Ağustos 25, 2020

20. Masal Yeni Başlıyor

ile payelll

 

 

 

Camiinin içine adımını attığında onu karşılayan gül kokusuna kayıtsız kalamamıştı. Ciğerlerine derin derin çekerken gözlerini kapatmıştı. Kokusuyla bile huzur veren tek yerin camii olduğunu zamanla öğrenecekti. Gecenin kör saati olması nedeniyle bir kaç kişiden başka kimse yoktu. 

Camiinin iç kısmını kilitleyip evine gitmeye hazırlanan imam efendi, Rüzgâr’ın hayran hayran camiiyi izlediğini görünce gülümsedi. Her gün onlarca insan geliyor ve bu şekilde camiiyi inceliyordu. 

Başını etrafta dolandıran Rüzgâr, kendine bakıp gülümseyen imamı görünce başıyla selam verip yanına doğru yürüdü. Ayaklarının altındaki yün halılar bile ona iyi geliyordu sanki yada Rüzgâr içinde olmak istediği huzuru kendi kendine veriyordu. Huzur ilk önce akılda ve kalpte başlayandı. 

İmama elini uzattı. “Selamın Aleyküm hocam.” dedi, hoca da elini uzatıp karışıklık verdi. 

“Ve aleyküm selam delikanlı.”

Kendisi ellili yaşlarının sonlarında emekliliğine gün sayıyordu. Yılların verdiği yorgunluk yüzünde oluşan kırışıklardan belliydi. Beyaz sakalları ne uzun ne de kısaydı. Açık kahve gözlerini Rüzgâr’ın üzerinde gezdirdi. Bir maruzatı olduğunu meraklı bakışlarından anlamıştı imamefendi. “Buyur bakalım.” 

Önce şaşıran Rüzgâr, gülümseyip, “Vaktiniz varsa sizinle konuşmak istediğim bir konu var?” dedi. 

Camii de her yerde oturabilirdi insan. Zaten içeride olan üç beş kişide az önce gitmişti. Camiinin tam ortasında olan dev avizenin altına imamefendinin eliyle buyur etmesi üzerine oturdular. İmamefendi bağdaş kurarken, Rüzgâr tam karşısında dizlerinin üzerine oturdu. Söze nereden başlayacağını bilmiyordu Rüzgâr. Sıkıntısı olduğunu anlayan imam, “Adım nedir?” diye başladı sohbete. 

“Ali Rüzgâr.” 

“Ali desem olur mu?” 

“Deyin hocam, Rüzgâr olmak bana bugüne kadar hiç bir şey kazandırmadı.” Başını önüne eğip ellerini dizlerinde birleştirdi. 

“Ne kaybettin?” diye soran imamın gözleri Rüzgâr’ın üzerinde geziniyordu. “Ne kaybettin de bulacağını en sonunda Allah’tan istemeye geldin?” 

“Her şeyimi… en çokta bir insanı kaybettim. Hayatımda olması gereken tek insanı kaybettim.” 

İçindeki keder sesine yansımıştı. İnsanlarda tecrübe sahibiydi imam. Bugüne kadar onlarca memleket yüzlerce hatta binlerce insan tanımıştı. Pek çoğunun derdini dinlemişti. 

“Eşin mi?” 

Eşin mi? Sözüyle gözlerini sıkıca yumdu Rüzgâr. Başını hayır anlamında salladı. 

“O halde gönlünü verdiğin biri.” 

Başıyla evet dedi, ama hala eğikti boynu. Kaldırmaya utanıyordu. 

“Neden utanıyorsun?” 

İmamın sorusuna nasıl yanıt verecekti şimdi?

“Utanılacak bir şey yaptım. Şimdi cezasını, evladımı ve annesini kaybederek ödüyorum.” diyebildi. Başını kaldırmaya hala gücü yoktu. Hocanın yüzündeki o, iğrençsin ifadesini görmek istemiyordu. 

‘Eşi olmadığına göre ve çocuğu olduğuna göre’ diye düşünen hoca başını salladı. “Suçun nedir?” 

Derin nefes alıp dışarı verdi Rüzgâr. “Bilmeden, rızasız bahçenin gülünü kopardım. Hem onu hem kendimi ateşlere attım.” 

Kaşları havalanan imamın ağzı bir karış açık kalmıştı. İşte bu meslek hayatında ilk defa başına geliyordu. Daha önce kimse ona böyle bir mevzu ile gelmemişti. Bu konuda vaaz verdiği olmuştu, ama bu başkaydı. Karşısındaki adam ona açık açık ne yaptığını söylüyordu. 

“Anladım.” diye mırıldandı hoca. “Peki benden ne istersin?” 

“Bilmiyorum. Bir hafta önce kalp krizi geçirdim. İki defa kalbimin durduğunu söylediler, ama göründüğü gibi yaşıyorum. Kalbim durduğu esnada bir rüya gördüm.” 

Git gide ilginçleşen sohbeti hoca efendi daha merak eder olmuştu. “Anlat rüyanı.” dedi. 

Rüzgâr, başını kaldırmadan hocaya gördüğü rüyasını kelime kelime anlattı. Hoca da sözünü hiç kesmeden dinledi. 

“Bana yol gösterir misiniz? Ben yolumu kaybettim. Aslında hep kayıptı. Onunla bulduğum yolu yanlışa götürdüm … ve çıkmaz sokaktayım şimdi.” Başı hala yerdeki halının gördüğü ama kavrayamadıgı karışık desenlerindeydi. 

“Bana tam olarak ne olduğunu anlatır mısın?” diye sordu hoca efendi. 

Rüzgâr hocaya başlarından geçenleri tek tek anlattı başını hiç kaldırmadan. Hoca da gözlerini bir an olsun Rüzgâr dan ayırmadan dinlemişti. 

“O kız haklı.” dedi hoca. Rüzgâr kimden bahsettiğini hemen anlamıştı. 

