Ağustos 25, 2020

29. Siyah Jaguar

ile payelll

 

 

 

Halinden gayet memnun olan Karahan ellerini cebine sokmuş arkasından söylenerek gelen yangınına bile yandığı karısının sitemli konuşmalarını keyifle dinliyordu. Islıkta çalacaktı aslında ama Nazlı’nın öfkesinden korkmadı değildi. Sarı saçlarını savurarak Kocasının önüne geçti. Sinirlenince tam bir afet ki o her haliyle bir ateş parçasından ibaretti çok öpülesi gözüküyordu Karahan’a. 

“Yarın kına var! Ertesi düğün. Sen ne istemesinden bahsediyorsun. Aklını mı kaçırdın?” dedi Nazlı. 

Dün geceden bu yana Karahan’ın aklına geç gelen ama kullanmaktan hiç çekinmediği kız isteme olayını devreye sokmasıyla ortam gerilmişti. Dudakları yukarı kıvrıldı. Etrafına göz attı. Kimseler yoktu. Hızla eğilip karısının dudaklarından hakkını aldı. Gözleri kocaman açılan Nazlı öylece kalakaldı. 

“Çok güzelsin hatun, dayanamadım.” diyerek şok olan karısının yanından geçip salona doğru ilerledi. 

Hırsla arkasını döndü Nazlı. “Orada kal Kara!” diye bağırdı. 

Adımı havada asılı kalan Karahan usulca arkasına döndü. Nazlı’nın sesine koşup gelen ev halkı ipten önce kim geçecek bakışları atan karı kocaya baktı. 

“Sana ne dediysem o!” diyerek tekrar önüne döndü Karahan. 

“Sen bilerek yapıyorsun.” dedi Nazlı. 

Hala, baba, Ruken ve Duru ikilinin ne hakkında konuştuklarını anlamıyordu. Karısına tekrar döndü Karahan. “Evet, bilerek yapıyorum. Hem nerede görülmüş kız istemeden düğün yapıldığı?” 

Duru’nun kaşları havalandı. Mevzu kendinden ibaretti. Ama sanki abisi haklıydı. 

“Çocukları var be adam. Düğün gelmiş kapıda, sen ne istemesinden bahsediyorsun?”

Karahan omuz silkti. “Ben bilmem o Kasırga buraya gelecek! O bulaşık suyundan beter kahveyi içecek.” dedi, sesi sert tonda çıkmıştı. 

Ellerini beline yerleştiren Nazlı, tek kaşını kaldırdı. “Sen içtin mi?” 

Gözleri etraftaki gözlerde gezdi Karahan’ın. Ellerini cebine soktu. “Olsaydı içerdim. Sen atmadın.” dedi çocuksu bir sesle.

“Hadi ordan. İçmemek için teori geliştiren sen değil miydin?” dedi Nazlı. 

“Neyse ne!” Duru’ya baktı Karahan. “Çağır gelsin akşama ailesiyle. Ya gelir ister yada düğünü iptal ederim. Kalan bir seneyi burada geçirirsin. O da kapıdan bakar.” diyerek arkasını dönüp bu sefer cidden salona girmişti. Elleri yumruk olan Nazlı dişlerini  sıkarak yerinde tepindi. “Çağır gelsin Duru. Benim adımda Nazlı’ysa ben bu adamı törpülerim.” 

Dişlerinin arasından,  “Tamam.” dedi Duru. Rüzgâr deli olacaktı ya hadi hayırlısı dedi içinden. 

Yumruk yaptığı ellerini çözen Nazlı derin bir nefes aldı. Biraz gevşemişti. Uzun sarı saçlarını arkasına atıp salona doğru yürüdü. Tam kapıdan girecekken, “Karam…” diyen cilveli sesi herkesi güldürmüştü. 

Ruken ellerini havaya açtı. Sesli bir şekilde, “Rabbim sen nelere kadirsin. Nazlı ablayı sen gönderdin bize, bin şükür Allahım. Amin.” diyerek ellerini yüzüne sürüp etrafına baktı. Halası, babası ve ablası onu izliyordu. “Ne yalan mı?” 

Hurinur hala, “Doğru kızım doğru.” diyebildi. 

“Ne?” dedi Ali Rüzgâr. “Seni istemek mi?” 

“Evet Rüzgâr akşama topla aileni gel. Abim, gelmezsen düğünü iptal edeceğini kalan bir yılı ayrı ayrı geçirecegimizi üstüne basa basa söyledi.”

İki dedesini birden aynı evde kız isteme olayına sokarsa çıkacak olaydan korkan Rüzgâr, “Of.” diye inledi. 

“Ne of?” diye çıkıştı Duru. “O kadar zor mu?” 

“Hayır isteme için oflamadım. Sen istiyorsan ben gelirim kalbim.” 

“Of ne o zaman?” 

“Bekir dedemde burada Hilmi dedem de. Şimdi birde seni kim isteyecek kavgasına düşerlerse olay çıkar.” 

Ağzı açık, “Haa…” dedi Duru. “Bilemem artık Rüzgâr. Al dedelerini karşına anlat. Kapatıyorum öptüm” 

“Öptüm mü?” 

“Öpmeyim mi?” 

Gülümseyen Rüzgâr. “Ben öpeceğim seni bekle az kaldı.” 

Hafiften mayışan Duru telefonda aşk yaşadığını hatırlayınca silkelendi. “Hadi görüşürüz.” diyerek adamın yüzüne kapattı telefonu.

Telefona bakıp sırıtan Rüzgâr, “Zalimin kızı göstereceğim ben sana.” deyip gülümsedi. Telefonu cebine attı. “Ama önce dedelerimi halletmem lazım.” 

“Dede akşam kız istemeye gidiyoruz.” dedi Rüzgâr. Hilmi bey buna çok sevinsede hiç belli etmedi. “Olur gideriz.” 

“Ama Bekir dedem de burada. Onu çagırmazsam beni reddeder. Kaldı ki büyük saygısızlık yapmış olurum. Ben onun tek erkek torunuyum.” Gayet alçak sesle söylemişti. Dedesinin nabzını ölçe ölçe. Yüzünü buruşturdu Hilmi bey. 

“Gelsin.” 

Babaannesiyle göz göze geldi Rüzgâr. “De şey… Kızı hanginiz isteyecek?” diye mırıldandı. 

Oturdugu yerden hışımla ayağa kalktı Hilmi bey. “Tabii ki ben!” dedi. 

Beklediği sahneydi Rüzgâr’ın. Gözlerini devirdi. “Dedem bak ben tartışma istemiyorum. Olay çıkmasın. O da dedem, sende. Hanginize laf anlatayım?” 

Nimet hanım söz aldı. “Çocuk doğru söylüyor. Hilmi bey, yeter artık bitir şu küslüğü.” 

“Ben yetmiş küsür yıllık ömrümde bir seni istedim Nimet. Bu zevki o kalın kafalıya bırakamam. Kusura bakmasın.” 

