Ağustos 25, 2020

13. Kalbime Geliyor musun?

ile payelll

 

 

 

 

 

Düğüne kalmış beş gün, son konser için İzmir’e gidecek kızların başı eş adaylarıyla büyük dertteydi. Nihat ve Nil ayrı yerde aynı telde; Asya ve Fırat ayrı yerde aynı telden uzun hava seslendiriyordu. 

“Aşkım sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?” dedi Nihat bir saattir dil döküyordu. 

“Aşkını yedirtme bana Nihat. Gideceğim diyorum sözleşmem var.” dedi Nil kollarını göğsünde bağlamıştı. Yüzünü Nihat’ın aksi yönüne çevirdi. 

Dişlerini sıkan Nihat gözlerini kapatıp başını yukarı kaldırdı. “Lan şurada kalmış dört gün biri kına zımbırtısı biri düğün. Asıl sen bana sözleşmeni yedirtme.” diye bağırdı. 

Nil yüzünü hızla Nihat’a çevirdi. “Bağırma bana, ne lan ne o nasıl laf kadınım ben. Kadına lan denir mi?” kendisi de bağırıyordu. 

“Hah bak iyi dedin, kadınsın sen, benim  kadınım. Ne işin var orada? Yok gidemezsin izin vermiyorum.” diyerek kestirip attı. 

Nil’in kızgınlığı gözlerinden dışarı çıkıp kurşun niyetine Nihat’a doğru yola çıkmıştı. Ağzını açıp laf edecekken kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

“Yeter!” diye bağıran Karahan’ı görünce Nil süt dökmüş kedi gibi kenara çekildi. 

Odanın ortasına kadar gelip durdu Karahan. Yüzleri sirke satan ikiliye baktı. Arkadan koşarak gelen Nazlı, “Yetiştim mi?” deyip elini kalbi üzerine koyup odadakilere göz attı. “Galiba yetiştim.” Kocasına döndü. “Ne bağırıyorsun Karahan?” diye çıkıştı. 

Karahan kaşlarını havaya kaldırıp karısına baktı. “Bırak bunları korumayı, bir saattir beynimi yediler.”

 Nazlı başını yana çevirdi. Umursamaz bir hava takındı. “Olur kocam öyle şeyler.” diye mırıldandı. 

Karahan birbirlerine sırt dönen çifte geri dönüş yaptı. “Burası otel, hani insanların dinlendiği, tatil yaptığı yer. Sesiniz odalara gitmiyor diyemi bu çabanız?” 

Nihat taş olmuş yüzünü Karahan’a çevirdi. “Kardeşine sor.” dedi. 

“Ulan varya yakarım sizide düğününüzü de işine gelmeyince benim kardeşim, gelince senin nişanlın. Ne oldu yine? Siz böyle kavga edeceksiniz bitsin bu iş!” 

Nazlı gözlerini kocaman açtı. “Karahan.” diye cırladı. “Saçmalama lütfen.” 

“Nazlı’m bak şunlara Allah aşkına,” diyerek eliyle ikiliyi gösterdi. 

Nil abisinin hiddetinden tırsmıştı. Kenarda sessizce bekliyordu. “Az biraz sakin ol karam.” Kocasının önüne geçip ikiliye döndü.

“Neyin kafası bu uşaklar hadi söyleyin aslanımı fazla tutamam.” dedi Nazlı.  Karahan gülmemek için iç yanağını ısırdı. Eliyle burun kemerini sıktı. ‘Ah aslanın sana kurban kadın burada denir mi bu laf?” diye geçirdi içinden. 

“Nazlı, kalmış dört gün İzmir’e konsere gideceğim diyor.” dedi Nihat. 

Karahan kardeşine döndü. “Ne işin var, evleniyorsun kızım sen. Bir türküde söyleme eksik olsun.” 

Kayınçodan tam destek alan Nihat, rahatlamıştı.

“Abiciğim sözleşmem var anlatamıyorum galiba hem ben miyim sadece ablam ve Asya’da bu sözleşmeye dahil?” dedi Nil. Nihat’a döndü. “Ben ilk defa mı konsere gidiyorum? Nereden  geliyor bu güvensizlik? Boğarım seni Nihat.” Abisinin yanında ilk defa kendini kaybetmişti Nil. Karahan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. 

“Vay vay, aslanın kardeşi dişi aslan. Boğ bacım ben üstünü kapatırım.” diyen  Karahan önündeki Nazlı’dan sert dirsek darbesini de yemişti. 

“Kes sesini Karahan.” dedi Nazlı yan dönüp. Gözleri kısılan Karahan’ın bunun hesabını bir şekilde alacağı mesajı yerine ulaşmıştı. 

“Sen beni boğma ben kendimi boğarım. Nil bir kez bir şey istiyorum ve sen bir kere bile beni dinlemiyor hep kafanın dikine gidiyorsun.” Nihat’ın kırgın çıkan sesini hepside algılamıştı. Arkasını dönüp camdan dışarıya odaklandı. Aslında hiç bir şey gördüğü yoktu. 

“Olmaz, Nihat doğru söylüyor. O senin kocan artık. Bunun imzaya ihtiyacı yok. Ben seni ona verdim. Etin onun kemiğin benim. Bir yerden sonra bana güvenme, ben sana her zaman sahip çıkarım ama bu iş senin kafandaki deve çıbanıyla olmaz. Karşındakinin ne istediği önemli. Kaldı ki ben ona bu konuda katılıyorum. Abi ayrı koca ayrı.” dedikten sonra Nazlı’nın elinden tutup kapıya doğru ilerledi. Hiç arkasını dönmeden bağırdı. 

