Ağustos 25, 2020

16. Kör Kuyu

ile payelll

 

 

 

İçeri girer girmez derin bir nefes alıp elini kalbine götürdü Duru. Adam resmen kalbine tekme attırmıştı. Yorulduğunu hissetti. Duygu geçişleri onu yormuştu. Arkasında biten seslere döndü hızla. 

Aslı, “Ah o nasıl öpücüktü öyle?” dedi gözleri hınzır bir ifadeyle. 

“Ama adam deli, bizim kız zır deli, ne yapsın deli deliyi çekiyor işte.” diyen Zeynep gülümsedi. Duru gözlerini devirdi. Tabii ki izlediler, dedi içinden. Aksi düşünülemezdi. 

Saçını geriye attı Duru, da saçı zaten ensesinde topuzdu. Hiç bozuntuya vermedi. “Ar damarım çatladı galiba.” dedi  gülerek. 

Zeynep’le Aslı göz göze geldiler. Aynı an da  “Hormonlar.” dediler. 

Duru kaşlarını çattı. “Ne hormonu?” 

Zeynep, “Aman boşver…  Sen  iyisi mi çok yaklaşma Rüzgâr’a.” dedi. Açıklamalı olarak anlatmak için uygun yer burası değildi.

Aslı, “Abin ile konuşmuş degil mi? Yoksa Karahan onu bahçeye gömerdi.” dedi. 

“Evet, aynen öyle yapmış.” 

Zeynep, “Bu adam bizi hep ters köşe ediyor. Çok pis bir durum. O bizim işimiz, onun değil.” dedi hayıflanarak. 

Dilini damağına vurup şaklattı Aslı. “Sakin ol böceğim, sıra bizede gelecek.” derken  Duru’ ya baktı. “Bak yine soruyorum; Emin misin? Abin olumlu bakıyor.” 

Başını önüne eğip eteğinin süsüyle oynamaya başladı Duru. “Bu işten geri dönüş yok. Bana bir daha bu soruyu sorma.” dedi, kararlı bakışlarını Aslı’ya yöneltti. 

“Sen bilirsin. Bize saygı duymak düşer.” dedi Aslı. 

Yanlarına gelen Kenan’a döndü üçüde. Yüzünde yaramaz çocuk gülüşü vardı Kenan’ın. Yakışıklı suratına da çok yakışıyordu. 

“Ablalarım.” dedi lafın üzerine basarak. Kollarını göğsünde bağladı Aslı. “Söyle bakalım küçük ajan ne istiyorsun?” 

Kenan sevimli sevimli sırıtıp baktı. “Dans etmek istiyorum.” dedi Kenan. 

“Olur, edelim.” diyen Aslı bir adım atmıştı ama onu Kenan durdurdu. “Abla seninle de ederiz ama ben Ruken’le dans etmek istiyorum.”  Kenan’a sert bir bakış attı Aslı. 

“Cenazeme buyur diyorsun yani?” 

Aslı’nın ne demek istediğini az çok tahmin ediyordu Kenan. Hilal ona biraz çıtlatmıştı. Ama işte o, Kenan’dı. Kafasına kızı takmıştı bir kez. 

“Hadi be ablam, yap bir güzellik olmaz mı?” Yalvarır moda giren Kenan’a  baktığında yüreğinden de sevgi akıyordu genç adama. Çok seviyordu Aslı, Kenan’ı. Erkek kardeşi olsa bu kadar severdi ve ona kıyamıyordu. 

“Ölümüne şahitlik edemem Kenan. Sen bana lazımsın daha.” 

Duru öne çıktı.  “Gel Kenan benimle dans et ben sizi buluştururum.” dedi. Kenan hiç beklemediği kişiden gelen teklife balıkla atlayarak kolunu Duru’ya uzattı. Gülümseyerek Kenan’ın koluna girdi Duru. 

Zeynep Duru’yu kolundan tutup durdurdu. “İyi de sen olunca ne değişir? Karahan görürse kötü olur. Şimdi elinde bir Ruken kalmışken, oyar vallaha.” dedi.  

“Hallederim ben. Benim abim ama sizin kadar korkmuyorum. Az sakin olunuz.” diyerek Kenan’ın koluna tekrar girip konuşarak dans edilen bölüme gelip tam da Fırat’la Ruken’in yanında dansa durdular. 

“Kenan.” dedi Duru, gözlerini kısıp. Kenan sevimlice sırıttı. “Efendim abla.” 

“Kardeşim ve sen hayırdır?” Gözüyle Ruken’i işaret etti Duru. 

Kenan, Ruken’e bakıp iç geçirdi. “Kalbimden vuruldum, bir çift kara göze.” dediğinde Duru, küçük bir kahkaha attı. “Abim topuğundan vurur oğlum seni, görürsün o zaman kara gözü beyaz ışığı.” 

“Bu kadar ablam var, sırtımı vermişim onlara, hiç bir şey olmaz.” dedi,  Kenan kasım kasım kasılıp. 

“Neyse, bekle şimdi.” deyip hemen dibindeki Fırat ve Ruken’e döndü Duru. 

“Fırat, benimle dans yok mu?” dedi Duru. Fırat gülümseyip Ruken’e yol verirken Duru’ya kollarını açtı. “Aşk olsun baldız ama hoş gör bende baldız çok.” 

Duru, Ruken’e bakıp, “Ablacım.” dedi, başıyla Kenan’ı işaret edip. Ruken ne olduğunu ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı. Duru, Fırat’la dansa başlarken, Kenan hemen yaklaşıp elini Ruken’e uzattı. Saf ve dünyayı toz pembe gören Ruken boş bulunup gülümsedi ve  Kenan’ın elini tuttu. Çakal yavrusu Kenan yavaşça kızı kendine çekti. Elini beline yerleştirip kıza fark ettirmeden ‘şükür’ çekti. 

“Sen, Kemal abinin kardeşisin tanıyorum seni.” dedi Ruken. Saf bakışlarını Kenan’ın çapkın gözlerine dikerek. 

“Evet, ben Kenan. Daha öncede gördüm seni. Aslında seni dansa ben kaldırmak isterdim ama abini biliyorum.”  Aklına gelenler ilk olarak Karahan’ı kaçırdığı gündü. 

“Evet, abim fazla kıskanç ve korumacı.” Ruken’in aklına gelen düşünceyle gözleri kocaman açıldı. 

“Sen… Abimi kaçıran kişisin. Ablama yardım eden…” 

Şımarık bir gülüş belirdi Kenan’ın yüzünde. Kıza doğru eğildi. “Sessiz ol. Ben grubun tek erkek ajanıyım, kimse bilmiyor.” Ruken’in gözleri sevimli sevimli baktı karşısındaki genç adama. 

Genç ve tecrübesiz genç kıza göre oldukça etkileyici bir giriş yapmıştı Kenan. 

“Bırak ve kaç Kenan.” diyen sese döndüklerinde Ruken Kenan’ı hafifçe itip kenara çekildi. Ürkek bakışlarını abisinin koyulaşmış gözlerine çevirip kaçırdı. Sanki sevgilisiyle öpüşürken yakalanmış gibi utanıyordu. Oysa bir düğünde tanımadığı biriyle masum bir danstı yaptığı. 