Aslı…

“Sen, bilir veya bilmez bir hataya düştün, bu doğru. Bunun bilinçli veya değil günah olduğu aşikar. Suçun burada başlıyor. İki kişiden af dilemelisin. Bir Allah biri sevdiğin kadın. Bir yaradana yaptın hatanı bir  kula… Bu kul hakkıdır. Ama helal eder ama etmez; ederse şanslısın, etmezse Rabbim affetsin. Ki, bu çok zordur. Önce tövbe edeceksin ve en içten duan ile Rabbin den özür dileyeceksin. Suç büyüktür, ama affedilemez değildir. Buda senin elinde. Adının adamı olmak zorundasın. Hz. Ali (rd) o kadar cesur bir insandı ki bir gün efendimizi gece uykusunda öldürecekleri haberi aldığında onun yatağına girip saatlerce düşman beklemiş ve gelen tüm düşmanların tek seferde canını almıştır. Bunun sana anlattığı şudur; Hz. Ali (rd) en sevdiği için canını ortaya koymuştur. Sende bunu yapacak ve canını ortaya koyacaksın. Sonrası Hz. Adem ile Hz. Havva’yı cennetten çıkarıp iki ayrı toprağa atan ve sonra karşılaştıran Mevla sana onu getirecektir! Rüyana gelirsek; Rüya tabir etmek haddim değil, ama sana anlattığı nefsine her daim en çok ama en çok istediğinde olsa uymamak. Şeytan damarlarında gezer insanın. Seni kandırmasına izin vermeyeceksin. Ve bir gün senden sıkılacak sana uzaktan bakacak. Sendeki imanı görüp seni kandıramayacağını anlayacak.” 

Hocanın her kelimesi ruhuna ince ince işlenmişti. Girdiği çukurdan ilk defa huzurla çıkacağına emindi. Her günahın bir affı vardı. Ama zor ama kolaydı. İçine düşen umut kırıntısını yüreğinde Duru’nun yeri olan kısıma yerleştirmişti. Bundan sonra Duru, onun en büyük umuduydu. 

Hocanın yardımıyla kıldığı iki rekat tövbe namazıyla tek başına ellerini semaya açıp ettiği duadan sonra rahatmıştı. Artık ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. 

Gece yarısı karısının inlemesiyle gözlerini açtı Yiğit. Arkasını döndü. Aslı iki dudağı arasından mırıl mırıl konuşuyor her konuşmasında da başını sağa sola sallıyordu. Bu iki hafta içinde üçüncü kez bu hale gelişiydi. Sorduğunda Aslı dan cevap alamıyordu. Yerinde doğrulup karısına döndü. Aslı bu sefer ağlıyordu. 

İki eliyle kadını omuzlarından kavradı Yiğit. Sarstı. Seslendi. Aslı zar zor gözlerini açmıştı. Yiğit başucundaki ışık düğmesine dokunup odayı aydınlattı. Aslı’nın yeşil iri tanelerinin içinde korku vardı. Gözyaşı vardı. 

“Yiğit.” dedi kocasına sarılırken. Hiddetle ağlamaya başlamıştı. 

“Ne oldu sana Aslı?” dedi Yiğit kadının saçlarını okşarken. Bir elini sırtına vermiş sakinleşmesini sağlamaya çalışıyordu. 

“Çok kötüydü. Çok … çok fena.” Dolu sürahiden bir bardak su alıp Aslı’ya uzattı ve karşısına diz çöktü Yiğit. 

“Bu üç etti. Şimdi bana neler olduğunu anlatıyorsun Aslı.” 

Kocasına korkak gözlerle bakındı. “Kızmayacaksın ama…” dedi. 

“Ben sana ne zaman kızdım? Yanlış bir şey yapmadığına eminim.” 

Aslı başını iki yana salladı. “Bu sefer yanlış yaptığımı hissediyorum Yiğit.” 

“Öyleyse bile bilmeden yapmışsındır, ben karımı iyi tanırım. Hadi anlat.” 

Aslı ilk günden bu güne kadar yaşadığı her şeyi kocasına anlattığında kendini daha iyi hissetmiyordu. Arada kısa sorular soran Yiğit başka bir şey söylememişti. Şimdi kocasından gelecek azara kendini hazırlamıştı. 

“Ve… rüyalarımda ben kendimi asıyordum. Kendimi! İpi kendi boynuma geçiriyordum ve sandalyeyi kendim itiyordum. Bu gece… bu geceki ise ne fark ettim biliyor musun? Aslında astığım kendi vicdanımdı ama bu sefer sandalyeyi Rüzgâr itti.” dedi boğazındaki düğümle yutkundu. 

Aslı’yı alnından öperek yatağa yatırdı Yiğit. Yanına uzanıp onu kollarına aldı. “Hadi uyu. Yarın daha güzel bir gün olacak.” 

Aslı bir Cesur Eroğlu bulmuştu ama Yiğit beş kişi daha eklemişti araştırma yapmaları için. Bir gün geçmeden Kerem’in Yunanistan’daki adresi eline geçince hiç zaman kaybetmeyen Yiğit soluğu Yunanistan’da almıştı. Kilit nokta Kerem di ve Yiğit karısının yapmadığı yapacak ilk olarak ondan başlayacaktı. Çünkü Aslı geriye hiç bir şey bırakmadan yapmıştı elinden gelenleri. 

Yunanistan’daki iş arkadaşlarıyla irtibat halinde olmuş Kerem’i bir yere kapatmışlardı. Kerem eli ayağı bağlı halde karşısında Yiğit Demirkan’ı görünce kanı çekilmişti. Ona ufacık gibi gelen arzusu başına ne işler açmıştı? 

“Buraya kadar neden geldim biliyor olmalısın.” dedi Yiğit. 

“Bir fikrim var.” dedi Kerem gevrek gevrek gülerek. 

“O halde ben elimi senin kirli kanına bulamadan konuşmaya başla.” 

“Siz zenginler hep böylesiniz. Hiç eğlenceli  değilsiniz. Elim ayağım bağlı, görüyorsun. Şimdi sen yüzüme yumruk atarak başlarsın.” 

“Biz zenginler aslında pek senin anlattığın gibi değiliz. Önceliğimiz para değil mesela. Sevdiğimiz kadınlar…” 

Kerem yüzünü buruşturdu. “Senin kadının tam bir baş belası.” 

“Evet ama benim başımın belası. Sende bizim başımızın belasısın.” deyip Kerem’in bağlı olduğu sandalyeyi tek ayağı ile yere sertçe devirdi. İnleme eşliğinde yere düştü Kerem. Bağlı olduğu için kendini koruyamamış başını yere çarpmıştı. 

Yerde yatan adamın başına gelip ayakları üzerine eğildi Yiğit. “Öt bakalım, Duru’ya ne yaptın? Bence konuşman senin hayrına olur. Yunanistan benim sözümün geçtiği bir yerdir. Cesedini bile bulamazlar Kerem. Hani bil diye söylüyorum.” 

Kerem dişlerini sıkıp başını yere dayadı. “Hiç bir şey yapmadım. Evet, yapacaktım ama olmadı.” 

“Şerefsiz.” diye mırıldandı Yiğit yüzünü buruşturup. “İlacı kim verdi?” 

“Ben verdim.” 

“Ortağın kimdi? Tek başına mı yaptın?” 

“Ortağım falan yok. Tek başıma planladım ve yaptım. Ama nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Duru ortadan kayboldu o gece. Masadan kalktıktan sonra bir daha görmedim.” 

