Ağustos 25, 2020

8. Alacağım Kızım Sen

ile payelll

 

 

Rüzgâr’ın ailenin içine sızma planları son hız devam ediyordu. Dedesinin çiftliğine doğru yola çıkmıştı. Ağzına taktıgı şarkıyı evirip çevirip mırıldanıyordu. ‘Duru ile bir kaç saatte bu hale gelmişim. Kim bilir bir ömür nasıl mutlu  olurum.’ düşüncesiyle keyfi yerindeydi.  Arabayı kenara çekip dörtlüleri yaktı. Eline telefonunu aldı.

 

Rehberden hiç aramadığı numarayı bulup üzerine dokundu.

“Rüzgâr.” diyerek açtı telefonu Karahan. Bir pazar günü telefon beklediği en son kişi bile değildi.

“Nasılsın Karahan, rahatsız etmiyorum umarım?”

“Estağfurullah olur mu, ne rahatsızlığı?” diyen Karahan neden aradığını da merak etmiyor değildi.

 

“Teşekkür ederim. Ben, geçen sizi gördüğümde çok utandım. Gelip bebeklerinizi görmek istiyorum. Müsaadenle.” dedi.

 

Soluğunu tutmuş Karahan dan gelecek cevabı bekliyordu. Karahan’ın gülen sesi ona cesaret vermişti.

 

“Rica ederim Rüzgar, neden utanasın. Şeref duyarız. Yarın akşam müsaitsen yemeğe bekleriz.” dediğinde Rüzgâr’ın ağzı kulaklarına varmıştı.

 

“Çok naziksin. Tamam, yarın akşam gelirim.”

 

Karşılıklı telefonları kapatınca arabasını keyifle çalıştırdı. Şimdi bir de dedesi vardı. Ondan nasıl kurtulacaktı. “Aman.” dedi. “En fazla yaş odunla kovalar.”

 

Arabasını park edip dışarı çıktı. Kapının ziline basıp bekledi. Kapıyı dedesi Hilmi bey  açmıştı. Gözlerinden ateş çıkıyordu. Belli ki haber ondan önce gelmişti çiftlik evine. “Selamın Aleyküm dede.”

 

Dedesinin elinde sopa olsa vuracak gibi duruyordu. “Geç lan içeri.” dedi sinirle Hilmi bey önden yürüyüp salona geçti. Rüzgar elini havaya kaldırdı. “Allah’ım sen yardım et.” diye mırıldandı.

 

İçeri girip salona geçti. Babaannesi içerden sevinç nidalarıyla geliyordu. “Oğlum hoşgeldin.”

 

Babaannesine sarılıp dedesine göz attı Rüzgâr. Koltuğunda oturmuş gazetesini okuyordu.

 

“Beni korursun değil mi?” diye fısıldadı babaannesine. Nimet hanım gözlerini kapatıp açtı. “Sen hiç merak etme.”

 

Dedesinin karşısına geçip oturmuştu. Ama Hilmi bey sakin haliyle gazete okuyordu. Az önce sinirli değil miydi bu adam? Şimdi gazete okuyordu. Bu onun fırtınadan önceki hali olduğunu hatırladı Rüzgâr.

 

“Hiç bana surat asma. Sen istedin, söz verdin diye bir şey demedim ama olmadı.” deyip bodoslama giriş yaptı.

 

Hilmi bey gazetesinin sayfasını sakin sakin çevirdi. “İyi bok yedin hayvan oğlu hayvan. Senin yüzünden elli yıllık dostuma rezil oldum. Ağzımı açıp tek kelime edemedim.” dedi hala sakindi.

 

“Dede sevmediğim biriyle hemde Müge  gibi aklı sadece paraya, alışverişe, eğlenceye çalışan boş bir kızla neden evleneyim?”

 

Nimet hanım, “Çocuk haklı sana ne zamandır söylüyorum. Ay o kız bize torun bile vermez. Vücudu bozulur diye.” dedi. Hilmi bey karısına kısık gözlerle baktı. Nimet hanım bilmiş haliyle tek kaşını kaldırdı.

