Ağustos 25, 2020

18. Yapma Duru

ile payelll

 

 

 

Günler onsuz geçiyor, zaman sanki hiç akmıyordu. Bir gün, yirmi dört saati tamamlamak ona hiç bu kadar zor gelmemişti daha önce. Bir gün kendini doldurana kadar aklından bir an olsun çıkmıyordu Duru. Uyuyabildiği bir kaç saati, aldığı her nefesi kendine zarar biliyordu. Hiç uyuyamamak hep onu düşünmek, onun olmadığı bir şehirde nefes almak zarardan başka hiç bir şey degildi Rüzgâr için. 

Aklına hayaline gelecek her köşeyi aramıştı. Hala arıyordu ve arayacaktı. Vazgeçmeyi düşünmüyordu. Hem Duru’dan hem çocuğundan. Eğreti bir gülüş oluştu yüzünde, “Çocuğumuz.” diye düşündü. 

Onu görememe fikri dolmuştu yine hücrelerine. Ne onu ne sevdiği kadını bir daha görememek… Bu fikir günün her saati aklına geliyordu. Sonrası yine karanlık, yine çıkmaz sokaktı. 

Düşünmek bir şeyi ne değiştiriyor, ne de affettiriyordu. Her geçen gün kendine olan öfkesine birde nefret ekliyordu. Bu en kötü olanıydı. Kendinden nefret eden bir insanın yine kendine yapamayacağı kötülük yoktu. Kendine kızıyordu. Geç kalmıştı. Gerçeği anlatmak için çok geç kalmıştı. Duru’yu o geceden sonra ilk bulduğu gün konuşsaydı, bunların hiç biri olmayacaktı. Ve o gece çekip gitmiş olmasaydı. Kalsaydı, her şey değişik, güzel olacaktı. 

Karahan’a gidip sormamak için kendiyle savaş içine giriyordu. Söyleyeceğinden de emin değildi. Abisine, giderken ne dediğini bilmiyordu. Korktuğundan değil, sevdiği kadına daha fazla zarar vermemek içindi gitmemesi. Yaptığı her şeyin her hatanın Duru’ya daha fazla zarar verdigini ve vereceğini geçte olsa anlamaya başlamıştı. 

Ama ne saliseler ne saniyeler ne de dakikalar geçmek bilmiyordu. Aklını kaçırmaktan korkuyordu. Hak ettiğini düşünsede onu bulmadan bunu istemiyordu. Koskoca iki ay geçmişti. Tahminlerine göre şu an dört aylık hamileydi Duru. Beş ay kalmıştı. Doğumdan önce onu bulmak için elinden geleni ardına koymuyordu, ama yoktu. 

O gece her iki havaalanından kalkan tüm yolcu listesine tek tek göz atmıştı. Hemde o günün her saati kalkan her uçağın ve diğer yolculuk edilen her yeri…

Yoktu. Yavaş yavaş kabullenmeye başlıyordu. Ne yapması gerektiğine sağlam kafayla düşünemiyordu, bu yüzden de sağlıklı kararlar alamıyordu.

Dedesini görmeye gitmiyordu. Hare’ye daha az görünüyor ona da yalancı gülüşler atıp ortadan kayboluyordu. 

Yerinden kalkıp yavaş adımlarla odasını terk etti. Gideceği adres kızların devraldıgı o, cafeydi. Masaya yerleştirdikleri böcek ve girdikleri kamera kayıtlarını kızlar polise bildirmişti, bu da o cafenin sonu olmuştu. 

Zeynep, Azra ve Aslı cafeyi satın alarak ortak olmuş, yenilemiş adını da ‘AZA’ olarak değiştirmişti. 

