Ağustos 25, 2020

21. Rahat Dur Kız

ile payelll

 

 

 

Rüzgâr kucağında içeri getirip koltuğa bıraktı Duru’yu. Hala iç çekiyordu. Bunu yapmasına asla izin vermemeliydi. Hata etmişti, ama kendi ne kadar söz dinlemez biriyse Karahan’da onun kadar kuralsız bir adamdı. Amanda’yı evine gönderen Karahan’da kucağındaki Ali Poyraz’ı tekrar götürüp yatağına bırakmak için üst kata çıktı. Bebeği yavaşça yerine bırakıp onu biraz seyretti. 

“Babanı severim ama bu ara çok kızgınım. Yine de seni çok seviyorum. Sen büyüyünce Kaan ve Karan’la maça gideriz. Ama baban gelmeyecek. Anlaştık mı Ali Poyraz?” diye mırıldandı uyuyan bebeğe. Dudağının kenarında hiç fark etmediği gülümsemeyi kapıdan çıkarken hissedince yüzünün şeklini eski haline getirdi Karahan. Alt kata inip koltukta yatan kardeşine ayrı bir özlem duyuyordu. Ama bu biraz bekleyecekti. 

Rüzgâr karşısındaki koltuga oturmuş Duru’yu izliyordu. “Ne o, eserini mi izliyorsun?” dedi Karahan. Rüzgâr onu duymazdan gelerek arkasına yaslandı. 

“Hayır, ona bunu şu an tamda sen yaptın.” demeyi ihmal edemedi. Adamın içindeki konuşma canavarı susmak bilmiyordu. 

“Kes sesini! Sana soracak değilim ne yapacağımı şimdi git. Yarın hava alanında ol.” dedi Karahan. 

Gözleri yuvalarına dar geldi Rüzgâr’ın. “Delirmiş olmalısın, o uyanmadan hiç bir yere gitmeyeceğim.” 

Öne doğru bir adım attı Karahan. “Sen canına susadın bu net. Yukarıda uyuyan bebeğe dua et yoksa çoktan soğuk toprağı öpmüştün.”

Elini başına götüren Duru, “Poyraz ” diye sayıklamaya başlayınca aralarında sessizlik hakim oldu. Rüzgâr yerinden kalkıp Duru’nun yanına varıp diz çöktü. Ellerini tutunca Karahan dişlerini sıkarak, “On beş dakika Asilkan, sonra buradan  gidiyorsun.” diyerek arkasını dönüp bahçeye çıktı. “Seviyor hayvanoğlu.” diye mırıldanıp yerdeki toprağa tekme attı. 

Gözlerini yavaşça açan Duru nerede ne halde olduğunu bir kaç saniye içinde hatırlayınca Rüzgâr’ı dahi görmeyen haliyle yattığı yerden hışımla doğruldu. 

“Poyraz.” deyip ayağa kalkmak istediğinde Rüzgâr’ın onu geri oturtmasıyla koltuga yavaşça oturdu. 

“Yukarıda uyuyor.” Gözlerinden çıkan kalplerin adama ulaşmasından korktu Duru. Ne çok özlemişti. Kucağındaki eline baktı. Rüzgâr’ın elinin içindeydi. Önce gözlerinden çıkan kalpleri silip yerine oklar yerleştirdi. Ellerini çekip göğsünde bağladı. “Ne işin var burada? Beni bul dedim de bu kadar çabuk mu dedim? diye geçirdi içinden. 

“Seni bulacağımı biliyordun, yoksa bundan  şüphen mi vardı? Hem ne o öyle Poyraz da Poyraz insan bir de  Rüzgâr der. Beni hiç mi özlemedin?” 

Yüzünü buruşturup sola doğru çevirdi Duru. “Defol git Rüzgâr, hain Rüzgâr. Bak adını söyledim. Git artık.” Onun bu atarlı hallerini bile deli gibi özlediğini şimdi daha çok anlamıştı Rüzgâr. İki parmağını Duru’nun yanağına koyup makas aldı.  

“Atarın bile tatlı.” 

Rüzgâr’ın elini itti Duru. “Çek o ellerini üzerimden. Çekil ben oğlumun yanına gideceğim.” diye atak yapıp kalkarken aklına abisi geldi. Geri çöktü. “Abim nerede? Onun burada ne işi var? Siz ne halt ettiniz?” 

“Abin bahçeye çıktı. Seni bulamayınca tek çözüm yolu Karahan dı. Bende ona gidip her şeyi anlattım.” Duru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Ellerini Rüzgâr’ın omuzlarında gezdirdi şaşkınca.  “Ama yaşıyorsun. Kırık çıkık var mı?” dedi telaşa kapılıp. Duru’nun kendine dokunup böyle düşünmesi bile kalbinde yeni bir klasör açıyor, her an daha fazla aşk verisi gönderiyordu. Gülümseyip Duru’nun elini tuttu. 

“Aslında yüzüm baya bir dağıldı, ama esas Aslı’ya teşekkür etmem lazım. Beni koruyacağım diye Abinden  yumruk yedi ve çenesi çatladı. Canımı ona borçluyum. Aslında her şeyimi…” Duru hem çok şaşkın hemde çok üzgündü. Boş bulunup gülümsedi. “Ama iyisin.” 

Kalbinden kalkan uçurtmalar Duru’nun rüzgarıyla havalandı. Rüzgâr’ın kalbi göklerde süzülüyordu. Gülümsedi. Duru’nun elini dudaklarına götürüp öptü. 

“Ne kadar iyi olduğumu bilemezsin.”

