Ağustos 25, 2020

19. Oğlum

ile payelll

 

 

 

 

Son bir elektroşok verdi Yağız. Sıkıntılı yüz hatları, ellerinin altında can çekişen genç adamın haline üzüldüğünün kantıydı. Makinadan duyulan kesik mekanik sesle  gülümsedi. Bedenen değildi ama ruhen yorulmuştu. Hemşireye uzattı elindeki cihazı. 

“Sanırım bu dünyada alacağın var.” dedi, yatakta kendinden habersiz yatan Rüzgâr’a. 

Bir müddet daha bekledi tekrar durma ihtimaline karşı, ama çok şükür her şey düzene girmeye başlamıştı. 

Kapıda bekleyen yakınlarına iyi haber vermenin gururu ile neşelendi. Çıktığında, Nimet hanım hariç üçüde bekliyordu. 

Haberi duyan Yiğit, Karahan ve Nazlı’da gelmişti. Kızlarda mecbur onların yanında oturup Yağız’ın dışarı çıkıp iyi haber vermesini beklemişti. 

Yağız dışarı çıkınca hepsi ayaklandı. Ve Yağız’ın etrafını sardılar. En çok korkan hiç şüphesiz Azra, Zeynep ve Aslı’ydı. 

Karahan eskiden gıcık olduğu ama sonra kabullendiği Yağız’a baktı. Hepsi Yağız’ın iki dudağından çıkacak söze odaklandı. 

“Bir kez ilk anda ikici kez burada kalbi durdu. Doktoru ilk anda yaptığı müdahale ile çalıştırmayı başarmış ama burada bir kez daha durduğunda açıkçası geri dönmeyeceğini düşünmüştüm. Ama şimdi iyi, bir süre yoğun bakımda kalacak.” 

Hare ve Hilmi bey sevinç gözyaşları akıtmaya başlamıştı. Kızlar birbirlerine göz ucuyla bakıp içten bir oh çektiler. 

Önlüğünün cebinden gelen telefon sesine Aslı bir kaç adım uzaklaştı. Bu çalan sadece Duru ile konuştukları telefonuydu. Her ihtimale karşı küçük telefonu bir an olsun yanından ayırmıyordu. Sıkıntıyla açıp kulağına götürdü. 

“Canım.” diyerek açtı. 

Gördüğü rüyanın hala etkisindeydi Duru. Bu, ses tonuna yansıyordu. “Aslı her şey yolunda mı?” diye sordu. 

“…..” 

Sesiz kalmıştı Aslı. Ne diyeceğini bilemedi. 

“Aslı.”

“E… şey… çok değil. Yani şimdi iyi.” diye geveledi. 

Yüreğine taş oturan Duru, şimdi iyi olan kişiyi içinde hissediyordu. 

“Rüzgâr.” diyebildi inlercesine. 

“Kalbi durdu.” dedi Aslı, karşıdaki ses kesildi. 

“Duru, bak gerçekten çok iyi şimdi. Ben hastanedeyim. Hepimiz buradayız, Yağız az önce çıktı bize iyi haberler verdi. Gerçekten.” 

Sesiz gözyaşları yanaklarına döküldü Duru’nun. Boşuna görmemişti o rüyayı. 

“Bana doğruyu söylediğini biliyorum, ama neden ne oldu? Nasıl birden kalbi durdu? Kaza mı geçirdi? Aklına gelen olası fikirleri sıralamıştı. 

“Üzgünüm ama galiba fazla abarttım bu sefer. Ali Poyraz’ın resmini yolladım ona.” 

Gözlerini elinin tersiyle sildi Duru. “Bunu ben istemiştim, bunda senin suçun yok.” 

“Tam olarak öyle değil. Ona artık senin yeni bir aşkın olduğunu söyledim. Çok ama çok üzgünüm, bilemezdim.” diyerek başını sağa sola salladı Aslı. Yanına gelen kızlar kiminle konuşuyor olduğunu anlamıştı. 

Bir dakikada kadar sessiz kaldı Duru. Aklında evirip çevirdi Aslı’nın sözlerini. 

“Bunu neden yaptın Aslı?” diye sordu. 