Arabasını önüne park edip dışarı çıktı. Emin adımlarla kapıyı iterek içeri girdi. Önünde biten  garson kız, “Hoş geldiniz, rezervasyonunuz var mıydı?” diye sordu. Rüzgâr hiç garsona bakmadan göz gezdirdi. Uzaktan gelen Asya ve Nil’i görünce garsonu es geçip kızlara doğru ilerledi. Cafenin ortasında karşı karşıya geldiler. Nil ve Asya kollarını göğsünde bağlamıştı. Rüzgâr bitik ve yitik duruyordu. Ama buna aldırış etmediler. 

Nil, “Neden geldin?” diye sordu, hali harap adamı tepeden tırnağa inceleyerek. 

“Biliyorsun.” diyebildi Ali Rüzgâr. 

Asya, “Yanlış yerdesin Ali Rüzgâr. Biz bilmiyoruz. Hoş bilsekte sana söylemeyiz. Bunu da sen biliyorsun.” dedi. 

Omuzları çöken Ali Rüzgâr, burun kemerini iki parmağıyla sıktı iki saniye kadar. Kızlara baktı medet umarcasına. “Ben yanlış bir şey yapmadım. Bunu ne zaman anlayacaksınız?” Nil’e baktı. “Sen ablanı özlemiyor musun? Bebek doğduğunda yalnız mı olacak? dediğinde Nil, onun haklı oluşuyla boğazına oturan yumruyu aşağı dahi itemedigi için sesini çıkaramadı. 

Asya, “İyi denemeydi, bize psikolojik baskı yapma. O, gittiyse bu yalnızca senin suçun. Bulamıyorsun diye bize bu şekilde baskı uygulayamazsın.” dedi. 

“Ben onu seviyorum. Bunu neden anlamak istemiyorsunuz. O acı çekiyor, bende acı çekiyorum ve o bir yerlerde yalnız.” Çaresiz gözlerini kızlar üzerinde gezdirdi. 

Lakin bu kızların ona acımadıgı her hallerinden belliydi. “Bulacağım, sonum olsa bile, onu tekrar kaybetsem bile bir kez olsun göreceğim.” deyip arkasını dönüp geldiği yoldan devam edip çıktı. 

İki aylık hamile olan Asya’nın gözleri dolup taşmıştı. Nil’e sarılıp ağlamaya başladı. “O haklı.” diyebildi. Kendini zor tutan Nil’de ağlamaya başlamıştı. 

“İkinci kez gitti annem Asya, ben buna dayanamıyorum.” 

Arabasına binmek üzereyken karşısında duran arabadan inen Aslı ile göz göze geldi Rüzgâr. Arabasının kapısını sertçe kapatıp ona doğru ilerledi. 

Başını dikleştirdi Aslı. Rüzgâr’a meydan okuyan gözlerini bir an bile çekmedi. Bir metre mesafede durdu Rüzgâr. 

“Ne işin var burada?” 

Elini havaya kaldırıp şehadet parmağıyla yeri gösterdi Rüzgâr. “Yerin yedi kat dibine de saklasan, ben bulup getireceğim Aslı Demirkan. Benim adım da Ali Rüzgâr ise bunu yapacağım.” Bu sefer parmağını Aslı’ya yöneltti. 

“Onu benden alamazsınız.” dedikten sonra Aslı’ya söz hakkı vermeden hızla arabasına binip gaza bastı. Tekerleri asfaltı inleten sesle uzaklaşırken Aslı’da ardından kollarını göğsünde bağlayarak baktı. 

Dudakları yukarı kıvrıldı. Sinsi bir gülüş yayıldı yüzüne. “Bul ulan, bulmazsan bende Aslı değilim.” diye mırıldandı. 

Beş ay sonra…

Artık özlem kasırgaya dönüşmüştü. Rüzgâr’ın kalbinde dinmeyen kasırga onu oradan alıp başka yönlere atıyordu. Her atış yerini yeni, taptaze acılara bırakıyordu. Geçirdiği yedi ay vicdan ve azaptan ibaretti. İçinde hem dolup taşan aşk hemde bitmek bilmeyen sızı yavaş yavaş kanına karışan bir zehir misali öldürüyordu onu. Karahan’la girdiği bir toplantıda ona sormayı düşünmüştü. Ama bunun ona ne getireceğini bilmediği için vazgeçmişti. Gerçeği bilmediği açık ve net ortadaydı Karahan’ın. Bilse bu kadar sakin davranmazdı. En sonunda tüm cesaretini toplayıp Karahan’ı aradı. 

