Ağustos 25, 2020

28. Helalinden

ile payelll

 

 

 

Derya gittiğinden bu yana yapmakta zorlanmış olduğu şeyi, evine girip geçmişten izler aramayı erteleyip durmuştu Rüzgâr. Zeynep’in ona söylediği şeyle tekrar yıkılmıştı. “Üzgünüm ama test sonuçlarına göre Hare’nin kemik dokularıyla seninki yüzde yüz değil.” 

Bildiğin bir gerçeğin insanı iki defa yıkmasıydı o an. Bu evde ne bulacağını bilmiyordu. Ne aradığını bilmedigi gibi. Çocukluğunun geçtiği evin kapısını anahtarıyla açıp içeri girdiğinde zihnine dolan kötü hatıralarla yüzü düşmüştü. Sevgisiz, ilgisiz geçen yıllar. Kahkahaların uçuşmadıgı bu evde mutsuz geçen günler. Başını iki yana salladı. ‘Hayır.’ dedi içinden. ‘Artık bir ailem var. Deli gibi sevdiğim bir kadın; Uğruna her şeyi yapabileceğim bir oğlum. Beni artık hiç bir şey mutsuz edemez.’ 

Hızla merdivenleri tırmanıp Derya’nın odasına girdi. İnsan annesini özlemez miydi? Özlemiyordu. Gördüğü hiç bir eşya ona annesini hatırlatmıyor aksine bir an önce bu evden yayılan nefretten kaçıp kurtulmak istiyordu. Hızla tüm çekmeceleri dağıtarak eline gelen herşeyi etrafa saçarak kısa zaman da odayı tanınmaz hale getirmişti. Ama elinde olan kocaman bir sıfırdı. 

Zaten ne aradığını da bilmiyordu, ama yinede canı sıkılmıştı. Neden burada aradığını sordu kendine. Belki başka bir yerde bir şeyler muhakkak olmalıydı. Hep öyle olmaz mıydı? Her suçun bir delili kalırdı ardında. Derya’nın odasından çıkarak çalışma odasına doğru koşar adım indi merdivenleri. Mektup, defter belki bir fotoğraf bile olabilirdi. 

Zaten açık olan kapıdan içeri girdiğinde gözüne ilk ilişen çalışma masasıydı. Büyük koyu kahve masanın ikinci çekmecesini kırar gibi çekip yerinden çıkardı. Çekmecenin arkasında bulunan bölmeye eğilip baktı. Bu bölme babası, annesi ve Rüzgâr’ın bildiği bir yerdi. Ama ne annesi ne de babası Rüzgâr’ın gizli bölmeyi bildiğini bilmiyordu. Babası gizli evraklarını bırakırdı bu bölmeye. O genç bir delikanlı olma yolunda ilerlediği yıllarda yaptırmıştı babası. İçerisinde bir kaç beyaz kağıt görünüyordu. Elini uzatıp içindeki kağıtları çekip aldı. 

Babası öleli uzun yıllar olmuştu. Annesi burada ona ait tek bir şey bırakmış olamazdı. Üç adet beyaz zarfı önüne bıraktı. Ortada olanı eline alıp açtı. Doktor raporları olduğu beliydi. Alt alta sıralanmış terimler vardı. Ama hiç birini anlamıyordu. Diğerini açıp baktı. O da diğeri gibiydi. Anlamadığı  tek şey kağıtlarda yazan Meral Kara  yazısıydı. Son çare diğerini açıp baktı. Değişen birşey yoktu. Kağıtları eline alıp katladı. Bu isim Duru’nun annesine aitti. Ama nedendi?İşte burası daha kafa karıştırıcıydı. Cebine atıp kime gideceğini bildiği için emin adımlarla evden ayrıldı. Bir daha bu eve gelmeyecekti. Ve en kısa zamanda bu evi satacaktı. Alan olmazsa bile yıktırmayı kafasına koymuştu. Saatine baktığında akşam altı olduğunu gördü. Zeynep’i arayıp nerde olduğunu sormak için telfonu eline alıp numaranın üzerine bastı ve kulağına götürdü. 

“Efendim.” dedi Zeynep, AZA’da kızlarla teori geliştirme çabası içerisindeydiler. 