Gözlerini Rüzgâr’ın yüzünde gezdirip içine azıcık aşk depoladıktan sonra elini çekti. Rüzgâr’ı iterek ayağa kalktı. “Allah versin, Allah. Defol evimden!” Gitmeyeceğini bildiği için kovmaktan geri durmuyordu. Resmen kendiyle savaş halindeydi. Ayağa kalkan Rüzgâr karşısına geçti. “Şimdi gideceğim, ama önce oğlumu görmek istiyorum.” diyerek Duru’yu hiç takmadan yanından geçip üst kata doğru yol aldı. Ağzı açık kalan Duru arkasından seslendi. “Ben doğurdum onu, o benim oğlum.” 

“Tek başına yapmadın ya. Benim de amcam değil.” Islık çala çala çıktı merdivenleri. Keyfi hiç olamadığı kadar yerindeydi. Bundan sonrada bozulacak gibi durmuyordu. Ardından hırsla inleyen kadınla keyfi iyice yerine oturmuştu. 

Oğlunun olduğu odaya girdiğinde içerideki koku dikkatini çekti. İlk girdiğinde de almıştı. Ama ne olduğunu düşünmek şimdiye kalmıştı. Beşikte dünyadan ve başına gelenlerden habersiz huzur içinde uyuyordu. Gülümsememek elinde değildi. Eğilip başından öptü. “Beni de annen kadar sever misin Poyraz?” diye mırıldandı. Ardına baka baka odadan çıktı. Aşağı indiğinde Duru ortada dönüp duruyordu. Anlaşılan Karahan hala bahçedeydi. Bunu kendine fırsat bilen Rüzgâr kızın yanına gidip karşısında durdu. 

Baygın bakışlarını bir çekip geri yönelten Duru, işi gurura vurup, “Gördüysen güle güle.” dedi. 

Dudaklarını bir çocuk gibi büktü Rüzgâr. “Oğlumu öptüm, annesini öpmeyeyim mi?” diyerek kızı kendine çekti. Ne olduğunu anlayamadan kendini Rüzgâr’a sabit bulan Duru gözlerini büyütüp kendini geriye çekti. “Geri bas! Var mı başka emrin?” 

Geri gitmek için çaba gösteren Duru’yu kollarından sıkıca tutup yine kendi evreninde kalmasını sağladı. “Rahat dur kız bak öpecegim yeri şaşırırım.” dediğinde Duru, kızsın mı? Gülsün mü bilemedi. 

“Bırak beni abi diye bağırırım.” 

“Aman çokta korktum.”  Buranın öpmek için uygun yer olmadığına karar verip kızı bıraktı. Asla korktuğundan değildi. 

“Yarın görünüşürüz kalbim.” dedikten sonra görünüşte kapıya doğru ama yüreğinde Duru’ya ya doğru giden adımlarıyla bahçeye çıktı. 

“Kalbim dedi ya…” diyerek kendini güçsüzce koltuga bıraktı Duru. 

Kapıdan çıkan Rüzgâr’a arabanın anahtarını fırlattı Karahan. Gerekirse Duru’nun arabası vardı. Anahtarı havada yakaladı Rüzgâr. 

Elini alnına götürdü. “Eyvallah kayınço.” 

Dişlerini sıkıp gözlerini kapattı Karahan. “Ben seni ezmeden kaybol.” Adeta hırlamıştı Karahan. 

Gülmemek için iç yanağını ısırdı Rüzgâr. Hiç ses etmeden karşı caddede duran araca binip kendine bir otel aramak için gaza bastı. Uyuyacağını hiç sanmıyordu. 

Evin içine giren Karahan kardeşini koltukta oturup aptal aptal sırıtırken gördüğünde gözlerini devirdi. Aşkta beyin yoktu. Buna kendini de katmıştı. “Al işte Nazlı’yı özledim.” diye geçirdi aklından. Evlendiklerinden bu  yana ilk defa ayrı kalıyorlardı. Başını sağa sola sallayıp kardeşine doğru yürüdü. 

Ayak seslerine dönen Duru, ayakkabısından tanıdığı abisinin geldiğini görünce gözlerini kapattı. İçinden sessizce şehadet getirip ayağa kalktı. Başını önüne eğip ellerini nereye koyacağını bilemedi. Kazağının eteklerinden sıkı sıkıya tutmak sanki bir nevi güç veriyordu. 

Adım adım gelip Duru’nun karşısında elleri cebinde durdu. Başını önüne eğen kardeşine nasıl kıyabilirdi. “Kaldır başını.”  dedi, sesi üzgündü. Ürkek ceylan gibiydi Duru. Ölesiye korkuyordu ve utanıyordu. Evli değildi. Ve bir çocuğu vardı. Yıllarca gözünden sakınmıştı Abisi. Ama şimdi geldiği hal utançtan ölmesine sebep olacaktı. Yavaşça kaldırdı başını. Gözleri Abisiyle buluşunca geri kaçırdı. Tek kelime edemedi. “Bana neden söylemedin?” 

Bir kaç saniye sessiz kalınca Karahan sorusunu  yineledi. “Bana neden söylemedin?” Biraz sert çıkmıştı sesi. 

İrkilen Duru gözlerini kapatıp açtı farkında olmadan. “Ben… korktum.” diye mırıldandı. 

“Neden korktun?” 

“Kendim için değil senin için korktum. Eğer bilseydin daha kötü şeyler olacaktı.”

“Sana kızgınım ama daha çok kırgın.” 

“……” Sesiz kaldı Duru. 

Karahan kederli bakışlarını kardeşinin üzerinde gezdirdi. “Kırgınım sana … bana söyleseydin yanında olur gözyaşlarını silerdim. Sen bana annemden emanetsin. Ona en çok benzeyensin. Seni ne kadar özledim biliyor musun?” Duru’nun incileri annesini duyar duymaz bir bir dökülmeye başlamıştı. 