“Karahan Abi biz dans,” dedi ama kesik kesik bir sesle. Ruken’i arkasına çeken Karahan. “Benden izin aldın mı? Hayır! Ne halt yemeye o elini kardeşimin beline koyuyorsun? Kaybol Kenan.” Öfkeden sesi katılaştı. Kenan yutkundu. Başını eğip “Peki Abi.” diyerek arkasını dönüp masasına yürüdü. Karahan arkasını dönüp Ruken’e sayacaktı bir kaç söz ama Ruken çoktan tarih olmuştu. Gözlerini devirdi.  

“Allah’ım üç bacı bir kız evlat üstüne en hırçını bir hatun aklımı koru.” diye mırıldandı. 

Keyifli güler yüzüyle gelip Ayşem’in yanına oturdu Rüzgâr. Ayşem bilmiş bakışlarını çılgın kuzenine çevirdi. “Hayırdır Ali bey yüzünde güller açıyor. Kabul etti mi ?” diye sordu. 

“Yok etmedi ama edecek.” diyerek Ayşem’e doğru dönüp gülümsedi. Tek kaşını havaya kaldıran Ayşem, “Eee… Bu halin ne o zaman? Ne yaptı sana da prensesi kurtarmış Mario gibisin?” 

Rüzgâr, elinde olmadan kahkaha attı. “Ah sen ve senin acayip terimlerin.” 

Ayşem omuz silkti. 

Rüzgâr salonun diğer ucunda Fırat’la dans eden Duru’ya baktı. İç geçirmekten kendini alamıyordu. “Her haliyle kabulüm. Beni kabul etsin yeter.” 

“Oo geçmiş olsun. Kuyuya bodoslama dalmışsın sen.” dedi Ayşem. “Bir baksaydın dibi görünüyor mu? Derin mi? Boğulmayasın sonra.” 

Ayşem’e dönen Rüzgâr, ” Ne kuyusu?”diye sordu. 

“Hani şu aşıkların girip ölene kadar debelendigi kuyu. Ya ölürsün ya da ölürsün. Girişi olan ama çıkışı olmayan kuyu.” 

“İstersen beton dök kuyunun ağzına. Çıkmak istesem bile çıkamayayım.” 

Davetlilerin salonu boşaltması üzerine ailecek kalmışlardı. Rüzgâr da gitmemişti.  Çıkış kapısına bedenini yaslamıştı. Kollarını göğsünde bağlamış düğünün bitmesini bekliyordu. Duru’yu eve bırakma sözü almıştı ve şimdi ayrılık vaktiydi. 

En çok Aslı’ya ve Karahan’a dokunan andı. Karahan, Nil’i nasıl sevip koruduysa Aslı’da Asya’yı öyle sevip kollamıştı. Kardeşiyle doğduğundan beri beraber olan Karahan’a mı zordu, yoksa bulalı daha üç yıl bile olmayan Aslı’ya mı?

Sıkıca sarıldı kardeşine Aslı. İçindeki tek duygu mutluluktu. Onun adına çok mutluydu. Gözlerini dolduran mutluluk… Geri çekilip Asya’ya baktı. “Çok mutlu ol. Seni çok seviyorum kardeşim.” dedi, gözlerinden inen tek mutluluk damlasını elinin tersiyle sildi Asya. “Bende seni seviyorum abla.” 

Dolu gözleriyle gülümsedi Aslı. “Abla deme bana. Abla deme alırım ayağımın altına.” 

“Alırsın abla.” diyerek Aslı’ya tekrar sarıldı. Anne yoktu. Baba yoktu. Sevdikleri çoktu. Ama anne baba başkaydı işte. İnsan yüreği farklıydı. İçinde milyonları barındıran ama bir iki kişiye tabii olandı. 

“Hadi ama, evlerin arası on dakika. Benden çok seni görecek Aslı. Ağlatma gelinimi.” Fırat’ın sesiyle ayrıldılar. Aslı eliyle yüzüne hava verip Fırat’a döndü. 

“Üzersen, üzerim.” dedi Aslı, Fırat’ın kaşları havalandı. Aslı gülümseyip, “Ama üzmeyeceğini biliyorum. Hani kulağında bulunsun diye söyledim.” dedi. 

Karısını kolunun altına alan Fırat, Aslı’ya gülümsedi. “Söz konusu bile değil. Ama sende Karahan’ı geçtin Aslı.” Başıyla ilerde Nihat’la konuşan Karahan’ı işaret etti. Aslı başını çevirip baktığında Karahan’ın Nihat’ın yakasını düzelttigini gördü. Elini ağzına kapatıp gülmeye başladı. 

“Yok artık. Zavallı Nihat. Ben erkek eviyim bir nevi, gideyim de bir el atayım.” diyerek  adımlarını Karahan ile Nihat’ın yanına doğru çevirdi. 

“Beni anladın  değil mi Nihat? dedi Karahan. Son on dakikadır verdiği komutlar ve tehditler artık Nihat’ı patlama noktasına getirmişti. 

Başını sallamakla yetindi Nihat. Karahan’ı tek parmağıyla geri itip Nihat’la ikisinin arasına girdi Aslı. “Ne oluyor Atabey? Bir sen mi verdin kardeşini? Bir senin kardeşin mi gelin burada? Kollarını göğsünde bağlamıştı Aslı. Nihat minnetle gözlerini kapatıp açtı. “Daha önce neden gelmedin Aslı.” diye mırıldandı. Ama bir sadece Aslı duymuştu bunu. 

“Değil ama ben benim kardeşim için konuşuyorum Aslı.” Ellerini cebine sokan Karahan, meydan okuyordu hemde Aslı’ya. 

Gülümseyip başını salladı Aslı. Gözlerini karşısındaki muhatabına dikti. “İğneyi önce kendine sonra başkasına batır. Ah sizinki de ne aşktı ama…” Karahan’ın kısılan gözleri direk Aslı’yı hedef aldı. 

“Hiç öyle bakma Karahan. Nikahlı karısı artık. Düş yanlarından. Ha yok olmaz diyorsan bende  Yiğit’i salayım mı üzerine? Senin gibi yapmıyorsa bana dua et.” 

Karahan, hiç bir şey demeden Nihat’a baktı. 

“Bakma öyle.” dedi Aslı. Nazlı’ya seslendi. “Gel buraya çakal görümce al şu kocanı. Yiyecek taze damadı.” 

Bir kaç metre ilerden seslenen Nazlı’ya döndü Karahan. “Karam buraya gelir misin? Aaa atı alan Üsküdar’ı geçti. Bu neyin kafası be adam.” 

İki parmağını önce gözüne uzatıp sonra Nihat’a çevirdi. “Gözüm üzerinde ölene kadar.” deyip Nazlı’sının yanına yürüdü. 

Elleriyle yüzünü kapatan Aslı. Rüzgâr’ı bilse başlarına neler geleceğini tahmin dahi edemedi. 

“Sende olmasan … teşekkür ederim Aslı.”

Ellerini indirip Nihat’a döndü. “Önemli değil, boşver sen onu. Seni seviyor ve güveniyor. Emin ol sıkıntısı kardeşinden ayrılmak. Aynı duyguları bende yaşıyorum.” 

“Ama sen onun gibi yapmıyorsun.” 