“Ali Rüzgâr Asilkan ile bağlantın ne?” 

“Bağlantım falan yok. O manyak herif bir gece evime geldi. Ağzımı burnumu kırıp gitti. Duru’dan uzak durmamı söyledi, bende durdum. O adamın derdini sonra gazetelerden okudum. Duru’nun seveni çokmuş.” 

Tam tahmin ettiği gibiydi Yiğit’in. İki adam arasındaki tek bağlantı Duru dan başkası değildi. Kerem’in kurduğu tuzakla kader oyununa denk gelmişlerdi. 

Ayağa kalkıp arkasını dönerek uzaklaştı. Arkadaşlarının kayıt ettiği kamera görüntülerini alarak Türkiye’ye geri döndüğünde Aslı’ya izletti. 

Sabaha kadar ağlayarak vicdan azabı çeken Aslı’nın beyninde hep Rüzgâr’ın sesi dolanıyordu. “Benim bir suçum yok Aslı.” 

Kerem odayı ondan önce tutmuştu. Rüzgâr kamera kayıtlarına çok sonra ulaşmıştı. Ulaştığında Kerem’i bulup hesabını sormuştu. Ve Kerem ondan sonra ülkeyi terk etmişti. Duru ile geçirdikleri o geceden sonra bir daha  Kerem ile Rüzgâr arasında bir tek telefon konuşması dahi geçmemişti. Sürekli Rüzgâr’a odaklanmaktan Kerem’i atlamışlardı. 

“Rüzgâr dan bir hamle bekliyorum Yiğit.” dedi topladığı sesiyle. “İnanıyorum, Rüzgâr Duru’yu bulacak. Bende o gün Karahan’a karşı Rüzgâr’a destek olacağım.” 

“Yaparsın bilirim.” diyen Yiğit gülümseyerek sarılmıştı karısına. 

Üç yaşına gelmiş olan Zeynep ve Mehmet Rasim’in odasından gelen çığlıkları duyan Aslı, adımlarını hızlandırıp odanın kapısını  açtığında Rasim’in elini Zeynep’in sarı bukleli saçlarını koparmak üzereyken görmüştü. 

“Rasim.” diyerek koşup oğlunun elini kızının saçından kurtardı Aslı. 

“Ayrılın bakayım. Neyin kavgası bu?”diye sordu. Ağlayan Zeynep, sulu sulu gözleriyle ikizine baktı. 

“Bebeyimi veymiyoy anne.” 

Ayağının altındaki bebeğe tekme attı Rasim. “Hayıy, o benim ayabamı veymiyoy asıy.” dedi, şirin suratına çocukça bir öfke yerleştirip kaşlarını çatmıştı Rasim. 

Aslı gözlerini devirdi. Yerdeki bebeği alıp Zeynep’e arabayı da Rasim’e uzattı. 

“İşte senin araban, seninde bebeğin.”İkiside  oyuncaklara arkalarını döndüler. 

Halasının klonu olan Zeynep kollarını göğsünde bağladı. “Hayıy istemiyoyum.” dedi. 

“Bende istemiyoyum.” diyen Rasim odadan çıkıp gitti. Rasim kapıdan çıkınca Zeynep gözlerini kuruladı. Sinsi sinsi gülerek, “Vey annecim bebeyimi.” diyerek Aslı’nın elindeki bebeği kaptı. Ağzı açık kalan Aslı, “Al kızım.” diye mırıldandı. 

Zeynep’te kapıdan çıkıp giderken Aslı, hala yarım ağız arkasından bakıyordu. “Boynuz kulağa geçti iyi mi?” diye mırıldandı yine. Pantolonun arka cebinde deli gibi çalan telefona baktıgında arayan kişinin Rüzgâr’ın peşine taktıgı adam olduğunu görünce hemen açtı. 

“Evet.” 

“Aslı hanım, dün geceki camii olayından sonra Ali bey AŞKI-NAZ oteline yaklaştı. Karahan beyle konuşacak sanırım.” dedi, Cesur Eroglu. “Az bir mesafe kaldı.”

Gözleri yuvalarına dar gelen Aslı, yutkundu. “Oyalayabildiğin kadar oyala geliyorum.” 

Telefonu kapatıp arabaya kaç saniyede ulaştığını bile bilemedi. Arabaya biner binmez. Azra’yı ve Zeynep’le konferans başlatıp hemen otele gelmelerini söyledi. Birbirine haber veren kızlardan sadece Asya gelmiyordu. Henüz yeni doğum yaptığı için evinde istirahat halindeydi. 

Aynı yakada olmalarına bu kadar çok dua ettiği bir anı hatırlamayamadı Aslı. 

On dakika tüm kuralları ilhal ederek az bir mesafe bırakmıştı. Yiğit’i aradı.

“Aşkım çok acil Aşkı-Naz’a gelmelisin.” dedi  nefes nefese.

“Neden ne oldu?” 

“Rüzgâr … otele gidiyor.” 

“Hemen geliyorum.” 

Cesur Eroglu tekrar aradığında hemen açtı. “Ne yaptın?” 

“Efendim bir kaç dakika önce içeri girdi. Aklıma gelen her türlü soruyu sordum. En sonunda delirmek üzereydi dayanamayıp gitti.” 

“Tamam, kapıda bekler misin? Arabamı sen park et. İki dakika sonra oradayım.” 

Arabasını olduğu gibi bırakıp Cesur’la göz göze geldi. Hiç bir şey demeden Cesur arabaya geçerken Aslı otelin kapısına doğru koşar adım ilerledi. 

Arkasından gelen Aslı seslerine hızla başını çevirdi. Azra, yeni çıkmaya başlamış karnıyla nefes nefese kalmıştı. Zeynep korkudan depar atıyordu. 

“Nerede?” diye sordu Zeynep. 

“Yeni girmiş içeri. Karahan’ın odasında olmalı.” dedikten sonra üçüde patronların katına inmek için asansöre bindiler. 

Boylu boyunca parlak taşlarla döşeli koridora geldikerinde sağa sola baktılar. Rüzgâr yoktu, ama Nazlı kendilerine doğru gülümseyerek geliyordu. Kızlar adımlarını hızlandırıp yarı yolda buluştular. Yüzlerinden kötü bir şey olduğunu anlayan Nazlı’da gerilmişti. 

“Ne oldu?” 

“Rüzgâr buraya geldi mi?” Aslı’nın sözüne kısa bir, “Evet, Karahan’ın yanında.” cevabı verdi Nazlı. 

“Ne oldu ki anlamadım?” Şaşıran Nazlı’yı kolundan tutup kenara çekti Aslı. Başladı anlatmaya. 