“Zeynep neredesin?” 

Kaşlarını çatan Zeynep kızlara baktı. “AZA’dayım ne oldu?” 

“Duru orda mı?”

“Hayır değil?” Zeynep daha da merak etmişti. “Ne oldu Rüzgâr?

“Derya’nın evinde bir takım doktor raporları buldum. Bakmanı istiyorum.”Gözleri büyürken yerinde doğrulan Zeynep’le dikkat kesildi Aslı ve Azra. “Getir bakalım.” diye mırıldandı ve telefonu kapattı Zeynep.

“Ne? Ne oldu?” Heyecanla sordu Aslı. 

“Rüzgâr annesinin evinde doktor raporları bulmuş. Az sonra buraya getirecek. Ve benden bakmamı istedi.” 

Azra elini top gibi karnına koydu. “Of bıktım be, dakika geçmiyor olay. Bünyem kaldırmıyor artık.” 

Aslı, “Uydur bir şeyler doğruyu söyleme!” dedi. 

Zeynep, “Neden ama?” diye sordu.

“Yavrucuğum, düğüne kalmış üç gün. Bırak millet düğününü atlatsın. Şimdi bilmeleri her şeyi başa sarar. Hem bu kıl kuyruk gider hemen öter Duru’ya. O da gider abisine, sonra Karahan yaksın dünyayı.” dedi Aslı. 

Azra, “Bak ama saklıyoruz diye başımıza dert olacak sonra. Bu attığımız dayaklara çevirdiğimiz entrikalara benzemiyor.” dedi. 

İlk defa ikileme düşen AZA bu konuda Aslı ile düğün hakkında hem fikirdi. Ama sonrası için karışıktı. Zeynep, “Tamam, düğün için haklısın ama bunu bilmek herkesin hakkı. Açıkçası düğün sonrası Rüzgâr bilmeli. Şimdi oyalarım. Yine ama, sonra ayağımıza dolanır diye korkuyorum.”

Aslı, “Haklısınız, farkındayım. Düğün geçsin balayından dönsünler ilk işimiz olsun.” dedi. 

Yaklaşık yarım saat sonra gelen Rüzgâr Zeynep’in karşısında oturduğu yerde kıpır kıpırdı. Zeynep’in iki dudağından çıkacak söze odaklıydı. Zeynep ise elinde tuttuğu kağıtları ciddi manada inceliyordu. Ama Rüzgâr’a gördügünün tam tersini aktaracaktı. 

Kağıtlarda özel bir hastanede Meral Kara adına tüp bebek yapıldığına dair içerikler yazıyordu. 

“Evet.” dedi Rüzgâr. “Hadi söyle!” 

Kağıtları incelemeyi kesmeden ilgili görünerek devam etti Zeynep, “Meral Kara adına yapılan bazı testler. Kan değerleri, insulin değerleri vs, yani burda pek birşey yok. Hatta hiç bir şey yok.” 

“Meral Kara Duru’nun annesinin adı. Ve benim evimde bunun bir açıklaması olmalı.” dedi Rüzgâr.

“Pek çok Meral Kara olabilir Rüzgâr. Duru’nun annesi de Derya’nın yakın dostuymuş. Kazara eline geçmiş bir şey olabilir. Buna anlam yüklemek çok zor.” dedi yalancılığın dibine vuran Zeynep. 

Aslı, “Hem biz baba arıyoruz Rüzgâr. Meral bir kadın.” deyip Zeynep’in yardımına koştu. 

Rüzgâr biraz düşündü. “Haklısınız. Ama bunları bulduğum yer Derya, Babam ve benim bildiğim gizli bir bölme, yani orda olmasının bir sebebi olmalı.” 

Adam iyi yerden vuruyordu. Bunuda  kızlar biliyordu. Azra, “Bu belki de annen ve Meral teyzeyle ilgili bir mevzudur.” dedi. 