“Çünkü mantığımı duygularıma karıştırmıyorum. Siz erkekler bunu bilmiyorsunuz işte. Neyse benim ayarımda kaçıyor gideyim en iyisi.” 

Nil yavaş adımlarla gelip Nihat’ın elini tuttu. “Üzgünüm.” 

Kızın elini sıkıca tuttu Nihat. “Seni aldım ya gerisi boş.” dedi Nihat gülümseyip. Aslı, taze çifti başbaşa bırakıp ailesine doğru ilerledi. 

“Aşk olsun çiçeğim. Hani benim kucak dolusu sevgim. “ 

Aslı arkasını dönmeden gülümsedi. Yüzüne dağılan kocaman gülümsemeyle Azra’ya döndü. 

Kollarını açmış gelmesini bekliyordu Azra. Ellerini beline yerleştirip bekledi Aslı. 

“Yek ya, ben mi senin ayağına geleceğim.” dedi Azra, salona yayılan bir kahkaha attı. Herkesin onlara dönmesine neden olmuştu. Aslı’da olduğu yerde güldü. 

Tek kaşını kaldırıp ellerini havada salladı Azra. 

“Başlayalım mı?” dedi Aslı. 

Zeynep’te Aslı’nın yanına gelip durdu. Aslı, Zeynep’e göz attı. Komut bakışlarını alınca Azra’ya eliyle önden buyur mesajını verdi. 

Aile efradı acaba yine neye başlıyorlar diye düşündükleri için sakince izlemeye başladılar. 

Azra sesinin tonunu ayarlayıp çok eskiden lise yıllarında beraber okudukları şiiri okuyamaya başladı. 

Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü?

Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları…

Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi…

Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları…

Sen dostumdun benim, gülünce güneşler açan. 

Bulutlara, rüzgâra asarım suretini her akşam,

Her akşam mektup yazarım dağlar kadar.

Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun.

Unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!

İzleyenlerin kalbine dokunan bu sözler onlarında bu dostluğa şahitlik etmelerinin bulunmaz bir nimet olduğunu biliyorlardı. 

Zeynep, aldı sırayı. Azra’ya doğru yürümeye başladığı. 

Allahım, ne güzel şey bu dost yüzü!

İnsanın kalbine dolan bu bakış!

Ey çorak ruhlara veren bu süsü,

Ey gönül, sana alkış, alkış, alkış!

Gel dostum, yanıma otur, dizime

Koy sıcak başını. Konuşmayalım,

Bakışalım yalnız. Ama sen yine

Cevap ver: Sevdin mi beni bakalım?

Azra’nın dolu dolu olan gözlerinin muhatabı Zeynep’ti. Bu gerçek bir mutluluktu, dosttan gelen. Azra’nın ellerini tuttu Zeynep. 

“Çok sevdim seni, sen benim bende olmayan yanımsın.” diyerek sarıldı arkadaşına.

“Öhö öhö,” diyen Aslı, dikkati üzerine çekti. 

“Fingirdeşmeyin lan. Geliyorum.” dedi, Kızlar kahkaha atıp Aslı’ya baktılar. 

Azra’nın gözlerinin içine baktı. Tam yirmi iki yıldır yanında olanlardı. Onlar Aslı’nın eviydi. İçinde her şeyin olduğu bir ev. 

Kalbindeki cama bir taş değer, dosttandır

kırılınca anlaşılır kalbin camdan olduğu,

kalbin bahçesinde bir gül solar, dosttandır

dostun varsa taşı güle sayarlar, akşamı güne…

Dostum varsa sözümü şiire sayarlar, beni şaire.

Dostum var, öyleyse ölebilirim bile!

Yanına geldiği Azra’ya sıkıca sarıldı. Kalbinden geçen en güzel dua onun içindi. Geri çekilip birbirlerine baktılar. 

“Ölme çiçeğim. Ben solar giderim. Benim size her zaman ihtiyacım var.” dedi Azra. 

Üç genç kadın birbirlerine sıkı sıkıya sarıldılar. Yanlarına gelen Asya, Nil, Duru, Ruken ve Nazlı nemli gözlerle baktılar onlara. Çemberi genişletip sekizgen oldular. 

Beyler eşlerini gülümseyerek izliyordu. Kaşı havada şaşkın şaşkın izleyen tek kişi Ali Rüzgâr Asilkan’dı. 

Düğünün üzerinden geçen iki günde Duru evden dışarı adımını atamamıştı. Her köşe başı gazeteci kaynıyordu. Ertesi gün magazin sayfalarını süsleyen boy boy resimleriyle babasından bile utanmıştı. Medyatik olmamın zararlarını yaşayan genç kadın, öfkesinden Rüzgâr’ın aramalarına da cevap vermiyordu. 

Ünlü yıldız Duru Atabey ve Ali Rüzgâr Asilkan’ın yeni aşkı gündeme bomba gibi düşmüştü. Karahan da bu durumdan memnun değildi fakat haberli olması onu sakinleştiren tek nedendi. Her ne kadar itiraf etmiyor olsa da Asilkan da bir ışık görmüştü. Dürüst oluşu etkilemişti Karahan’ı. Kardeşiyle konu üzerinde konuşmuyor olması onu iyi veya kötü bir yönde etkilemek istemediği içindi. Ne olacaksa ikisi karar verebilir, diye düşünüyordu.  

Gece odasına çekildiğinde üzerini değiştirip Yatağına uzanmıştı. Elini düz karnı üstünde gezdirerek gülümsüyordu. Her şey kötü olabilirdi ama bebeği içinde can buluyordu, bu çok başkaydı, harikaydı, farklıydı. İtiraf ediyordu kendine; anne olmak onu etkiliyordu. Hayallerini bile kurmaya başlamıştı. Başlangıç hiç adilce olmamıştı ama bebeğinin babasını seviyordu. Çıkmaz bir yolda olmaları bunu değiştirmiyordu. Belki ona hiç bir zaman güvenemeyecekti, belki hiç bir zaman Rüzgâr’ı unutamayacaktı ama sevmek hiç yük gibi gelmiyordu. Duru, Rüzgâr’ı sevmeyi bile sevmeye başlamıştı. Yanlışlar doğuluları götürmüyordu bu oyunda… 

Yatağın üzerinde duran telefonu çalmaya başladığında kalkmadan elini uzatıp ekrana baktığında Rüzgâr’ın aradığını görünce göz devirmişti. İki gündür belki de yüzüncü arayışıydı. Ortamın da sakin oluşuyla derin bir nefes alarak açtı telefonu. 

“Ne var?” dedi bıkkın bir sesle. 

“Ne var değil, ne yok demelisin.” 

“Kelime oyunları yapmayı kes Rüzgâr, ne istiyorsun?” 

“Neden açmıyorsun telefonları?” diyen Rüzgâr omzunu verdiği demir kapıdan başını kaldırıp malikaneye baktı. “Beni daha çok delirtmek içinse başarıyorsun.” 

“Neden açayım? Başıma açtığın işler yüzünden evden dışarı bile çıkamıyorum. Sana çok kızgınım, adımı büyük punto yazılarla magazine malzeme ettin.” 

“Hiç alakası yok sevgilim. Ben adımızı tarihe yazdırdım, yıllar sonra bizi güzel anacaklar.” 