 

Hilmi bey torununa döndü. “Laf laf, kaç yaşına geldin. Biz istiyoruz evlen, soyumuz kuruyacak zibidi. Hani torun? Asilkan soy adını kim taşıyacak? Hare’nin çocukları mı?”

 

Hare’nin çocukları taşımayamazdı elbette. Rüzgâr için çokta önemli değildi. Ama eski insanlar için bu ad soy meselesi kıymetliydi.

 

“Dede ben sana şunu söyleyeyim; Ben Müge ile evlenmeyecegim. Sevmiyorum zorla değil ya.” diye çıkıştı.

 

Hilmi bey ayaga kalkıp karşısına geçti. “Sevdiğini getir o zaman serseri, getirmeden de karşıma çıkma! O kadar lafı yedim bari boş yere yemiş olmayayım.” Rüzgâr da ayaga kalktı. Dedesinin karşısında yerini aldı.

 

“Getireceğim.” Hilmi bey ve Nimet hanımın gözleri parlamıştı. Nimet hanım ayağa kalkıp torunun yanına geldi.

 

“Adı ne adı?” Kadınlar ahh kadınlar yaşları kaç olursa olsun hep aynılar.

 

Duru’nun adı aklından çıkmıyordu zaten de, babaannesi sorunca gülümsedi. “Ya babaanne daha çok erken. Ama söz getireceğim. Adını da o zaman söylerim.”

 

Dedesi Hilmi bey arkasını dönüp odanın çıkışına doğru yürüdü. Durup hiç dönmeden, “Üç günün var. Getirdin getirdin. Yoksa Müge’yi allem eder kallem eder başına geri sararım.” dedikten sonra türkü söyleye söyleye dışarı çıktı.

 

Rüzgâr’ın paçaları tutuştu. Üç günde Duru’yu buraya nasıl getirirdi. Zordu. Çok zordu.

 

“Ah dede ah…” diye söylendi.

 

 

 

Yoğun geçen günün ardından en iyisini evine dönmek olduğuna karar veren Rüzgâr evinin kapısını açıp içeri girdi.

 

Kaşları catılmıştı. Çünkü kapının önünde oldukça büyük ve süslü iki tane valiz vardı. Aklına dolan düşüncelerle yüzünü buruşturdu. “Hayır Müge sakın bana taşınmış olma. Yada ol seni dışarı atmak benim için zevk olacak.” diyerek evin içini taramaya başladı. Hem arıyor hemde kendi kendine söyleniyordu. “Ah dede, bunlar hep senin suçun.”

 

Mutafaga girdiğinde gözlerine inanamadı. “Hare.”

 

Hare abisinin onu bulmasını bekliyordu. Mutfakta kendine yiyecek bir şeyler hazırlamakla meşguldü. Elindeki tabağı tezgaha bırakıp abisine koştu. “Abim.” diye Rüzgâr’ın kollarına attı kendini. Rüzgâr hem şaşkın hem mutlu ama daha çok mutlulukla sardı kardeşini. Geri çekilip kız kardeşine baktı. “Sen neden geldin? Bir şey mi oldu?” diye sordu telaşla. Hare abisinden tamamen ayrılıp  tabağına geri döndü. “Aşk olsun abi, sekiz aydır seni görmüyorum. Aklına gelen ilk şey bu mu yani?” deyip kumral saçlarını eliyle arkasına attı. Rüzgâr’ın ağzından şaşkınlıkla ilk bunlar çıkmıştı. Kardeşinin yanına gelip oturdu. Kolunu Hare’nin omzuna atıp kendine çekti.

 

“Şaşırdım kızım ondan öyle söyledim. Ne zaman döndün ve neden haber vermedin? Seni almaya gelirdim.”

 

“Sürpriz yapayım dedim.” diye gülümsedi Hare. Abisine sarıldı. “Seni çok özledim yakışıklım. İngiltere den çok sıkıldım. Artık gitmek istemiyorum.”

 

Rüzgâr dudaklarını sağa sola kıvırdı. “Hmm bunu yemem. Başka yalan uydur bekliyorum.”