“O an öyle çıktı ağzımdan. Kıskançlık krizine girmesi yeterliydi. Ama adamın kalbine indi. Bu … bu kadar kıskanacağını asla düşünemezdim.” 

Yatağın üzerinde melek gibi uyuyan oğluna baktı Duru. Anne olmak çok farklı duyguydu. Daha ılımlıydı artık hayata karşı. 

“Yapma Aslı. Kötü olsada o, oğlumun babası. Uzakta olsa bir babası olduğunu bilmek bana yetiyor.” 

“Biliyorum. Gerçekten bilemezdim. Amacım sadece kızdırmaktı.” 

“Bende seni biliyorum Aslı. Sen bana kötülük edebilecek son insan bile değilsin.” 

“Dönmeyi düşünmüyor musun? Adam sen diye can veriyordu. Bir kez daha düşünüp gözden geçirebilirsin.” 

“Hayır, bir bebekle kimsenin karşısına çıkamam. Bu hepimizin iyiliği için.” 

“Peki ya sen? Senin iyiliğin, ya Poyraz?” 

“Kader…” dedi sadece. “Bende istemezdim. Bana  iyi haberler ver. Kapatıyorum, saat başı mesaj at. Bana resmini gönder onu görmek istiyorum.” 

“Tamam.”  

Telefonu kapatıp cebine bıraktı. Kızlara döndü.  “Yok, bu iş böyle olmayacak. Duru bizi kekliyor, asla dönmeyecek.” 

“Ne yapacağız?” dedi Azra. 

“Yollara tabela asacağız.” dedi Aslı. 

Aradan geçen üç günün ardından Rüzgâr tamamen kendini toplamıştı. İlk uyandığı anı unutması mümkün değildi. Dedesini ağlarken, hemde kendi için ağlarken görmesi, işte bu ilkti. Bu adam oğlunun cenazesinde bile ağlamamıştı. Şanlıurfa’dan gelen teyzeleri, kuzenleri ve Bekir dedesi ise hali harap biçimdeydi. Hare’nin bitik hali, babaannesinin yıkılmış solgun yüzü, Mert’in günlerdir traş olmamış, dağılmış suratı, bu kadar sevildiğini yeni öğrenmişti. Annesi gelmemişti, umursarmış mıydı? Evet. 

Bir kaç saat sonra aklına gördüğü rüya geldiğinde etkisini üzerinde uzun süre hissetmişti. An be an tekrar tekrar zihinde döndürdü. O hiç görmediği sesi unutabileceğini sanmıyordu. Ve asıl düşüncesi rüya dahi olsa nasıl olupta Duru’nun sesine dönmediği olmuştu. Hasta yatağında geçirdiği üç gün boyunca hep bunu düşündü. 

“İlk sınavını geçtin Ali. O şeytandı.”

Ses hala beyninde dönüyordu. Ya dönseydi, ne olurdu? Bunu belki de hiç bir zaman öğrenemeyecekti. İçine adsız bir huzur yerleşmişti. Ne olduğuna dair hiç bir fikri yoktu. Daha sakindi. Daha umutlu ve nedensiz. Sağ elini başının altına almıştı. Tavanı izliyordu. Arasıra aklına Aslı’nın sözleri gelmiyor değildi. Uyandığı zaman ilk istediği şey telefonu olmuştu. Kimsenin umurunda olmayan telefonu Mert, şirkete gidip getirmişti. Kenarında oluşan minik çatlak çalışmasına engel değildi. O an Aslı’nın sözleri bıçak gibi kesmişti kalbini. Ama şimdi doğru olmadığını biliyordu. Sevdiği kadının bunu yapmasına imkan yoktu. Artık içindeki sevgiye daha çok güveniyordu. Amaçsızca sevdiği kadınada…

Oğlunun resmini açıp tekrar tekrar baktı. Her baktığında yüzünde gülümseme beliriyordu. Hak etmediğini biliyordu. Gizlenerek, o gece çekip giderek en büyük hatayı yapmıştı. Ama artık bir çocuğu vardı. Hemde sevdiği kadından. Gitmesi yada kalmasının arasında olan tek engel özlemdi. 