Nimet hanım ona da hak veriyordu. Derya kız isteme olayını direk nişana bağlamıştı. “Haklısın.” diyebildi. 

Ayağa kalkan Rüzgâr, “Düşünün taşının, mutluluğum sizin elinizde Karahan kız istemede çıkacak her hangi bir olayda işi tersine çevirir. Poyraz bunu değiştiremez.” dedi. 

“Karahan öyle zannediyor. Ben yemin etmişim Duru’yu alacağım diye. Elli tane Karahan gelse bile alamazlar. Maksat sevdiğimin gönlü olsun. Tuzlu kahvede içerim zehirde,” dedi içinden. Biraz gözleri korkarsa belki uslu dururlar diye düşündü. 

Bekir dedesinin karşısında el pençe duran Rüzgâr az sonra kükreyecegini bilerek boğazını temizledi. Dedesi İstanbul’a iner inmez Ayşem’in annesinin İstanbul’daki evine gelmişti. Ayşem kenarda pis pis sırıtıyordu. Hadi söyle, söylesene, imasında kaş göz ediyordu. 

Uzun yıllar İstanbul’da yaşadığı için şivesi varla yok arasıydı Bekir dedenin. “Nerede gelinim? Nerede torunum?” dedi kalın sesiyle. Dış görünüş olarak Rüzgâr’ın otuz yıl sonraki hali gibiydi. 

“Evinde dede.” dedi Rüzgâr. “Düğüne kadar.” 

Elini koltuk başına bir kaç kez vurdu Bekir dede. Söyleyeceği her neyse karşısında kıvranan torununa bakıyordu. “Söyle.” dedi.Kendini iyi tanıyan dedesinin bir şey olduğunu anladığını, ‘söyle.’ demesiyle tuttuğu soluğunu bıraktı. 

“Duru’nun abisi kız isteme işini atladığımızı söyledi. Akşam bizi evlerine kız istemeye davet etti.” 

Kaşları havalan Bekir dede, “Olur gideriz.” dedi. Hoşuna gitmişti. Gülmemek için dudaklarını kemiren Ayşem, hâlâ kaşıyla gözüyle ‘hadi hadi’ çalışıyordu. 

“Akşam, Hilmi dedem de geliyor.” Ayşem’den çektiği gözlerini dedesi üzerinde sabitledi. Kendininkiyle aynı olan gözler aniden kısıldı. Bekir dede yerinde dikleşti. Tam ağzını açacağı sırada Rüzgâr atağa geçip ayağa kalktı. 

“Valla bilmem dedeciğim. Hani Poyraz var oğlum. Seninde tek erkek torundan, tek erkek  torunun. Kızın abisi eli kanlı. Maraza çıkarsa vermez. Düğünü iptal eder.” 

Dikleşen omuzlar çöktü. Rüzgâr bir yana, dünya bir yanaydı Bekir dede için. Elindeki tesbihi sabırla çekti. “Sabır.” dedi. “Çekeriz. Senin mutluluğundan önemli değil ya oğlum.” dedi. Ayşem dedenin tepesinde, ‘vay be’ der gibi dudaklarını büktü. Rüzgâr’da omuz silkti.

“Aşk olsun ağa dedem, bize gelince o sana olmaz, bu size uymaz. Kızların çoğu evde kaldı sayende ama Rüzgâr ağaya gelince senden önemli mi?!” dedi Ayşem. Kollarını göğsünde bağlayıp dedesinin karşısına Rüzgâr’ın yanına geçti Ayşem. 

Rüzgâr ağa denilince yüzü aydınlanan Bekir dede kasım kasım kasıldı. Ama Ayşem’e sevgiyle baktı. Bekir bey kızlarını sevdiginin beş katı kız torunlarını da severdi. Kızı da veren Allah’tı erkeğide. Hem erkek torunlar bir yaştan sonra oturmaz sarılmazken, kızlar her yaşta aynıydı. 

“Kızım seni isteyen oldu da ben mi vermedim?” dedi Bekir dede. “Okuyacağım dedin çektin geldin buraya.” 

Rüzgâr yüzünü yana çevirdi. Ayşem’in güldüğünü görmesini istemedi. Mavi gözlerini umursamazca açıp kapattı Ayşem. “Aman dedeciğim, ben siyah jaguarlı kral bekliyorum.” 

Dede kaşlarını çattı. Yirmi iki yaşında olan Ayşem dedesiyle bu zamana kadar ilişkilerini hep bu şekilde açık tutmuştu. Dedesi ona alışkındı. Ama neden kaş çatıyordu ki şimdi?

“Siyah jaguar mı?” 

Bekir dedenin neye takıldığını anlayınca rahatladı Ayşem. “Evet, herkes beyaz atlı bekler. Kaldımı bu devirde beyaz? Kaldımı at, prens? 

Bekir dede bacak bacak üstüne attı. “Urfa’da seni isteyen çok! Beygir mi? At mı? Bilmem…” 

“Aman dede, beni hiç bulaştırma! İstemez Urfa falan. Ben uğraşamam senin törenle, berdelinle, kuma meraklısı ahalinle.” diyerek odadan çıktı Ayşem. 

Rüzgâr dedesine döndü. “Haklı.” dedi.

Hazırlıklar için Atabey malikanesini istila eden kızların tek yaptığı kalabalıktı. Hiç biri yemek yapmayı doğru dürüst bilmiyordu. Duru’nun odasında kendilerine yayılmak için yer bulmuşlardı. Bebekler ve hamileler yatağın üzerinde kamp kurmuşlardı. 

Aslı, “Yetti gari Rüzgâr’ın çektiği! Kız da istenmeseymiş.” dedi hırsla. Yanındaki Nazlı’yı dirsegiyle itekledi. “Bir kocana laf geçiremiyorsun. O üç kasa eriği getirip boğazına dizdiginde anlamalı seni vermemeliydim. Yazık oldu kızım sana.” 

Göz deviren Nazlı atağa geçti. “Sen herkesi abim mi sandın? Hem ben kocamı seviyorum. Sen vermeseydin de ben kaçardım zaten.” diyerek saçını savurdu. 

Gözlerini kısıp baktı Aslı. “Abazasın kızım sen. Bir kere girdin koynuna adam aklını aldı. Yerine de üç tane çocuk bıraktı.” 

Yüzünü buruşturdu Nazlı. “Bir sus edepsiz gelin.” Devamını da getirecekti ama Duru böldü. 

“Ya ben size ne anlatacağım; Geçen gün bana Rüzgâr anlattı.” Sus pus olan kızlar dikkat kesildi. Azra, Zeynep ve Aslı yutkunarak birbirlerine baktılar. 

“Mert var ya hani, Rüzgâr’ın arkadaşı.” deyince bir rahat nefes aldılar. 

Azra, “Ee ne olmuş Mert’e?” diye sordu. 

“Yağmur adında kaçak bir sevdiği varmış. Mert bu kıza deli gibi aşıkmış, hemde yıllardır.” 