“Efendim.” diyerek açtı Karahan. 

“Karahan,” dedi ve durdu. 

“…….” 

Ardından gelen sessizlikle kaşlarını çattı Karahan.

“Evet, Rüzgâr.” 

“Duru…” dedi, bu sefer Karahan sesiz kalmıştı. 

“O nerede?” Tuttuğu nefesi dışarı saldı. Ve gelecek cevabı bekledi bir ümit. 

“Üzgünüm Rüzgâr. Aranızda geçenleri anlamış değilim. Ama giderken bana sana asla söylememi istedi.” Dürüst davranarak. “Bana anlatırsan seni dinlerim.” diye de ekledi Karahan. 

Karahan’a gerçeği anlatmak mı? Çocuğunu görmeden ölmek istemiyordu. Belki sonra ölebilirdi. 

“Ciddi bir mesele değil. Teşekkür ederim.”

Telefonu kapatıp masaya fırlattı. Son, en son kırıntıda kaybolup gitmişti.

Kırmak, dökmek artık onu kesmiyordu. Derin bir nefes alıp yerine oturdu. Telefonuna gelen bildirim sesiyle cihaza baktı. İçinden eline alıp bakmak dahi gelmiyordu. Kimden gelecekti ki? Duru’dan mı? Çok sevgili annesinden mi? Annesini kaç ay önce gördüğünü bile hatırlamıyordu. Yinede alıp mesajı açtı. 

Minikcik bir bebek. Mavilere sarılı uyuyordu. Zihni resmi tam olarak çeviremedi. Gözlerini kırparak tekrar baktı. Gönderene bakmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Üstteki isme ulaştı bakışları. 

Aslı Demirkan

İsmi görür görmez resme tekrar baktı. Gözleri aniden daha fazla açılmıştı. “Oğlum.” dedi, kendi bile zor duymuştu sesini.

Ve hemen ardından çalan telefonu kulağına götürdü. 

“Sen!” dedi Rüzgâr. 

“Evet ben Ali Rüzgâr, Aslı Demirkan. Oğlun çok sevimli değil mi? Hiç babasına benzemiyor. Annesi dayısına benzediğini söylüyor.” dedi, telefonun diğer ucunda sinsi sinsi gülerek. 

Dişlerini kırılacak kadar sıktı Rüzgâr.  dudaklarını araladı. “Çok vicdansız bir kadınsın Aslı.” 

“Ama neden öyle dedin şimdi? Vicdanım el vermedi sana resmini gönderdim. Yoksa oğlunu beğenmedin mi?” 

“Ne zaman doğdu?” diye sordu Rüzgâr. 

“Hmm, zavallı Duru stresten sekiz aylık doğurdu. Yani tam bir ay önce maşAllah çok sağlıklı ama hiç üzülme.” 

Aklına direk olarak ilk gelen Duru oldu. “Annesi nasıl?” sesini zor dizginliyordu. Damarına basmak ve hiç bir bilgi alamamak söz konusuydu. 

“O seni ilgilendirmez. Yeni aşkı var artık. Seni unutuyor Ali Rüzgâr.” diyerek sesini yumuşattı Aslı. 

“Ne aşkı lan!?” diye gürledi Rüzgâr. “Beni delirtmeye çalışıyorsun. Yalan, inanmam.” 

Telefonu az uzağa götürüp suratını buruşturdu Aslı. “Bögürme be. Ne sandın, seni mi bekleyecek? Elbette sevecek aşık olacak.” 