“Çok sevimli değil mi?” Sesin sahibini gömek için telefonunu indirdi. 

Aslı.

Telefonun ışığını kapatıp yanına bıraktı. Ona kızgın olması lazımdı, ama değildi. Kalbini durduran ‘neden’ olarak Aslı’yı değil, içindeki bencil adam olduğuna bu üç günde karar vermişti. 

“Evet.” dedi sırıtarak. 

Odanın ortasına kadar gelip kollarını göğsünde bağladı Aslı. Kendini çok suçlu hissediyor olması bunu gösterecek anlamına gelmiyordu Aslı için. 

“Duru, sana benzemedigini söyledi.” 

Yatağında el yardımı ile doğruldu Rüzgâr. Aslı’ya baktı. “Ne önemi var?” dedi. “Duru ile bana ait. Kaşının gözünün pek değeri yok.” 

“Evet, haklısın benim çocuklarım da bana benzemiyor.” dedi Aslı, bir an durmuş Rüzgâr’la samimi iki arkadaş gibi sohbet ettiğini fark etti. 

“Adı? Annesi ona ne isim verdi?” Uyandığından bu yana aklında olan yegane soruydu.

Aslı, Ali Rüzgâr’ı inceledi bir iki saniye kadar. “Ali Poyraz.” dedi. “Rüzgâr’ın oğlu Poyraz.” 

Yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı Rüzgâr. “Ali Poyraz…” diyerek tekrar etti. Sonra Aslı’ya döndü. 

Gözlerini kısıp baktı. “Sen nasıl bir kadınsın?”

Kaşları havalanan Aslı. “Ne demek o?” dedi. 

“Tehlikelisin. Kuralcı, kollayıcısın. İnatçı ve zekisin.” 

“Eksik söyledin Asilkan. Ben insanları severim, çok severim. Ondan bu halim. Sevdiğime hata yapanı affetmem.” 

“Eğer hata yapsaydım bile beni affedebilen bir yaradan var. Senin özlediğin ne?” 

“İnsan olmak.” dedi Aslı, ama Rüzgâr’ın bu dediğine oldukça şaşırmıştı. Böyle bir soru beklemiyordu. 

“Bende insanım. Evet, hatalarım var, her ne kadar bazı konularda suçsuz olsamda… bir yerde hatalıyım, çok fazla hemde. Onun nerede olduğunu söylemelisin bana.” 

“Ben göndermedim onu. Kendi istedi ve gitti. Karahan gibi birinin kardeşinden bahsediyoruz. Sen onu tanımıyorsun. O sevdikleri için can alır. Öğrendiği takdirde sen bir ölüsün. Değil kalbin durup ölmen, seni mezardan çıkartıp yeniden öldürür. Yanlış adamın sevdiğine çattın.” 

Aslı’yı dikkatle dinleyen Rüzgâr, dediklerinizden etkilenmemişti.  “Nerede?” diye sordu tekrar. 

“Ben dostuma ihanet etmem Asilkan. O dönünceye kadar ki dönerse sen hiç bir zaman bilmeyeceksin.” dedi Aslı. Odanın kapısına doğru ilerledi. Rüzgâr tek kelime bile etmemişti üzerine. Aslı geri döndü. 

“Bulmakta senin elinde bulmamakta. Aşk cahil cesareti değil cesur bir yüreğin işidir. Eğer onu bulmak istiyorsan cesaretine kulak vermelisin. Ucunda ölüm olduğunu farzet … korkarsan da öleceksin cesaret edersen de. Korkaklar ‘hain’ damgası yer; cesurlar ‘kahraman.’ Ne olmak istediğine kendin karar ver.” dedikten sonra kapıyı çekip çıktı. 

Rüzgâr’ı derin düşüncelerle baş başa bırakmıştı. Şu andan itibaren tek düşündüğü nasıl bulacağıydı. Daha önce yapmadığı bir şey olduğunu anlamıştı Rüzgâr. 