Aslı, “Kaçak mı?!” dedi şaşkınlıkla. 

“Evet. Ama olay başka.” dedi Duru. “Yağmur Mert’e aşık değilmiş.” 

Asya, “Üzücü olsa gerek. Sen seviyorsun ama sevilmiyorsun.” dedi hüsranla. 

Duru başını salladı. “Evet, Mert çok üzülüyormuş. Yağmur’da onun ilgisini anlayınca Asilkan şirketinden istifa ederek kayıplara karışımış. Mert tam buldum diyormuş, Yağmur oradan da  kaçıyormuş.” 

Zeynep, “İş içinde iş aramak huyumuz bizim. Neden kaçıyormuş peki?” dedi. 

Aslı. “Sürekli kaçmanın altında bir şey olmalı.” dedi. 

Duru, “Varmış zaten. Yağmur, Mert’in eski hayatından, Rüzgâr’la tanışmadığı zamanlardan tanıdığıymış. Mert, Rüzgâr gibi zenginlikle büyüyen biri olmamış. Aynı mahallede yaşıyorlarmış Yağmur’la. Rüzgâr’ın dediğine göre Mert kendini bildi bileli Yağmur’a sevdalıymış. Bu kızın üvey abileri varmış iki tane. Ayrı anne ayrı babadan. Şiddet gördüğünü söyledi Rüzgâr. Mert’te ona yaklaşamıyormuş o zamanlar. İki belalı abi birde oğulları gibi üvey baba, uzaktan üzülmekle yetiniyormuş. Lise son sınıftayken Mert’te üniversite son sınıftaymış. Aynı saatte evden çıktıkları için dost olarak gelip gitmeye başlamışlar. Okul bitince Yağmur’un üvey abileri ve babası kızı zorla birine vermişler. Zengin ve babası yaşında biriymiş. Söz nişan olmuş. Mert kahrından ölmek üzereyken yolları kesişmiş. Eski günlerden falan konuşurlarken Yağmur ağlayarak her şeyi itiraf etmiş. Mert’te ona yardım edeceğine söz vermiş. Düğüne bir ay kala Yağmur’u kaçırmışlar.” 

Nazlı böldü Duru’nun konuşmasını. “Kiminle kaçırmışlar?”

“Rüzgâr’la, Rüzgâr’ın yani Hilmi dedenin evine götürmüşler. Annesi için çok ağlamış Yağmur. Üzerler, şiddete maruz kalır diye kendini parçalamış. Mert’le Rüzgâr’da söz vermişler yarın onuda getiririz diye.  Ertesi gün Yağmur’un evine gittiklerinde uzaktan seyretmişler. Dışarı çıkması için bir kaç saat beklemişler. Evin içi ana baba günü gibiymiş. Giren çıkan… Kızı kaçmış ya.” 

Aslı başını umutsuzca sağa sola salladı. “Meraklı komşular… Kızı kaçmış birine sözde destek olmaya giderler. Kadın kızım gitti diye ağlarken arkasından dedikodusunu yaparlar.” 

Duru, “Aynen öyle olmalı. Akşama kadar beklemişler. Kadın en sonunda geçte olsa çıkmış evin bahçesine, Mert sesizce yanına gidip durumu anlatmış. Annesi o kadar sevinmişki, Mert’te ne dualar etmiş. Kadının yüzü gözü mor haline Rüzgâr hala üzüldüğünü söyledi. İçerdeki kocasına ve üvey oğullarına görünmeden Mert’in peşine takılıp kızının yanında almış soluğu. Birbirlerini gördüklerinde o kadar ağlamışlar ki orada olan herkes ağlamış. Yıllara ve acılara dayanamayan kadının kalbi oracıkta durmuş. Kızının kollarında can vermiş kadın.” dediğinde Duru’nun da gözleri  herkes kadar dolmuştu. Azra ve Nil hormonal değişikliğe dayanmayıp ağlamıştı hatta. 

“Çok üzücü, hayatta neler var… Bizse hep başımıza geleni en kötü zannediyoruz. Çok benciliz.” dedi Aslı. 

Burnunu çeken Azra Duru’ya döndü. “Peki emin miyiz Yağmur’un Mert’e aşık olmadığından?” 

“Bilemem ki… Verdiği sözü tutmuş. Mert kıza hiç yaklaşmamış. Yağmur’da Asilkan şirketinde işe başlamış. Şirketin bursuyla özel bir üniversitede makina mühendisliği okumuş. Okul bittiğinde şirkette çalışmış yine, tahminim şuan yirmi sekiz yaşlarında olmalı Yağmur. Okul bitince Mert, içinde tuttuğu ne varsa anlatmış kıza, Yağmur onu sevmediğini söylemiş. Büyük bir tartışma yaşamışlar. Ondan sonra Yağmur’la köşe kapmaca oynamaya başlamışlar.” Yorulmuştu anlatmaktan. Arkasına yaslanarak oğlunu göğsüne yatırdı Duru. 

Nil, “Sevmiyorsa sevmiyor, neden  tartışmışlar? Bunda tartışmaya açık bir yer yok!” 

Aslı, “Nil haklı. Neyin tartışması olabilir bu?” dedi. 

Duru, “Sıkı durun söylüyorum; Yağmur Mert’in resmi nikahlı karısıymış.” dediğinde Poyraz yerinde sıçradı. Kızlar, “Ne?” diye bağırmıştı. 

Asya, “Nasıl oluyor o? Hem evliler hemde aşk yok diye mi kavga ediyorlar?” diye sordu.

Duru, “Kağıt üstünde bir evlilikmiş. Ama aynı evde yaşamışlar. Üvey abileri rahat vermemiş. Annesi ölünce o bize emanet diye kızı alıp tekrar evlendirmek istemişler. Zarar görmesin diye evlilik gerçekleşmiş. Mert’in ailesi de o mahalleden taşınmış. Rüzgâr’a göre hiç gerçek bir evlilik olmamış.” dedi. 

“O kadar yıl aynı evin içinde aşık olmamışsa, olmamıştır. Herkes evdekini sevecek diye birşey yok. Sevse güzel olurmuş ama… Mert iyi birine benziyor.” dedi Aslı. 

“Hmm…” dedi Aslı. “Mert aramayı becerememiştir.” Aslı telefonunu eline aldı. “Bakalım neredeymiş.” Cesur Eroğlu’nun numarasını bulup üzerine bastı. Bir kaç çalıştan sonra açılan telefondan Cesur’un sesi duyuldu. “Aslı hanım.” dedi Cesur.

“Merhaba Cesur bey, müsait misiniz?”

“Şuan yaptığım işten daha iyisini duyacağım sanırım, daha iyi olabilirim. Kocasını aldatan bir kadının peşindeyim de.” 

“Evet, bendeki daha temiz bir iş, birini arıyorum; Adı Yağmur…” Soy adını bilmiyordu Aslı. Duru’ya baktı. 