“Sen bu kadar acıyı tek başına nasıl taşıdın? Sen beni hiç mi özlemedin Duru?” Karahan’ın sesi kalın bir tona bürünmüştü. “Beni bilerek kırdın. Kırgın çünkü ardından gelmemi istemedin.” 

Karşısında ağlamaya başlayan kardeşini kollarından tutup çok yavaş hareketlerle kollarına sardı. Sıkıca… ayrı geçirdikleri  aylara yetmeyecek şekilde. Acılara ortak olamayacak ama merhem olacak şekilde. Sarıldıkça şiddetli ağlamaya başlamıştı Duru. Hıçkırıklarının arasında, “Çok özür dilerim abi. Elimden başka türlüsü gelmedi.” diyebildi. 

Dişlerini sıkan Karahan, Kerem için neler yapacağının kararını vermişti.

Ağlama senfonisine katılımını gerçekleştiren Poyraz’ın sesi üst katı yıkıyordu adeta. Ağlayan bebeğin sesi, Karahan’a ilaç gibi gelmişti. Duru’yu bırakıp gülümsedi. “Anne mi oldun sen?”

 Duru yine utanmıştı. “Bebeğin ağlıyor hadi git.” Fırsat bilen Duru yüzünde kırık bir gülüşle adeta toz oldu. 

Poyraz’ı uyutup geri döndüğünde Karahan’ı sığamadığı koltugun üzerinde uyurken bulmuştu. Burada kalsa rahat edemez her yeri tutulurdu. Birde Nazlı’dan ‘kocama ne yaptın’ diye azar işitirdi. Omzuna dokunup uyandırdı. Yorgunluktan gözlerini zor açan Karahan’a odasına kadar eşlik ettikten sonra tekrar aşağı inip az önce abisinin kalktığı koltuga oturdu. Yaşadıklarını düşündü. Bir gece, bir kaç saat içinde kurduğu plan yerle yeksan olmuştu. 

Şimdisi için hiçbir fikri yoktu, ama abisi yanındaydı. Bu ona bir nebze olsun rahat nefes demekti. Vicdan azabı yavaş yavaş üzerinden kalmaya başlamıştı. Bebeği Rüzgâr dan kaçırırken, kendi kaçtığı insanların da yükünü omzunda getirmişti Amerika’ya gelirken. 

Gece üçe geliyordu, Türkiye’de saat sabah saatleri olmalıydı. Eline telefonunu alıp Aslı’yı aradı. 

Bekliyormuş gibi ilk çalışta açılan telefondan bir süre ses gelmedi. 

“Aslı.” dedi Duru. 

“He canım.” dedi Aslı. 

“Canın çıkmasın Aslı. Yüreğime iniyordu.” 

“Haklısın canım insanlığa daha lazımsın. Düğününde göbek atacağım. Ne çok çektim bu kızı everecegim diye. Abisi çenemi bile kırdı. Hayır yani sanki ben girdim kardeşinin koynuna.” Duru, yüzünü buruşturdu. “Az nefes al.”

Telefonda alıp verdiği nefesin ardından. “Aldım verdim ben seni yendim bebeğim. Bir daha bana oyun ederken iki kere düşün. Ben ayırmak için değil toplamak için görevliyim.” 

Yanaklarını hava ile doldurup boşalttı Duru. Ayağa kalkıp camın önüne vardı. Fon perdeyi aralayıp dışarı baktı. “Çok acayip birisin ama seni seviyorum.” 

“Ah evet biliyorum, ben de seni seviyorum tatlım.” Arkadan gelen Zeynep ve Rasim’in kavga sesleri üzerine arkasına döndü Aslı. 

Duru’da kapının önünde duran gri renkli arabayı inceliyordu ve arabanın yanında Kollarını göğsünde bağlamış olan adamı! 

“Rüzgâr.” 

“Evet, Duru … Rüzgâr… O, masum.” 

“Anlamadım.” dedi perdeyi bırakıp odanın ortasına yürüdü. 

Tek nefeste en basitinden baştan anlattı Aslı. Beş dakika kadar Duru nefes almadan dinlemişti. Yüzü şekilden şekile girmişti. Duyduklarına yürekten inanıyordu ki içi kıpır kıpır olmuştu. “Ben…” dedi. “Buna mutlu oldum. Bu normal mi?”

“Normal elbette. Gönlünce sevebilirsin onu. Hadi kapatıyorum, yarın görüşürüz.” 

“Yarın mı?” demeye kalmadan kapattı Aslı telefonu.  

Bir süre olduğu yerde kımıldamadan kaldıktan sonra yüzündeki gülümseyişi silip bahçeye çıktı. Rüzgâr hâlâ arabaya yaslanmış eve bakıyordu ki kendisini görünce doğruldu. 

On adım kala durdu genç kadın. Ona nasıl davranacağını aniden bilememişti. Kollarını çözüp ellerini cebine soktu Rüzgâr. “Bende seni özledim.” Adamın ay ışığı altında ışıldayan gözlerine baktı Duru. “Küstah sende. Ne işin var burada, neden gitmedin?” 

“Gidemedim. Bunca zaman sonra ailemi bulmuşken, gidemedim.” Sesinden doğan titreşim Duru’nun ruhuna dokunmuştu. 

Yavaş adımlarla ilerleyip hala arabaya yaslanmış duran Rüzgâr’a bir adım kala durdu. “Ailen kim?” 

Omzunu silkti Rüzgâr. “Sen kabul etmiyor olabilirsin ama sen ve oğlumuz. Belki şimdi değiliz ama bizde bu aşk oldukça ailenin kitabını yazarız.” 

Rüzgâr… Hiç mi değişmezdi? Israr ve inat adamın göbek adı gibi kulağına ezanla okunmuştu sanki. 

“Hiç değişmiyorsun. Seni affedemeyeceğim çok fazla şey var. Biz hiç bir zaman aile olmayacağız.” dedi. “Hem ne aşkı, o senin kuruntun.” 