Duru tekrar bıkkın bir nefes verdi. “Başka bir diyeceğin yoksa kapatıp uyuyacağım.” 

“Var! Aşağıdayım ve seni bekliyorum.” 

Gözleri büyüyerek doğruldu Duru. Ayaklarını yataktan indirip ayağa kalktı. “Ne işin var burada? Hemen git!” 

“Seni görmeden gitmeyi düşünmüyorum. Aşağıya gelmezsen ben kapıyı bu kez çalacağım ve inan bana bu sefer kimse yadırgamaz beni.” 

Saat çok geç değildi ve abisi kesin uyanıktı. Aşağı inmesi zor değildi ama bunu istiyor muydu? Tartışılırdı. Hem onu görmek hemde uzak durmak istiyordu. Ama adam buraya kadar gelmişti ve kendisi inmezse o eve girecek sonucunda da görecekti. “Bekle geliyorum.” deyip kapattığı telefonu eşofmanının cebine attı. 

Aşağıya indiğinde Nazlı ile Karahan’ı karşılıklı otururken bulduğunda kendine dönen bakışlarla yerinde kıpırdandı. 

“Ne oldu Duru?” dedi Nazlı. 

“Rüzgâr gelmiş, beni dışarıda bekliyor.” 

Karahan’ın kaşları çatıldı. “Eve neden gelmedi?” diye sordu. 

“Gerek yok abi, beş dakika konuşacağız. Müsaadenle.” diyerek kapıya yürüyüp daha fazla soruya tabii tutulmak istemedi. 

Dolaptan  kabanını alıp giydi ve dışarı çıktı. Kapıya varıp sürgüyü açtığında tam bir serseri görüntüsü içinde olan adamın ayrı çekiciliğine kapıldı. Takım elbiseden sıyrıldığı anlarda hemen kot pantolona ve deri monta sarılan Rüzgâr’ın geriye taranmış saçları bile dağılıyor alnına düşüyor ve bu Duru’nun onu daha da çekici bulmasına neden oluyordu. 

“Tam bir serseri gibi görünüyorsun.” 

Özlemi canına tak diyen Rüzgâr bir adımda kadının burnunun ucuna kadar girip elini beline doladı.  Kendine bastırırken Duru’nun şaşkın gözlerini görmezden geldi. Dudaklarına yaklaşan adamın sıcaklığı alıp götürmüştü aklındakileri. 

“Bu serseri seni öpecek … hemde doyasıya.” 

Başı geriye giden kızın kaçmasına engel olup dudaklarına kapandı. Duru geriye çekildikçe kendine bastırdı kadını. Bir eli Duru’nun ensesini kavradığında elini daha yukarı çıkarıp kadının saçları arasına daldırdı. 

Saçları arasındaki parmaklarla ruhu teslim olan kadının kendine gelişiyle aşkı göklere dağılan Rüzgâr içinden taşan daha büyük bir arzuyla sarıldı teni altındaki tatlı dudaklara. 

Her ikisi de o gece yaşadıklarına benzemediğini kabul etmişti. O bir kadın erkek çekimiydi ama bu; Aşkın ateşiydi. İçine çekildikçe alevlenen, harlanan hiç sönmeyecekmiş gibi görünen ateş. 

Bir nefes uzaklığı geri çekildi Rüzgâr. Alnı sevdiği kadının alnına yaslı dudakları hala birbirine değiyordu. “Daha nasıl anlatayım sana, seni sevdiği mi?” 

Boğazına taş oturan Duru gözlerini kapattı. “Hiç anlatmasaydın keşke.” dedi. “Keşke beni sevmeseydin.” 

Gerçeklerden kaçtıkları süre boyunca aralarında hiç bir değişim olmayacağını biliyordu Rüzgâr. Duru o gece birlikte olduğu adamın kendisi olduğunu bilmiyordu. Bilse, nelerin değişeceği de ayrı bir konuydu ama Rüzgâr artık bu gerçeği saklamaktan çok sıkılmıştı. 

“Beni seviyorsun ve kabul etmemek için kendini yoruyorsun.” 

“Kendimi yoruyorum çünkü benden uzak durmanı istiyorum. Sonumuz mutlu sona ulaşmayacak. Kendini de beni de yorma.” 

“Bu senin fikrin benimki buna hiç benzemiyor … Konuşacağız ve her şeyi yoluna koyacağız. Seni asla bırakmayacağımı bilmeni istiyorum.” 

Aralarında duran ellerini adamın göğsüne dayayıp itti Duru. “Hiç bir şey konuşmayacağız. Senin benim her adımda peşimde olman benim umrumda bile değil. Yoluna koyulacak problemlerimiz yok bizim. Raydan çıkmış sorunlarımız var. Seni yanımda ve hayatımda istemiyorum Rüzgâr. Git şimdi.” 

Rüzgâr ile geçmişe dönük bir konuşma yapmaktan kaçınıyordu. Gittiğinde her şeyin aklında güzel kalmasını istiyordu. Bir daha geri dönmeyecek birinin son arzusuydu bu. 

“Her şeyin bir yolu bulunur Duru. Beni bu şekilde kendinden uzak tutmazsın. Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?” Gittikçe artan gerilim ikisi arasında da kendini belli ediyordu artık. Bu güne kadar ettikleri hiç bir kelime onları bir adım öteye götürmemişti. 

“Tutarım. Tutacağım. Sana hayatımda yer yok! Bunu o kafana iyice yerleştir. Ben senin oyuncağın olmayacağım. Sana zerre kadar güvenmiyorum ve güvenmeyeceğim de. Sen … sen kendi başına buyruk inatçı bir adamsın, benim tercihim değilsin Rüzgâr.” 

“Senin tercihine başlatma bana Duru. Birbirimizi sevmek bizim tercihimiz dahilinde olan bir şey mi? Niye inkar ediyorsun? Kaçmak neden- nasıl bu kadar kolay sana.” 

Karşısında put gibi dikilen kadına bir adım attı. İşaret parmağını Duru’nun yüzüne kaldırdı ve tehditkar ifadesini büründü. “Derdimiz neyse konuşacağız. Sen, benim seni ne kadar sevdiğimi tam anlamadın ama ben çok güzel anlatacağım sana.” 

Gözlerini bile kırpmadan izleyip dinlediği adamın yanından kendindekine benzer hırsla bahçeden çıkışını ve arabasına binişini izledi. 

Konuşmak hiç bir şeyi çözmeyecekti Duru için. O gece kendisine yaptığını değiştirmeyecekti konuşma, hemde hiç bir özür. Ayaklarını sürüye sürüye eve girdi ve abisi ile Nazlı’ya tek laf etmeden odasına çıktı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Kimseye anlatacak sözleri de yoktu. Gitmek için günleri kalmıştı ve gidecekti. Hiç bir şey bunu değiştiremezdi. 

 

Arabasını otoparka bıraktıktan sonra evine çıkmak için güvenliğe selam vererek geçecek olan Rüzgâr adama selam verdiğine pişman olmuştu. “Sizi birileri bekliyor Rüzgâr bey. Yukarı çıkmalarına izin vermedim.” 

“İyi etmişsin de kim?” dedi Rüzgâr bu saatte kim olacağını bilememişti. 