“Akahan.” dedi Duru. “Mert’in soyadı, digerini bilmiyorum.” dedi Duru. 

Aslı, Cesur’a geri döndü. “Yağmur Akahan. Mert Akahan’ın karısı. Başka bir soyad kullanıyor da olabilir.” 

“Rüzgâr beyin arkadaşı Mert Akahan’dan bahsediyoruz sanırım.” dedi Cesur.

“Evet o, bulabilir misin? İstanbul’da olabilir belki. Başka şehirde de olabilir.” 

“Akşama kadar izin verin bulmak benim işim.” 

“Teşekkürler.” diyerek kapattı telefonu Aslı. 

Asya, “Bulunca ne olacak peki?” diye sordu.

Aslı, “Kaçması … bu işin içinde başka bir iş var izlenimi verdi bana. Bir kadın kocası ona aşık diye sevmesede terk eder ama neden sürekli kaçar?  Yani işin içinde bir aldatma! Şiddet! Yada bilemediğimiz bir konu olmalı. Neymiş görelim. Biz buluruz Mert kendi halleder.” 

Nazlı, “Doğru.” diyerek Aslı’ya az önce yediği dirsekten attı. “Aferin kız sana.” Boş bulunup yerinden zıplayan Aslı çığlık attı. “Dürtme beni dürtme!” 

Atabey malikanesi böyle kalabalık görmemişti. Devasa salon baştan aşağı insan kaynıyordu. Rüzgâr’ın bu kadar çok akrabası olması herkesi şok etmişti. Kadınlar şık giyimli erkekler de kadınlar kadar göz alıcıydı. Yöresel giyinen anneanne, duruşuyla ben buraların sultanıyım havası veriyordu. Burnunda ki hızma ve kara kalemli gözleriyle yaşının çok altında gösteriyordu. 

Birbirlerine hiç bakmayan iki dedenin muhattabı Turgut Kara ve Karahan’dı. Kız isteme, aman tuzlu kahve izleme keyfi kaçmasın diyen Yiğit, Aras, Fırat, Murat ve evin damadı Nihat baş köşelerden yer kapmışlardı. Kenan’da gelmek için çok ısrar etmişti Ruken’e ama ‘Ne sıfatla geliyorsun? Abim anlayacak sonunda.’ sözüyle boyun bükmüştü gariban. 

Kızlarda misafirlerin arasına karışmış sohbet ediyorlardı. Duru bir kenarda yanında Nil ve Ruken’le oturuyordu. Kalabalığı görünce Karahan küçük dilini yutacak kıvama gelmişti. Birde birbirleriyle hiç konuşmayan iki dedeyi anında fark etmişti. Ve şimdiden pişman olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Yanında Mert’le oturan Rüzgâr’ın diğer yanında anneannesi ve babaannesi vardı. Neyseki onlar küs değildi. Sessizce muhabbet ediyorlardı. 

Bekir dede, Turgut Kara’yı tanıyordu. Ama ismen… Yaptığı işleri de biliyordu. “İşler nasıl Turgut bey?” diye sordu. Turgut Kara ton ton bir dede olmadan önce yaptığı kirli işlerden bahsettiğini anlamıştı. Çünkü oda Bekir Karacadağlı’yı tanıyordu. 

“Bıraktım. Artık çalışmıyorum. Torunlarımla mutlu mesudum.” dedi hiç gocunmadan. 

Bekir dede buna şaşırmıştı. “Alâ olmuş. Bizden geçti artık çalışmak.” diyerek sözde çarptığı lafı topladı. 

Hilmi beyle aşağı kalmamak için Karahan’a sordu. “Sizin işler nasıl?” Traji komiktiler. İş dedikleri oteller zincirinden ibaretti. “İyidir efendim. Ben çok çalışmıyorum artık.” Yanında oturan Fatih’i işaret ederek, “Sağ kolum, manevi kardeşim benim yerime çalışıyor.” dedi, maksatı Fatih’le Hare’nin arasını yapmaktı. Gelecekteki damat adayını övmekti. Karahan kendini oğlunu öven anne gibi hissetmişti. Ama o da bundan gocunmadı. Hilmi bey Fatih’e baktı. 

“Öylemi ? Çok iyi.” diyerek dudak büktü genç adama bakıp. 

Hurinur hala başıyla Duru’ya kalk işareti yapmıştı. Duru’da görse ya! Rüzgâr’la birbirlerini kesiyorlardı. Nil, ablasının kulağına doğru eğildi. “Abla yedin adamı kaşınla gözünle, halam işaret ediyor bir saatir. Kahve zamanı…” dediğinde Duru, yerinden ok gibi fırladı. Hakikaten yemiş miydi? Tövbe estağfurullah çekti içinden. Var elli tane insan bu kadar kahve nasıl yapılırdı ki? 

Çoğunluk orta şekerli isteyince Duru ile tüm kızlar mutfağa geçti. Çalışanlar bir yandan kahve makineleri bir yandan kızlar bir yandan hazırlığa başladılar. Lokumlar küçük gümüş tabaklara ikramlıklar servis tabakalarına bir bir yerleştirildi. Mutfaktaki hummalı görsel Duru’nun gözlerinin dolmasına neden olmuştu. Ruken gelip ablasına sarıldı. “Neden ağlıyorsun ablacığım? Bugünü hiç unutma çok güzel bir gün.” Ruken’in de çok ağlayası olduğu titreyen sesinden anlaşıyordu. Sarılmış olan abla kardeşe dönen mutfak ahalisi de en az onlar kadar duygulanmıştı. 

“O kadar çok şey yaşandı ki bugünü hiç hayal etmemiştim. Mutluluktan Ruken…” dedi kardeşini öperken. Keşke annemde olsaydı, diyemedi. 

Mutfağın kapısına elini dayadı Nazlı. “Kesin  zırlaşmayı!” dedi sert bir çehreyle, ardından gülümsedi. “Kocamın tuzlu kahvesini yapmaya geldim. Bana da yer açın.” diyerek mutfağa hızla daldı. Ocak başında olan Saray ve Nur’un arasına girdi. Kızlar kahkahayı basmıştı. Az önce salya sümük ağlayanlar şimdi komplo teorileri eşliğinde kahve yapımına devam ettiler. 

Hare tuzlu kahveyi hayal etti. “Yazık abilerime ama içmeseler olmaz mı?” dedi. AZA sertçe yutkundu. “Ben aşık olduğum adamla evlenirsem bir gün, tuzlu kahve vermeyeceğim.” diye ekledi Hare. 

Aslı Hare’nin yanına gelip kolunu kızın omuzuna attı. “Artık bizımlesın, o dedigin imkansız.” dedi. Hare sustu. Bu hatunlar dediklerini yaparlardı. O kapasite vardı. 