Masasının başında oturan Karahan, Rüzgâr’ın buraya neden geldiğini kendince tahmin ediyordu. Duru olmalıydı mesele. 

“Seni dinliyorum Rüzgâr, buraya döşedigin sistemin nasıl çalıştığını görmek için gelmiş olamazsın.” dedi samimiyetle. 

Hemen karşısında sol koltukta oturan Rüzgâr, gayet ciddi haliyle, “Hayır.” dedi. 

“O zaman bana Duru’nun nerede olduğunu soracaksın. Ve ben sana yine ‘hayır’ diyeceğim.”

“Hayır, mesele nerede olduğunu değil. Mesele neden şimdi başka bir yerde olduğu.” dediğinde Karahan’ın kaşları çatıldı. “Anlamadım.” dedi. 

Karahan’a kısa bir bakış atıp yine önüne döndü Rüzgâr. “Ben, istersek veya istemeyerek çok büyük bir hata yaptım Karahan. Bunun bedelini ödüyorum. Ödüyoruz. O gitti çünkü, beni terk etti.” 

Vücudunda küçük çaplı karıncalanma başlamıştı Karahan’ın. Ellerini sımsıkı birbirine kenetleyip masanın üzerine bıraktı. Öne doğru biraz eğilip kalınlaşan ses tonuyla, “Anlat.” dedi. 

Artık kaçış kurtuluş düşünmüyordu Rüzgâr. Ya ölecekti yada bu savaşı bir şekilde kazanacaktı. 

Kapıdan içeri dalan kızlar, evet resmen odaya dalmışlardı. Nazlı önde diğerleri arkada odaya resmen dalmıştı. Korkuyla irileşen Nazlı’nın gözlerinden pay çıkartan Karahan, daha sonra Aslı’ya Azra’ya ve Zeynep’e baktı. Rüzgâr, kızları görünce önce bakmış ama sonra hemen önüne geri dönmüştü. 

“Çıkın dışarı!” diye bağırdı Karahan. 

“Olmaz! Bizde burada kalacağız.” dedi Nazlı. Karısının kendine diklenmesini severdi ama bu konuşmanın sonunun nereye gideceğini kendide bilmiyordu Karahan. 

“Nazlı…” diye dişlerinin arasından konuştu. 

“Hiç öyle sinirli sinirli bakıp konuşma benimle, yemezler karam.” dedi. Bugün diklenmede rekora bile koşardı Nazlı. 

Kızlar üzerinde göz gezdiren Karahan. “Her ne anlatacaksa sizde biliyorsunuz değil mi?” diye sordu Karahan. 

“Sekiz yıl daha ayrı kalayım senden, daha şimdi kapıda öğrendim.” diyen Nazlı’ya bu sözü için ayrı bir vakitte hesap sorulacaktı. 

Rüzgar, “Ben yaptım.” dediğinde kapı tekrar açılmıştı. Yiğit, Aras ve Murat içeri girdiler. Aslı dan sonra Zeynep ve Azra da eşleriyle konuyu paylamıştı. Aslı kocasına kısa bir bakış attı. 

“Hayır o bir şey yapmadı.” dedi Aslı bir adım öne çıkarak. 

Rüzgâr ve Karahan Aslı’ya döndü. En çok şaşıran hiç şüphesiz Rüzgâr dı.  

“Yaptım.” dedi Karahan’a dönen Rüzgâr. 

“Evet yaptı ama…” Aslı’nın sözünü Karahan’ın yüksek sesi kesti. 

“Yeter! Ne yaptı ne yapmadı? Bir kişi anlatsın.” 

“Ben.” dedi Rüzgâr. 

“Hayır, dur!” dedi Aslı. 

Karahan dişlerini sıktı. Rüzgâr da Aslı’ya döndü. “Derdin ne senin? Yeni oyunun mu bu?” 

“Lanet olsun Rüzgâr, ölmek mi istiyorsun?” diye çemkirdi Aslı. 

“Ne oluyor lan?” dedi Karahan, Rüzgar’a dönüp, “Ne yaptın lan kardeşime çabuk söyle?” diye bağırdı. Sesinden çıkan tınılar savaşın habercisiydi. 

Rüzgâr da ayaga kalktı. Karahan’a baktı. “Ben yaptım. Bir geceyi Duru ile birlikte geçirdik.” 

Göz ucuyla birbirlerine bakan kızlar derin bir nefes aldılar. “Kendin kaşındın Asilkan.” dedi Aslı. Rüzgâr onu umursamadı. Ne derse kimse inanmayacaktı zaten. Doğruyu söylemek yerine herkesin aklından şaşmayacağı yerden başlamıştı. 

Elini ensesine götürüp sıkıntıyla sıktı Rüzgâr. “Çok pişmanım. Bedelini misli misli ödedim, ama o geceyi Duru ile beraber geçirdim. Ama o beni tanımadı daha sonra.” dediğinde yerinde kaskatı kesilen Karahan. İşittigi sözleri sindirmeye çalışıyordu. Doğru olması imkansız sözlerdi. 

Kızlara döndü. “Bu it doğru mu söylüyor?” diye sorduğunda sesi sakindi. Aslı öne çıktı. “Kısmen doğruyu söylüyor.” dedi.

Arkasında durduğu masayı iki eliyle tek seferde kaldırıp ters çevirdi Karahan. Gürültüyle irkildi hepsi. Nazlı iki adımda koşup Karahan’ın taş olmuş bedenine yapıştı. “Karam sakin ol. Lütfen bak sonuna kadar dinle.” dedi. Çok fazla korkuyordu. Karahan’ın bu hali ona korkunç şeyler hissettiriyordu. Odanın içi şimdiden harap olmuştu.

Rüzgâr devam etti. “O beni tanımadı, ama Aslı beni buldu. Nasıl buldu bilmiyorum. Bana dersimi verdikten sonra Duru gitti.” diyerek üstü kapalı açıklamasını bitirmiş oldu Rüzgâr. 

Rüzgâr’a doğru adım attığında önünde duran Nazlı, olabildiğince durdurmaya çalıştı. Beden gücü yetmesede yürek gücü yetiyordu onu durdurmaya. “Karam lütfen.” diye ağlar tonda yalvardı Nazlı. 

“Neyin lütfeni Nazlı? Adamın dediklerini sen duymuyor musun?” Nazlı’yı kolay bir hamle ile kenara itip Rüzgâr’ın üzerine atladı. Yakasından tutup başını Rüzgâr’a sertçe geçirdi. 

Karşı koyabilir, gücünün yettiği kadar savaşbilirdi Rüzgâr, ama parmağını bile kımıldatmadı. Acıyla geriye sendeledi. Aslı kendini Rüzgâr’a siper edeceğini hiç düşünmemişti ama yaptı. Araya girdi. “Öldürme, o bize lazım.” dedi. 

