi de yapmayı tabiki bilmiyordu. “Çeyiz çeyiz. Kardeşim evleniyor.”

 

Elini ensesine götürüp kaşıdı. “Ben bilmiyorum da.” diye mırıldandı. “Ama güleceksen başka şeyler yapabilirim.”

 

“Neden o?” diye soran saf Duru Rüzgâr’ın lafıyla kalakalmıştı. “Çok güzel gülüyorsun. Her yerde  böyle gülmüyorsun inşAllah”

 

Duru gözlerini kısıp baktı. “Bak şimdi o neden?”

 

“Ben kıskanç biri olabilirim. Bunu yeni yeni fark ediyorum.”

 

Duru, gözlerini devirdi. “Sen benim başıma bela mısın, git gözüm görmesin seni?” diyerek elini havada salladı ve tribini atıp   arabasına doğru yürüdü. Rüzgâr ellerini cebine soktu. Kızın ardından bağırdı.

 

“Kurban olsun bu bela sana gülüm.” Duru olduğu yerde kaldı. Ardına bakmadı. “Gerizekalı.” diye mırıldandı yüzünde bir tebessümle.

 

“Kalbinde yer yoksa güzelim ben ayaktada giderim.” Sesini dahada yükseltip, “Ölürüm kızım sana,” diye bağırdı. Başını iki yana salladı Duru. Kahkahasını gizlemek için eliyle burun kemerini sıktı. Rüzgâr’a döndü.

 

“Küçümseme kimseyi nokta da küçüktür ama bitirir cümleyi.” deyip önüne döndü. Bir adım atıp yine Rüzgâr’ın sesiyle olduğu yerde kaldı.

 

“Varsın canımı alsın bu ıssız karanlık. Yıkar mı sandın beni bu yalancı ayrılık.”

 

Ardına dönüp gülümsedi Duru. Bu adam dehşet biriydi. Sıradışı ama serseri…

 

“Misafir çocuğu gibiydin. Geldin dağıttın ve gittin.” dedi Duru arabasına hızla binip kapıyı çekti. Farların reklam ettiği adama baktı. “Deli.” diyerek gülümsedi.

 

 

Giden arabanın ardından derin bir iç çekip denize doğru döndü.

 

 

“Yıkılan hayaller geri kurulur mu Duru?