“Aslı!” diye bağırdı. Bulunduğu yer dar gelmeye  başlamıştı Rüzgâr’a. “Yalan bu, yalan.” 

“Ah Ali Rüzgâr, aşk olsun ben hep doğru söylerim ki. Beni hiç tanımıyorsun. Hem bebek babasız mı büyüsün? Bize baba lazım, ama sen değil tabii.” diyerek ateşe üfleyen Aslı için hayat çok keyifliydi şimdi. Kendini koltuga atıp saçından bir tutam alıp oynamaya başladı.

Rüzgâr’ın içindeki deli kan hiç böyle hızlı akmamıştı. Onu bu derece çıldırtmamıştı. Ellerinin titrediğini fark etmiyordu. Aslında bedeni baştan ayağa titriyordu. Kıskançlıktan doğan sinir krizinin eşiğindeydi. Telefon kulağındaydı ama bir ileri bir geri gidiyordu. Ellerinin titremesi geçmiyor, aksine artıyordu. Dili damağına yapışmış gibiydi. Aslı’nın cümleleri tekrar tekrar zihninde dönüyordu. Cevap veremiyordu. Sözleri aklından diline dökülmüyordu. Bedeninden, özellikle alnından inmeye başlayan soğuk terle yüzüde solmaya başlamıştı. Çenesi hissizleşti önce, sıktığını biliyordu. Ama gevşemeye başlamasına izin vermek istemiyordu. Sonra, sol yanına giren keskin bir acı tüm bedenini kaskatı etmeye başladı. Ağrı, kalbinden yukarı nefes borusuna doğru dört koldan tırmanıyordu. Kulağında tuttuğu telefon ellerinden kayıp yere düştü. Sağ elini sol yanına doğru götürüp kalbinin üzerine bıraktı. Her nefes alma istegi git gide zorlaşıyordu. Yüzünde tarifi imkansız bir acı kendine yer açmıştı. Bu tamamen ruhsal acıdan ibaretti. Fiziki acı onun yanında hiçti. 

“Yapma Duru,” diye mırıldandı. Desibeli sıfıra inmiş, sadece dudakları kımıldamıştı. Şiddeti artan acı tüm bedenini ele geçirmişti. Kendinden geçerken dilinde ve aklında oğlu ve sevdiği kadın vardı. Mert’in “Rüzgar!” diye bağırması, duyduğu son sesti. Masanın üzerine külçe gibi yıģıldıgını sonra hatırlayacaktı. 

Rüzgâr’ı masanın üzerinden yere alırken kapıdaki sekretere bağırıyordu Mert, “Ambulans çağır hemen!” kaç defa tekrar ettiğini bilmiyordu. Kravatı çıkarttı hızla. Gömleğinin üst düğmelerini açmak yerine üstten tutarak tek seferde kopardı Mert. 

Şirket doktoru koşa koşa gelmişti. Her geçen saniye Rüzgâr’ın hayatından çalıyordu. Orta yaşlı erkek doktor nabzına ve gözlerine baktı. 

“Nabzı atmıyor.” dedi, Mert’in yüzü beyaza dönmüştü. Telaşlı ve korkulu yüzü görse kendisi daha korkardı. “Ne demek atmıyor?” 

Doktor elindeki steteskopla Rüzgâr’ın kalbini dinliyordu. Hızla kulağından steteskopu çıkarıp iki elini Rüzgâr’ın kalbinin üzerine koyarak yavaş yavaş kalp masajı yapmaya başladı. 

“Mert bey, Rüzgar beyin kalbi durmuş.” dedi Doktor. Şu an ona korkmak yasaktı. Doktor işini yapmaya canla başla devam ediyordu. Genç ve sağlıklı arkadaşını yerde kalbi durmuş bir şekilde izleyen Mert aklının ona oyun oynadığını dahi düşünmüştü. 

Ama oyun değildi. Mert’in omuzları çökmüştü. Oldugu yere güçsüzce oturdu.  Çocukluktan bu yana tek dostu olan Rüzgâr’ın hali, ruhunda gezinen kara bulut gibiydi. 