Orta yaşlı dinç görünümlü güvenlik tebessüm etti. “İki genç bayan. Sanırım biri nişanlınız.” 

Rüzgâr yüzünü buruşturup bıkkın bir nefes aldı. “Yok dersin gelmedi dersin. Beni görmedin. Yukarı da sakın yollama zor çıkarırsa at dışarı.” 

Adamın gözleri bir büyüyüp bir küçülüyordu. “Gerçekten mi efendim?” dedi şaşkınlıkla. 

“Evet.” diyen Rüzgâr deri ceketinin yakasını biraz daha kaldırıp lobiye giden yolun kenarında duran asansörlere kıyıdan kıyıdan yürümeye başlatmıştı ki Müge onu fark etti. 

Ok gibi yerinden fırladı Müge. “Ay Rüzgâr Aşkım.” Koşa koşa gelişini morali bozuk izledi Rüzgâr. Faydası olacakmış gibi kırmızı butona basıyordu sürekli. Hani kapı açılırsa kaçabilecekti. 

Müge rujdan bir kaç santim daha belirgin hale gelen dudaklarını öne iterek ellerini Rüzgâr’ın göğsüne dayadı. “Aşkım neredesin sen?” 

Daha elini koyar koymaz bileklerinden tuttuğu kızı kendinden uzaklaştırmıştı Rüzgâr. “Ne işin var burada?” 

“Seni görmeye geldim. Konuşalım, aramızdaki sorunları ortadan kaldıralım.” Müge bir adım yaklaşıp elini Rüzgâr’ın yanağına koydu. Rüzgâr gözlerini devirip geriye bir adım atıp kızı kendinden bir adım daha uzaklaştırdı. “Biraz gururlu ol Müge. Seni istemediğimi daha kaç kez söylemem gerekecek? Seni istemiyorum. İs.te.mi.yo.rum Müge.” 

Üzerine basa basa tek tek söyledi Rüzgâr, ama Müge’nin dudakları yukarı kıvrıldı. “Ah hadi ama Rüzgâr evine çıkalım ve seni ikna etmeme izin ver. Ben o kadar kötü biri değilim.” 

“Evet o kadar kötü değilsin, sen berbat bir kadınsın. Başka birini sevdiğimi biliyor olmalısın. Seninle değil onunla evleneceğim. Sen hayatımda değildin ve hiç bir zaman da olmayacaksın.” 

Müge kırılmış gibi dudak büktü. “Evet, gördüm ama bir şarkıcı parçasını tercih edeceğini sanmıyorum. Sadece gönül eğlendireceksin onunla bilmiyorum sanma.” 

Kısık gözlerle baktı Rüzgâr. Bir adım attı kızın üzerine doğru. “Boş bir beynin var Müge. O yüzden sana Duru’nun bulunmaz bir kadın olduğunu anlatmayacağım.” 

Ellerini adamın ensesine atarak dudaklarına yapıştı Müge. Bir kaç saniye de taş kesilip durumu anladığında ensesindeki elleri sertçe çözerek kadını itti Rüzgâr. 

“Defol git.” dedi tenine yapışan ruju elinin tersiyle silerken yüzü sertti ve Müge onun midesini bulandırıyordu. 

“Bitti mi yani?” dedi Müge sert bir ifade ile. 

“Hiç başlamamıştı ki. Sen iğrenç bir kadınsın. 

“Sensin o. Bana erkek mi yok? Bende senden nefret ediyorum Rüzgâr, ama sen beni yarı yolda bırakmanın cezasını ödeyeceksin.” 

“Olur. Sana bir çek yazarım, bildigin tek şey para ve ünvan değil mi?” Hazırda bekleyen asansöre binip katına çıkmak için tuşa dokunduğunda kapı Müge’nin sonsuza dek üzerine kapanmıştı. 

Müge kadar kötü ruhlu arkadaşı Müjgan koşarak yanına geldi. “Şekerim neler yakaladım neler.” dedi sinsice sırıtıyordu. 

“O halde hepsini gönder şekerim.” deyip saçını savuran Müge çıkış kapısına doğru yürüdü. 

 

Sağa sola dönmekten uyuyamıyordu. Dudakları üzerindeki dokunuşlar aklına geldikçe uykusu kaçıyordu. Bazen kendini gülümserken, bazen de ağlarken buluyordu. Gece yarını vurmuştu saat, uyuyamayacağını anlayınca kalkıp oturdu yatağın içinde. 

Karanlıkta etrafına bakındı. Boş! Boş bir oda ve yalnızlık hissi ile doldu yüreği. Artık hep böyle olacaktı. Ve sonra bebeği olacak onunla paylaşacaktı hayatı. Kenarda duran telefonunun ışığı yanıp sönüyordu. Kızlardan bir kaç dedikodu gelmiş olacağı fikriyle iyi hissetti bir an. 

Ama açtığında gördüğü fotoğraflar kalbine paslı bir hançer gibi saplanmıştı. Elini kalbinin üzerine koydu. Nasılda canı yanmıştı bir anda. Sanki biri kalbini elleri arasına almış sıkıyordu. Rüzgâr Müge’yi öpüyordu. Oldukça samimi görünüyorlardı. Gözlerinden yuvarlanan yaşlar telefona ve kucağına düşüyordu. 

Bir kaç saat önce kendisini sevdiğini söyleyen adam şimdi başka bir kadını öpüyordu. “Güvenilmez olduğuna bir delil daha Ali Rüzgâr.” diye mırıldandı kendi kendine. 

Fotoğrafları gruba atamazdı. Kızlar balayındaydı, onları kendi sorunlarıyla şimdi yoramazdı. Aslı’ya gönderdi. Sabah görecekti ama başka bir şey gelmedi elinden. Telefonunu kenara bırakıp usulca yatağına geri girdi. Güneş doğarken göz yaşları kurumuştu ve uykunun sakin kollarına teslim olmuştu. 

….

Telefonda gördüğü fotoğraflarla kan beynine sıçrayan Aslı sabah erkenden hastaneye geçip öğlene kadar öfke nöbetiyle çalışmıştı. Öğlen arasında Duru ile sözleştikleri cafeye doğru yola çıkmışlardı. Duru onları cafede bekliyordu, ama bu cafe her zaman gittikleri o cafe değildi. Rüzgâr tarafından dinlendiklerini öğrendikleri o günden bu yana oraya gitmiyorlardı. 

Arabasını park ederken Zeynep inmişti ve cafeye girmişti. Aslı da arabasını park edip çıktığında hemen arkasındaki kırmızı Mini cooper arabaya gözü takılmıştı. Gözlerini kısarak attığı şahin bakışlarla bir kaç saniye kadar sonunda kim olduğunu anlamıştı. Müge… 

Hemen önüne dönerek sinsi bir sırıtma ile cafeye girdiğinde kızların masasına ilerlemek yerine ters istikamete yürüdü. Kızlar nereye ve ne için gittiğini izlediler ama bilemediler. Beş dakika bile sürmeyen zaman diliminde Aslı gelip yerine oturdu. 

“Tanıdık mıydı Aslı?” dedi Zeynep. 

“Kim?” 

“Cafenin çalışanları?” 

“Ha … yok değildi. Neyse canım biz işimize bakalım. Delirdim kızım sabahtan beri. Rüzgâr hakikaten çakma Romeo çıktı.” dedi Duru’ya hitaben. 