“Ya halledin yada halledin. Ben kız verdim mi, verdim. Ya olana kadar ya ölene kadar.” Kapıyı sertçe çekerek çıktılar. 

Nazlı’nın pek gidesi yoktu ama Karahan’a dili yetiyor boyu yetmiyordu.

Sırtını gördüğü adamın yüzünü merak etmiyordu. Nil onun her halini bilirdi. Ve şu an üzgündü. Abisi ayrı bir dert açıp gitmişti. Kimi savundu kimi suçladı belli olmadan sayıp gitmişti. Şimdi Nil’de bu odadan çıkıp giderse aralarının daha fazla açılacağını biliyordu. Hemde düğüne dört gün kala. Yerinde kıpırdandı. Bu işler hiç ona göre değildi. Elbette oda gitmek istemiyordu ama iş, işti. Ve imzalı bir sözleşmesi vardı. Eğer bu giden Nihat olsaydı; Nil ortalığı ayağa kaldırıp üzerine çıkıp tepinirdi. 

“E.. şey bir çay mı içsek aşkım?” Tek gözünü kapatıp Nihat’a baktı. 

“Eğer gitmeyeceksen önce yemek yiyelim?” Müstakbel karısına döndü Nihat. Ama hala gülüyor değildi. Nil yavaş adımlarla gelip Nihat’ın önünde durdu. “Bir benim ile olmaz o dediğin, anla lütfen ablam var Asya var. Hem sözleşmeye uymazsak yüklü miktarda para cezamız var.” 

Kollarını Nihat’a doladı. Nihat’ta Nil’e sarıldı. “Her şeyim sana feda olsun ama bundan sonra bir adım bile gitme. Ben yıllardır seni bekliyorum. Bir seni… ama gitme. Çok yoruldum ben bu gitmelerden. Kopmalardan. Ben seni bildim bileli gidiyorsun.”  Daha sıkı sarmıştı kızı. Sanki bıraksa yok olacak sanıyordu. Yılların acısı hala yüreğindeydi ve evleninceye kadar ona kavuşana kadar da acısı dinmeyecekti Nihat’ın. 

Nihat’ın sözleri ağır gelmişti kalbine. Bunun tartışması çok oluyordu aralarında ama Nihat, daha çok kıskançlıklarıyla ört pas ederdi. İletişim eksikliğini ilk defa hissetti Nil. O, kıskançlık krizlerine girdiği zamanlarda onu sadece kıskanıyor diye nitelendiriyordu. Oysa Nihat’ın tek sıkıntısı özlemdi. Hasretti. 

“Böyle düşündüğünü bilmiyordum. Bana bunu daha önce bu dille söylemeliydin. Bende seni seni aksi, sorun çıkaran sevgilim olarak görmezdim.” dedi Nil. Başını kaldırıp Nihat’a baktı. 

Nil’in başını iki elinin arasına aldı. Eğilip dudağına minicik bir dokunuş bırakıp geri çekildi. Gözlerine baktı kızın. “Kendi yerinde beni düşündün mü hiç?” 

Hiç düşünmemişti. Kızlar arada söyleyip duruyordu ama Nil’in bir kulağından girip diğerinden çıkmıştı. Giden Nihat, kalan o olsaydı. Bu cadılıkla Nihat’ı canından bezdirirdi. 

Başı, Nihat’ın ellerinin arasındaydı. İki yana salladı. “Parçalardım seni.” dedi. Gözlerde başlayan gülüşü yüzüne yayılan Nihat, eğilip bir kez daha öptü. Nil’i kendi göğsüne yasladı. “Parçala ben gidersem beni parçalara ayır. Sen gidince ben bölünüyorum zaten.” 

“Sen beni baya güzel seviyorsun.” Ayrılıp Nihat’ın yüzüne baktı. Adamı ceketinin  yakalarından tutup kendine çekti. Ani gelen harekete şaşırmıştı Nihat ama karşılık vermesi Nihat için ne kadar zor olabilirdi? 

Geri çekilen Nihat’ın dudakları yukarı kıvrıldı. “Biz güzel seven adamlarız unuttun mu?” 

Fırat’ın boynuna kollarını dolamıştı. Yaklaşık kırk beş dakikadır anlatıyor ama Fırat ısrarla reddediyordu. 

“Aşkım benim bir güncük gidip geleceğim.” dedi son nefesiyle artık cidden çok yorulmuştu. Sabah saatlerinde evde olduğunu bildiği için geç olmadan soluğu Fırat’ın evinde almıştı. Ama adam laftan anlamıyordu. 

Asya’nın kolunu tutup bileğine uzanıp öptü. “Hayır aşkına dolandığım kadın. Olmaz.” 

Kollarını çözüp karşısına geçti. İki elini beline yerleştirdi. “Ay neden olmuyormuş? Bittim Fırat ya, sabah beri dil döküyorum. Bu dili Obama’ya döksem dünyada barış cihanda barış sağlardı adam. Ama sen tutturdun olmaz da olmaz.” 

Arkasına rahat bir şekilde yaslandı Fırat. “Obama’ya dil dökersen dilini yerim dilsiz kalırsın. Elin adamına niye dil döküyorsun?” 