“Abin nerede?” Alakasız bu soruyu anlamamıştı Duru. “Uyuyor yukarıda.” diyerek boş bulunmuştu. Ellerini cebinden çıkarıp Duru’yu hızla çekti elinden. Aynı çevik hareketle kızı araba ile arasına hapsetti. 

“Delirdin mi sen? Çekil!” diyerek iki eliyle birden itti Rüzgâr’ı.

“Ne dedin sen?” 

Arada kalan bedeni değil Duru’nun asıl kalbi sıkışmaya başlamıştı. “Ne dedim ki?” Kalbinin gürültüsü dışarıdan duyuluyormuş gibi hissediyordu. 

“Aşk benim kuruntum demek, öyle mi?” 

Dudaklarını konuşmak için kımıldamıştı, ama konuşamıyordu Duru. Bu kadar zaman sonra özlediği adama bu kadar yakın olmak, aklını durdurmuştu. Rüzgâr’ın gözleri Duru’nun dolgun dudaklarında gezintiye çıkmıştı.

“Kuruntu dediğin şey varya az sonra seni öyle bir sevecek ki.” 

Kalbi durma noktasına gelen Duru’nun aklına kurtulma yolu olarak oğlu gelmişti. “Poyraz.” dedi, kaşlarını çattı Rüzgâr. “Ne olmuş Poyraz’a?”

“Ağlıyor mu sesini duydum sanki?”

Aniden ortadan kalkan romantizm ile Rüzgâr, geri çekilip eve baktı. Gözlerini kapatıp tuttuğu nefesi bırakan Duru, Rüzgâr ona dönmeden yaslandıgı yerden doğruldu. “Arkasına bakmadan elini salladı. “İyi geceler Rüzgâr.” 

Kaşları havada oyuna geldiğini anladı Rüzgâr. “Kaç sen, ben bulurum seni tenhada. Seni elimden değil Poyraz, tusunami bile alamaz güzelim.” 

Gülüşü yüzünü yayılan Duru alt dudağını üst dişiyle sıkıştırarak gülmesini engelledi. “Olur, deneriz rast gele Ali’m.” diye mırıldandı ama Rüzgâr bunu duymamıştı.

Duru eve girip kapıyı kapatınca dönüp arabanın tekerine tekme attı Rüzgâr. “İnsafın kurusun kadın. Aylar geçti, bir kez öpseydim bari.” 

Geceyi kapının önünde arabada geçirmişti. İlk ışıkla gözlerini açmış evin önünde volta atıyordu Rüzgâr. 

Özel uçakla geri döneceklerdi. Karahan hala teşrif etmemişti. Uyuyana kadar nasıl edipte Duru’yu ve oğlunu Karahan’dan alırım diye beyin patlatmıştı. En son karar verdiği şey, ‘Kaçırırım lan. Ondan kolay ne var.’ olmuştu. Ondan sonra da uykuya dalmıştı. Üç saatlik uykuyla sanki on iki saat uyumuş gibi dinç hissediyordu kendini. Bu dinçligin kalbinden geldiğini, üzerinde olan stres halinden dolayı bilmiyordu. Tek istediği buradan  bir an önce gitmek ve oğlunu dedesine götürmekti. Tabiki annesi ile….

Kahvaltı hazırlayıp abisini çağırmaya gideceği esnada Karahan’ın aşağı indiğini gördü. Ali Poyraz sabah bir cıvıltı ile uyanmıştı. Oğlu ile ilgilendikten sonra aşağıya indirip pusetine bırakmıştı. Sağa sola bakınıp ellerini anlamsız şekillerde evirip çeviriyordu Poyraz. 

Ali Rüzgâr’ın deli gibi kapıda dönmesi bencilce hoşuna gidiyordu. Ama sonra vazgeçip üzülüyordu Duru. Aylardır kendini onun suçlu olduğuna inandırmıştı. Suçluca sevmişti ve şimdi suçsuz olduğunu bildiği adama nasıl davranacağını bilmiyordu. Ne diyeceğini hiç bilmiyordu. 

“Günaydın.” dedi abisine çekinerek. Direk bebeğe odaklanan Karahan. Duru’ya hiç bakmadan, “Günaydın.” dedi, gidip Poyraz’ı pusetinden alarak havaya kaldırdı. ” Bana benziyor.” diyerek keyiflendi Karahan. “Gözleri hariç.” derken yüzünü buruşturdu. 

Ali Poyraz’ın şaşkın bakışlarına gülümsedi sonra Karahan. “Karan’la ikiz gibiler degil mi?” diye sordu kardeşine. Karan babasına benziyordu. Kaan daha çok Yiğit’ten ibaretti. 

Onların bu haline gülümsedi Duru. “Evet gerçekten öyle.” Poyraz’ı pusetine bıraktı Karahan. Rüzgâr’ın bu saate kadar gelmemesine şaşırmıştı. “O nerede, gelmedi mi?”

Kimi sorduğunu tabiki anlamıştı Duru. Tezgaha doğru döndü. Dün gece kapıda sabahladığını es geçerek, “Kapıda…” diye mırıldandı.

“Üç tabak koy masaya.” diyerek bahçeye çıktı. Duru’nun ağzı açık kalmıştı. Abisinin ayarlarıyla kimin oynadığını merak etmişti. 

İpini koparan dana gibi sağa sola dönen Rüzgâr, Karahan’ı görünce yerinde durup dikleşti. Yanına gelmesini bekleyerek hiç kıpırdamadı. 

Adım adım yanına gelip durdu Karahan. Kara gözlerini iyice kararttı. “Gitmediğini düşünüyorum Asilkan.” 

“Tam isabet Atabey.” 