 

Hare alt dudağını üst dişiyle sıkıştırdı. Abisine kaçamak bakış attı. “Şey…”

 

Rüzgar gülmemek için kendini tutup “Ney?”

 

“Şey işte azcık kovuldum da okuldan. ” kaşları havaya kalkan Rüzgâr ağzını açamadan Hare konuşmaya devam etti. “Valla bak benim suçum yok abi.” Rüzgâr eliyle durdurdu Hare’yi. Hare susup sindi olduğu yere. “Yine kaldın sınıfta tahmin etmesi zor değil. Kızım bu kaçıncı yılın yirmi beş yaşındasın. Bir türlü mezun olamadın.” diye tatlı sert konuştu Rüzgâr.

 

Hare gözlerini abisine çevirdi. Yeşil hareleri ışıl ışıldı. Moda tasarım okuyan Hare son üç yıldır mezun olamıyordu. Bunun da nedeni eğlence merakı yüzünden asla ders çalışmamasıydı.    “Yok öyle değil son dersimi verdim. Yeni mezun oldum da.” dedi ve durdu.

 

Şaşıran Rüzgar, “Da-sı ne?” diye sordu.

 

“Okulun kel, şişman müdürü beni rezil etti. Neymiş onlarınki gibi bir okulda kimse bu kadar yıl sınıfta kalmazmış. Okulun prestijini düşürüyormuşum. Falan filan işte. Bende toplandım geldim.” dedi mahcup şekilde.

 

Rüzgâr gözlerini devirdi. “Neyseki aptal olmadığını biliyorum.” Hare’nin üzerine göz attı. Bluzundan eteğine kemerinden ayakkabısına kadar baştan aşağı marka olan kız  kardeşi asla çakma kıyafetler giymezdi. Her giydiği birbirine uymalı harika görünmeliydi.

 

“Çok ayıp etmişler. İngiltere ekonomisi seni kaybederek hayatının hatasını yapmış Hare. Senin bir aylık masrafınla Afrika’da kıtlık kalmaz.”

 

Hare eliyle saçını başını düzeltti. Daha sonra bluzunu eteğini düzeltti. “Ama çok güzelim abim.”

 

Rüzgâr sert sesiyle, “Hare,” diye uyardı. Hare hemen toparlandı. “Heh abi öyle oldu işte ben de geldim Türkiye’ye, burda kendime iş bulacağım. Belki sonra sen bana bir yer de açarsın.” diyerek göz kırptı abisine.

 

“Bak sen, ee sonra.” Hare düşündü. “Sonra bir eş bir kaçta çocuk hayat bana güzel.”

 

“Hare.” diye bağıran Rüzgâr’ın sesiyle susup yutkundu. “Tamam eş ve çocuk kısmı kalsın.”

 

 

Kocalarını uyutup çalışma odasında buluşan Zeynep ve Aslı. İki ayrı bilgisayardan Rüzgâr’ın tüm gelmiş geçmiş makalelerini, röportajlarını, resimlerini kısacası bulabilecekleri her şeyi tek tek okuyorlardı. Ellerine muhakkak bir şey geçecekti. Bunu hissediyorlardı. Ali Rüzgar Asilkan çok tanınan biriydi. Kendine ait sitesi dahi vardı. Oradaki açıklamalardan veya her hangi bir röportajdan ellerinde bir şey kalmalıydı.

 

Son bir saatir gözleri ekrana bakmaktan kızaran kızlar beş dakikalığına mola verdiler.

 

Aslı, “Onu iyi tanıyan biri olsaydı işimiz çok kolaydı. Ama şimdi bu iş çok zor geldi. Buradan bir şey çıkmazsa başka yöntemler deneyelim.” dedi.

 

“Katılıyorum Aslıcan. Ama biraz daha bakalım.”

 

Geçen yarım saatin ardından Zeynep iki yıl önceki bir dergiye verdiği röportajı okurken, “Bulduk kızım.” diye bağırdı.