Hastaneden taburcu olduğunun üzerinden on beş gün geçmişti. Artık eskisi kadar sağlıklıydı. Hem fiziksel hemde ruhsal açıdan. Onu bir gün bulacağını biliyordu. Buna en içten gelen derin bir inanç beslemeye başlamıştı. Buda onu eskisi kadar aciz kılmıyordu. 

Arabasını park edip çıktı. Bir müddet yürümesi gerekecekti. Ellerini cebine soktu. Emin adımlarla yürüyerek istediği yerin önüne gelip başını kaldırdı. Eyüp Sultan Camii…

Amerika… 

Buraya ilk geldiği zamana gitti düşünceleri. Hemen hemen her dakika ağlıyordu. Hiç bir şey yemiyor, içmiyordu. Mide bulantıları artmış kilo alması gerekirken vermişti. Dört ayı tamamladığında ki zar zor gelmişti. Düşük tehlikesi geçirmişti. Ondan sonra biraz kendini toplayıp oğlunun canını düşünerek birazda  Amanda’nın zoruyla kendine daha iyi bakmaya başlamıştı. 

Nazlı haftada bir kez arayabiliyordu. Saat farkına istinaden genelde Duru, arıyordu. Kızlarla oluşturduğu yeni grupla her an görüşüyordu. Yeğenlerini inanılmaz özlüyor her aklına geldiğinde ağlamaya başlıyordu. Kızlara olan hasreti içinde dağ gibi oluyordu. Kardeşleriyle bir ömür geçirdikten sonra ayrı düşmek içinde tarifi imkansız acıları peşinde getirmişti. 

Rüzgâr…

Herkesin yeri ayrıydı. Rüzgâr’ın yeri bambaşkaydı. Onun adı artık hasretten, özlemden yanaydı. Adını anmak, dilinde döndürmek bile acı veriyordu. İyi kötü olan ne varsa hepsini önüne koyuyor ve sevgi galip geliyordu. Seviyordu. Çok seviyordu. Ama affetmek başkaydı. Sevdiğini affedememekte ayrı bir eziyet haline geliyordu. Nefret edemiyor, kızamıyordu. Oysa ölümü bile hak eden biri vardı karşısında. Ama gönlü tam tersini söylüyordu. “Sev onu!”

Bir gün içinden çıkıp gideceği anı bekleyerek geçecekti ömrü. 

Rüzgâr’ın kalbinin durduğu günün üzerimden bir buçuk ay geçmişti. Aslı’dan ve kızlardan çok sağlıklı olduğuna dair haberini alıyordu.

Asya’nın bebeği iki gün önce dünyaya gelmişti. Kendisi gibi erken doğuran Asya’nın bebeğini fotoğraflardan görmüştü. Minicik bir kız bebekti. Asya her zaman dediğini yapmış adını Gül, koymuştu. 

Bir kaç ay sonra doğacak kendi yeğenini      göremezse halini düşünemiyordu. Ve beş ay sonra doğacak Azra’nın minik kızını da göremeyecekti. 

Oğlu iki buçuk aylık olmuştu. İki kilo sekiz yüz gram dünyaya gelmiş olsada şuan beş buçuk kiloluk bir tosunu andırıyordu. Tenini, saç rengini ve uzun boyunu dayısından alması Duru’nun ona her baktığında vicdan azabı çekmesine neden oluyordu. Abisinden sakladığı  gerçekler oğluyla beraber önünde duruyordu. Sadece gözlerinin kahvesini babasından almıştı. Kendi gözleri de kahve rengiydi, ama bu bakışlar ‘ben babamın oğluyum’ diyordu. Kaçıp kurtuldum zannettiği iki erkek, tek bedende can bulmuş gibiydi. 

Anne olmak eşi benzeri olmayan histi ona göre. Aşktan öte, sevgiden ileri. Tırnağın ete işlenmesi hali, çıkmaz çıkarılamaz. O artık senden bir parça. Anne diyeceği günü iple çekiyordu. Babasının günahını çekmeyecekti, oğlunu canından çok seviyor ve koruyordu. Sevdiklerinden uzakta olması onda kaybetme hissi yaratmıştı. Yanında eskiye dair bir Allah’ın kulu dahi yoktu. Sadece Ali Poyraz vardı. Babası Ali ismini benimsemedigini söylemişti. Ama kendinde de oğlunda bu isim çok güzel duruyordu. Poyraz… Rüzgar’ın oğlu Poyraz, başka bir isim uygun düşmezdi, diye düşünmüştü Duru. 