“İyi, gel içeri.” diyerek arkasını dönüp eve yürüdü. Şaşkınlık sırası Rüzgâr’a geçmişti. Ama itiraz etmek gibi bir şansı yoktu. Karahan’ın ardından içeri girdi. 

Beline kadar uzun kestane saçlarıyla ve üzerine  giydiği basit bir elbiseyle ilk gördüğü Duru olmuştu Rüzgâr’ın. İlgi çekmek için hiç uğraşmamıştı ki Duru. Rüzgâr’ın gördüğü sevdiği kadına olan doğal çekimden ibaretti. Gözleri Rüzgâr ile buluşmuştu Duru’nun. Ama hemen geri çekti. “Ağu.” diye bir ses ilgini bana ver baba, diye bağırmıştı sanki. Başını oğluna çevirdiğinde gülümsedi. 

Bebek kucaklamayı bilmiyordu ki, nasıl alıpta sevecekti. Yanına gidip minik ellerini ellerinin arasına aldı. “Gözlerin.” dedi. “Aynı ben.” diyerek daha bir keyif olmuştu. 

Yüzünü buruşturdu Karahan. “Her haliyle ben. Gözlere takılma.” diyerek masaya oturdu. 

Gözlerini devirdi Rüzgâr. Oğluna son kez bakıp doğruldu. Karahan’ın tam karşısına geçip oturdu. Yüzsüzlük ödülü bu yıl Rüzgâr’a gidiyordu. Duru masada boynuzlarını sivriltmiş iki koçu andıran bu iki adama dehşetle bakıyordu. Rüyadayım. Uyanacağım, diye düşünmekten kendini alamadı. 

“Çay.” dedi Karahan. Duru anında kendine geldi. ‘Hayır gerçek Allahım gerçek’ diyen iç sesiyle sessiz bir ‘of’ çekti. Çayları masaya bırakıp oturdu. Bir Abisine bir Rüzgâr’a baktı. 

“Bakma Duru, sen süt veriyorsun, yemen lazım. Malum bizde üç tane var.” 

Rüzgâr’ı işaret eden Karahan, “Bu! Bir şey bilmez.” dediğinde Rüzgâr gözlerini kısıp baktı Karahan’a. “Bu!” dedi. “Benim adım Rüzgâr.” diye çıkıştı. 

Çayından bir yudum alıp arkasına yaslandı Karahan. “Ölü bir Rüzgâr olmak istemiyorsan yemeğini ye.” 

Kaşlarını çattı Rüzgâr. ‘Süt vermek’ Aklında evirip çevirdi. Ama uçakta nasıl çocuk emzirecekti. “Özel uçak.” dedi aniden. 

Duru anlamamıştı. “Ne?” 

“Özel uçakla dönüyoruz.” dedi Rüzgâr. 

Kaşlarını çattı Karahan. “O neden?” diye sordu. 

“Bebekle on iki saat zor olur. Rahat edemezler.” 

Tek kaşı havada şaşkın şaşkın baktı Karahan. Bunu kendinin düşünmesi gerekiyordu. Çatalına taktıgı peyniri ağzına attı. 

“Olur, ben hallederim.”

Duru gözlerini kocaman açıp Abisine baktı. 

“Ben hallederim.” dedi Rüzgâr. 

“Kaşınma Asilkan. Kaşırım. Senin yerinde olsam, benimle iyi geçinirdim. Daha benden alacakların, benimde sana vermeyeceklerim var.” dedi. Sessiz kalan Rüzgâr’a baktı. “Nokta.” dedi Karahan. 

Bir kaç saniye öylece baktı Karahan’a. Çatalını alıp peyniri isabet aldı. “Olur.” dedi. Olmazdı onun için ama şimdilik mahkumdu. 

Dudağı yukarı kıvrıldı Karahan’ın. “Bir zahmet.” 

Rüzgâr çilesinin dolmadığını hatta yeni başladığını gayette anlamıştı. Duru’ya döndü. O mahsun haline dayanamıyordu. ‘Savaş kazanılacaksa çekilen çile kutsaldır, kalbim.’ diye içinden geçirdi. 

Duru’nun evi kapaması saatlerini almıştı. Sağa sola korşturmaktan yorgun düşmüştü. Sonunda Saray ve Nur’u arayıp yardıma çağırmakta bulmuştu çareyi. Amanda ile bir kaç saat önce karşılıklı konuşup vedalaşmışlardı. Duru her şey için ona çok teşekkür etmiş ve Türkiye’ye davet etmişti. Üç saat sonra abisinin ayarladıgı özel uçakla döneceklerdi. 

Ali Poyraz’ın dolabını boşaltan Saray, hem eliyle hem diliyle çalışıyordu. “Ama özlerim seni. Olmadı ki bu, kim sevecek beni şimdi?” Ellerini, elindeki zıbınla havaya kaldırdı. “Ah Saray, kahverengi saç sana çok yakıştı. Saray, çok şekersin. Saray… yerim ben seni. Saray, gözlerine kalem çok yakışıyor.” diye söyleniyordu kendi kendine. Nur elindeki temiz çocuk bezini Saray’a fırlattı. Bezi havada yakaladı Saray. 

Nur, “Az susta motorun soğusun.” dedi, alışkın olan Saray oralı bile olmadı. 

Saray parmağını çenesine götürdü. “Motor… ah daha seninle motora binecektik, Duru.” 

Nur gözlerini devirdi. Ellerini havaya açtı.  “Yarabbi şu kıza çizgili pijamalı bir koca verde başında oturup elma soysun. Pıçakla uzatıp ‘al orangutanım desin.” 

Duru kahkaha attı. Hemde öyle şiddetli güldü ki aşağıda sağa sola dönen Rüzgâr koşa koşa merdivenleri çıktı. 