“Evleniyorsun Rüzgâr. Bu iş bekleyebilir. Şunun şurasında kalmış üç gün. Kağıtlar bizde kalsın. Biz araştıma yaparız. Malum doktoruz. Elimiz kolumuz uzun. Sende git ailenle ilgilen. Bu acele ne? Hare senin kardeşin. Bunu hiç bir Allah’ın kulu değiştiremez.” Aslı’nın her sözüne katılıyordu. Ama içindeki bulma, kurcalama istediğine engel olamıyordu. 

“Haklısın.” Ayağa kalktı Rüzgâr. “Tamam kağıtlar sizde kalsın. Düğünden sonra bakalım.” dedikten sonra kızlara iyi akşamlar dileyerek AZA’dan ayrıldı. 

“Ne yazıyor?” diye merakla sordu Azra. Aslı’da dikkat kesildi. Tekrar kağıtlarda göz gezdirdi Zeynep. “Hatun çakalın önde gideni. Kendine yapılan tüp bebeği Meral teyze adına kayıt ettirmiş. Bunu yapması çok zor değil, ama ekip işi. Bunu yapan doktorun bir kaç kişiyle bağlantılı olması şart. Tek başına yapamaz.” 

“Doktorun ismi var mı?” Aslı’nın en merak ettiği şeydi şu an. Mesleğini insanlara yardım etmek için değil de tam tersi hayatlarıyla oynamak için kullanan kişiye doktor diyemezdi. 

“Hmm var, ama ne kadar doğru bilmem. Hem üzerinden geçmiş yirmi altı yıl. Kim bilir nerede? Belki de yaşamıyordur.” dedi Zeynep.

“Umarım ölmüştür. Yoksa çekeceği var!” Aslı’nın bu sözüne kızlar başlarıyla onay verdiler. “Kim miş peki?”

“Çetin Körpe.” 

Duru’yu aramak istemişti, ama bu saatte nerede olacağını tahmin ettiğinden aracını yeni evine sürdü. Bugün eşyaları yerleşecekti. Ali Poyraz’ın Duru’nun ve Rüzgâr’ın özel tüm eşyaları yeni evlerine taşınıyordu. Saat sekize geliyordu. 

Olmama ihtimali de vardı. Emin olmak için aradığında, “Bu kadar takım elbise ile ne yapmayı düşünüyorsun sen? Yer kalmadı dolapta bana.” nidasıyla karşılaşmak sadece yüzünü güldürmüştü. Oysa kocaman bir giyinme odaları vardı. Muhakkak kendi kıyafetleri daha fazlaydı. Ve kendine yer bulamamıştı. “Benimkileri misafir odasına yerleştir, ben orada kalırım.” dedi. Gülmemek için üstün çaba sarf etmişti. Sonuç suratına kapatılan telefonla kahkahasına yol vermişti. 

“Bende seni seviyorum kız.” diye mırıldandı. 

Arabayı park edip eve girmek için zile bastı. Kısa süre sonra açılan kapının ardından dört kişi belirdi. Biri elbette Rüzgâr’ın hatunuydu. Biri kuzeni Ayşem, diğer ikisi de Duru’nun Amerika’dan arkadaşları Saray ve Nur’du.

Gülümseyerek içeri girdi. Duru’yu kolunun altına çekti. Saçlarının arasına bir öpücük bırakıp kızlara döndü. “Hoşgeldiniz.” dedi. Kızlarda “hoşbukduk” dediler. Kuzenine baktı. “Kuzen, sen evimde…” diyerek tek kaşını kaldırdı Rüzgâr. Duru ile olanları  Hare’den öğrenen Ayşem, ağzına geleni Rüzgâr’dan esirgememişti. O günden bugüne de görmüyordu kuzenini. 

Tek kaşını Rüzgâr’a kaldırdı Ayşem. “Sen sus süt oğlan. Ben Duru’nun evine geldim.” dedi. Rüzgâr gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp büktü. “Tamam, Duru’nun evine her zaman bekleriz.” 

Omzunu silkti Ayşem. “Birde Poyraz var. Neyseki sana hiç benzemiyor.” 

Elini ağzına kapatan Saray uçaktan ineli henüz bir kaç saat olduğundan oldukça uykusuzdu. Ufaktan esnemeye başlamıştı. Nur hemen yanından kolunu kırıp dirsek attı Saray’a. “Uyuma sırtıma alamam seni.” 