Burada edindiği dostluklarda vardı. Başta Amanda, kendisi dokuz yaşında olan kızıyla birlikte yaşıyordu. Ve hesap verecek kimsesi yoktu. Olsada burası ayrı bir dünya idi. Kimse kimseyi yargılamıyor, kim kiminle gibi şeylerle ilgilenmiyordu. Artık nasıl yaşadığın kişiye özeldi. 

Asya’nın eski iki Türk arkadaşı Asya, sayesinde gelip Duru’yu bulmuşlardı. Buluştukça türkçe konuşmak öncelikliydi. Kendi dilini konuşmayı özleyeceği aklının ucundan bile geçmezdi. 

Bu gece kızlarla sözleşmişlerdi. Ali Poyraz’a iki saatliğine Amanda bakacaktı. Kızıyla beraber  evine gelmesini bekliyordu Duru. Oğlunu emzirip uyutmuştu. En az iki saat uyanmayacağı garantiydi. Beşiğin konsoluna bıraktığı kendi sütünü soğumasın diye termos biberona koymuştu. 

Buralara zıt eskiye has giyim tarzı aynen devamdı. Alışmış kudurmuştan beter lafı içine yerleşmişti. Sanki kısa ve açık giyinince abisi bir yerden çıkacak hissine kapılıyordu. En iyisi olarak deri siyah tayt üzerine de bedenini saran kazagını giymişti. Saçlarını at kuyruğu yaparak, zili çalan kapıya doğru koştu. 

Amanda ve kız Gabriela gülümseyerek içeri girdiler. Duru ona ingilizce, sütü bıraktığını iki saate döneceğini söyleyip kapıda deli gibi kornaya basan kızların yanına koştu. 

Direksiyonda oturan hatun, tam bir efsaneydi. Aslı ile tanışacagı günü bekleyen efsane. Duru geldiğinde siyah saçlarına bayılmıştı Saray’ın. Sonradan ışıltılı kahveye boyatmıştı. Çok yakıştığı su götürmez gerçekti. Duru bunu ona her söylediğinde Saray, aynen şöyle diyordu.

“Evet, biliyorum çok güzelim. Ayrıca özelim. Sevebilirsiniz beni, ama az istemem. Ben çok sevilmek isterim.” olmuştu. 

Duru kendine göz kırpan Saray’a gülümsedi.

“Atla bebek.” dedi Saray. 

Suratını buruşturdu Duru şakadan. “Iyy iyice Amerikalılara benzedin.” dedi Saray, cevap verecekken yanda oturan Nur, başını uzattı. “Hey yavrum hey anlar neler doğurmuş. Gel anam buraya.” dediğinde Duru kendini tutmamış en seslisinden kahkaha atmıştı. 

Aracın  kapısını açıp bindi Duru. “Bana bunlarla  gelin işte.” dedi. 

Küçük ama sevimli kulübe girdiklerinde Duru, Nur’a doğru eğildi. “Neresi burası? Başımız derde girmez değil mi?” diye sordu. 

Saray arkasına dönüp kızlara işaret parmağını salladı. “Cık cık. Fıs fıs yok. Tamam beni sevdiğini söylüyorsun biliyorum ama banada söylersen mutlu olurum.” dediğinde kızlar ona şaşkın şaşkın baktı. 

Nur, “Ay bende onu diyordum şekerim; Bu Saray’ın tek derdi sevgi gel sokalım şunu içimize de olsun bitsin.” dedi gözlerini devirirken. 

Saray’ın gurur ve sevgiyle kabaran göğsü ve saçlarını geriye atışı görülmeye değerdi. “Saol canımmmm.” 

Nur, “Önden yürü baa-yaan endamını görelim.” dedi Saray’a. Saray’ın açık kahve  minik gözleri kısıldı.