Yatağa iki büklüm yatan Duru, karnını tutuyordu. Saray, Nur’a burun kıvırdı. “Tövbe de be. Hem Tuğrul’un çizgili pijama giydiğini sanmıyorum. Başka bir hedefim de yok.” Gülümseyip Nur’a döndü. “Aşk olsun ama o nasıl dua bak saatine gelir tutar sonra, yeniden yap bakayım duanı.” diyerek iki elini beline yerleştirip Nur’a baktı. 

Ellerini havaya tekrar açtı Nur. “Yarabbim şu kıza bir Tuğrul nasip et sende kurtul bende.” 

Saray ellerini yüzüne sürdü. “Amin.”

Elleri hala havada olan Nur, devam etti. “Çok sevsin Saray’ı, belki bıkar öte kaç lan, falan desin.” 

Saray yüzüne yayılan gülümsemeyle arkasında olan şifonyere yaslanıp kollarını göğsünde bağladı. Hayal dünyasında yola çıktı. “Ah Tuğrul, umarım çizgili pijama giymiyorsundur. Neyse sorun değil. Ben ona gider onun parasıyla Lacoste’den eşofman takımı alırım ki,” dediğinde kapıya yaslamış kendilerini gülümseyerek izleyen Rüzgâr’ı görünce doğrulup dikleşti. Boğazını temizler gibi ses çıkarttı. “E şey…” Arkasındaki çekmeyeceye döndü. “Nerede bu külotlar?” Saray’ın ani  değişimine şaşıran kızlarda kapıya döndüler. 

Rüzgâr ile göz göze gelen Duru, ayaklarını indirip yataktan indi. Az önce kahkahalarla gülen yüzünü değiştirdi. “Ne vardı?” 

“Hiç, öyle güldün ki gelip neye güldüğünü göreyim dedim.” 

“İyi, gördün aşağı inebilirsin.”  

Çocuk gibi boynunu büktü Rüzgâr. “Peki.” dedikten sonra aşağı inmek için ayrıldı kapının önünden. 

Nur kapıdan çektiği gözlerini Duru’ya çevirdi.  “Dövseydin bir de.” 

Saray, “Evet ya, neden öyle dedin? Suçu yok değil ama ne bileyim üzüldüm. Bir de boynunu büküp ‘piki’ dedi.” diyerek taklidini yaptı Rüzgâr’ın. 

Yatağın üzerine tekrar oturdu Duru. “Ona nasıl davranacağımı bilmiyorum. Bu zamana kadar hep suçlu olduğunu düşünerek yaşadım. Şimdi ikimizinde bir oyunda piyon olması işleri değiştirdi. Ben ona hiç sevgi gösterisinde bulunmadım.” 

Saray sağına Nur soluna oturdu. “Anlıyorum.” dedi Saray. “Akışına bırakmayı denemelisin.” 

Nur, “Bazı şeyleri değiştiremiyoruz Duru. Bundan sonraki olacakları düşünmelisin. Sebeplere değil de sonuçların getirdiği bir oğlunuz var sonuçta. Hem onu seviyorsun.” 

“Garip başlayan bir aşkın tatlı meyvesi.” dedi Saray. 

Aşağıda uyuyan oğlunun yüzü gözlerinin önüne  gelince Duru gülümsemesine engel olamadı. 

“Oğlumu karıştırmayın.” 

Nur, Duru’yu bacağından dürttü. “Pardon ama çocuğu tek başına mı yaptın? Oğlum da oğlum, oğlunuz canım o, oğlunuz.” 

Duru arkadaşına döndü. “Yok beraber yaptık, sorun da orda işte; O an aklım bende değildi.” dedi. Kızlara başına gelenleri anlatmıştı. 

Saray, “Tamam, tabii ki sen haklısın. Sana yapılan doğru değil, ama bir şey sormak istiyorum Duru?” dedi, sevimli sevimli sırıtıp baktı Saray.

“Sor.” diyen Duru dikkatle baktı. 

“O geceyi hatırlıyor musun?” 

Aklı o geceye giden Duru, bakışlarını karşı duvara çevirdi. Derin bir nefes bıraktı.  “Her şeyiyle evet. Bu daha çok üzüyordu. Ona nasıl karışıklık verdiğimi hatırladığımda bu sefer de kendime kızıyorum, ama bu ona ahtapot gibi sarıldığımı değiştirmiyor.” dediğinde Nur elini ağzına kapatıp kıkırdadı. 

“Bence çok yakışıklı, fazla ben burdayım diyen biri, o ilacı içmesimiş olsanda o kollara atlardın kızım sen.” Gözlerini kısan Duru Nur’a baktı. 

“Ben her gördüğü yakışıklıya yürüyen biri miyim Nur?” 

“Hayır canım öyle değil tabii ki. Demek istediğim; bugün ona aşıksın, o günde olacaktın. Kafan güzel olmasada o çekiciliğe kapılıp gidecektin.”

“Keşke öyle olsaydı da ben bile isteye yapsaydım.” diye mırıldandı Duru. 

Aşırı dramdan sıkılan Saray elini havada salladı. “Geçmişe mazi derler. Önümüzdeki maçlara bakalım. Ama yani şunuda sormak istiyorum. Aşık mısın?” Seviyor musun?” 

“Aşk herşeyi unutmama yardım eder mi?” diye sordu Duru. 

“Bilmiyorum şekerim Tuğrul hiç hata yapmadı.” dedi Saray. Nur kahkaha attı. “Ay duyanda fırtınalı bir aşk yaşadılar zannedecek. Adamı uzaktan kesip duruyor ama Saray kendini ihtirasın içinde sanıyor.” dediğinde Duru’da güldü. “Sizi çok özleyeceğim.” 

Evi toplayıp kapatmıştı. Bir yıldır kurduğu düzeni bozmak hiç zor gelmemişti. Vatanını ve sevdiklerine gözü kapalı giderdi. Gidiyordu. 