Saray yediği dirsek darbesiyle Nur’a ölümcül bakışlar atarken, “Bir ellilik boyunla sen benim ancak çantamı taşırsın.” dedi. 

Rüzgâr kahkaha atınca kızlar nerede  olduklarını hatırladı. Duru’da gülmüştü. Ayşem’e dönüp, “Ayşem hadi odaları ayrıldı. Fatih bekliyor.” dedi. Ayşem başıyla onay verince Duru, kızlara döndü bu sefer. “Birden falza evimiz varken otelde kalma istediğinizi sonra soracağım size.” 

Nur, “Biz otele gidelim de, uyuyalım anca kınaya uyanırız zaten. Sonra sorarsın.” dedi. 

Duru onları da anlıyordu. Yıllardır gelemedikleri vatanlarındaydılar. Ve saat farkı onları fena çarpmıştı. Kızları öperek kapıdan geçmelerini izledi. Ayşem’de Duru’ya sarıldı.” Görüşürüz gelin ağam.” diyerek kapıdan çıktı. Arkalarından kapıyı kapatan Rüzgâr şaşkın şaşkın bakan Duru’yu görünce kaşlarını çattı.

“Ne oldu?” 

“Gelin ağam dedi. Neden dedi? Yoksa sen aşiret ağası falan mısın?” Garibine gitmişti gelin ağam. 

Gülümseyen Rüzgâr, Duru’yu kollarının altına alıp salona doğru yönlendirdi. Manzaraya paralel olan koltuğa oturdular. Sırtını koltuğa veren Rüzgâr. Kızın sırtınıda kendi göğsüne yasladı. 

“Olabilir de olmayabilir de.” 

“Hiç açıklayıcı olmadı.”

“Derya’nın babası olan Bekir Şanlıurfa’lı. Hilmi dedem Boşnak göçmeni. Yani ikisi arasında kalmışım ben. Bekir dedemin beş kızı var ve hiç oğlu yok. Aksi gibi kızlarının da oğulları yok. Derya’nın oğlu olan benden başka. Bekir dedem toprak zenginiymiş. Oğlu olmayan biri kırsal kesimde, hemde ağalık sıfatı taşıyan biri olunca İstanbul’a göçmek zorunda kalmış. Bir kardeşinin oğulları var sadece. Ağanın oğlu yoksa oğlu olana bırakmak zorunda. O da Haşim amcama bırakmış. İnan çok kuzenim var ama çoğunu bilmiyorum.”

Yerinde kıpırdandı Duru, Rüzgâr’ın yüzüne baktı. İlginç bir hikaye gibi görünmüştü gözüne. “Ee sonra.” dedi. Rüzgâr hafifçe güldü. Duru’nun bu meraklı hali çok tatlıydı. Yüzüne düşen saç tutamını iki parmağının arasına aldı. 

“Derya Bekir dedemin en küçük kızı. Ben onun ilk ve tek erkek torunuyum. Ben doğduktan kısa süre sonra memleketine dönüp beni varis ilan etmek istemiş. Soy ad tutmuyordu. Ama bu onun isteğine engel değildi. Ailesi bunu kabul etmemiş. Dedem bıkmadan usanmadan uğraşmış. Dedemin soy adınıda  alırsam ki Bekir dedemin de yarı kanından olduğum için kabul edilmiş. Ama Hilmi dedem engeline takılmış Bekir dedem. Babam kararı Hilmi dedeme bırakmış o zaman. Çünkü ben Hilmi Asilkan’ın da tek varisiyim. Dedelerim birbirine küs hemde benim yaşım kadar yıldır. Bekir dedem, anneannem, Nagehan teyzem ve iki kızı ile Urfa’da yaşıyor. Gerçi Derya ve Nagehan dışında hepsi oradan biriyle evlendi. Nagehan teyzem Ayşem’in annesi bir de Helin var kız kardeşi.