Kara bakışları soğuk mezarı andıran Karahan, Aslı’ya baktı. “Ben seni güvenin temsili olarak gördüm Aslı. Bunu benden nasıl sakladın? Bunca zaman bu it nasıl yaşadı?” diye gürledi Karahan. 

“Ben kimsenin güvenini sarsacak bir şey yapmadım. Kardeşin istemedi sana söylememizi. Nazlı bile duymasın, abim çok mutlu huzuru bozulmasın istedi. Kaldı ki bana sen güveniyorsan Duru’da güveniyordu. Sen ne zaman gördün benim adam sattığımı?” diye yüksek perdeden çıkan sesiyle anlattı Aslı. 

“Karımı rahat bırak Karahan.” dedi Yiğit. Karahan ardında döndü. Hiç şaşırmış gibi görünmeyen Yiğit’e de kötü bakışlar attı. “Hepimiz kandırdınız beni.” dedi. 

“Ben de yeni ögrendim.” dedi Yiğit. Aslı’ya döndü Karahan tekrar. 

“Ne yani bunca zaman yaptığından keyif alarak mı yaşadı? Benim kardeşim ulan, benim kardeşim.” diye tekrar öne atıldığında Nazlı ile beraber Yiğit’te engel olmuştu ona. 

Rüzgâr başının ağrısını kalbinin ağrısına devredip, “Yaşamadım ben, tam bir yıldır yaşamıyorum. Aldığım nefes bile haram. Bana söylemek zorundasınız yerini.” dedi. 

Kollarından tutan Yiğit’i ve Nazlı’yı bir anda silkeleyip Rüzgâr’a atacağı yumruğu adamı korumak için araya giren Aslı’nın  çenesine indirdi. Karahan’ın yumruğu ile kendini kaybeden Aslı, olduğu yere yıgılmıştı. Ne yaptığını geç anlayan Karahan şaşkın kızların çığlığı ve Yiğit’in var gücüyle Karahan’a bağırması tam olarak iki saniyeydi. 

“Seni öldüreceğim Atabey, karıma bir şey olsun yeminle seni gebertirim. Ulan benim dokunmaya kıyamadığım kadına sen nasıl yumruk atarsın?” Yiğit’in öfkeden çenesi seğirmeye başlamıştı. Karahan’ı bakışlarıyla dövüyordu ve bunun geçmeyecek bir öfke olmasıyla Karahan’a sıkı bir yumruk geçirdi. Arkasına doğru sendeleyen adam elimi çenesine götürdü.  Hâlâ şaşkın ve üzerine bir de üzgün hali, yediği yumruğun farkına geç varmasını sağlamıştı. Kayıtsız bir şekilde bakıyordu tek üzüntüsü bir kadına yanlışlıkla da olsa el kaldırmış olmasıydı. 

Aslı’nın başına toplandılar. Yiğit karısının ağzından akan kanı görünce başını bir yana yatırıp dişlerini sıkarak, “FesuphanAllah.” çekti. “Ah Karahan, ah.” diye inledi. 

Yaptığıyla şok geçiren Karahan’a, Nazlı en pis bakışlarını yollayıp Aslı’nın yanına eğildi. 

Bir dakikayı geçmeyen şok baygınlıgından sonra kendine gelen Aslı’yı odadaki koltuga oturttu Yiğit. Ciddi manada çenesi ağrıyordu. Buradan çıktıktan sonra hastaneye gidecek en son kişi iken sırayı kimseye vermemişti Aslı. 

İçeri en son giren Nil, Ruken ve Nihat olmuştu. Kızlar Aslı’yı öyle görünce hemen yanına gelip ne olduğunu sordular. 

“Abiniz size atamadığı dayağı bana attı.” dedi Aslı Karahan’a sert bakışlar atarken. Suçlu Rüzgâr iken olayın kendine dönmesi onu daha çok kızdırmaktan başka bir işe yaramamıştı Karahan için. 

Rüzgâr köşede sırasını bekliyordu. Bugün bu konu burada kapanacaktı. Ve Duru her neredeyse oraya ilk uçak, tren, gemi onunla gidecekti. 

Ne olduğunu bilmeyen Nil, gebelik sinirlerinin de tavan yapmasıyla abisine döndü. 

“Nasıl yaparsın bunu? O kim? Aslı! Aslı kim? Bizi bu hale getiren. O senin intikamını almak için Rüzgâr’ın kemiklerini kırdı. Hepimizin yerine ağladı. Bize de ağlamak için izin vermedi.” diye bağırdı Karahan’a. Murat, Aras, Karahan, Nihat ve Nazlı’nın şaşkınlık ifadesi olarak kaşları havalandı. 

Nihat, “Dur bir dakika geçen yıl geçirdiği kazayı…” Aslı’ya dönüp “Sen mi yaptın?” diye sordu. 

Aslı gözlerini devirmekle yetindi. Azra ve Zeynep’te öne çıktı.  “Evet, Aslı dövdü.”

Azra, “Bizim için o an büyük zevkti.” deyiverdi.

Murat gözlerini kısıp karısına bakındı.  “Kadın değil, terminatöre mübarekler.” diyerek karısını kendine çekti.

Karahan, duyduklarıyla elinden kaçan yumruğa bir kez daha lanet ederken odanın köşesinde fazlalık duran adama baktı. Eğer burada yalnız olsalardı… Ama bu iş burada bitmemişti. Bugünün yarını da vardı. Bu adam ölecekti. Özrünü sonra dilerdi Aslı’dan. 

“Defol git, seninle sonra hesaplaşacagız.”

Yerinde dikleşti Rüzgâr. “Hayır, bana onun yerini söylemeden hiç bir yere gitmeyeceğim.” 

Karahan’ı kimse tutamadı. Işık hızıyla Rüzgâr’a ulaşıp suratına salladığı yumruğunu bir kez daha kaldırdı. Tek eliyle yakasından tuttuğu adama bir daha vurdu. 

Nihat ve Aras Karahan’ın iki koluna girip geriye çektiler zorla. 

Yüzü kan içinde kalan ve hali git gide azalan Rüzgâr’ın başı havada sallanmaya başlamıştı. 

Aslı ayağa kalkacak gücü kendinde bulamıyordu. “Yiğit.” dedi. Yiğit başını salladı. Bu, gerçeği sen anlat demenin kısacasıydı.  

Karahan acımasız bakışlarını Rüzgâr’ın yüzünde gezdirdi. “Senin kalbin durmuştu değil mi?” diyerek kalbine doğru son yumruğunu havaya kaldırdı. 