 

Gözleri kocaman açılan Aslı, “Az daha bağırda Aras ile Yiğit’te gelsin. Onları da dahil edelim olaya.”

 

“Ay bırak şimdi. Rüzgâr’ın dere otuna alerjisi varmış.” dedi Zeynep. Aslı’nın gözleri parladı.

 

“Uyuz işte insanın öyle güzel bir bitkiye alerjisi olur mu?” dedi Aslı. “Ne oluyormuş peki yan etkisi neymiş?”

 

Zeynep fısıltıyla okumaya başlamıştı. Zeynep’in her kelimesi Aslı’nın başının  üzerindeki lambaların tek tek yanmasına neden olmuştu.

 

Elini kaldırıp Zeynep’e çak işareti yaptı. “Vah vah demek öyle…”

 

Sabah saatlerinde Zeynep ve Aslı telefonla Nazlı’yı aramak için yine dip köşe bir yer buldular kendilerine. “Çalıyor ama açmıyor. Haspam kocasının koynunda olabilir.” dedi Zeynep.

 

Aslı kahkaha attı. “Aman çıkmasın yılların acısı var.”

 

“Ne var Zeynep. Rüyanda beni mi gördün eli neşterli gelin.” diye atarla açtı Nazlı telefonu. Bebeklere  bakmaktan yorgun düşmüştü. Bu da haliyle sinir sistemini zorluyordu.

 

“Oww yee kocan seni öpmeden mi çıktı evden? Kalleş görümce bu atarın ne?” Zeynep konuşurken Aslı gülme krizine girmişti.

 

“Kocam evde canım ve hayır beni öpmeden gitmez.”

 

“He iyi gülüm. Ben şey diyecektim. Sütün geliyor mu, var mı yetiyor mu?”

 

“Hayırdır gülüm? Küçük Azra’yı da ben emzirecegim.”

 

“Senin gibi çazgır süt anneyi ne yapayım ben.”

 

Nazlı diğer uçtan kahkaha attı. “Dinime küfreden müslüman olsa bari, hadi oradan.”

 

“He değil mi, oda var. Ya  iki dakika bir sus kadın. Ne diyeceğimi unuttum.”

 

“Olur sustum, hadi de bakalım.”

 

“Bu dere otu çok süt yapıyor ben sana söylemiş miydim?” dedi Zeynep Aslı’ya göz kırpıp.

 

“Hayır söylememiştin. Ay çok iyi oldu ama… Kızım, bana entegre süt tesisi muamelesi yapıyor bu çocuklar. Hayır yokta ne vereyim. Zeynep altı aya yetişsem bari.” diye meramını dile getirdi Nazlı.

 

“Hah işte sen artık bol bol dere otu yiyorsun. Köfteye koy, pilava koy ama en çok salataya koy. Çiğ iken daha fazla fayda verir.”

 

“Olur valla tamam başlıyorum. Hadi kapat.” dedi ve kendi kapattı telefonu.

 

“Oldu bu iş.” diyerek birbirlerine bakıp güldü çılgın arkadaşlar.

 

 

Kırmızı alarm grubu 

 

Aslı; Adamımızın dere otuna alerjisi varmış.

 

Zeynep; Nazlı bu gece salata da bol bol kullanacak. Ama baktınız yok, Nil, Ruken, Duru siz Rüzgâr’ın tabağına ekleyin.

 

Azra; Lan bensiz planlar yapılıyor bakıyorum da ne iş 👊🗡🔪⛏

 

Nil; Oldu bilin.

 

Ruken; Ay kıyamam ama ne oluyormuş alerji olunca 👣

 

Asya; Ruken o ayak ne kız?

 

Ruken; Ay sahi ne ki, ben mi koymuşum onu oraya?

 

Azra;  😓 Ter döken emoji.

 

Zeynep; 🤔 Düşünen emoji.

 

Aslı; Büyüyecek sabır.

 

Nil; Ruken derhal odandan çık bak dere otu var mı, yoksa git al bir kasa?

 

Ruken; Öhü öhü 😭😭😭tamam

 

Azra; Biz yemeğe gidiyor muyuz peki lütfen evet deyin?