Küçük gümüş tepsiye iki fincan koydu Nazlı “Biri abinin diğeri Rüzgâr’ın karışma ihtimali sıfır, çünkü ikiside tuzlu ve biberli.” diyerek Duru’ya göz kırptı. Duru gülerek tepsiyi eline aldı. Elinde tepsilerle hizmetçiler onların ardından da elleri dolu olan kızlar sırayla solona girdi. En arkada Duru vardı. Sırası gelince önce Rüzgâr’a sonra abisine verdi fincanları. Rüzgâr’ın fincanı alırken ki bakışını ömrü oldukça unutmazdı Duru. Yüreğinde açmasını sağladığı tohum filiz vermişti. Can suyuda Rüzgâr’dı, aldığı havada… 

Herkes yerine oturduğunda fincanlardan ilk yudumlar alınmaya başlamıştı. Ama Rüzgâr fincanla aşk yaşıyor gibiydi. Karahan’da zevkle izliyordu onu. 

“İçeceksin! Bakmakla olmuyor.” dedi. 

Başını kaldırıp Karahan’a baktı Rüzgâr. “Evet haklısın da malum ilk defa içeceğim biraz tadını çıkarayım dedim.” 

‘Küstah’ dedi Karahan içinden. “Çok basit merak etme!” Elini fincan kulpuna götürdü Karahan. Eline aldı. “Bak basit yani. Al eline sende.” salonda herkes onları izliyordu. Kızlar çakal yavruları gibi kenarda sıfır renkle izliyordu. Başını iki yana sallayan Rüzgâr içinden, “Bu günler de geçecek.” diye düşünüp Karahan’ın oyununa dahil oldu. 

Aslı köşeden bağırdı. “Tek seferde yudum değil.” 

Onada başını salladı Rüzgâr. Karahan fincanı dudagıyla buluştururken Rüzgâr’da ona uydu. Rüzgâr bir saniyede fincanın içindekini midesine indirdi. Gülümse oğlum, kendine komut verdi. Fincanı tepesinden indirirken Karahan’ın küçük bir öksürükle kahveyi üzrine sıçratmasıyla Rüzgâr ona döndü. 

Suratı sirke içmiş gibi olan Karahan’ın şuan tek gördüğü karşısında gülüşüyle güneşi kıskandıran karısıydı. “Ne oldu Karam, tuzlu mu geldi? Ama içecektim vermiştin demiştin. Bende geç olsun güç olmasın dedim.” dedi Nazlı. 

Rüzgâr içtiği iğrenç şeyi çoktan unutmuştu. Az önce kendisine nasıl içeceğini söyleyen adam meğer vaktinde içmemişmiş. Sesizce gülümsedi. “Varsa yine alırım.” dedi Duru’ya bakıp, “kalmadı.” cevabı alınca arkasına yaslandı. Karahan karısına sen görürsün bakışları attı. Nazlı’da omuz silkti. Göreceği de neyse en fazla severdi yani…

Hilmi bey kahve içilince söz almak istedi. “Efend..” diyemeden Bekir dede de söze dahil oldu. “Olan olmuş sevmişl…” sözünü bitiremeden  Hilmi dede, “Ziyar…” o da yarım kalınca Bekir dede, “Biz  büyükler ola..” diye devam etti. 

Turgut Kara ve Karahan gibi odanın içindeki herkes bir Bekir dedeye bir Hilmi dedeye dönüyorlardı. İki keçi misali ipten ben geçeceğim bakışları atan dedeler diş sıktılar. 

“Torun benim gelin benim. Kızıda ben isterim.” dedi Hilmi dede. Ne olduğunu anlamayan herkes şaşkındı. Bu nasıl kız istemeydi? 

“Torun da benim gelin de, ben isteyeceğim.” dedi Bekir dede. Ağzı açık kalan Karahan söze nerden girse kime ne dese bilmiyordu. 

Aslı Ruken’e eğildi. “Koş Poyraz’ı getir.” diye fısıldadı. Ruken koşarak yukarı çıktı. 

Hilmi dede, “Bıkmadın otuz küsur senedir değil mi? Rüzgâr benim varisim. Tek erkek torunum.” diyerek ayağa kalktı. 

Rüzgâr elini alnına götürüp başını eğdi. ‘Vah benim halime’ der gibi başını sallıyordu. Başını kaldırıp ayağa kalkan Hilmi beye baktı Karahan. Ağzı daha bir açılmıştı. Şok halindeydi. Bekir dede de ayağa kalkınca ona baktı. 

“Onun annesi bir Karacadağlı, benimde soyumun tek erkek torunu otuz senedir de sen anlamadın bunu kalın kafalı Hilmi.” 

Anneanne ve babaanne köşede fenalık geçirmek üzereydiler. Bekir beye sus demek kimsenin haddi olmamıştı şimdiye kadar, kızları ve damatları da öylece bakıyordu. Rüzgâr ayağa kalktı. Hilmi dedesinin koluna dokundu. “Dedem etme eyleme.” dedi yalvarır tonda. 

“Sus sen, sen benim torunumsun o kadar!” dedi Hilmi bey. Duru tahmin etmişti ama bu kadarını değildi. Köşede sesizce ve şaşkınlıkla bekliyordu. 

Birbirlerine bir adım atan dedelerin yumruklar havaya kalkmıştı. Bir anda herkes ayağa fırladı. Salon karmaşa ve desibel yüklenmesiyle mahşere doğru gidiyordu. Hilmi dedesinin koluna yapışan Rüzgâr’ın hali içler acısıydı. ‘Mutluluk bana haram mı Allahım’ içinden söyleniyordu. Karahan’da sonunda ayılıp Bekir dedenin safına geçti. Ama kimse kimseyi ne duyuyor nede görüyordu. 

“Benim torunum!” 

“Hayır, benim torunum!” 

“Ben isteyeceğim.” 

“Hayır, ben isteyeceğim.” 

Omzuna yatırdığı Poyraz’la araya giren Aslı’yı görünce Bekir dede taş olup kaldı yerinde, tek bir söz daha edemedi. Romanların müzik sesi duyunca kesilen kavgası gibiydi. Bekir dede de Poyraz’ı görünce her şeyi unutmuştu. 

“Bekir dede bak bu da senin torunun.” diyerek bebeği dedenin kucağına bıraktı Aslı. Bebeğe bakıp kalan Bekir dedenin gözlerinden bir bulut geçti. Hiç bir zaman neden diye isyan eden olmamıştı. Çok istemişti ama Allah vermemişti. Ona sorgu olmazdı. İmtihan, deyip geçmişti. Rüzgâr’ı kucağına aldığı ilk gün bile bu kadar mutlu olduğunu hatırlamayadı. Yetmiş yaşının üstünde olan bu adamın gözlerinden bir damla yaş inmişti. 

“Deden seni yaradana kurban olsun.” diyerek Poyraz’ı bağrına bastı. 

Hilmi dede utanmasa ağlayacaktı. Yerine otururdu. “İyi sen iste izin verdim.” dedi. 

Bekir dede de yerine oturdu. “İstemez ben yeni torun buldum. Al kıymetli torununu başına çal.” dedi. 