Tam yumruğu kalbine indireceği sırada Yiğit ikisinin arasına girdi. “Eğer kalbine vurursan kardeşinin sevdiği tek adamı ve yeğenin Ali Poyraz’ı babasız bırakırsın.”

Yarı yolda kalan yumruk ve Karahan’ın işittigi sözler havada asılı kalmıştı. Kara deliği andıran bakışlarını ve katilleri kıskandıran sert yüz ifadesiyle Yiğit’e döndü. 

“Ne?” 

“Duydun. Duru Rüzgâr’ı çok seviyor ve ikisinin bir oğlu var. Ali Poyraz.” dedi Yiğit. Odada bilmeyenler ki Nazlı’da buna dahildi, bebek kısmını anlatmaya zaman olmadığı için Aslı orayı es geçmişti ama Nazlı’nın suratı değişmiş gözleri kocaman açılmıştı. “Bebek mi?” diye mırıldandı. 

Bir yeğen! Bu adamdan bir erkek yeğen! Kendinden geçen Ali Rüzgâr’ı ellerinin arasından yere bıraktı. Yere çöken adama baktı uzun süre. Boşlukta gibiydi bir süre. 

Aklı durmuştu. Artık fikir üretemiyordu. Kardeşi kendinden neler gizlemişti? Bunları sindirmek çok zor olacaktı. Nihat ve Murat Rüzgâr’ı yerden kaldırıp duvara yaslanmasını sağladılar. 

“O saygın bir iş adamı Karahan. İşin aslı çok farklı.” dedi Yiğit. 

“Ne saçmalıyorsun Yiğit? Bu yaptığıyla nasıl saygın bir iş adamı oluyor? Ne demek istiyorsun sen?” Yiğit’in sözleri canını sıkmıştı ve bağırmasına neden olmuştu. 

Cebinden telefonu çıkarttı Yiğit. “O gece Duru’ya bir tuzak kurulmuştu ve bunu yapan Rüzgâr değildi. Rüzgâr’ın orada oluşuna ben kaderden başka bir şey diyemiyorum, sen ne dersin bilemem. Duru’nun çayına bir çeşit ilaç koydu biri ama bu Rüzgâr değil. 

Telefonunu Karahan’a verdi. Yiğit’in Yunanistan’da Kerem ile yaptığı konuşmayı dinledikçe rengi attı, dişleri birbirine kenetlendi. Yıllarca burnunun dibinde çalıştığı adamın kardeşine yapacaklarını düşündüğünde kanı dondu. 

Telefonu iki parmağıyla çekip aldı Yiğit. Cebine koydu tekrar. Karahan gözlerini yüzünden kan sızan ve kendine bakan Rüzgâr’a çevirdi. 

Rüzgâr temize çıkmayı beklemiyordu. Ne sevinmiş ne de sevinmemişti. Bu saatten sonra birileri doğruyu söylese de olurdu söylemese de. Onun için fark eden bir şey yoktu. 

“Bu, senin benim gözümde suçsuz olduğunu göstermez. Bir yıldır arkamdan dönenlerinin hesabını en çok sana soracağım Rüzgâr. Adam gibi gelip bana derdini anlattığın gün bunları da söylemiş olmalıydın.” 

Rüzgâr başını olumsuz anlamda salladı. “Bana inanmazdın. Kimse bana inanmadı. Bana ne istersen onu yapabilirsin ama beni Duru’yu görmekten alıkoyamazsın.” 

“Ona ben karar veririm.”

“Bütün dünyayı dolaşmam gerekiyorsa bile yaparım, ama onu yinede bulurum.” 

“Gitmeyi ablam seçti.” dedi Nil. “Kimsenin bebeği bilmesini istemedi. Aslı ona çok kez sordu, bir kez daha düşün dedi ama dinlemedi. Ablam onu seviyor, gitmesi bu yüzden. Onu gördükçe acı çekiyordu. O bizden bebeğini saklamak için gitmedi. O, sevdiği adamdan kaçtı çünkü onun kendine yaptığını affetmekten korkuyordu.”

“Bizde ona iyilik edeceğiz diye en büyük kötülüğü yaptık.” dedi Azra Karahan’a diktiği bakışlarıyla. “Bilemedik. Bizim için Rüzgâr her zaman suçluydu. Tek bir noktaya odaklandık. Kerem’in elimizin altından kaçması için resmen Rüzgâr’ı  kullandık. Ona hiç inanmadık. Duru da öyle…” 

“Fakat bu sevmesine engel değildi.” dedi Zeynep. “Duru bir gün döneceğim diye gitti ama biz hiç bir zaman dönmeyeceğini fark ettik. Ya şimdi Rüzgâr’a yerini sen söylersin yada biz yaptığımız işi temize çeker kendi elimizle veririz Karahan.” 

Karahan’ın kaşları çatıldı. Bu kadınlar ona meydan okuyordu. Açık ve net tehditle hemde. “Duru seviyor da ne oluyor? Bu onu seviyor mu?” 

Başını duvara yaslayan Rüzgâr gözlerini kapatıp nefes aldı. “Buraya… Ölmeye gelecek kadar.” dedi. 

Bu Karahan’ı başka zaman çok mutlu edebilirdi, ama şimdi ne düşüneceğini bilmiyordu. Geri dönüp askıda olan çektini aldı. Kendini izleyen karısının elinden tutup ardına düşürdü. 

“Düşüneceğim.” diyerek arkasında kendine şaşkın bakan insanları bırakıp kapıdan çıkıp gitti. 

Bakışlarını kapıdan alan Nihat Rüzgâr’ın omzunu dirseğini verip bir ayağını diğerine çapraz yaptı. Diğer boşta olan elini cebine soktu.  “Hoş geldin bacanak. Tebrik ederim ama yürek mi yedin gelmeden? Yok ben dört yıl süründüm de söyleyeceğim diye.” dediğinde Rüzgâr’ın kan akan dudağı yukarı kıvrıldı. 

“Benim adım Ali.” dedi Rüzgâr. 

“Hı hı, kolay gelsin sana, bu fragmandı.” dedi Nihat. 

Nil kocasını ve gelecekteki resmi eniştesine bakıp güldü. “Nihat filmin sonunda çok şükür çekti oradan biliyor.” 

Karısına göz kırptı Nihat. “Kabul etmek lazım şimdi; Aşk güzel şey.” 

Aslı, “Değil mi?” dedi ilginç bir bilgiye yeni ulaşmış görüntüsü vardı yüzünde. “Az önce siccin oynuyordu. Aşk adamı götürüyordu az daha.” 