Solgun yüzünü deniz manzarasına çevirdi Duru. “Görüntüler gelmeden bir kaç saat önce eve gelip bana beni ne kadar sevdiğini söylersem nasıl olacaksın merak ettim Aslı.” 

Elinin altındaki peçeteyi sıktı Aslı. Zeynep elini alnına koyup sıkıntıyla ovaladı. “Bu adamın derdi basit hanımlar; Seni hayatında istiyor ama başkaları da olsun istiyor.” dedi Zeynep. 

“Onun hayatına sı…” 

“Aslı!” diye cırladı Zeynep. “Sakin lütfen.” 

Duru içinde bitmek bilmeyen dertli nefeslerinden bir tane daha saldı dışarıya. “Zaten güvenmiyordum ki … ama … bilmiyorum çok canım yandı.” dedi boğazındaki düğümü iterken. “Hem güvenmiyorum  hemde canım çok yanıyor. Bu nasıl bir çelişki?” 

“Güvenmek istiyor olabilir misin?” dedi Aslı. “Onu seviyorsun ve bir çıkar yol arıyorsun, bu da senin canını yakıyor.” 

“Güvenmek istiyor oluşumun bile bir anlamı yok! Sadece seviyorum ve canım çok acıyor.” dedi Duru parmaklarıyla gözlerini silerken.  

Etrafına göz attı Aslı. Topuk ve pahalı parfüm kokusu burnuna kaşıntı yapacak kadar onu tahrik etmeye başlamıştı. ‘Güzel.’ dedi içinden. 

Tepelerinde duran iki kadına başlarını kaldırdılar. Duru gözlerini büyütüp aynı anda kısmıştı ama yerinden milim kımıldamadı. 

“Merhaba şekerler.” dedi Müge. “Nasılsın Aslı?” 

Aslı da onun gibi narince kırıldı. “İyiyim şekerim sen nasılsın? Oturmaz mısın?” 

Müge yanında yardakçısıyla ayakta kalmayı yeğledi. “Ah hayır, Rüzgâr ile buluşacaktık ama toplantısı uzun sürecekmiş bizde onun işi bitene kadar oyalanalım dedik.” Dudaklarındaki ruju silse dudak diye bir şey kalmayacağını bilen kızlar yüzlerini buruşturdu. 

Duru başını tekrar manzaraya çevirdi. Kadına baktıkça yüreği kanıyordu. Bulunduğu yerde nefessiz kaldığını hissetti bir an. 

“Hazır bulmuşken Duru’ya bir kaç sözüm olacak.” dedi Müge. Duru hışımla döndü. Az önce üzülüyordu ama şimdi öfke dolanıyordu kanında. 

“Öyle mi şekerim?” dedi Aslı. “Buyur söyle.” 

Duru Aslı’ya göz attı. Bu kadar rahat bir Aslı dan hiç iyi şeyler beklemiyordu. Dostunu iyi tanıyordu. Zeynep’te kollarını göğsünde bağlamıştı. Dostunun bir bildiği vardı o, kesindi. Duru sessiz kalıp yarım ağız gülerek Müge’ye döndü. “Evet, seni dinliyorum.” 

Müge elini masaya koyarak Duru’ya eğildi. Gündüzün bu saatinde bu genç yaşında neden bu kadar ağır makyaj yaptığına takıldı Duru. 

“Nişanlımdan uzak dur!” dedi Müge. “O beni seviyor. Senin gibi bir şarkıcı parçası ancak onun eğlencesi olur. O benim! Ve kimseye vermem.” 

“Benim kollarımda öyle demiyordu ama…” dedi Duru. “Ne kadar hoş bir evlenme teklifi ettiğini duymuş olmalısın.” 

Müge hırsına kapılmadı. Gülümsedi. “Dedim ya şekerim, sen ancak yatağını ısıtırsın Asilkan olacak kadın benim.” 

Şimşek hızlıyla ayağa kalkan Zeynep yanındaki Müjgan’ın saçlarına yapıştı. Aslı eline Müge’nin, kuaförden yeni çıkmış saçlarına elini daldırıp kadının başını masaya eğdi. Duru kahkaha atacak raddeye gelmişti ama sadece boğazını temizledi. 

“Bir daha tekrar etsene Müge.” dedi cırlayan kadını Duru’ya yaklaştırdı. “Söyle bakayım Duru neymiş?” Dişlerini sıkan Aslı Müge’nin saçlarını dibinden tüm kuvvetiyle çektiğinde Müge canhıraş bir çığlık attı. 

Yan masalarda bulunan insanlar film izler gibi sessiz kalmış kızlara bakıyordu ve cafe sahipleri de öyle… 

“Bırak, manyak kadın. Zaten senin bir deli olduğunu söylüyorlardı ama ben inanmıyordum, lanet olsun canım yanıyor. Bırak!” dedi Müge. 

Zeynep hemen arkasında Müjgan’ı tutuyordu. “Rahat dur yolarım tüylerini, süslü panda.” dedi Zeynep.  Müjgan acıyla iki büklüm oldu. Sesini çıkarırsa daha beter olacağını tahmin ediyordu. 

“Söyle lan. Neymiş?” dedi Aslı. “Sen Rüzgâr’ın yanına bir daha yaklaş bak ben bu görüntüleri yaymıyor muyum? Seni yedi düvele rezil etmiyor muyum? Dedenin çok hoşuna gideceğine eminim Müge.” 

Paniğe kapılan Müge yalvarmaya başladı. “Hayır, Aslı hayır.” 

Kadının başını masaya vurmak üzereyken Duru, “Bırak Aslı. O zaten acınası biri, bir de biz rezil etmeyelim.” Müge’nin acı dolu yüzüne baktığında boş gözlerle karşılaştı. Müge tam bir asalaktan ibaretti, o an anladı Duru. Gidecekti ve Rüzgâr’a zerre kadar güvenmiyordu, ama bunları söylemek istiyordu. İçinde çok kıskanç bir kadın yatıyordu ve kısasa kısas diyordu. 

“Rüzgâr sadece bana ait. Bunu iyice anladın mı?” 

Aslı elinin altındaki kafayı aşağı yukarı salladı. “Anladı anladı. Anlamasa ve bir daha böyle bir şeye veya buna benzer bir şeye kalkışırsa başına neler geleceğini şimdi çok iyi anladı.” Kızı kaldırıp boşluğa doğru itti. Gelen güvenliğe de elleri belinde konuştu. “Bizi rahatsız etti. Atın bunu dışarı.” 

Güvenlik iki kadını da kolundan tutup dışarı çıkarırken herkes yemeğine geri dönmüştü. Saçını geriye savurdu Aslı. “Rahatladım. Utanmaz arlanmaz, birde ne dedi o? Bana deli mi diyorlarmış? Papucumu yesin onlar. Alemde ne kadar manyak var hepsi beni buluyor. Ne yapayım? Üç öpücükle mi uğurlayayım?” 

Keyfi azıcık yerine gelen Duru kahkaha atmıştı. Yerlerine oturunca Zeynep Aslı’ya döndü. “Sen … çok fenasın insan önceden haber verir.” 

“Girerken gördüm. Niyetini bilmemek ayıp olurdu. Çekim yapmalarına izin vermemelerini, kayıtları alacağımı söyledim.” 