Salondan manidar bir, “Haydaaa.” sesi yükseldi. 

“İkiniz aynı anda isteyin.” diyen Karahan. Karısının sözünü dinlemediği için, tuzlu kahve fıçısına girseydim keşke, dedi içinden. 

Dedeler, “Allah’ın emri peygamberin kavliyle.” cümlesini aynı anda söyleyerek noktayı koymuşlardı. Turgut Kara’ya düşen, “Verdim gitti!” sözüyle Rüzgâr ömrünün en derin nefeslerinden birini daha hanesine eklemişti. 

Anneannesi, şık çantasından çıkarttığı üç büyük kadife kutuyu kızı Nagehan’a hanıma uzattı. Nagehan hanım ayağa kalkıp Duru’nun yanına gelince Duru’da ayağa kalktı.

İlk kutuyu açtı. Işıl ışıl parlayan zümrüt set takımı açtı önce Ayten hanım. “Bizde adettir kızım. Sizinki biraz tersten olduğu için bu güne denk geldi. Bu senin bebek hediyen.” Diğerini açtı. Yine göz kamaştıran pırlanta boynun üst kısmından başlayıp alt kısmına kadar inen çok taşlı bir kolyeydi. Duru çok şaşırmıştı.

“Bu da nişan hediyen.” Kutuyu kapatıp ikisini de Duru’ya uzattı. 

Son kutuyu açınca içinde yüzük gördü Duru kaşları havaya kalkmıştı şaşkınlıkla. “Çok güzel.” diye mırıldandı. Yakut, zümrüt ve pırlantanın hakim olduğu yüzük bir ucu parmak başlangıcında diğer ucu parmak bitimine üç santimde son buluyordu. Üzerindeki nakış çok farklıydı. İnce ince işlenmişti taşlar. O kadar kibar duruyordu ki beğenmemek imkansızdı. 

“Bunu babam senin için özel olarak yaptırdı. Senden de gelinlerine geçmesi niyetiyle.” dedi Nagehan hanım. Duru biraz utanmıştı. Ama renk vermedi. “Çok teşekkür ederim.” diyebildi gülümseyerek. Kutudaki Rüzgâr’a ait olan yüzüğün ucundaki kurdelaya kendi yüzdüğünü bağlayıp kutuları kapatarak yanında olan Ruken’e verdi. 

İki normal çift gibi yan yana geldiler. Oğulları olmasa ilk defa yan yana geldiklerini düşünürlerdi. O derece heyecan basmıştı ikisinide. Turgut Kara yeni bir tartışmaya mahal vermemek için öne çıktı. “Ben keserim. O benim ilk kızım. Annesine en çok benzeyen… O zevkte benim olsun.” demişti. Kimse de karşı çıkmamıştı. 

Kollarında uyuyan Poyraz’ı bırakamaya niyeti olmayan Bekir dede öylece bebeğe bakıyordu. “Kurban olduğum Rabbim ne güzel yaratmışsın.” diye mırıldandı. 

Aslı’nın beklediği telefon geldiğinde kızlara baş işareti yaparak salondan çıkardı. Bir gurup ki bu gurubun kendi hatunlarından oluşması tüm eşlerin kızların peşinden bakmasına neden olmuştu. 

Yiğit, “Yine bir şey karıştırıyorlar beyler demedi demeyin.” dedi. 

Murat, “Başını karın çekiyor korkmalıyız demedi deme Yiğit.” dedi. 

Karahan, “Sorun yok! Onların karıştırdığı her iş hayra çıkar.” demekten kendini alamadı. Hepsi de başıyla Karahan’ı onaylamıştı. 

“Evet Aslı hanım; Sakarya’da buldum. Küçük bir şirkette sekreter olarak çalışıyor. Yağmur Akahan ismini kullanıyor. İki ay önce girmiş işe. Bundan öncede Bolu’daymış. Ordada iki ay kadar kalmış.” dedi Cesur.

“Teşekkür ederim Cesur, bana tam adresini mesajlar mısın?” dedi Aslı. 

“Önemli değil. Zaten pansiyonda kalıyor. Hemen atıyorum.” diyen adam telefonu kapattı. Aslı karşısında duran kızlara baktı. Azra ve Nil hamile, geç! Asya’nın bebeği var, geç! Duru’nun hem bebeği var hemde yarın kınası, geç! Karahan Nazlı’yı hayatta yollamaz onu hepten geç! Ruken adamı çenesiyle trafikte intihara sürükler onuda geç! Zeynep! Ve mutfak kapısında beliren Hare! 

“Hare bu gece benimle takıl bebegim.”

“Olur.” dedi Hare gülerek. Neye evet dediğini de bilmiyordu. Sevdiği adamın sevdiği kadını bulmaya gideceğini sonra öğrenecekti. Kızlara döndü. “Zeynep ben ve Hare Sakarya’ya gidiyoruz.”

Nazlı ellerini beline yerleştirdi. “Bende geliyorum.” 

Aslı kahkaha attı. “Hadi kız oradan, Karahan seni bakkala bile yollamaz gece.” 

“Görelim mi?” Nazlı göz kırptı. 

Erkek tarafı misafirleri araçlarına binmiş yola düşmüşlerdi. Rüzgâr’ın gidesi yoktu. Bahçede kızı bir kaç dakika daha nasıl oyalarım hesabı yapıyordu. 

“Yüzük çok güzel Rüzgâr. Gözlerimi alamıyorum.” dedi Duru, gece bile ışıl ışıldı yüzük. 

“Sen birde düğünde takacaklarını bilsen.” 

“Yok artık! Düğünde ne takacaklar?” Bu gece taktıkları takılarla ülkede yoksul kalmazdı.

“Ağa gelini olunca böyle oluyor. Boş ver sen, gelsene böyle.” Kızı demir kapının dışına çekti. Duvar dibine. “Dur! Delimisin sen!” 

Duru’yu duvarla arasına hapsetti. “Evet deliyim.” Kızın boynuna doğru sokuldu. Soğuk buz gibi havada niye şimdi ateş basmıştı ki? Duru bir milim bile oynamadı yerinden. Minik dokunuşlarla kızın yüzüne kadar geldi. Sıcak nefesi ve boğuk sesiyle, “Deli ediyorsun beni ama bihabersin. Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Neyi?” 

“Parmağını bile oynatmadan beni delirtmeyi.”

“O senin kendi deliliğin kocacığım.” Kollarını Rüzgâr’ın boynuna doladı. Kaşları havalanan Rüzgâr, duvarda olan ellerini  karısının ince beline doladı. Sıkıca kendine çekti. 

“Senin o kocacığım diyen dilini yiyeceğim. Sen beni öldürmek istiyorsun anlaşıldı.” 