Azra, “Vah vah, ulan Ali Rüzgâr biz gelmeseydik Karahan seni bahçeye gömerdi.” dedi kahkaha atmamak için elini ağzına kapattı. 

“Buraya geleceğimi nerden biliyordun. ” diye Aslı’ya sordu Rüzgâr. 

“Peşine adam taktım uzun süre önce. Hem sana verdiğim gazla bunu yapmanı hedeflemiştim. Ama bu kadar çabuk olacağını düşünmemiştim doğrusu.” 

“Suçsuz olduğum peki? Bana inanmadığını düşünüyordum.” 

Aslı bakışlarını kaçırdı. “İnandım işte. Gerisi çok önemli değil. Benim atladığım bir yeri Yiğit tamamlayınca çözüldü. Fakat bir şey hariç.” dedi Aslı Rüzgâr’a tekrar ters bakarak. 

“Nedir o?” dedi Rüzgâr eliyle kan sızan yerlere dokunuyordu. 

“Müge ile olan ilişkin.” 

Elindeki kana baktığında konuşan Aslı ile gözleri parmaklarındaki kana sabit baka kaldı. “Müge?” dedi kaşlarını çatıp. 

“Eski nişanlın.” 

Zeynep arka cebinden aldığı telefonundan hazine gibi sakladığı fotoğrafları açıp Rüzgâr’a tuttu. “Müge ya.” 

Rüzgâr’ın gözleri yuvalarından çıkacak kadar büyüdü. Ekrana yaklaşıp tekrar tekrar baktı. “Duru bunları gördü mü?” 

“Müge zaten Duru’ya gönderdi.” derken telefonu geri çekip kapattı Zeynep. Rüzgâr’ın omuzları indi kendiliğinden. “Evimin önüne gelmişti o gece. Tekrar barışalım diye saçma bir konuşma anında üzerime gelmişti. Bu resimler gerçeği yansıtmıyor.” 

“Sadece bu kadar değil,” dedi Zeynep. “Ertesi gün gittiğimiz yerde karşımıza çıkıp Duru’ya sözde göz dağı vermek istedi ama Aslı onu bunu pişman etti.” 

“Gerçek değil.” dedi Rüzgâr, bir kez daha kendine inanılmama ihtimali canını sıkmıştı. “O günden sonra bir daha görmedim onu.” 

“Göremezsin Rüzgâr. Biz sana yaklaşmaması için ona iyi bir ders verdik. Her neyse sana inanıyoruz ama sende biliyorsun ki bizim değil Duru’nun inanması gerekiyor.” dedi Aslı elini çenesine götürdü. 

“Çenem ağrıyor. Sayende dayakta yedim.” diye mırıldandı Aslı. Rüzgâr’a kaçak bakışlar attı. “Bunu bir özür olarak kabul edersin artık.” deyip ayağa kalkıp arkasını döndü. “Yiğit beni hastaneye götür. Sanırım çenem çıktı.” 

Yiğit öfkeyle başını sallayıp Aslı ile odadan çıktı. 

Onbeş dakikadır eskiden hatırası olan banka gelip oturan Nazlı ve Karahan sesizce denizi izliyordu. Ara ara kocasına göz atan Nazlı, onun yan profilinden seğiren çenesini görüp önüne dönüyordu. Karahan’ın konuşmaya niyeti olmadığını anlayınca kendi konuşmaya karar verdi. 

“Bebek.” dedi ve durdu. “Ali Poyraz, onu merak ediyor musun?” diye sordu. Kocasından cevap gelmeyeceğine karar verince ona yaklaşıp koluna sarıldı.  “Hadi karam, susmaya mı geldik buraya? Konuşta rahatla.” 

Göğsü kabaran Karahan soğuk havayı içine çekti. “Neyi konuşayım Nazlı? Duru’nun başına geleni ve getiren o şerefsizi mi? Yoksa benden saklayıp kaçıp giden kardeşimi mi? Ben bu kadar kötü mü Abilik ettim? Benden korkusuna kaçıp tek başına Amerika’da bir bebek getirdi dünyaya. Gidip Kerem’i mi öldüreyim? Yoksa Rüzgâr’ı mı? Yoksa kardeşimin yaptığına ödül mü vereyim? Aferin Duru beni kandırdıgın için sana üstün başarı ödülünü layık mı gördüm demeliyim?” 

“Zor olmalı onun için de. Kızmaktan öte onu anlamaya çalışmak zorundayız. Bunu saklarken eminim bizim iyiliğimizi düşünüyordu.” 

Göğsünü kabartacak kadar derin nefes aldı. “Özlüyorum onu, gidip getireceğim. Gerisini bilmiyorum. Bana kalsa asla Rüzgâr’a vermem. Elimden geleni de yapacağım vermemek için.” 

Sinirle önüne dönüp kollarını göğsünde bağladı Nazlı. “Böyle konuştuğun zaman tası tarağı toplayıp yalıya dönesim geliyor. Ne bu be, bir abi sen misin? Hatalar sevgiye engel değil. Bunu ikimizde çok iyi biliyoruz. Hem hatalar değişik olsada ortak nokta sevmek ve başımıza gelen ayrılık da buna en büyük örnek. Herkesin kendi hayatı var. Aynı anneden dünyaya gelmiş olmak her haltına karışma hakkı vermez. Olan, olmuş. Geri bas Karahan. Hem benim de bir abim var. Bana gitme dediği yere yalnız başıma gidip üç çocuk yaptım. Kocasına döndü hırsla. “Kapiş.” diyerek gözlerini kıstı Nazlı. “Yani bende evlendiğimizde hamileydim.” Montuna sarıldı. “Üşüdüm, artık gidelim mi?” diyerek ayağa kalktı Nazlı. Kaşları havada nefes almadan konuşan Nazlı’yı izlemişti. 

Araca doğru giden Nazlı’ya oturduğu yerden dönüp baktı Karahan. “Atarını sevdiğim kadın.” diye mırıldandı yüzünde minik bir gülüşle. 

On gün geçmesine rağmen hala bir haber bile gelmiyordu kulağına. Aslı beklemesini Karahan’ın yola geleceğini söylüyordu. Cebinden telefonunu çıkarıp ekran resmi yaptığı oğluna baktı. Siyah saçları, kumral teni büyülüyordu Rüzgâr’ı. Aslı bu resmi yeni göndermişti. Her geçen gün büyüyordu oğlu. Daha fazla bir şey kaçırmak istemese de mecburen bekliyordu. 

Geçen bir haftanın daha ardından, artık Rüzgâr’ın sabrı tamamen tükenmişti. Otele gelip sekretere görüşmek istediğini dahi söylemeden içeri daldı. Çünkü haber verse Karahan kabul etmeyecekti. 