Bekir dedemin tüm mirasının tek varisi de benim. Yani o öyle söylüyor. Kızlarının miras hakkını verdi. Urfa’da bir holding var, başında da Doğan. Dogan Derya’nın amcasının oğlu. Gelecekte ağa o olacak. Holdingi o yönetiyor. Bende yüzde otuz hissedarıyım. Şimdi Poyraz’ı görünce aklını kaçırmazsa iyidir. Yani tatlım koskoca iki köklü ailenin tek erkek çocuğu olduğumdan Ayşem sana öyle dedi.” 

“Vay be.” diyebildi Duru. Çok şaşkındı. Daha önce hiç aileden konuşmamışlardı. Ama böyle bir hikayeyi beklemekten ziyade rüyasında bile görmezdi herhalde. “Poyraz senin ailenin ikinci erkek torunu mu yani?” Aniden Derya’yı ilk gördüğünde söylediği söz üşüştü zihnine, ‘Veliahta prens doğurmak.’ ama Duru o gün sadece Rüzgâr’ın tek erkek çocuk oluşuna bağlamıştı. Annesiyle ilgili konuşmak istemediğini bildiğinden bunu hemen aklından sildi. 

“Evet. Dedem çıldıracak.” 

Gülümsemekle yetindi Duru. “Benim eve geçmem gerekiyor.” Göğüslerine biriken süt artık onu rahatsız ediyordu. Hemde oğlunu çok özlemişti. 

“Olmaz, ben seni bir yere götüreceğim.” dedi Rüzgâr.

“Olmaz, benim eve gitmem lazım. Sütümü boşaltmam gerekiyor.” derken eli istemsiz göğüslerine gitmişti. Rüzgâr bu garip sözlere artık aşinaydı. Kızın üzerine doğru eğildi. “Ben yardım edeyim istersen.” 

Duru iki eliyle Rüzgâr’ı göğsünden iterken gülüyordu. “Çok arsız bir adamsın.” Ayağa kalktı. Rüzgâr’da onunla birlikte. “Tamam, eve gidelim. Hem bende oğlumu görmüş olurum. Sende sütünle vedalaş sonra gidelim.”

“Nereye gidiyoruz?” 

“Seni bulacağıma inandığım yere.” dedi Rüzgâr. Ama Duru oranın neresi olduğunu bilmiyordu. 

“Hadi canım, ama orası burası.” diyerek işaret parmağıyla Rüzgâr’ın başını işaret etti. “Ben hep aklındayım diye düşünüyordum oysa. Demek bir mekan mıymış?”

Rüzgâr güldü. Parmağından yakaladığı kızı kendine çekti. “Sen çok konuştun ama.” dediğinde son sözler havada buhar olmuştu. 

Eyüp sultan camiinin giriş kapısına gelince Duru ile bir olan eline baktı Rüzgâr. Çok değil bir kaç ay önce bu kapıdan tek başına girmiş ve onu bulacağına yürekten inanmıştı. Olmuş! Ve bulmuştu. “Bu kapıdan içeri gireceğiz. Ben elini burada bırakmak istemesem de buna mecburum.” 

Kaşları havalandı kadının. “Hiç bir şey anlamadım.” 

“Anlamakla kalmayacak karım, eşim kadınım, cennettim cennetteki hurim olacaksın.” Karşısında daha çok şaşıran kıza birde emir kipi kullandığını fark edince tekrar sordu. “Olur musun?” 

Buraya neden geldiklerini anlayan Duru, Rüzgâr’a baktığında gözlerinin dolduğunu hissetti. Nereden nereye gelmişlerdi. İçinde değişik bir heyecan dalgası kalbinin kıyılarına çarpıyordu. Duru’da ağlama isteği oluşturuyordu. Titreyen çenesi ve sesiyle, “Olurum.” dedi. “Seve seve…” 

Hâlâ bir olan ellerini havaya kaldırıp Duru’nun elinin üzerini öptü. “Teşekkür ederim.”  dedikten sonra ellerini yavaşça çözdüler. 

İçeri yan yana girdiler. Caminin girişinde bekledi Duru. Kıyafeti zaten kapalıydı. Rüzgâr ona Yeşil bir şal getirdi. Saçlarına dikkatlice kapattı Duru. 