“Allah korusun. Daha çok eğleneceğiz.” Adamın dudağının kenarına en isteklisinden bir öpücük bırakıp sersemleyen Rüzgâr’ın kollarından çıktı. Demir kapının ardına geçip, “Yarın görüşürüz.” diyerek elinin içine öpücük bırakıp Rüzgâr’a doğru üfledi. Klişe olsada seven tarafından havada yakalan öpücük kadar tatlı ne vardı? Rüzgâr’da havada yakmayıp dudaklarına götürdü hayali öpücüğü.

“Görüşeceğiz görüşeceğiz.” diye mırıldandı. 

Duru eve girdiğinde evin içindeki tartışmanın göbeğine düştü. 

“Gidemezsin!” diye gürleyen Karahan. Ve karışısında iki eli belinde panter Nazlı… 

“Giderim! Ve gideceğim!” 

Sinema izler gibi dizilen ahali hallerinden oldukça memnundu. Hatta en çok Yiğit memnundu. Kardeşi Karahan’a kök söktürüyordu. 

“Duyanda kaçıyorum zanneder. Alt tarafı Sakarya iki saatlik yol. Gideceğim Karahan Kara. Benim de adım Nazlı’ysa ben gideceğim!” dedi saçını savurup kollarını göğsünde bağladı Nazlı. 

Karahan Aslı’ya döndü. “Sen bu kadınlara ne veriyorsun? Sayende hepsi birer amazon oldu.” 

Yiğit gözlerini kıstı. “Hop yavaş! Zaten yumruk attın karıma, bence kaşınma.” 

“Kılıbık sende.” dedi Karahan memnuniyetsiz bir bakışla. 

Nazlı dişlerini sıkarak bir adım öne çıktı. “Abimle düzgün konuş! O karısına güveniyor diye mi kılıbık? Sende biraz kılıbık olsana Karahan.”

‘Sanki güvenmiyorum. Kadın ben sensiz uyuyamıyorum.’ Karısına kısık gözlerle baktı. Onun o tek kaşı havada minicik bedeniyle içinde gizlediği ateşli kadın tamda şu an karşısında duruyordu. 

“Git.” dedi ellerini cebine atıp rahat bir tavırla. 

Odanın içindeki kızlar hep bir ağızdan şaşkınlıkla, “Uuuu.” dedi. 

Nazlı’da şok olmuştu. Böyle olmaması gerekiyordu. Nazlı daha bağırıp çırpınacak en sonunda öpüp koklayacaktı. “Ne?” dedi  kısık sesle. 

“Git. Ama bende geleceğim.”

Kızlar bu sefer, “Hmm.” dediler. 

Gözlerini devirdi Nazlı. Aslı ayağa kalktı. “Olur valla, benim için sorun yok. Bizde uyuruz.” dedi. 

Yiğit, “Bende gelirim o zaman. Benim bir eksiğim yok çok şükür.” Aslı tüm işleri kocalardan gizli yaptığı için kendini bir kez daha tebrik etti. Bu adamlar çocuktan beterdi. 

“Gel kocam, sende gel.”

İki saat sonra konforlu, minibüsten bozma jipin içinde Zeynep, Hare, Nazlı ve Aslı arkada birbirlerine yaslanmış uyukluyorlardı. Aracı Karahan kullanıyordu. Yiğit’te hemen yanında uyukluyordu. Çünkü saat gecenin üçüydü. Verilen adrese yaklaşmaya tam olarak yarım saat kalmıştı. 

Pansiyonun önünde durdurdu Karahan arabayı. İlk önce Nazlı’ya seslendi. Sese hepsi uyanmıştı zaten. Uykusuzluktan daha iyiydi iki saatte olsa uyumak. Araçtan inince soğuk hava hepsini kibrit çöpü yapmıştı. Yamulan her hücreleri kendine gelmişti. Önden Karahan ve Yiğit girdi. Kızlarda peşlerinden. Salaş, derme çatma ama temiz gibi görünen girişte etrafı incelediler. Recepsiyon demeye bin şahit gereken bölmenin arkasında uyuklayan adamı görünce Nazlı kıkırdadı. Hepsi birden ona döndü. “Ama ağzı açık çok komik uyuyor baksanıza.” 

Belli belirsiz gülen Karahan uyuyan adama döndü. Ortada çan falan da yoktu. Büyük elini sertçe ahşap zemine indirdi. Çıkan gürültüyle deprem oluyor zanneden adam ok gibi ayağa fırladı. “Kaçınnn Allahhh!” diye avcıya yakalanmış tavşan misali yerinde döndü. Kızlar kahkahayı koyverince adam durdu. Ardına dönüp baktı. İki iri kıyım adam dört tanede kadın. 

Hiç bozuntuya vermeden, tüm bedenini çevirdi onlara. “Hoş geldiniz. Oda mı lazımdı?” dedi, boğazını temizleyip. Susan kızların içi kaynıyordu. Bu da inip kalkan omuzlarından anlaşılıyordu. 

“Yok, biz birini arıyoruz.” dedi Yiğit. Adam gözlerini temkinlice gezdirdi üzerlerinde. Olamazdı. Sabah mutfakta sıkıştırdığı kız tava tencere Allah ne verdiyse başına geçirdikten sonra, “Sen görürsün seni abilerime söyleceğim. Öldürecekler seni.” diyerek çekip gitmişti. Bu iki yarı çam o kızın abileriydi. 

Ellerini havaya kaldırıp yalvardı. “Abi valla ben bişey yapmadım. Kardeşiniz bana yavşadı.” dedi. 

Yiğit’i adama kaşlarını birleştirip baktı. Karahan, “Ne?” dedi şaşkınlıkla. 

Kıvrak zekasıyla nam salan Aslı, Yiğit’i ve Karahan’ı yarıp adama yaklaştı. “Yok abi sen bizi yanlış anladın. Sen gel bir yaklaş ben sana başka birini soracağım.” 

Adam rahat bi nefes aldı. Aslı’ya az biraz yaklaştı. Aslı adamı yakasından yakalayıp suratını masaya yapıştırdı. Normal zamanda gücü elbette bir erkeğe yetmezdi. Bir! Sinirli bir kadından korkacaksın, çünkü içindeki güç beden diline vurur. İki! Erkek her zaman bir kadına boş bulunur, onu değerlendir.

“Ulan yavşak sensin, pislik herif ne yaptın lan kıza?” dedi. Yiğit ve Karahan dumur olmuş bakıyorlardı. Yerinde çırpınan adamı iyice bastırdı. “Abla valla bişey yapmadım, köşede sıkıştırdım.” dedi, bunu basit bir şeymiş gibi görerek. 

Yiğit, “Aslı bırak adamı.” dedi. “Olur kocacığım bak bıraktım.” Ellerini çekince adam başını usulca kaldırdı. Masanın üzeinde duran kalem kutusunu hızla alıp adamın tepe noktasına sertçe vurdu. “Ama bunu da bırakmazsam  içimde kalırdı.” Adam sendeledi yerinde masanın bir adım gerisine dolanan Yiğit adamın yakasından tutup kendine çevirip kafa golünü attı. Adam acıyla inleyip koltuğa çöktü. “Bak şu kadından gerisi benim bacım. Sen benim bacımı nasıl köşede sıkıştırırsın lan?!” dedi Yiğit. 