Duru şaşırmıştı. “Onlarda evet mi dedi?” 

Aslı omuz silkti. “Para bir tek gönül kapısını açamıyor, ama ben ona da vura kıra girerim bilirsiniz.” dedi. 

“Yaparsın biliriz.” dedi Zeynep. 

“Sen de az değilsin.” dedi Aslı Duru’ya. “Ona neden Rüzgâr’ın sana ait olduğunu söyledin? Bende sana uymak zorunda kaldım. Adam istiyor veya istemiyor bunu net bilmiyoruz ama resmen Rüzgâr’ı Müge den uzaklaştırdık. O tırsak bir daha yanaşamaz Rüzgâr’a.” 

“Tam da bunun için.” dedi Duru. “Benim olmayacak ama Müge’nin de olmayacak. Yani emelim bu.” 

“Değişik.” dedi Zeynep. “Senin içinde çok kıskanç bir kadın var Duru. Oysa ben ‘al başına çal’ falan beklemiştim. 

Duru umutsuzca omuz silkti. “Bilmiyorum. Konu Rüzgâr olunca benim aklım hep karışıyor. Onu her zaman dün geceki gibi hatırlayacağım. Gidinceye kadar evden dışarı çıkmayı düşünmüyorum. Onu görmek bana iyi gelmiyor bir de üzerine bunlar … dağılıyorum.” 

Gelip geçen bir haftanın her gününü Rüzgâr’ı atlatarak geçirmişti Duru. Duru’nun içine hapsolmuştu hissettiği aşk. Duru nereye içindeki Rüzgâr oraya gidecekti.

Artık ikinci ayının sonuna gelmişti. Bir hafta sonra üçüncü ayından gün alacaktı. Fiziğinde hiç bir  değişiklik yoktu. Mide bulantısı ilaçla minimum seviyeye inmiş rahat bir nefes almıştı Duru. 

Kızlar üç gün önce balayından dönmüştü. Eve doğru yol adı. Bu günü ailesiyle birlikte geçirecekti. Yolda gördüğü çocuk parkında durmak istedi. Arabasını kenara çekip çıktı. Hava hala soğuktu. Montunu bedenine sardı. 

Bir kaç çocuk dışında kimse yoktu parkta. Yanındaki boş banka oturup beş altı yaşlarında olan iki kız bir erkek çocuğunu izlemeye başladı. 

Elini karnına götürüp orada bıraktı. Şeklinin bir önemi yoktu. O artık bir anne adayıydı. Yaklaşık yedi ay sonra kucağına bir bebek alacaktı. Kız mı? Erkek mi? Sorusu bugünlerde aklını en çok meşgul eden konuydu. Sadece meraktı, yoksa hiç bir önemi yoktu. Önceden hiç tanımadığı ama şimdi çok sevdiği adamın çocuğuydu. Aksi de olsa çocuğunu seveceğini biliyordu. Annesi gibi bir anne olmak istiyordu. Hep sevgi dolu…

Aklına iki gün önce abisiyle yaptığı konuşma geldi. Onu çok özleyecekti. Hepsini, kızları, babasını, abisini, yeğenlerini. Ama gitmek zorundaydı. Ne zaman döneceğini bilmiyordu. Kızlara söylemiyordu ama bir daha dönmeyecekti. Onu bir daha görmek istemiyordu. Bu hayatı reva görendi o! 

Acıyı tattırandı. Hemde acıyı yaşamış birine, yaptığı eziyetten başka neydi?

Abisine, yurt dışında ses eğitimi alacağını bir müddet dönmeyeceğini söylediğinde Karahan, karşı çıkmıştı. 

“Türkiye’nin suyu mu çıktı? Olmaz gidemezsin!” diye kızmıştı Karahan. 

“Burada bir işim kalmadı. Kızlar evliliklerini düzene sokana kadar döneceğim abi.” demişti. 

Karahan dikkatle durup ona dönmüştü. “Ya Rüzgar? Ben senin ona karşı boş olmadığını düşünüyordum. Hadi bizi bıraktın insan sevdiğini bırakır mı?” 

Yüreğine kendi yumruğunu vuran Duru. Tek nefeste hiç duraklamadan abisine, “Ben onu sevmiyorum. O benim için herhangi biri. Ama bunu ona anlatamıyorum. Çok ısrarcı.” 

Yüzünde kararsızlık arayan Karahan, dikkatle baktı.

“Gitmeni istemiyorum. Gözlerin yalan söylüyor. Onu seviyorsun. Benim bilmediğim bir şey mi var?” 

“Abi bana güven, hiç bir şey yok bilmediğin. Ben seni üzecek hiç bir şey yapmam. Burada oturup kısmetimi beklemek istemiyorum. Kendimi geliştirmek istiyorum. Bunun için en uygun yer Amerika. Hem kalacağım yerde yabancı değil. Asya’nın arkadaşları yardım edecek bana. Arada gelirim.” 

Kardeşine dönmüştü Karahan. “Ben sana ne diyorum Duru, sen bana ne anlatıyorsun? Senin eğitim için gitmeni anlayabilirim ama sen kaçıyorsun sanki.” 

Duru derin bir nefes alarak yapacağı şey için bir gün Abisinin kendisini affetmesini diledi. “Senin bir zamanlar yaptığın gibi mi? Nazlı’yı terk ettiğin gibi mi?” 

Bakışları kararan adamın aniden kara gözlerinde kırgınlıklar belirdi. Kırılmış sevgi parçaları canına batıyordu. İlk defa kardeşinden böyle bir çıkış alan Karahan arkasını döndü. 

Duru ne yapacağını bilememişti. Abisine bir adım atıp geriye çekildi. Bunu yapmak zorundaydı. Eğer onu küstürmez ise kendisini görmeye gelecegini biliyordu ve karnı burnunda bir Duru her şeyi mahvederdi. 

“Arada gelirsin,” dedi Karahan kırgın çıkan sesiyle arkası dönük bir şekilde. 

“Gelirim… ilk sekiz ay gelemem yalnızca. Kamp sekiz ay aralıksız devam ediyormuş.” 

“Peki, öyle olsun. ” dedi Karahan, zar zor çıkan sesiyle.

“Teşekkür ederim … ama bir isteğim var.” 

Kardeşine dönmedi Karahan. Duru, Nazlı’yı neden terk ettiğini bilen en birinci kişiydi ve abisini sözleriyle kırmıştı. Fazlasıysa kırmıştı. 

“Ali Rüzgâr, nerede olduğumu bilmesin. Ben söylemeyi düşünmüyorum. Çok ısrarcı ve beni anlamıyor. Yanıma gelmesini istemiyorum. Eğer döndüğümde içimde ona karşı bir şey varsa … tabii  oda isterse ve beklerse tekrar düşüneceğim.” Dönmeyeceğim abi, beni hiç beklemeyin, diyemiyordu. İçi kan revandı. Yalan üzerine yalan söylemek zoruna gidiyordu. 

“Olur.” demişti Karahan odadan ağır adımlarla çıkarken. 

Gelmeyeceğim, belki kaybolur giderim. Özlerim, özlenirim ama çocuğumdan kıymetli değilim, diye mırıldandı. 