Doktor masajı bırakıp nabzına daha sonra çevik hareketle göz bebeklerine baktı. Başını olumsuz anlamda sallayıp tekrar masaja döndü. Bir iki kez tekrar masaj uygulayıp Rüzgâr’a suni teneffüs uyguladı. Olmadı. Odaya giren ilk yardım ekibi Rüzgâr’ı sedyeye yatırıp son hızla ambulansa bindirdiler. Kalp masajı hala devam ediyordu. Yerini elektroşok aletine bırakmıştı.

Zeynep, ayak üstü Yağız’ın yeni doğan, hatta Zeynep’in eline doğan iki haftalık bebeğin nasıl olduğunu sormuştu. Yağız baba olmaktan çok hoşnut şekilde hem gülüyor hemde anlatıyordu.  Bir yıl önce Karahan sayesinde tanıştığı Seyhan’la hayatını birleştirmişti Yağız. Mutlu ve hayata hep umutlu bakan adam aşkı Seyhan’da bulmuş, bulmuşkende bırakmamıştı. 

“Çok ağlıyor Zeynep. Ama çok başka bir duygu. O ağlarken biz üzülüyoruz. O, bizi anlamıyor ama biz ne şekillere giriyoruz görsen Seyhan’la.” 

Zeynep gülümsedi. “Geçecek, biraz sabırlı olun. Büyümek istiyor küçük hanım. Birde galiba sizi parmağında oynatıyor.” 

Yağız cebinde çalan telefonu kulağına götürdü. Zeynep’te sesizce elini kaldırıp ‘sonra görüşürüz’ demek istedi. Yağız’da ona eliyle ‘tamam’ dedi. Zeynep doktorların dinlenme odasında olduğundan kendine kahve almak için  makineye yönelip kahvesini hazırlamaya başladı. Yağız’ın odadan çıkarken başhekimle arasında geçen son cümleleri Zeynep’in gözlerinin kocaman açılmasına neden oldu. 

“Ali Rüzgâr Asilkan’ mı? Tamam, ben bizzat ilgileneceğim. Hemen geçiyorum.” 

Hızla arkasına döndü Zeynep, elindeki fincan yere düştü. İnsanın ruhuna dokunan parçalanma sesi kulaklarına dolmuştu.

“Ali Rüzgar?” diye mırıldandı. Kapıdan çıkan Yağız’ın peşinden koşup koridorda onu aradı. Asansöre binmek üzereyken görüp var gücüyle bağırdı.”Yağız!” 

Yağız sese döndü. Zeynep kendisine doğru koşar adım geliyordu. 

Telaştan yüzü karman çormandı Zeynep’in. Yağız onu süzdü.  “Ne oldu?” diye sorarken oda telaşa kapılmıştı. 

“Ali… Ali Rüzgâr Asilkan mı dedin?” dedi Zeynep. 

“Evet.” dedi düz bir sesle Yağız. 

“Ne olmuş ona?” derken gözleri Yağız’ın yüzünde geziniyordu. 

“Kalp krizi sanırım. Ama ama durumu kritik, kalbi durmuş, buraya geliyor. Hatta beni tutma.” diyerek açık asansöre bindi. 

Oldugu yerde zamk gibi kaldı Zeynep. Ne ileri ne geri gidebiliyordu. Kendine gelmesi gerektiğini anımsadı. “Kalbi mi durmuş?” diye mırıldandı. Kendini toplayarak cebindeki telefonu çıkarttı. 

Aslı’nın numarasına basıp kulağına götürdü. Bir yandan da merdivenlere yönelmişti. 

“Bu çalışı beğenmedim. İçimden bir şeyler aktı.” diyerek açtı telefonu Aslı. O, da kendi odasındaydı. Zeynep onun odasına kadar sabredememişti. 