Uçağın içinde olan özel bir odada bulanan yatakta oğlu ile uyuyordu. Tam on iki saat nasıl geçecekti ki başka? Poyraz’ın uyanması üzerine mecbur kalmıştı kalkmaya. Altı saatir uçuyorlardı. Amerika’dan gece saatlerinde çıkmışlardı. Türkiye’ye vardıklarında da muhtemelen akşam olacaktı. Yirmi dört saat içinde iki geceye  uğramak Poyraz’a nasıl gelecek Duru onu düşünüyordu. Karnını doyurup üzerini değiştirdi. Esmer tenine uyan bordo üst ve lacivert minicik pantolonu giyen Poyraz, minnacık delikanlı olmuştu. 

“Aşkım sen ne kadar tatlı oldun.” diyerek bebeğinin boynuna eğilip mis kokusundan içine çekti. Ne kadar çekse doyamazdı. Poyraz’ı sevdikçe annesine olan özlemi dağ gibi büyüyordu içinde. ‘Ah oğlum kaç yaşına gelirsek gelelim annemi özlüyorum ben’ diye mırıldandı oğluna. Bulunduğu ortama bakışlar atan Poyraz’ın anladığı falan yoktu elbette. 

Bebeğini kucaklayıp odadan dışarı çıktı. Lüks uçakta yok yoktu. Özel ve güzel bir hostes bile vardı.

Abisi ve Rüzgâr’ın bulunduğu bölüme geldiğinde abisini göremedi. Belki oda bir yerde  uyuyordur diye düşündü. Ama görüş alanına giren mini etekli esmer güzeli hostesi, eğilmiş Rüzgâr’a birşey anlatırken gördü. Az daha eğilseydin tam görünmüyor’ diye mırıldandı kendi kendine. Rüzgâr’ın kıza gülümseyerek karışıklık vermesi üzerine kalbi kıskançlıkla dolup taşmıştı. “Rahatsız etmiyorum inşAllah.” dediğinde Rüzgâr, Duru’nun geldiğini görünce hostesi bırakıp sevdiği kadına gülümsedi. Ayağa kalkıp yanına gitti. İki adımdan ibaretti zaten. 

Poyraz’a uzanan Rüzgâr’a itiraz etmedi. Bakışları hostesin üzerindeydi. Duru’nun yardımıyla oğlunu omzuna yatırdı Rüzgâr. 

Tek kaşını kaldırıp hostes kıza, ‘O benim’ bakışları attı. Ne yerim ne yediririm kızım kaybol, mesajı yerine ulaşmıştı. 

Gözleri kısılan hostese aynı şekilde karşılık verdi. Rüzgâr’ın, “Oğlum.” demesiyle hostes arkasına bakmadan bir sonraki kabine girdi. 

“He oğlun. Gelmesem bir tanede kız yapacaktın.” diyerek kendini hemen ilerideki koltuga bıraktı. Elindeki bebek mendilini evirip  çevirmeye başladı. 

Kaşları havalanan Rüzgâr, neden bahsettiğini anlamamıştı. “Anlamadım.” Duru’nun karşısındaki koltuga yavaşça otururken eli oğlunun üzerindeydi. 

Hırslı ve kıskanç bakışlarını Rüzgâr’ın boş bakan gözlerine dikti. “Hostesi yiyecektin diyorum, ben gelmesem. Bana bak Rüzgâr, ben oğluma ne olduğu bile belli olmayan kadınlardan kardeş istemiyorum, ona göre.” 

Arkasına yaslanıp kollarını göğsünde bağladı. Ufacık camdan açılmaya başlayan gökyüzünü  izlemeye başladı. 

Yüzündeki gülüşü saklamak için oğlunun boyun  çukuruna soktu burnunu Rüzgâr. Kıskançlık bir kadına bu kadar yakışır mıydı?

Başını oğlundan ayırıp boğazını temizledi Rüzgâr. Duru’nun kıskançlıktan kıvranan hallerine bakıp içten içe keyiflendi. 

“Daha neler Duru… sadece bir şey isteyip istemediğimi sordu.” 

Başını hızla Rüzgâr’a çevirdi Duru. “Seni istiyorum deseydin. Bak bir kaç düğmesi davetiye gibi açıktı zaten.” 

“Ben kimseyi istemiyorum.” dedi Rüzgâr, kadının gözlerine bakarak. “Senden başka! Görmedim düğme falanda.” deyip yalancı bir tribe soktu yüzünü. 

“Senden başka!” gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamıştı. Kızı ininceye kadar görmese çok iyi olurdu. Boş yere laf soktuğu adamda trip atıyordu. Yemezlerdi. 

Poyraz’ı tutmayı beceremeyen babaya baktığında gülmek istedi. Çocuğu çevirmeyi bir türlü beceremiyordu Rüzgâr. 

Yerinden kalkıp küçük bir adımda yanlarına vardı. Poyraz’ı koltuk altlarından tutup çevirdi. Duru’nun baş döndürücü kokusu beyin hücrelerinde hareketlenmeye neden olmuştu Rüzgâr’ın. Daha doğrusu kokuyu anımsar anımsamaz aklı karışmıştı. Bebeğin sırtını babasının göğsüne sabitledi. Ama bırakamıyordu. Çünkü Rüzgâr bebeği tutmuyordu. Gözlerini ona çevirdiğinde kilitlenmiş gibi kendine bakarken gördü. “Tutsana çocuğu.” Rüyadan uyanan Rüzgâr bebeği sıkıca kavradı. 

Onun bu şapşal haline gülümsedi Duru. Başını sağa sola salladı.  “Şapşal.” diye mırıldandı. 

Ne dediğini duyan Rüzgâr’ın kaşları havalandı. “Ne dedin sen?” 