Rüzgâr bilmiyordu. Bu gece yarısı uçağı kalkacaktı. Ve gitmeden yapacağı şey ailesiyle olmaktı. Kırık bir abisi vardı, öyle kalmalıydı. Her şey bebeği içindi… 

Mert odasına gelip kızların her zaman gittiği cafeye rezervasyon yapıldığını söylediğinde dinlemenin bir önemi olmadığına kanaat getirmişti. Yine de merak içinde filizlenen ve belki kendi hakkında bir kaç söz duyar fikriyle dinlemeye karar vermişti. Mert’in odasında kulağına taktıgı kulaklıkla monitörden hem izliyor hemde dinliyordu. 

Azra, “Duru.” dediğinde Rüzgâr dikkat kesildi. 

Zeynep yüzüne yerleştirdigi üzgün ifadeyle, “O gece olanlardan sonra başına birde bunun gelmesi çok kötü oldu.” dedi. 

Rüzgâr kaşlarını çattı. “O gece benden başka bir şey gelmedi başına.” diye mırıldandı. 

Nil, “Ablama bunu yapanı bulduğumda elimden kim alacak bilemiyorum.” diyerek elini orta sert masaya vurdu. 

Rüzgâr gözlerini yumdu. “Öldür beni!” 

Asya, “Gerçekten çok iğrenç bir olay. Bunun bizden birinin başına gelmesinin hiç bir önemi yok. Dünya üzerindeki kadınlar bu dertten muzdarip,” dedi. 

Ruken, Nil’e yaslandı. “Ablama ne olacak şimdi?” diye sordu. 

Aslı golü atıp kenara çekilmek için dudaklarını araladı. 

“Duru, Rüzgâr’ı çok seviyor.” dediğinde 

kulaklıktan gelen sözler Rüzgâr’ın gülümsemesine neden olmuştu. 

“Ortada bir bebek var! Babası belli değil! Duru, baba olarak Rüzgâr’ı seçmeyecek. Ona bunu reva görmüyor.” Çayını dudaklarına götürüp konuşmasını kesti Aslı. 

Rüzgâr hala idrak etmek için cümleyi beyninde evirip çevirip bir yerlere oturtmaya çalışıyordu. 

“Ortada bir bebek var. Babası belli değil. Duru, baba olarak Rüzgâr’ı seçmeyecek. Ona bunu reva görmüyor.” 

Gözleri kahvenin en açık halini almıştı. Bu mutluluktan gelen ışıltılardı. Baba olacaktı. İçinde uçurtma uçuran bir erkek çocuğu belirmişti birden. Bir yanı sevinç naraları atarken diğer yanı tamamen çamura battığını söylüyordu. Konuşma daha ilginç gelmişti şimdi. Tekrar monitöre döndü. 

Zeynep çay kaşıgını kenara bırakıp saatine baktı. “Tam bir saatimiz var.” 

Nil, “Evet her şey hazır.” dedi. 

Azra, “Karahan’ın bu duruma alışması zor olacak ama öğrenirse hepimiz için daha zor olacak.” dedi. 

Rüzgâr’ın aklı karışmaya başlamıştı. Ne için hazırdı? Ne hazırdı? Bir saat ne içindi? Aniden aklına, ‘kürtaj’ düşüncesi doldu. “Hayır, yapma Duru,” diye mırıldandı. İçinden akıp giden bir şeyler vardı. Ölüme doğru. Hasrete, pişmanlığa doğru. Ebedi kedere…

Ruken’in sesiyle tekrar dinlemeye başladı. 

“Abim bunu yapanı yaşatmaz. Bilmemesi gerekiyor.” dediğinde Rüzgâr gözlerini yumdu. 

Aslı saatine baktı. “Anca gideriz. Florya buraya uzak. Duru o gece gittiği için adresi biliyor. Şu an yolda olmalı. Kuzey’de onunla beraber. Siz kalkın eve, bende nikah memurunu alıp geleceğim.” dedi. 

Nefesi, boğazında kalmıştı Rüzgâr’ın. Kuzey+Duru+ nikah memuru =evlilik. Yerinden ok gibi fırladı. Elinin altındaki leptopu odanın sağ köşesine fırlattı. 

Seri bir katilin içinde olan öldürme duygusuna kapıldı. Yüzü, yerin yedi kat dibi gibiydi. Soğuk ve sert…

Masanın üzerindeki telefonu aldı. İki hızlı adımda ceketini alıp ışık hızıyla odasından çıktı. Yanından gelip geçtiği kimseyi görmüyordu. Kime çarptığını yada dökülen dosyaları. Kendine şaşkın şaşkın bakan çalışanları… 

Öfkesinin kendine olması, işin içinden daha çıkılamaz bir hale geliyordu. Duydukları yüreğine ve aklına örümcek ağı örmüştü. Ne tarafa dönse ağa takılıyordu. Bir yanı pişmanlık, diğer yanı içinde büyüyen kadınındı. Daha önce konuşmalı ve gerçeği açıklamalıydı. Geç kalmamayı umuyordu. 

Arabayı nasıl kullandığını hiç önemsemedi. Bir kaç küçük kaza, hatırı sayılır trafik cezasına yakalanmıştı. Beş dakikalık bir mesafe kalmıştı ama Rüzgâr için hiç bitmeyecek gibiydi. Belki yirmi defa aradığı Duru’nun telefonu hep kapalıydı. Her ulaşılamıyor sesinde kendini ölüme biraz daha yakın ağır hasta gibi hissediyordu. Her, onun sesine kavuşamayış, içinde bulunduğu kuyuların üzerine açılmaz kapaklarla  örtüyordu. 

Evin önüne gelince arabayı çalışır halde bıraktı. Kapısını bile kapatmadan evin girişine doğru koşmaya başladı. Kapının açık olmasını minnet bilip ardını önünü hiç düşünmeden içeriye doğru hızını kesmeden koştu. Kapının ardından kapanıp üzerine kilit vurulmasını duymuştu ama aklı sadece Duru’ya odaklıydı. Kapı umrunda bile değildi. 

Göz attığı ve direk önünde bulunduğu odaya girdiğinde doğru yere geldiğini anlamıştı. 

Asya, Nil, Ruken, Zeynep, Azra ve Aslı ayakta ona bakıyorlardı. Bakışları hiç hayra alamet değildi. Aslı, bir adım öne çıktı. Yüzü, yavrusu elinden alınmış aslanı andırıyordu. Acımasız ve can alıcı. 

“Hoş geldin Ali Rüzgâr Asilkan.” dedi. “Bu soy isim sana hiç uymuyor biliyor musun? Bak aynen şöyle olmalıymış; Bozukkan. Şerefsizkan. Adikan. Yada, kansız.”

 Rüzgâr gözlerini yumdu. ‘Biliyorlardı. Beni hepsi biliyordu. Duru’da biliyordu. Ama bir yanlışın içinde olduklarını bilmiyorlar.’ düşüncesi beynine hücum etti. Gözlerini açıp etrafına baktı. Odanın hiç bir köşesinde o yoktu. 

“Aşk ellerimden kayıp kör kuyularda kayboldu. Bundan sonrası cehennem.” düşünceleri bedeninde hissettiği ufacık bir sızı, ardından gelen kendinden geçiş ile aklında sadece Duru vardı.