“Ali Rüzgâr’ın kalbi durmuş. Buraya bu hastaneye geliyor.” dediğinde Aslı bu sefer gerçekten ileri gittiğini kabul ederek koltuğuna bıraktı kendini. 

“İleri gittim. Telefonda ses kesilince anlamıştım.” 

Zeynep onun ne yaptığını biliyordu. Neden yaptığını bildiği gibi. “Eğer ölürse…” 

“Ne Duru ne Ali Poyraz beni asla affetmez.” dedi Aslı. 

“Yağız bakacak, ameliyathanenin önünde buluşalım. Adama bir şey olursa Duru’yu geç kızım bizi biz nasıl affedecegiz.” dedi Zeynep.

Yerinden fırlayan Aslı. “Hemen geliyorum.” diyerek telefonu kapattı.

Ameliyata alınan Rüzgâr’ın kapısında Mert volta atıyordu. Kalbi durdu … kalbi durdu. Hep aynı sözü tekrar ediyordu. Sıkıntılı yüzü rengini beyaza bırakıp endişesi vücudunun her halinden okunuyordu. Dedesi, babaannesi ve Hare eş zamanlı olarak hastaneye giriş yapmış ve girilmez yazısının önünde durmuşlardı. 

Babaanne ve Hare şiddetle ağlıyordu. Dedesi Hilmi bey oturduğu yerde duramayıp kalkıyordu. Olmuyor yine oturuyordu. 

Ayakta volta atan Mert’in karşısına geçti Hare. “Ne oldu? Neden oldu? Neden bir şey söylemiyorsun? Zaten hali hal değildi. Ama kalbi duracak ne oldu Mert?” diye yakasından tutup başını Mert’in göğsüne bıraktı. Ağlamamak için çaba sarf eden Mert, zor çıkan çatallı sesiyle. “Bilmiyorum, ben odaya girdiğimde masaya yığıldı.” dedi, hissettiği acıyla gözlerini yumdu. 

Bunu duyan babaanne Nimet hanım daha şiddetli ağlamaya başlamıştı. Ve bir anda yüzü düzene girip oturduğu koltuğun yanındakine devrildi. Dede Hilmi bey içeride can çekişen  torunu ve hayat arkadaşının geldiği hale yüreği parça parça olmuştu. Oturduğu  yerden kalkamadı. Şoka girmişti. 

Hare babaannesine doğru koştu Mert’le birlikte. Seslere koşan çalışanlar Nimet hanımı sedyeye yatırıp acil müdahale etmek için götürdüler. Hilmi bey, oturduğu hastane koltuğunda boş gözlerle bakıyordu etrafına.

Elini ensesine götürüp sıkıntıyla sıktı Mert, gözü Hilmi beye kaydı. Bir kaç saniye kaşlarını çatıp baktı. Ve hızlı iki adımda yanına varıp Dedeyi sarsmaya başladı. Kendinde değildi adam. Mert’e cevap vermiyordu. 

“Dede.” diye bağırdı, ama nafileydi. Yaşlı adam hiçbir tepki göstermiyordu. Başını kaldırıp, “Yardım edin!” diye feryad etti Mert. Bugün buradan bir cenaze çıkmaması için bildiği tüm duaları etmeye başladı. 

Koridorun sonunda duvar dibine sinen Azra, Zeynep ve Aslı geri çekilip birbirlerine baktılar. Suçlu bakışlar üçününde yüzünde kol geziyordu. 

Sırtını duvara yasladı Aslı. “Adamın yüreğine indi. Gerçek olsa ne olur bilemedim. Aklımın ucundan geçmezdi bu!” dedi Aslı. 

Azra, “Nasıl bir kıskançlıktır bu? Adamın bünyesi kaldırmadı. Ya ölürse!” diye mırıldandı son sözlerini. 