Rüzgâr önden Duru arkasından camiinin iç kısmına girdiler. Rüzgâr mihrabın önünde Kur-an okuyan buraya ilk geldiğinde tanıştığı imamı görünce kocaman gülümsedi. Yanına doğru yaklaştı. Duru ilerde Rüzgâr’ı izlemeye karar vermişti. 

İmamın önüne oturup sessizce bekledi. Yaklaşık on dakika kadar. Kur-an’ı kapatan imam başını kaldırıp Rüzgâr’a baktı. Hemen tanımıştı. Unutması mümkün değildi. Rüzgâr gittikten sonra imam uzun süre dua etmişti onun için. Aklına kazınan biriydi Rüzgâr. 

“Ali.” dedi tebessüm ederek. “Gelmişsin.” 

Başını kaldırıp baktı Rüzgâr, minik bir tebessümle. “Geldim hocam.” 

Az ilerde oturduğu yerde onları izleyen kızı fark etti imamefendi. “Bulmuşsun.” 

“Buldum.” 

“Senin adına mutlu oldum.” 

“Size çok şey borçluyum. Sayenizde ben buralara geldim. Onu sizin bana verdiğiniz cesaretle buldum. Olacağına inanmakla olması için doğru yolu seçmek arasındaki farkı bana siz gösterdiniz. İşte bunu size borçluyum.” 

“Estafurullah Ali, ben veya bir başkası ama en önemlisi sen! İstedin ve başardın.” 

“Allah razı olsun efendim. Sizden son ricam nikahımızı sizin kıymanızı istiyorum.” 

İçten bir gülüş sundu imam. “Elbette, çok isterim.” 

Duru’ya baktı imam. “Gel kızım.” dedi. Duru kendine söylendiğini anlayınca ayağa kalktı. Yüreği ağzında atıyordu. Bu nasıl bir heyecandı Yarabbi…

Rüzgâr’ın az uzağına oturdu Duru. Kalp atışlarını kimsenin duymaması için dua etti. Sanki Duru’nun kalp atışı tiz bir çığlık gibi kulağında ugulduyordu. 

İmamefendi Rüzgâr’a döndü. “Hani şahidin?” 

Eş zamanlı çalan telefonla Rüzgâr, “Müsaadenizle hocam şahitlerimiz  arıyor olmalı.” dedi. Duru kaşlarını çattı. Kimdi ki şahitler? 

İki kelime söyleyip kapattı Rüzgâr telefonu. Arkasına dönüp bakınca Duru’da istemsiz arkasına döndü. İlk an şaşırmış olsada hemen gülümsedi. Rüzgâr’ın şahit olarak seçtiği kişiler biri resmen bacanağı olan Nihat diğeri de ilerde bacanağı olacak gibi görünen Kenan’dan başkası degildi. 

Nihat, Duru’nun yanına, Kenan Rüzgâr’ın yanına oturunca imam efendi gülümseyerek gerekli soruları sormaya başladı. 

“Mehir.” dedi imam. “Ne istersin kızım?”

Daha önce hiç düşünmemişti. Düşünmüş olsa bile aklına ne gelirdi onu da bilmiyordu. Altın, para, mal, mülk bunlar ister zengin ol, ister yoksul kişiye has sevmelerdi. “Bilemedim efendim siz ne uygun görürseniz kabulüm.”

İmam efendi Rüzgâr’a baktı. Kendini kız tarafı olarak gören Nihat boğazını temizledi. “Yazın hocam, yüz milyon dolar.” 

Hoca küçük dilini yutacaktı. Rüzgâr’a baktı şaşkın şaşkın. “O kaç para eder ki?” diye sordu. Ekonomi okuyan Kenan, “Verin kağıdı ben yazarım hocam.” dedi. İmam Rüzgâr’a baktı önce, “Sen ne diyorsun Ali. Bu parayı ödemek senin boynuna borç.” 

Rüzgâr güldü. “Yüz elli milyon dolar olsun hocam. Böyle güzel bir borç boynuma borç olsun sıkıntı değil.” 

Kenan, “Yazıyorum bak,” dedi sırıtıp. 

Rüzgâr, “Yaz yaz.” dediğinde mehir de tamamlanmış oldu. 

Duru’nun değil yüz elli milyon dolarda elli lirada bile gözü yoktu. Hiç umruna dahi gelmediğinden sesini çıkarmadı. 