Rüzgâr’ın girmesiyle Karahan ayağa kalkıp masanın etrafını dolandı. Rüzgâr’a doğru bir adım atıp durdu. “Ne işin var lan burada?” diye bağırdı. 

Gayet rahat olan Rüzgâr, “Ne işim olduğunu biliyorsun.” dedi. 

“Eceline susadın sen. Öldürmüyorum diye mi bu havan?” 

“Öldürmekte serbestsin, ama  önce oğlumu görmek istiyorum.” Karahan’ın karşısında dimdik durup çenesini kaldırdı Rüzgâr. 

Dişlerini sıkan Karahan, Rüzgâr’ın üzerine atmaya hazırlanıyordu ki Nazlı koşarak gelip ikisinin arasına girdi. Sırtını kocasına yaslayıp olacaklara engel olmaya çalıştı. 

“Karahan lütfen.” dedi. 

“Ne lütfeni Nazlı, eceli gelmiş bende arıyor.”

“Bana nerede olduğunu söylemelisiniz.” Rüzgâr’ın vazgeçmeye niyetini yoktu ve Karahan bunu görüyordu. 

Yumruğunu havaya kaldırdı Karahan. “Bak oğlum diyor, kıracağım kafanı Rüzgâr.” Nazlı kozasını geriye itti. Yüksek sesle çıkıştı. “Karahan.” bağırdı. 

Rüzgâr’a dönen Nazlı, “Sende ne söz dinlemez kural bilmez çıktın.” dedi. 

“Üzgünüm Nazlı, ama sekiz yıl bekleyemem.” diyen Rüzgâr ramak kala Karahan’ın yumruğundan kurtuldu Nazlı’nın sesiyle. “Karam…” diyerek elini havada yakaladı Nazlı. 

“Benim bir oğlum var. Ve bensiz büyüyor. Kendini benim yerime bir kez olsun koy. Ölüyorum kardeşin için, diyemedi Rüzgâr. Karahan’ı daha çok biletmekten başka bir işe yaramayacaktı. 

Karahan çocuklarını göremediği güne gün demiyordu. Günü zor akşam ediyordu. Kolunu indirip arkasını dönüp masasına yürüdü. “Defol git! İki gün sonra pasaportunla havaalanında ol.” dediğinde yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı Rüzgâr. Nazlı eliyle “Git ” işareti yaptı. Tek kelime daha etmeden çıkıp gitti Rüzgâr. 

İki gün sonra Aslı’nın verdiği gerçek adresle Karahan bir kez daha şok olmuştu. “Sen bir dahisin.” diyerek çene kemiğini çatlağı için bir şey yapamasa da kalbini kazanmayı umuyordu Karahan. 

Aslı’nın çenesinde oluşan çatlak Yiğit’in Karahan’ı her görmesinde üzerine atlamak için bahane aramadan laf sokmasına neden olmuştu. Ömrü hayatında bir kadına el kaldırmayan Karahan, kendi için dişini tırnağına takmış Aslı’nın çenesini tabiri caizse kırmıştı. Aklına geldikçe ölesiye pişman oluyordu. Ama Aslı’nın umurunda bile değildi. Sadece kaza deyip geçmişti. Bu da Karahan’ın kendini daha fazla suçlu hissetmesine neden olmaktan  başka bir işe yaramamıştı. Aslı ve farkı, diye düşündü Karahan. 

Gecenin yarısında bindikleri özel uçakta önlü arkalı koltuklara yerleşip tek kelime bile etmeden tam on iki saat yolculuk yapmışlardı. Amerika’ya indiklerinde bir araba ile gelmiş ama yine tek kelime dahi etmemişlerdi. 

Geldiklerinde Duru’nun evde olmadığını görmüşlerdi. Amanda’ya anlatmışlardı kim olduklarını ama kadını ikna edememişlerdi. Aradaki saat farkını hiçe sayarak Aslı’yı arayıp Amanda ile görüştürmüşlerdi. 

Mecburen kızı ile Karahan’ın arabasına geçip beklemeye başlamıştı Amanda. 

Yatağında mışıl mışıl uyuyan oğlunu gören Rüzgâr’ın gözünden bir damla yaş düşmüştü. Ellerini oğlu üzerinde gezdirdi. Alışkın olan Karahan, bebeği örtüsüne sarıp kucağına aldı. 

“Buraya geldiğinde oğlunu göremeyecek.” dedi Karahan. 

Kaşları çattı Rüzgâr. “Neden?” 

“Bak Asilkan, seni sevmiyorum. Seveceğimi de sanmıyorum. Ama ne olursa olsun bir evladı babasından kaçırmak … işte bu yanlış. Bunu anlaması için.” dedi Karahan. 

Yüreğine taş oturan Rüzgâr, ” Hayır bu yaptığın doğru değil. Ne olursa olsun o bir anne buna hakkımız yok.” dedi. Engel olmak istiyordu ama tüm ipler Karahan’ın elindeydi. 

“Kes sesini Rüzgâr! Sana fikrini sormadım. Ben ne diyorsam o.” diyerek yeğenini omzuna yatırıp odadan çıktı. 

Duru’nun eve geldiğinde ilk fark ettiğinde açık kapıdan içeri hızla girişini izleyen Rüzgâr’ın yüreği dağlanmıştı. Buna izin vermemeliydi. 

Oğlunu bulamayınca bahçeye ağlayarak çıkan Duru’yu görünce dişlerini sıktı. Gıcırtısını Amanda ve Karahan dahi duymuştu. Eli bir kaç kez kapı koluna gittiğinde Karahan’ın, “Dur!” sesiyle geri dönmüştü. 

Kardeşini kuş gibi çırpınırken gören Karahan da daha fazla zorlamamak için kucağındaki yeğeni ile araçtan indi. Rüzgâr da hemen arkasından… 

Yönünü eve çeviren Duru’nun abisinin sesiyle olduğu yerde kalıp usulca arkasını dönmesini kalbi acıyarak izlemişti. 

Ağlayarak yere çöken Duru’nun yanına gitmek için adım attığında Karahan’ın sesiyle olduğu yerde kaldı. “Kal orada!” 

Gözyaşları arasında abisine bakan Duru ile bakışları kesiştiginde Karahan’ın lafını hiçe sayarak ona doğru ilerledi. Elini tutup kaldıracakken yere tamamen kendini bırakan sevdiği kadını kucağına aldı. 

Gözlerinden hala yaşlar iniyordu. Bilinci kapanırken söylediği, “Oğlum.” kelimesi içine işlemişti Rüzgâr’ın. Kalbini değil tüm hayatını tek başına dolduran kadının  kulağına eğilip fısıldadı. 

“Uyan külkedisi masal yeni başlıyor.”

….