Zeynep, “Ölürse önce ona sonra aşklarına yazık olacak. Bizde ölene kadar vicdan azabı çekeceğiz.” dediğinde Aslı, gözlerini kapatıp başını arkasındaki duvara yasladı. “Ölme Rüzgâr, sakın ölme! Ali Poyraz’ın yüzüne nasıl bakarım. Ya Duru’nun…” Elinden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu Aslı’nın. 

….

Masanın üzerine yığılıp kaldıktan sonra, başka bir dünyaya adım atmıştı Rüzgâr. Bedeninin dışında olan hiç bir şeyi hissetmiyordu. Mert’in yüksek sesini, başını gelen doktoru, yatırıldığı soğuk taşlar hiç birini uyandığı dünyada hatırlamıyordu. Yığılmadan önce kalbindeki ağır acıyı dahi… 

Üzerindeki krem rengi hakim yaka gömleğine baktı. Hoşuna gitmişti. Sevmişti. Gömleğine bakıp güldü. Altında yine krem keten bir pantolon vardı. Çok rahat olduğunu hissetti. Mekan kavramını görmüyordu. Daha öncede burada  yaşıyormuş gibi etrafına hiç bakmadan, ellerini cebine sokarak yürümeye başladı. Geçtiği yoldaki taşlar ayağına batıyordu, ama canı yanmıyordu. Başını eğip ayaklarına baktığında kaşlarını çattı. Ayaklarının altı ikiye ayrılıyordu. Ve tek damla kan çıkmıyordu. Doğrulup yoluna devam etti. Kimi yerde yeşil ağaçlar; Meyve veren, kırmızı ve yeşil elma aynı ağaçtan aşağı sarkıyordu. Buna da anlam veremedi. İki farklı meyveyi tek ağaçta görmüşlügü vardı. Dedesi elma ağacının bir tarafını kesip boş kalan yere erik ağacı aşılaması yapmıştı. Ağacın bir yanında erik diğer yanında elma vardı. Ama bu ondan farklıydı. Ağacın altına kadar girip başını kaldırdı. Aynı kökün ucunda iki elma biri kırmızı biri yeşil. Elini es kaza birine uzattı. Bu elmanın kırmızı olması neyi değiştirirdi ki? 

“Ali.” dedi, kalın ve tok bir ses. Sesi tanımıyordu. Elini elmadan çekip etrafına baktı. Kimse yoktu. Görüş alanının aldığı her yöne döndü. Ama sesi bulamadı. 

“Gerçekten kırmızı elma istediğine emin misin?” dedi, kalın ve tok ses. Rüzgâr hala etrafına bakıyordu. “Kimsin, nerdesin? Seni görmek istiyorum.” 

“Kırmızı şeytanın rengidir Ali, bunu bilmiyor musun?” 

Etrafına bakınmayı bıraktı Rüzgâr. Elmaya baktı.

“Bende onun kadar kötü biriyim. Ha eksik ha fazla,” dedi, sesinin duyulduğuna emindi. 

“Şeytan hiç bir zaman iman etmeyecek Ali, kıyamete kadar kötü o! Ya sen Seni yaradana iman etmez misin?”

Rüzgar’ın içinde esen kasırga bir varsayım değildi. İçinde yerleri karışan dağılan havaya savrulan duygular vardı. Sıkıntıyla ellerini yüzüne kapatıp ensesine kadar tırmandı. 

“Kötüyüm ben! Yaradan beni affetmeyecek. Şeytandan kadar kötüyüm.” diye mırıldandı. 

“Arkana bak Ali.” 

Rüzgar, kendi iradesi dışında usulca döndü. On adım uzağında beyaz bir yatak üzerinde uyuyan oğlunu ve sevdiği kadını gördüğünde gözleri ışıl ışıl parladı. Adım atmak istedi. Ama ayakları yerden kalkmıyordu. Başını eğip ayaklarına baktı. İkiye ayrılan ayakları ağaç kökleri gibi toprağa damar damar yayılmıştı. Çekti olmadı. Zorladı tüm gücüyle, yine olmadı.