Duru’nun şiddetli kalp atışları eşiğinde-ki bir ara duracak diye korktu. Nikâh tamamlanmıştı. Hocaya, yine ziyarete geleceklerini söyleyerek camiden çıktılar. Ali Rüzgâr’ın yaptığı küçük çaplı araştırma sonucunda imamın okumakta olan üç evladına gizlice burs veren Rüzgâr bunu teklif etse kabul edilmeyeceğini bildiğinden bu sırrı kendine sakladı. İleride okulları biten çocuklarına da sağlam yerlerde iş verecekti. 

Nihat ve Kenan’a teşekkür edip gönderdiler. Caminin iç avlusundan henüz çıkmayan Duru ve Rüzgâr birbilerine baktılar. 

“Ben çok heyecan yaptım Rüzgâr. Bu çok farklıydı.” Elini ışınmış yanaklarına götürdü Duru. 

“Artık neyiz?” dedi ay ışığının altında parlayan iki çift göz vardı. 

Diline aşina olmayan tek kelimeyi çıkarmak için  nefesini saldı Duru. “Evliyiz.” dediğinde yüreğinden bir güvercin kalkmıştı semaya doğru. Kanat çırpınışlarını bile hissediyordu. İçi kıpır kıpırdı. Elini uzattı Rüzgâr. 

“Ver elini helalim.” 

Daha ‘evliyiz’ kelimesini sindiremeden birde üzerine ‘helalim’ eklenince dizlerinin çözüldüğünü hissetti Duru. Kan damarlarını zorluyordu. Heyecandan titreyen ellerini Rüzgâr’ın avucuna  bıraktı. Sıkıca tutuldu. “Sen başıma gelen en tatlı günahtın, ama şimdi en güzel sevabım oldun.”

Konuşmakta zorlanıyordu Duru. Rüzgâr’ın içinden şair çıkmıştı. Başını iki yana salladı. “Yüreğim kuş gibi can çekişiyor.” 

“Neden?” diye sordu Rüzgâr. 

“Mutluluktan.” diye mırıldandı Duru. 

Gülümseyerek kızı kollarına sardı. “Daim olsun sevdiğim.” 

Kapıdan el ele çıkıp arabalarına doğru yürüdüler. Duru bu gece uyuyabilecegini sanmıyordu. Yaşadığı tatlı heyecandan kalbi hâlâ normal ritmine girmemişti.

Arabayı Karahan’ın evinin hemen önüne durdurdu. Şimdi karısı olmuş kadını buraya bırakmak iki kat daha zor hale gelmişti. ‘Sabır.’ dedi içinden. 

Malikanenin ışıklarının çoğu kapalıydı. Herkes odasına çekilmiş gibiydi. Gecenin ayazı, iner inmez alev gibi olan bedenini titretmişti. 

Rüzgâr’da inip Duru’nun yanına geldi. “Kaldı iki gece, sonra seni benden kim alacak?” 

Sessiz kaldı Duru. Şimdi gider ayak ne dese gaza gelirdi Rüzgâr. “Kimin gücü yeter? MaazAllah kimse uğraşmaz zaten senin gibi serseriyle.” 

Rüzgâr sessiz bir kahkaha attı. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” 

Duru’da güldü. Kollarını Rüzgâr’ın belinden geçirip başını göğsüne yasladı. “Geçiyorum ne yapacaksın?” 

“Hâlâ eve girmedin. Evimiz buradan beş dakika bence beni gaza getirme!” 

Başını kaldırıp kocasına baktı. O da sesizce güldü. “Delisin sen!” 

“Bence ben daha falza delirmeden eve gir.” dedi. Her iki gözüne minik bir öpücük bırakıp.

“Tamam gidiyorum.” deyip kollarını çözüp önüne doğru bir adım atınca kolundan geri çekildi. Kocasıyla burun buruna geldi. 

“E git dedin.” 

Rüzgâr karısını kollarına geri doladı. Sıkıca sardı. “Önce.” dedi. 

“Ne önce?” Kızın dudaklarına sokuldu Rüzgâr. 

“Ver helalinden bir öpücük”