Gözlerini deviren Asya, ardından uzun bir, “Of.” çekti. 

“Sevgilim gitmek zorundayım, sözleşmem var. Hem bir ben miyim? Duru var Nil var. Para cezası var.” 

“Parayı ben öderim. Nil’in gideceğini sanmıyorum. Nihat onu göndermez. Ben bekliyorum iki yıldır, Nihat bekliyor altı yıldır. Oldu sevgilim siz gidin biz bekleriz. Hemde düğüne kalmış dört gün.” Oldukça sakin bir sesle konuşuyordu Fırat. 

Onun bu sakin hali, Asya’nın olmayan sinirlerini var ediyordu. “Canım benim ben ilk defa mı gidiyorum? Aşk olsun Fırat, bizim bu konuyu aştığımızı sanıyordum. Ama görüyorum ki bir milim bile gidememişiz.” deyip kollarını göğsünde bağladı. Fırat’a arkasını döndü. Bir yerden sonra da bu kadar dil döküp hiç bir şey halledememek kıza dokunmuştu. 

Fırat, ayağa kalkıp Asya’nın beline kollarını sardı. Trip atmayı bilmeyen Asya bile öğreniyordu artık. Erkekler bazen hak ederler ve tribin ardından kazanılmak daha iyisi yeniden feth edilmek nasıl bir dünya az sonra öğrenecekti Asya. 

Fırat’ı hafifçe silkti ama Fırat bırakmadı. Daha sıkı sardı. Kulağına doğru fısıldadı. “Aşk olsun.” dedi fısıltılı sesiyle. “Ama seninle olsun. Sen gidince ben aşkımı bulamıyorum. Bulamayıncada deliriyorum.” 

Asya’nın yelkenliler battı. Kollarını çözüp gülümseyerek Fırat’ın kollarında ona döndü. Ellerini Fırat’ın yüzüne koydu. “Ay ölürüm ki ben sana, izin vereceksin değil mi aşkım?” Son bir şans diye düşünüp fırsatı değerlendirdi Asya. 

Fırat iki kaşını kaldırıp, “Cık.” diye dilini damağına vurdu. Asya’nın solan yüzünü görmek istemezdi ama gitmesini hiç istemiyordu. 

“Ben seni yaradana öleyim Asya’m, gitme. Gitme kızım. Kolay mı sanıyorsun sen, sensiz bir şehir nasıl bir yer? Aşamadığımız konu gitmen değil. Seni özlemeyi aşamıyorum ben. Beklemeyi aşamıyorum. Yokluğuna alışamıyorum. Sen dönünceye kadar bu şehirde nefes bile alamıyorum. Kıskandığımı saymıyorum bile o yeni yetme veletler ve büyük boyları seni nasıl izliyor sen değil ben biliyorum.”  Asya ne diyeceğini bilemedi. 

Haklılık payı vardı. Yok dese yalan olurdu. Ama bu onun işiydi. Çok seviyordu. Ama Fırat kadar değildi. 

“Tamam gitmiyorum. Ama bir şartım var.” Zafer gülüşüyle daha sevimli olan Fırat şartı duymadan, “Kabul edilmiştir.” dedi. “Sen yanımda kal, yeterli.” 

“Artık evli sayılırız,” diyen Asya’ya  Fırat kaşları havada baktı. Kızın dudaklarını tek görüş alanı gibi görüp odaklanarak eğildi. “Eee?” 

“Art niyetini ablama yediririm Fırat geri bas.” diyerek eliyle omzundan itti Asya. 

“Aman ablanı karıştırma lütfen.” dedi Fırat gülerek. “Tamam hadi söyle.” 

“Yani evliyiz var sanıyorum. Artık gece kulübünde sabaha kadar kalmak yok. Hatta en geç dokuz. O da senin güzel hatırına. Evde oturup seni bekleyemem. Ha olur ben kızlara takılırım, haberleşiriz. Bazen beraber gideriz kulübe. Ama genellikle benim yanımda olacaksın.” 

Fırat hiç düşünmeden,  “Sen aksini mi düşünüyordun? Ben kulüpte olacağım sen evde mi? Yavrum ben seni kollarımda bile özlüyorum senin dediğine bak.” deyip  kollarını çözüp ellerini cebine soktu Fırat. 

“Hayde, bu neyin tribi şimdi?” dedi Asya. 

Göz ucuyla baktı Fırat. Çok komik görünen sevdiği kadına. Yok sayıp yanındaki koltuga oturdu. Damperi patlayan kamyon gibi duran Asya sınıra gelişti. Ellerini yumruk yapmış iki yanında tutuyordu. “İyi sen otur ben gideyim.” Bir adım atınca Fırat bileğinden yakalayıp yanına çekti. Tek koluyla kızı sıkıca tutuyordu. 

“Bırak, seni Aslı’ya diyeceğim. Görürsün sen.”  Fırat kahkaha attı. “O ne öyle seni abime diyeceğim gibi.” 

Asya debelenmeyi bırakıp Fırat’ın eğlenen yüzüne bakıp güldü. “Ya ben sana kızıyorum sen beni niye güldürüyorsun?” dedi gülmemeye uğraşsa da pek başarılı olamıyordu. Bir hamle daha yapıp kaçmak istedi ama bu sefer iki kolla sarılmıştı. “Abine de ama Aslı’ya deme beni.” dedi Fırat. Asya başını kaldırıp baktı.  “Ne abisi Aslı’dan on tane abi çıkar. Benim abi’ye ihtiyacım mı var?” 