Zeynep, “Ne ne laftı beh.” dedi. 

Karahan yüzünü buruşturup, “of.” çekti. Birde buraya tek gelecektiniz.” Koltuğa çökmüş adamın yakasından tutup masanın üzerine yatırdı. “Yağmur Akahan hangi odada kalıyor? Hemen söyle yoksa seni bu kadınlara veririm. Sicilleri kabarık haberin olsun.” 

Adamın gözleri büyüdü. “29 nolu oda ağbiii” dedi. Masanın arkasına doğru fırlattı adamı. “Yiğit sen kızlarla git. Ben burada bu şerefsizle biraz stres atacağım.” dedi Karahan. Yiğit kızlarla üst kata doğru çıkarken adamın, “Ah.” sesleri duyulmuştu. Kızlar sesizce gülüyorlardı. 

“Bizde bir şey var, belayı çekiyoruz.” dedi Aslı. 

29 nolu odanın önüne gelmişlerdi. Aslı bir iki kez tıkladı. Ama hiç ses seda yoktu. Gecenin bir yarısıydı. Kimseyi rahatsız etmek istemiyorlardı. Ama açmazsa mecburen biraz gürültü çıkacaktı. Zeynep sertçe vurdu. Sessizce beklediler bir kaç saniye. En sonunda “Ne istiyorsunuz?” diyen Yağmur’un sesini duydular. Kalabalık olduklarını ince kapının ardından duyumsamıştı. 

“İstanbul’dan geliyoruz Yağmur. Rüzgâr’ın akrabalarıyız. Biraz konuşmak istiyoruz. Adım Aslı Demirkan.” Yağmur’dan bir süre hiç ses gelmedi. Hare sirke satan suratıyla duvara yaslanmış izliyordu. 

“Hadi Yağmur, kötü bir niyetim yok. Açarsan konuşabiliriz.” 

Bir kaç saniye sonra kilidin dönme sesiyle birlikte kapı açıldı. Zayıf, gözlerinin altı çökmüş bir Yağmur beklemiyorlardı. Kadın yeşil gözlerini kapının önünde duran beş kişiye çevirdi. Yiğit, “Ben burada beklerim siz içeri girin.” dediğinde Aslı Yağmur’a döndü.  

“Gelebilir miyiz?” 

Yağmur kenara çekildi. Kapıyı ardına kadar açtı. İkna etmekte hiç zorlanmadılar. Artık Yağmur’un da bitiş noktasına geldiğini her halinden anlamıştı kızlar. Bütün eşyalarını valize yerleştirmeye yardım edip, pansiyona olan borcunu da kapatarak İstanbul’a doğru yola çıktılar. Çıkarken gördükleri manzara tam bir görsel şovdu. 

Sabah kızı sıkıştıran adam kızların önünde gözü başı patlak şekilde el pençe durmuştu. Kapıdan en son çıkan Karahan adama geri dönüp, “Gözüm üstünde bir yanlış daha yaparsan…” Elini boğazına götürüp kesme işareti yaptı. Adam yutkundu. “Acımam.” demişti Karahan. 

Dönüşte arabayı Yiğit kullanmıştı. Karahan’da uykuya geçmişti. Sabah altı gibi Yağmur’u Azra’nın eski dairesine yerleştirip evlerine dönmüş ve bir kaç saatlik uykuya dalmışlardı. 

Eve çağırılan kuaför olayıyla olmayacaktı. Önceden bir güzellik salonu ayarlamışlardı. Öğlen iki de hepsi aynı yerde buluşmuştu. Cilt bakımları yapılan Saray, Nur ve Yağmur’un yanına gitti Duru ile Aslı. Çok komikti halleri, yüzlerinde maskeler, saçlarında folyolar. 

“Artık tanışsak mı Yağmur?” dedi Duru kıza elini uzattı. “Sen eşimin en yakın arkadaşının eşisin.” dedi Duru gülümseyerek. 

Yağmur kızın elini sıkıp tebessüm etti. “Öyle demesek… Beni nasıl ve neden buldunuz bilmiyorum ama boşanacağım artık. Gerçekten sıkılmıştım kaçmaktan.” 

“Neden kaçtığını bize de söylersin belki.” dedi Aslı. Ama Yağmur’un konuşmaya niyeti olmadığı belliydi. Sessizce önüne dönmüş ve soruyu cevapsız bırakacağı için utanmıştı. 

Aslı. “Neyse… Şimdi hayatım seni kocanın gözüne gözüne sokmak için çok işimiz var.” dedi. 

“Ben onun gözüne sokulmak istemiyorum.” dedi Yağmur. 

Aslı rolünü kesmeye başladı. “Haklısın, ne kadar beceriksiz bir adammış. Benim bir kaç saatte bulduğum seni, hala arıyor. En iyisi ne biliyor musun?” diyerek kıza eğildi. 

Aslı’nın sürekli haraket eden göz bebeklerine baktı Yağmur. “Ne?” 

“Göster ama elletme! Kudursun.” dedi. Yağmur’un kaşları havaya kalkmıştı. Ağzı açılmıştı. Utanmış bile olabilirdi. Bunu daha önce kimseden duymamıştı. Aslı doğruldu. Sesini yükseltip salonda yankı yapmasına neden olacak kadar hemde. “Gerçi bunu dediğim en son kişi hem gösterdi hem elletti. Üstüne de üç çocuk yaptı.” dedi salonun içinde çınlayan sesiyle. 

Yağmur, “Ha.” diyebildi. 

Manikür yaptıran Nazlı sarı saçıyla hemen seçiliyordu zaten, başını kaldırıp bağırdı. “Yasaklar tatlıdır bebegim.” deyip gülümsedi. 

“Arsız.” dedi Aslı. “Abaza hatun.” 

Nazlı omuz silkti. “Yağmur az sürünsün, bak nasıl seviyor o zaman.” dedi kıza göz kırptı. 

“Yuh… Adam ilk okuldan beri aşıkmış daha nasıl sevecek?” dedi Zeynep. 

Yağmur büyüyen gözleriyle, “Neyden beri aşıkmış?” diye cırladı. 

Tüm başlar aynı anda Yağmur’a döndü. Hepsi şok olmuştu. Bunlar o kadar yıl aynı evin içinde ne yapmışlar acaba? Bu soru hepsinin aklından geçmişti. Aslı başını iki yana salladı. “Kuzum sen adamla çelik çomak mı oynadın o kadar yıl?”

Yağmur yine utanmıştı. Başını önüne eğdi. 

“İlk kural başını asla eğme!” dedi Azra. 

Nereye düştüğünü bir anlayabilseydi. Belki bir şeyler yapabilirdi Yağmur. Ama şimdilik elinden fazlası gelmiyordu. Belki öğrenirdi. Belki…