“Hıh kıskanma, etli butlu hatunum. Senin gibi çırpı bacak mıyım? Yemeğin salçalısı kadının kalçalısı demişler.” En fazla balık etli biriydi Saray. Bu kızın somurtması imkansızdı. Lafını gediğine koyarken bile gülümsüyordu. 

Nur, elini havaya kaldırıp salladı. “Tee Allah’ım.” Söylene söylene giden Saray’ın peşine düştüler. 

Onların bu haline aşina olan Duru, sadece gülümsemekle yetindi. Kızlardan bir parça vardı sanki burada. Uzun tabureli küçük masaya oturdular.

Nur, Duru’ya eğildi. “Burası bir arkadaşımızın. Genelde türkler çok takılır buraya, Asya çok iyi tanır. Ne günlerimiz geçti buralarda…” diyerek gözlerini etrafta gezdirdi. 

Duru, küçük ama sevimli sahneye baktı. Çok özlemişti. Şarkı söylemeyi, sahneyi, sevenlerini… Derin bir iç çekti. “Çok özledim.” döküldü dudaklarından. 

Saray, “Tuğrul’a diyelim bir şarkı patlat bize,” dedi. 

Nur’da Saray’a katıldı. “Evet, seni hiç canlı dinlemedik daha.” 

Gözleri parlayan Duru,  “Olur mu acaba?” diye sordu hemen. 

Saray yerinden kalkıp, “Ben birazdan gelirim.” diyerek kulisin arkasına doğru yürüdü. 

Beş dakika sonra yanında kumralın en güzel tonuna sahip ela gözlü ben buraların tek hakimiyim her şeyimle, diyen yakışıklı üstü bir adamla yanlarına geldi. 

Arkası dönük olan Duru Saray’ın sesiyle hızla arkasına döndü. 

“Tuğrulcuğum tanıştırayım, Duru.” dedi sadece. 

Tuğrul, Duru daha ilk döndüğünde tanımıştı. 

“Duru Atabey.” dedi kaşları havada. 

Mütevazi kimliği aniden gün yüzüne çıkan Duru gülümsedi ve elini uzattı. “Memnun oldum.” 

Tuğrul’da ilk şoku atlatıp gülümsedi. Elini Duru’nun eline bıraktı. “Tuğrul Karadağ. Sizi burada görmek çok güzel, hoşgeldiniz.” 

“Rica ederim, hoş buldum.” dedikten sonra elini çekti Duru. 

Nur, Tuğrul’a göz kırptı. “Sahnen şenlensin Tuğrul.” dedi Duru’yu gösterip. 

Duru, ufaktan utanırken başını eğdi. Tuğrul onun bu haline çok şaşırmıştı. Bu kadar ünlü birinin böyle mütevazi olması her zaman gördüğü bir eylem değildi. 

“Ah, sahneme çıkmadan giderseniz çok üzülürüm. Bakmayın buralarda olduğuma, yakından takip ediyorum Türk müziğini. Çok sevinirim, sahne sizin. Müzisyenler de Türk, onlara ne istediğinizi söylemeniz yeterli.” 

Duru tebessüm etti.  “Çok teşekkür ederim, birazdan söylemek isterim.” 

“Ne zaman istersen.” dedi Tuğrul kızlara döndü. “İyi eğlenceler kızlar.” diyerek en son Duru’ya bakıp gitti. 

Saray’da Tuğrul’un ardından hayran bakışlarını hiç çekmeden gözden kaybolana kadar baktı. Nur, Saray’ın bu halini görünce masanın altından Duru’nun dizine vurdu. Duru anında Nur’a baktı. Saray’ın hayran bakışlarını gördüğünde anlamıştı. 

“Ay ay burnuma yanık kokusu geliyor” dedi Nur. 

Saray baygın bakışlarını hiç çekmeden “Hı hı yemeğin altını açık bırakmış olmalısın.” dediğinde Nur kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdı. “Gökten meteor üzerine doğru geliyor Saray.” dedi. 

Saray gözlerini diktiği yerden hiç çekmeden iç geçirdi. “Gelsin, kapıyı aç.” 