“Evet bence de yok. Her neyse, sadece şaka yaptım. İstediğini ben daha önce düşünmüştüm. Seni yalnız bırakır mıyım hiç!?” 

Asya tüm saflığı ile gülümsedi. Kızın içinde bir Polyana yaşıyordu resmen. “Bırakmazsın değil mi?” 

Başını iki yana salladı Nihat. “Ölmeden önce imkansız. Senin yanımda olman demek nefes alışım, yaşamak için neden aramayışım demek.” 

“Ben sana yeter miyim adam sendeki bu sevgi başka bir şey?”

Uzanıp kızın alnına dudaklarını bastırdı Fırat. Kendi alnını Asya’nın alnına dayadı. 

“Yetmek mi? Varlığın bile yetiyor. Sen yanımda ol her zaman. Güzel seven adamlarız biz unuttun mu? 

Elindeki Cambridge, diplomasıyla bir kaç yere başvurmuş ama geri dönüş olmamıştı. Hare’de aklındaki adres olan AZENAS moda evi olan yere gelmişti. Alt tarafı CV’sini bırakıp gidecekti. AZENAS… Buranın sahibi ve tasarımcısı olduğunu öğrendiği, abisiyle gittiği o yemekte tanıştığı kadın olacağını rüyasında görse hayra yormazdı. Çünkü Hare’de şans neredeydi? Yoktu. Türkiye modasını takibi bırakalı çok olmuştu. Londra’da yaşayıp moda okuyan birinin Türkiye’de ki giyim tarzı sanırım hiç kimsenin ilgisini çekmezdi. Hare’nin de çekmemişti. Günlerdir araştırıp soruşturmuştu. Bütün tasarımları tek tek incelemişti. Tek kelimeyle bayılmıştı. Soluğu AZENAS’ın kapısında almıştı en sonunda. 

Azra’ya ulaşmak için önce sekreterle görüşmesi gerekiyordu. Belki CV’ye bile gerek kalmazdı diye düşünüyordu. Ama beş dakikadır sekretere laf anlatmaktan daha asistanına bile ulaşamamıştı. 

“Tamam, randevum yok ama sen de hiç yardımcı olmuyorsun ki, alt tarafı bir telefon yahu, ara ve Hare Asilkan de.” Ellerini havaya kaldırdı. “Hey Allahım.” dedi. Moda evine yakışan tarzda giyimli ve süslü sekreter dudaklarını büze büze arkasına yaslandı. “Hanım efendi randevunuz yoksa alın ve yarın gelin. Hatta ben kayıt edeyim.” diyen sekreter ajandasına uzandı. Ama Hare’nin sinirleri tavan yapmaya başlamıştı. Elini uzatıp ajandanın üzerine sertçe koydu. Göz göze gelen iki güzel kadın birbirlerine kısık gözlerle baktılar. 

“Sen arıyor musun yoksa ben yolumu kendim mi bulayım?” 

Sekreter telefona uzandı. “Kulağına götürdü. “Güvenlik, yönetici katına gelir misiniz?” deyip kapattı güzel sekreter telefonu. Hare ellerini beline yerleştirdi.  “Öyle mi? Peki sen bilirsin.” Gözleriyle taradığı tarafa doğru hızlı adımlarla hatta koşarak ilerledi. Sekreter peşinde Hare önde başladılar koşturmaya. 

“Ay siz bela mısınız? Gitmeyin diyorum size.” diye bağırdı sekreter. Hare hiç durup dönmeden cevap verdi kıza. “He belayım.” 

Gözleriyle odaları tarıyordu ama Azra’ya ait bir oda görünürde yoktu. Veya kendisi bir kapıdan neden çıkmıyordu ki? 

Başını yana çevirdi daha dikkatli görmek için. Aniden öyle bir şeye çarptığını hissetti ki, feleği şaşmıştı. Bir ara Azra’yı gördü sanki. Ama yere yuvarlanırken buna emin olamadı. Ve yere düştü neden canı yanmadı? İşte onu öğrenmek için sıkıca yumduğu gözlerini usulca araladı. 

Açık yeşil mi? Yok Hare, açık ela olabilir miydi? Gözlerini sonuna kadar açtı. Üzerinde boylu boyunca uzandığı adam gözlerinden çıkan kurşunlarla onu öldürmeyi planlıyor olabilirdi. 

Azra’nın kahkahası arşa doğru yükselmeden önce çaktırmadan onların resmini çekip telefonu elinin içine hapsetmişti. 

Başını Azra’ya doğru çevirip hızla tekrar altında yatan adama döndü. 

Fatih sadece yolu üzerinde olan AZENAS’a  Nazlı’nın dikimi biten elbisesini almak için gelmişti. Ama şu anda üzerinde yatan belaya bulaşmak en son isteği şey  bile değildi. 

“Çok mu rahat?” dedi dişlerini sıkarak Fatih. Ellerini yere koyup doğrulmaya çalıştı Hare. “Ya sorma kuş tüyü mübarek. Ama kuşlar ne zamandır betondan tüy üretiyorsa…” diyerek kalkmaya uğraştı. Ama bu giydiği dar etekle çok zordu. ‘Allah’ım iyiki mini değil’ diyen iç sesine şükür çektirdi Hare.  Sabah abisinin korkusuna diz altı giymişti. ‘Abim canım abim’ dedi iç sesi. 