“Çıkar beni burdan. Ben masumum, bilmiyordum.” diye bağırdı sese.

“Kimse masum değildir Ali. Toprağa yayılan damar gibi işledin günahları. Oradan çıkmakta kalmakta senin elinde Ali. Nefsine hakim olmayı bileceksin. Şimdi! Ayakların yürürse onlara gitmeyeceksin.” 

“O halde burda kalırım.” dedi  Rüzgâr. 

“Nefsinle imtihan oluyorsun Ali, ya kazan ya kaybet.” 

“Ben zaten kaybettim.” 

“O halde kazan, Ali.” 

Gücü tükenen Rüzgâr, her halükarda zaten onlara yaklaşamayacagı için kabul etti. 

“Tamam.”

Yerin ikiye ayrılması gibiydi. Ayakları, kendini topluyorken toprak ona izin veriyordu. Başını kaldırıp Duru ve oğlunun melekleri andıran hallerine baktığında onları ne kadar özlediğini bir kez daha hissetti. 

Yavaş yavaş arkasına döndü. Arkasına bakmadan geldiği yola geri düştü. Ardından gelen sesle durdu. Ama dönmedi. 

“Ali Rüzgâr.” dedi Duru. “Beni görmeden mi gideceksin?” 

Bir söz vermişti. Sözünü tutacak nefsine hakim olacaktı. Tek bir kelime dahi etmeden adımlarını hızlandırıp devam etti. Kalın ve tok sesle durdu. İliklerine işleyen sese aşina oluyordu. 

“İlk sınavını geçtin Ali. Seni çağıran Şeytandı.” 

“Bu neyi değiştirir ben hala kötüyüm.” 

“Değiştirmek senin elinde Ali, bunu bir tek sen yapacaksın.” 

Bir adım daha attığında göğsünde başlayan ağırlık ile elini kalbine götürdü Rüzgâr. Nefesi kesilirken takati azalmıştı. Oldugu yere çöktü. 

“Ne oluyor bana?” diye mırıldandı. 

Ama ses yoktu. Arkasına dönemezdi. Önünde ufuk yoktu. Ağrı git gide artıyordu. Ağzını kocaman açtı. Sanki daha çok hava girecekti. Boğazından çıkan hırlamayla zorla tek bir nefes yolladı ciğerlerine. 

“Allahım yardım et.” döküldü zihninden. Konuşacak hali yoktu. 

Oldugu yere devrildi… 

Elektroşok aletini birbirine sürten Yağız tekrar Rüzgâr’ın göğsüne bastırıp çekti. On santim havaya kalkan Rüzgâr tekrar yatağa düştü. Umudunu yitirmek üzere olan Yağız son kez şansını denemek istedi. Tam olarak yirmi dakikadır ikinci kez kalbi duran adamın inatla gitmek ve kalmak arasındaki çabası Yağız’ı etkilemişti.

“Yükselt.” diye bağırdı. Ve cihazı tekrar Rüzgâr’ın göğsüne bastırdı. 

Yatağında mışıl mışıl uyuyordu Duru. Gece bir müddet ayakta kaldıktan sonra oğlu uyumuşken o da dinlenmeyi tercih etmişti ve yanında uykuya dalmıştı. Oğlu hemen yanında iki yastık arasındaydı. 

Uyanmak üzere olduğunu biliyordu. Uyurdu insan ama az sonra kalacağını  bilerek, saydam uyku halindeydi Duru. 

Bütün bedeninden kanlar akıyormuş hissi üzerindeydi. Sıcak ve nemli hava onu boğmaya başlamıştı. Kıpırdandı yatağında. Rüyası ona dar geliyordu. Nefes almak için yutkunması gerekiyordu. Ama dili damağı çorak topraklar gibiydi. Gözlerini kocaman açtı. Gün ışığı ona nerede olduğunu hatırlatmıyordu. Yataktan fırladı.

“Rüzgâr.”