 Duru ve Nur birbirlerine baktılar ve aynı anda kulüpte olan herkesin ilgisini çekecek kadar şiddetli güldüklerinde Saray dünyaya dönüş yaptı. Kızlara kırgınmış gibi bakıp, “Ama oldu mu şimdi! Ne güzel süzüyordum. Adamın kılcal damarına kadar inmiştim. Neden uyandırdınız?” dedi. 

Doktor olan Nur, henüz branşını seçmemişti, ama ona doktor diye sesleniyordu kızlar. Elini çenesinin altına koyup, “Ya hatun tıp seni canlı röntgen cihazı olarak tarihe geçirmeli. İnşAllah  başka şeyler de görmedin he?” 

Suratını buruşturdu Saray, Nur’a baktı göz ucuyla. “Edepsiz, biz o gözle mi bakıyoruz? Bizimki ruha röntgen. Yok olmayacak bundan doktor. Yada branş olarak şey seç neydi o Haydar Dümen’in branşı hah ondan.” dedi. 

“Haydar Dümen, nöropsikiyatri uzmanı Saray. Nöroloji ve psikiyatri dalı yani. Aklından geçenler ile tek ilgisi yazarlığı ve araştırmacılığı.” dedi Nur. 

Saray’ın omuz silkti. “İlgilendiği psikoloji belli. Nöroloji ve Psikoloji…” Göz kırptı Saray. “Anladınız onu?” 

 Kızlar kahkahaya boğulurken konuşmanın ucu başladığı yönün tam aksi istikametinde devam ediyordu. Bir saate yakın sohbet ettikten sonra gitme vakti yaklaşınca Duru, kalbini zorlayan heyecanla sahneye doğru yürüdü. Her insanın severek yaptığı iş’te  kalbi böyle atmalıydı. Yoksa o işi asla hakkıyla yerine getiremezdi. Duru, işini iş olarak değil aşk olarak görüyordu. 

Çok kalabalık olmayan bu yerde bile şarkı söyleyemek aynı heyecandan ibretti. Sanki binlerce insana söylüyormuş gibiydi. 

Baterinin sesi kulaklarıyla ilk buluştuğunda gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. 

“Ah.” dedi içinden. “İstemedim ben. Sen yaktın sen dağıttın. Aşkla geçecek bir ömrü heba ettin. İçimdeki aşkın dermanı sende biliyorum. Ben bu dertle ölmeye mahkumum. Sen bensiz ben sesiz…

İnsan ölür! Aşk ölür mü Rüzgâr? 

Aşk ölse, ölmeli buna dayanamıyorum.

Tam dört mevsim geçti. 

Dört asırdan ibaret, dört asırdır gözlerinde kaldı gözlerim.

Senin bir parçan bende! Neden yetmiyor Rüzgâr. 

Yalan söyledim. 

Benim için üzülmelisin. 

Hiç unutma beni! 

Dokunma kimseye, başkasına…

Ölürüm, hemde yaşarken bugün olduğumdan başka bir ölüm bu!

BUL BENİ ALİ RÜZGÂR 

Yoksa asla dönmeyeceğim, asla.

Kendime bunu asla yapmayacağım.

Bir kez dağıldığım topraklara asla geri dönmeyeceğim. Benide kalbimide yıktın, yaktın gurur adına kırıntı bile bırakmadın. Şimdi! Kendime gelmişken sana geri dönmek mi asla!?

Hiç bir anlamı yok aşkın; Aşıkla yaşlanmıyorsa.

Tuğrul’un canlı izlediği Duru’ya hayranlığı artmıştı. Her şeyiyle bir bütündü sahnede. Kızlarda ilk defa izlediği arkadaşlarını tebessümle izliyorlardı. Onun bu kadar içten söylemesinin nedenini bilen iki kişi vardı orada biri Saray diğeri Nur.

Aracı durdurdu Saray. “Hadi inekcim yarın görüşenzi,” dedi neşeyle. 

Nur kaşlarını çattı. “İnek ne be?” 

“E, süt veriyorya o yüzden dedim.” dedi Saray.

Nur gözlerini devirdi. Duru arka koltuktan kızların yanaklarından makas alıp “Görüşürüz hatunlar.” diyerek araçtan çıkıp eve doğru yöneldi. Saray’da gaza basıp devam etti. 