Gülmesine ara veren Azra, Hare’ye elini uzattı. “Gel canım gel.” 

Hare üzerinden kalkarken Fatih söyleniyordu. “Betonmuş. Keşke beynini çarpsaydın. Betonu görürdün.”

Hare ve Fatih üzerini düzeltirken sekreter yaklaştı. “Azra hanım çok üzgünüm. İzinsiz girdi tutamadım.” Telaşla konuşan sekretere gülümsedi Azra. “Önemli değil. Küçük hanım, arkadaş.” Sekreter bir an şaşkınlık ve utangaçlık arasında kaldı. 

Hare ellerindeki tozu silkeliyordu. Sekretere döndü.  “Sana ara dedim. Beni oyaladın, bunu sen istedin.” 

Azra tek kaşını kaldırıp baktı Hare’ye. Çok cesur, diye düşündü. Oysa randevusuz alım olmuyordu. Azra’nın kesin emriydi. 

“Sorun yok Meltem, git sen.” dedi Azra. Sekreter Hare’ye son bir bakış atıp topuklarını vura vura arkasını dönüp yerine gitti. 

Azra birbirlerine ters ters bana Fatih ile Hare’ye döndü. 

“Ne bakıyorsun sen?” diye çıkıştı Hare. 

“Bela mısın kızım sen? İnsan bir özür diler. Seni tutan benim ama birde laf ediyorsun.” dedi Fatih. 

Kaşları havalanan Hare, burnunu havaya dikti. “Hah tutmuşmuş önüme ne diye çıkıyorsun? Önüne baksana.”

Azra dikkatle Hare’yi izliyordu. Kızın çamura yatma potansiyeli Everest’i bulurdu. İkiliye tekrar dikkatle baktı. ‘Yakışır bunlar’ diye içinden konuşan Azra’nın bir anda gözleri irileşti.

“Tanıştırırayım.” dedi Azra. İkili ters istikamete döndüler. Azra hiç aldırmadan devam etti. “Fatih, Ali Rüzgar Asilkan’ın kız kardeşi Hare Asilkan.” Fatih çok şaşırmıştı. Hare’yi ayağından başlayıp saçlarına kadar hızla inceledi. “Yazık olmuş. Rüzgâr bey gibi birinin böyle çazgır kardeşi.” 

Hare’nin ağzı şaşkınlıkla açıldı. “Se…” diyemeden Azra, araya girdi. “Fatih Kırımlı Karahan’ı bilirsin, bu onun kardeşi sayılır.”

Hare yüzünü yana çevirdi bu seferde. “Yazık olmuş. Karahan bey çok beyefendi. Kardeşi ona hiç çekmemiş.” dedi Hare.  Azra alt dudağını üst dişiyle sıkıştırdı. Hare’yi beğenmişti. 

Fatih öne doğru bir adım attı. “Bana bak! Ağzını topla.” Kızın küstahça sözlerinden hoşlanmamıştı Fatih. Kendisi de her ne kadar bir hanımefendiye yakışır sözler etmemiş olsa da Hare de pek o kırılgan kadınlara benzemiyordu. 

Hare’de bir adım atıp yaklaştı. “Toplamazsam ne olacak? Şiddete mi başvurursun?” 

Fatih gözlerini kapatıp açtı. Derin bir nefes aldı. “FesuphanAllah.” çekti. Azra’ya dönüp, “Abla ben gideyim. Küçük hanımla uğraşmak istemiyorum.” 

“Tamam ablacığım, elbise hazır gel ben vereyim.” dedi Azra, Hare’ye döndü.  “Canım sende odama geç ben gelirim. Hemen arkandaki oda.” Hare Azra’ya gülümseyip odaya girdi. En son Fatih’e gözlerinden çıkan okları yollamıştı. Hatalı olduğunu bile bile hemde. 

Azra ile konuşup anlaşmışlardı. Aslında Azra’nın birine ihtiyacı vardı evet ama bunun Rüzgâr’ın kardeşi olmasını çok istediği söylenemezdi. Okuduğu okulu ve tasarımlarını çok beğenmişti. Umut ışığı görmüştü genç kızda. Çizimler enfesti. Hemde Rüzgâr’a yakın olan bize de yakın olsun diye düşünüp işe almıştı Hare’yi. Ne demişler; dostuna yakın düşmanına daha yakın ol, hesabı yapmıştı. Ertesi gün gelmek üzere Hare’yi yarım ağız gülerek ugurlamıştı. Telefonunu alıp çektiği resmi kırmızı alarm grubu ‘na gönderdi. 

Asya; O, ne?😱😱😱

Nil; Oha 

Duru; Vaş, o neydi? 

Zeynep; Lan lan kim o?

Ruken; Ay ne oluyor ya ben demedim size +18 atmayın diye. Ya ne güzel yatıyor o kız öyle.

Aslı; Vay  babo vay, hayırdır kuzum Murat’a yollarken mi attın bize? Ruken seni bir yatıracağım en sonunda.

Ruken; Tomom oblo.

Azra kahkahayı kesip cevap yazdı. 

“Üstteki Rüzgâr’ın kız kardeşi. Alttaki bizim Fatih.” 

Nil; Neyyy? 

Duru; ahahahshhshsbfb

Asya; Çüş!!!