Yerine oturup hiç bir şey dememiş gibi konuyu değiştirdi Duru. “Abim nerede?” 

“Okyanusu geçerken aşağı attım. Başıma bela olacak en iyisi kurtulayım dedim.” 

“Hı, iyi hazırla kendini, Aslı’ya kadar Nazlı seni parçalara ayırıp çölde yılanlara yem eder.” 

“Sizin ailenin kadınlarının sorunu ne? Böyle bir aksiyon sever tipler.” 

“Çok sevmek tek suçları. Hem aşk hem dostluk, kardeşlik… Kaybetmek en büyük korkuları. Çünkü sevmekten ağzı yananlar Aşkı üfleyerek içiyorlar. Bu da onlarda panter ruhu uyandırıyor.”  

Düşüncelere dalan Rüzgâr, başını salladı. “Doğru.” diyebildi. ‘Zor olur biliyorum ama sende beni kabul etmelisin.’ diyecekti. Gerekirse dünyayı önüne serecek kapısında yatacak, ağzıyla kuş tutacak ama sonunda Duru’yu alacaktı. 

Aksini düşünmek bile istemiyordu.

Uçaktan indiklerinde çokta yorgun sayılmazlardı. Rüzgâr, oğluna son kez bakıp arabasına doğru gidecekti. Çok zordu bulmuşken bırak gitmek.

“Benim arabamı takip et Asilkan.” diyerek önden yürüdü Karahan. Kucağındaki yeğeni ile beraber. Bebek çantasını koluna takan Duru’da anlamamıştı, ama Abisini takip etti. 

Bebekle birlikte arka koltuga geçti Duru. Karahan da şoför koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı. 

Eve yaklaştıkları sırada Duru’nun kalbi dört nala koşuyordu. Çok özlemişti, ama babasına ne diyecekti? Utanıyordu. 

“Abi, babam?” diyebildi. Gerisini Karahan doldurdu. 

“Her şeyi bilmiyor. Sadece bebeğe hamile kalınca kaçıp gittiğini biliyor.” 

İşte bu daha feciydi. Başını salladı. “Anladım.” 

“Onu seviyor musun? Ama öyle basit bir sevmek değil sorduğum. Nazlı’nın beni sevdiği gibi. Nil’in Nihat’ı Aslı’nın Yiğit’i sevdiği gibi mi?” Gözleri yolu arşınlarken ruhu arkada kardeşiyle birlikteydi Karahan’ın. 

Her kesin sevgisi kendine hastı. Buna ne diyeceğini bilemedi. “Kimse seni Nazlı gibi sevemez. Aslı’nın Yiğit’i sevdiği gibi… Yada Nil’in Nihat’a olan kopmaz bağları gibi.” diye yanıtladı Duru. 

Bir dakika kadar sessizlik oldu aralarında. Başını öne arkaya salladı Karahan. “Kimse Rüzgâr’ı senin kadar sevemez. Ya da Rüzgâr’ın seni sevdiği gibi…” 

Bakışlarını kucağındaki oğluna indirdi Duru. Utanıyordu ve utandıkçada Rüzgâr’a olan aşkı ve öfkesi birbirine giriyordu. Sessiz kalmasından doğru düşündüğünü anladı Karahan. 

Evin bahçesine girdiklerinde tüm sevdikleri arabanın etrafını sarmıştı. Kapıyı açan Nazlı olmuştu. Güneşi kıskandıran gülüşüyle ortalığı ısıtan kadındı o. 

Bebeği kucağından alıp havaya kaldırdı. “Allahım nasıl bir tosun bu?” diyerek kokusunu almak için bebeğe sıkıca sarıldı. 

Duru bebeğin etrafında toplanan kızlara baktı tek tek. 

“Hey bende burdayım.” 

Bebeği Nil’e verip Duru’ya sarıldı. “Hoş geldin kaçak.” dedi, Duru’dan ayrılıp kocasına koşup sarıldı Nazlı. İlk defa ayrı kalmışlardı. İki yıldır ilk defa. “Karam, ya beni de götür ya sende gitme.” Ağlayabilirdi. Karısının güneş sarısı saçlarından öperken sıkıca sarıldı Karahan. “Bende seni özledim.” diye fısıldadı. 

Aracından inen Rüzgâr, elleri cebinde onların mutluluğuna tanık oldu. 

Babasının yüzüne zar zor baktı Duru. Turgut bey kızını üzmemek için tek kelime bile etmedi. Özlediği yavrusuna sarılıp torununu kucağına alarak eve yürüdü. 

Karahan, “Hazır mı?” diye sordu ortalığa atmıştı soruyu. 

Aslı, “Yolda geliyor.” dedi. 

Duru, “Kim geliyor, ne hazır?” diye sordu. Bilmediği bir şey olduğu kesindi. 

Karahan, “Duru’yu hazırlayın.” dedi, Nazlı ile eve doğru yürüdü.

“Ne oluyor?” 

Sessiz kalan Ruken, Asya, Nil, Azra, Zeynep ve Aslı’ya baktı. Ama kimseden ses çıkmıyordu. 

Duru’nun sorusunu es geçerek Rüzgâr’a döndü Aslı. “Sürüden ayrılanı kurt kapar enişteggg, eve,” diyerek elini salladı. 

Aslı’nın sözüne gülen Rüzgâr doğrulup eve doğru yöneldi. Kızlar Duru’yu elinden çekerek eve soktular. Üst kata çıkacakları sırada Duru elini çekti. Hiç kolay olmamıştı. 

“Ne olur be?” 

Arkasından gelen Rüzgâr da hiç bir şey bilmiyordu. Karahan’ın sesiyle gözleri yuvalarına dar gelmişti. 

“Git hazırlan hoca geliyor nikah kıyılacak.”