Evin kapısının önüne geldiğinde kapının aralık olmasına çok şaşırdı. Kaşlarını çatıp kapıya baktı. Bir adım geri gidip evin ışıklarına baktı. Bütün ışıklar yanıyordu. Büyük bir evde bir yetişkin varsa neden tüm ışıklar açıktı?

Yüzü an be an renk değiştirirken dudaklarından, “Ali Poyraz.” döküldü. Ardını önünü hiç düşünmeden kapıdan hızla içeri girdi. Aklından saniye saniye onlarca fikir geçiyordu. Hepsinin ucu Ali Rüzgâr’ın olmayışına çıkıyordu. İçini dolduran ateş ilkelerine ulaşmak için hızla damarlarına tırmanıyordu. 

İlk giriş büyük salona baktı. Yoktu, bomboştu salon.  Amanda neredeydi? “Yatak odası.” diye mırıldandı. Üst kata çıkmak için koştu. Kapıdan içeri öyle hızlı girdiki dengesini sağlamakta zorlandı. Yatak boş. Beşik boştu. “Oğlum.” diyebildi. Kendi dahi zor duyduğu sesiyle.

Koştu, evin her yerine baktı. Aşağı bodruma kadar en ufak köşe dolap hepsine baktı.  O kadar şiddetli ağlıyordu ki, kendini kaybetmesine ramak kalmıştı. 

“Ali Poyraz, oğlum.” demek ve ağlamaktan başka elinden hiç bir şey gelmiyordu. Titreyen elleriyle Amanda’nın numarasını çevirdi. Çalıyordu hemde hemen yanında olan masanın üzerinde. Arabanın anahtarını girişteki konsolun üzerinden hızla alıp bahçeye çıktı. Amanda’nın evi yirmi dakika mesafedeydi. Arabasız gidemezdi. Ağlayarak bahçeye çıktı. Amanda’nın arabası arabasının yanındaydı. Bunu tam arabasına gireceği zaman fark etti. 

Boğazından bir hıçkırık kaçtı. Aklı durmuştu. Ne olmuştu? Nerdeydiler? Kendi aracının kapısını açık bırakıp Amanda’nın arabasına doğru yürüdü. Boştu. 

Etrafına bakındı. Deli gibiydi. “Ali Poyraz nerdesin oğlum? dedi kendi kendine. Kaybetme korkusu sonunda gelmiş karşısına çıkmıştı. Şimdi ne olduğunu dahi bilmediği şekilde oğlu ortadan kaybolmuştu. 

Eve doğru bir adım attı. Polisi çağırmaktan başka çaresi kalmamıştı. 

“Duru.” dedi biri. Havadaki ayağı asılı kaldı. Usulca yere indirdi. 

“Oğlunu mu arıyorsun?” dedi o ses. Ürkek bir ceylan gibiydi şimdi. Avcısı gelmişti ve onun kaçması gerekiyormuş hissiyle boğuştu. Arkasına döndü. Olabildiği en yavaş hızla. 

Korkan gözleri oğlunu abisinin kucağında görmesiyle kendiliğinden akmaya başladı. Hıçkırıklarının verdiği sarhoşlukla dizleri çözüldü. Olduğu yere çökerek iki elini toprağa dayadı. Abisini gördüğüne değildi bu göz yaşları. Oğlunu gören mutlu bir annenin sevinç yaşlarıydı. 

Abisinin hemen arkasında duran adama baktı. Kendine doğru geliyordu. Abisinin yanından geçeceği sırada Karahan’ın sesiyle durdu Rüzgâr. “Kal orada!” dedi Karahan. Adımı bıçakla kesilen Rüzgâr, olduğu yerde kaldı. 

Duru kendini paylaşmayan iki adama bakıp boğazında kalan son hıçkırıkla kendinden geçerken bilinci tam kapanmadan aşina olduğu kokuyu yanında hissetti. Onun kollarında havaya kaldırıldığı son hatırladığıydı. 

“Oğlum.” dediğini  sadece Rüzgar duymuştu.