Zeynep; Vara vara, kadere bak…

Ruken; Yeni bir aşk yeni tat bizlere adrenalin lazım. 

Aslı; Yok artık, o nasıl oldu öyle?

Azra, “Hare moda tasarım mezunuymuş bugün bana iş başvurusuna gelmiş. Sekreter içeri almamış o da sekreterle maratona girmiş burada. Fatih’le bom oynadı ablası. Çarpışıp yere yuvarlandılar.” 

Aslı; Ne gördün peki?

Nil; ?

Asya; ? 

Duru; ? 

Ruken; ? 

Zeynep; Kıvılcım çıktımı kıvılcım? 

Bu üçlünün arasında geçen konuşmayı hala çözemiyorlardı kızlar. 

Azra; Volkan patladı gördüm ben gördüm bana alkış.

Zeynep; yeahhhhh savul oğlum Rüzgâr kız bize gelin gelecek. 

Aslı; Çok acılı olacak çok. 

Nil; Biz  çıkalım bari gruptan bunlar AZA’ca konuşmaya başladı.

Ruken; E, şey… şey volkan patlaması ne oluyor acaba ablalarım? 

Göz deviren emojiler ardı ardına geçiş yaparken telefonlar köşeye fırlatıldı. Duru’da kapatıp çantasına attı. Karşısındaki adama gülümseyerek baktı. 

“Yani senin anlayacağın konser işi battı Kuzey.” 

Kuzey’le bugün buluşmak için sözleşmişlerdi. İş arkadaşı olmaktan ziyade arkadaş olmayı istiyordu Duru. Kuzey’den o elektriği alıyordu. 

“Beylerin yaptığına yorum getiremiyorum Duru. Hiç öyle seveceğim ve kıskançlık yapacağım biri olmadı.” dedi Kuzey. 

“İllaki birileri olmuştur, sen iyi birisin. Belki doğru insan değil ama olmuştur yani…” Çayını dudakalarına götürmeden hemen önce söylemişti Duru. 

Elindeki tuzluğu iş olsun diye sağa sola kıvırıp durdu Kuzey. “Belki, doğru insan nasıl oluyor sanırım önce onu öğrenmeliyim.” dedi. “Sen öğrendin mi? Yada hiç denk geldi mi?” 

Bardağı masaya usulca bırakıp Kuzey’e baktı. “İnan bana bunu sana anlatacak son kişi bile değilim. Benim başıma gelen halk arasında çokca geçen bir tabir var, o. Akıllısı beni bulmaz delisi peşimden ayrılmaz.” dedi gülümseyerek. 

Kuzey’de tebessüm etti. “Geçen geceki adamdan bahsediyorsun sanırım.”

“O’da var, bir önceki de. Sanırım doğru adamı beklerken saçlarıma ak düşecek.” 

“Seni kıskanıyordu. Buradan yola çıkarsak senin şu anlattığın güzel seven adamlar gibiydi.” 

“Kendince bir tutku onunki, güzel seven adamlara girişi yasaklandı. Kırk yıl çalışsa zor. Rüzgâr ve güzel seven adamlar olarak ayrılır o kısım.” 

“Her sözünde bir gizem var. Elbette bunun ne olduğunu sormayacağım. Belki bir gün kendin anlatırsın.” 

“Anlayışın için teşekkür ederim. Ama sende fazla kibar birisin. Sana göre kız bulmak zor olacak.” 

Kuzey kaşlarını çatıp gülümseyerek “Ne?” diye sordu. Duru omzunu silkti. “Yani biz bizim gruba dahil olan herkesi vakti zamanı gelince evlendiriyoruz. Şekli önemli değil. Ama baş göz etmek birincil vazifemiz.” 

Kuzey daha çok şaşırmıştı. “Ben anlamıyorum seni.” 

“Tamam bak açık konuşayım; Şimdi biz sekiz bayanız. Hepimizin aşk hayatı karman çormandı, AZA gelene kadar.”

“Kim gelene kadar?” Kuzey her an daha fazla şaşırıyordu. 

“Aslı, Azra ve Zeynep. Bu kızlar aşık barıştırmada çığır aştılar. Kavgalı olup barışamayan birini görünce hemen el koyuyorlar olaya.” 

“Hmm çok garip geldi. Bilemiyorum ihtiyacım olacağını sanmıyorum. Yani insanlar konuşarakta anlaşabilir. İkinci birine neden ihtiyaç duysun ki?” 

Duru, başını sağa sola salladı. “Yanılıyorsun. Bazen gurura kapılıp söylemedigimiz sözler, yapmadığımız onlarca sevgi gösterisi her gün elimizin altından geçiyor ve biz ona gurur diyoruz. İki kişinin iletişim eksikliği çektiği ve bunu anlamadığı zamanlarda oluşan kopmalar yüzünden biten ilişkiler günümüzde çok fazla. Tabiki bunun için kurumlar var. Ama bizde AZA var.” 

“Çok mantıklı belki de başıma gelmediği için böyle düşünüyorum. Ben fazla dürüst biriyim. Bana yalan söylenirse affedebileceğimi sanmıyorum. Sanırım senin AZA böyle bir durumu bana affettiremez.” dedi Kuzey. 

“Bunu bende bilemem. Affetmemek için çok uzak bir limana demir attım. Ben edersem sende edersin buna eminim. Bilemiyorum Kuzey, hayatta neyi istemezsek başımıza geliyor. Yada aklımızın ucundan bile geçmeyenler… Kadere inanmamakla inanmak arasındayım. Başımıza gelenleri Allah mı istiyor kul mu reva görüyor işte orda tıkanıp kalıyorum?” 

“İsyan mı bu?” diye sordu Kuzey. O, inancı tam biriydi. 

“Hayır asla. Sadece kırgınlık o da yarattığına.” 

Masadan telefonunu alan Kuzey ayağa kalktı. Duru’da onu izliyordu. “Ne oldu?” 

“Tamircin geliyor.” dedi Kuzey. Duru hemen arkasına döndü. 

“Oww kırmızı görmüş boğa gibi hemde.” sözlerine ekledi Kuzey. “Kaçsam iyi olur. Benden sana jest.” diyerek eğilip Duru’yu yağından öper gibi yapıp geri çekildi. Göz kırptı.  “Görüşürüz.” dedikten sonra Rüzgâr’ın geliş yönüne doğru yürüdü. Önünden geçip gitmeyi umut ediyordu Kuzey. Ama Rüzgâr’ın bakışları tam tersini söylüyordu. 

Yanından geçeceği sırada Rüzgâr’ın önüne geçmesiyle durdu. 

“Ne vardı?” 

“Sen varsın ve gereksizsin.” dedi Rüzgâr. 

“Bunu sen söylüyorsun.” 

“Kimden bekliyordun?” 

“Senden değil?” 

“Bir daha Duru’ya dokunursan senin o güzel yüzüne yazık olur.” 

“Seninki de güzel aslında.” 

“Ama sana yazık olur, bana değil.” 

Duru’nun hızlı adımlarla yanlarına gelmesiyle sistem bozuldu. “Rüzgâr çekil önünden.” dedi Duru. 

“Senin burada bununla ne işin var?” dedi Rüzgâr. Ama gözleri hala avındaydı. 

“Bu, sensin. Ben ağzını burnunu kırmadan önümden çekil.” dedi Kuzey. 

Dişlerini sıkan Rüzgâr, iki eliyle Kuzey’ in deri montunun yakasına yapıştı. Kuzey gözlerini devirdi. Duru, Rüzgâr’ın koluna iki eliyle sarıldı. 

“Rüzgâr yapma, bırak.” Ciddi  manada korkmaya başlamıştı. Bu iki adam burada  kavga ederse hiç hoş olmayacaktı. 

“Duru’yu korkutuyorsun, kör müsün?”  Rüzgâr gözlerini Duru’ya indirdi. Hamilelik hormonları ayaklanmıştı. Gözleri dolu doluydu genç kadının. Rüzgâr bunu bilmiyor olsada kendine kızmıştı. Sevdiği kadını üzmüştü. 

Kuzey’e dönüp ellerini yakasından çekti. Hiç bir şey demedi. Kuzey Duru’ya döndü.  “Kalma mı ister misin?”

Duru hayır anlamında başını salladı. “Peki, sonra görüşürüz.” diyerek Rüzgâr’ın kızgın bakışları eşliğinde ardına bakmadan gitti. 

Hiç Rüzgâr’a bakmadan masasına geri dönüp yerine oturdu Duru. Bu histerik halinin geçmesi için derin nefes alıp soğumuş çayından bir yudum aldı. 

Ardından bakan Rüzgâr kendine saymakla meşguldü. “Hayvansın sen. Odun, korkuttun, üzdün. Nasıl alacaksın şimdi gönlünü?” Önünden geçen garsonun tepsisinden hazır bir bardak çayı aldı. Garson şaşırma evresinden çıkıp yoluna devam etti. Bardağını masaya bırakıp usulca oturdu. 

“Tamam biraz fazla kaba biri olabilirim. Ama bir sor neden?” 

Hızla başını kaldırdı Duru. “Sormuyorum. Ne soracağım, senin yine süslü püslü lafların vardır ve beni kandırırsın.” deyip  çantasını alıp ayağa kalktı. Önünde duran Rüzgâr’ı itip önden yürüdü. 

“Nedenmiş, öküzsün ondan. Başka bir açıklaması mı var?” diye söyleniyordu. 

Ellerini havaya kaldırdı. “Yarabbi ben nasıl bir derde düştüm?” diye mırıldanıp Duru’nun peşinden koştu. Arabasına binmek üzereyken yakalayıp kolundan tutup kendine çevirdi. Duru kolunu hızla çekip kurtardı. “Çek ellerini benden. Ne geliyorsun hala peşimden?” Sokak ortasında bağırmak istememişti. 

“Niye mi geliyorum? Kızım sen nereye ben oraya. Sen olayı tam kavrayamadın sanırım. Sen artı ben.” 

“Hah o da ne öyle? Hem sen ve ben diye bir şey yok. Kendi kendine kuruyorsun.” 

Derin bir nefes alış verişi yapan Rüzgâr, Duru’nun gözlerinin içine en derinden baktı. 

“Duru’m. Güzelim. Tatlım yapma böyle. Kızım deliye döndüm peşinde, ne insafsız çıktın sen. Görsene beni.” Adamın masumane yüzü ve tatlı ses tonuna kendini tutmayıp gülümsedi. Bu adamda şeytan tüyünden başka bir şey vardı. Şu hali mahalledeki kızın, yıllardır peşinden koşan ama bir türlü yüz bulamayan adamın isyanı gibi bir şey vardı. 

Gülüşten cesaret alan Rüzgâr, bir adımda dibine kadar girdi kızın. “Hah bak gül işte, bende kendimi bulayım.” 

Duru’nun aniden eskiye dönen yüzünü şaşırarak izledi Rüzgâr. Eliyle iki omzundan uzaklaştırdı adamı. 

“Senin gibi öküze gülmüyorum. Ben içindeki mahalle zibidisine gülüyorum. Yoksa sen içeride sevdiğim birinin yakasına yapıştın, daha unutmadım. Hadi canım sana güle güle.” Arabasına dönüp kapıyı açtı. Ama Rüzgâr, arkadan kapıyı eliyle geri kapattı. Kulağına doğru eğilip fısıldadı. 

“Kıskanmak suç mu?” 

“Suç. Sen kimi neyi neden kıskanıyorsun pardon? Ben senin hiç bir şeyin değilim.” Konuşurken tekrar Rüzgâr’a dönmüştü. 

“Karın değilim. Nişanlın değilim. Sevgilin hiç değilim. Hem ben seni kıskanıyor muyum? Sen niye beni kıskanıyorsun?” 

“Sahi sen beni neden kıskanmıyorsun?”  Rüzgâr’a ters ters baktı Duru. Adamın dediğine içten içe bir öfke hissetmişti. 

“Canın cehenneme Rüzgâr Asilkan, beni rahat bırak.” Araca binmek için yine bir hamle yaptı ama yine binemedi Duru. “İlla bir imza, bir yüzük, yada verilmiş söz mü lazım? Belki ben seni kalbime yazdım.” 

Arkası dönük olan Duru, eliyle yüzünü kapattı. Nasıl bir adam bu? Kendini sakin olmaya teşvik etti. 

Ellerini indirip Rüzgâr’a döndü. “Benimle oynama, bu laflar bana sökmez. Ben sana dedim; Ağır gelirim, benimle uğraşma. Çek git hayatımdan.” 

Rüzgâr kızın gözlerine öyle derin bakıyordu ki, Duru bir an kalbine kadar inip kendini orada  göreceğini düşündü. 

Üzgün bakıyordu. Benim kadar olamazsın, dedi içinden Duru. Kırgın bakıyordu. Kabimde sağlam yer bırakmadın. Umutsuz bakıyordu. Hayattan tüm beklentilerimi bir anda sildin, çöpe attın. Sevgiye muhtaç bakıyordu. Seni sevmek zor, yaşamak imkansız. Bu oyunu sen başlattın. İkimize de zarar verdin. Hatta üçümüze. Şimdi bana öyle bakmakla benden daha ne almayı umuyorsun? Kendisiyle ikileme düşüyordu Duru. 

Tüm kırıklarını, pişmanlıklarını topladığı ses tonuyla konuştu Rüzgâr. 

“Gidemiyorum. Ben sende kalmayı istemedim ki gitmek benim elimde olsun.” 

Göz ucuyla süzdüğü adama içinden geçenleri söylemek istiyordu. Dili koparılmış gibiydi, bir türlü o iyi yöne dönmüyordu. Merhamet duygusu insana verildiğinden beri insan kendine kötülük edene bile merhamet besler olmuştu. 

“İyi, kal ama az adam ol.” dedi yine göz ucuyla bakıp. “Bir daha Kuzey’e elini sürersen seni Aslı’ya şikayet ederim.” 

Önce ‘Kal’ kelimesini hazmeden Rüzgâr, ardından gelen cümleyle kaşlarını çattı.

“Anlamadım.” 

“Stilettonun topuğunu kafana yedin mi anlarsın.” 

Kıza az daha yaklaşıp durdu. “Bu Aslı ne ayak bilemedim ama sevdiklerini güzel koruyor onu bildim.” 

“Bence daha bir şey görmedin. Ama görürsün üzülme.” 

Duru’nun elini tutup çekiştirdi. Araban kalsın ben aldırırım. “ 

“Nereye” 

“Kalbime, geliyor musun?” 

“Hem götürüp hem ne diye soruyorsun.” 

“Başka ihtimalin yok onu anla diye soruyorum.” 

“Bak yine yüzsüze bağladın. Dur!” dedi. Olduğu yerde adım dahi atmadı Duru. Elleri elinde aralarında boşluk. Rüzgâr geri döndü.

“Neden?” 

“Arabam açık kaldı.” 

Kumandayı uzatıp arabayı kilitledi Duru. Aniden gelen tatlı isteği üzerine yutkundu. Rüzgâr’a döndü. “Bana kestane şekeri alır mısın?” 

Rüzgar, şaşkın şaşkın baktı Duru’ya. Ama bu Duru’nun ondan ilk isteğiydi. Hemde kendi iradesiyle. Gülümsedi. 

“Sen benden kestane şekeri mi istiyorsun?” 

“Evet.” dedi Duru beşinci haftasına yeni basmıştı. İlk defa canı bir şey istemişti. Bunun Rüzgâr’a denk gelmesi tesadüf olamazdı. 

Duru’nun elini dudaklarına götürüp öptü. 

“Bu istediğini hiç unutmam.” 

“Beni de unutma.” diyen Duru’nun boğazı düğümlenmişti. 

Rüzgâr’ın dudakları yukarı kıvrıldı. 

“Bu kalp seni unutursa ölür.”