 

Aslı; shshshh  kambersiz düğün mü olur kuzum? Duru sen bizle takılıyorsun. Senin evde olmadığını görüp kudursun biraz. Yemek sonuna yetişiriz biz.

 

Duru; Kabul edildi ✋

 

 

Rüzgar giydiği takım elbisenin yakışıp yakışmadığını sormak için Hare’ye sesledi. Hare  koşarak abisinin odasına ulaştığında kapıda durup ıslık çaldı.

 

“Vay vay anam neler doğurmuş. Hayırdır sevgili buluşmasımı bu e benim ne işim vardı.” diye ardı ardına konuştu.

 

“Bir sus arada nefes al abisi.” dedi Rüzgâr. “Yok arkadaş gezmesi olmuş mu?”

 

“Olmaz mı müthiş olmuşsun.” deyip abisinin gözlerine baktı. “Hayırdır sende bir gariplik var.”

 

Rüzgar aynada kendine son kez bakarak kardeşine döndü. “Ne gibi?”

 

“Bilmem gözlerin parlıyor. Yüzünde bir gülümseme oluşup kayboluyor. Aşık mısın sen yoksa?” derken gözleri büyümüştü Hare’nin.

 

Aşk ve Rüzgâr! Dudaklarını büktü. “Bilmem olabilirim de olmayabilirim de. Henüz içinden çıkmış değilim.”

 

Hare’nin tek aşkı vardı. Ama bunu abisi hiç bir zaman bilmeyecekti. Aşık olduğu adam da bilmiyordu. İçinde taşıdığı buralardan kaçıp unutmak istediğiydi. Ama unutamadığı tek şey aşkıydı. Ve aşık olduğu adam Mert Akahan’dan başkası değildi. Abisinin en yakın dostu.

 

Arkasını dönüp  uzaklaştı Hare. Elini yumruk yapıp kendi kafasına vurdu. “Unut onu unut.” diye mırıldandı.

 

 

 

Rüzgâr malikanenin ziline bastı. Yine liseli gençler gibi kalbi ağzında atıyordu. Derin bir nefes verip silkelendi. Kapıda onları karşılayan Karahan ve Nazlı olmuştu. İçeri geçtiklerinde gözleri Duru’yu aramıştı. Ama ortalarda görünmüyordu. Nil ve Ruken kimseye gözükmeden salonun kapısının kenarında gelenleri izliyordu.

 

Nil, baştan ayağa Hare’yi inceledi. “Kim bu lan sevgilisiyle mi geldi.” diye mırıldandı.

 

Ruken “Hadi girelim gören olacak rezil olacağız.” dediğinde ilk adımı Nil attı salona ardından da Ruken.

 

İlk önce Rüzgâr’a bakıp, “Hoş geldiniz Rüzgâr bey,” diyerek elini uzattı. Rüzgar tüm samimiyetiyle karşılık verdi. “Çok teşekkür ederim hoş bulduk.”

 

Hare abisi ile konuşan kızı kaşlarını catıp izliyordu. Aniden ayaga fırladı. “İnanamıyorum Nil Atabey.” Şaşkın şaşkın bakmakla kalmamıştı. Bir de sesini yükseltmişti. Rüzgâr gözlerini devirmişti. Nil tüm samimiyetiyle gülümsedi. “Ta kendisi hoş geldin tatlım.” dedi elini uzatıp.

 

Ama Hare Nil’in boynuna atladı. Elleri havada kalan Nil şaşırmıştı. Rüzgâr, “Kız kardeşim Hare,” deyince Nil kollarını kıza sardı. Sorun Rüzgâr dı. Kardeşine sarılmakta bir sakınca görmedi.

 

Hare geri çekilip kocaman gülümsedi. “Çok mutlu oldum.” Abisine döndü. “Aşk olsun abi, neden daha önce söylemedin.”

 

Nazlı ile Karahan gülümseyerek izliyordu onları. Nazlı, “Valla bu ünlü olmak çok güzel bende mi olsam.” dediğinde Karahan Nazlı’ya dudakları yukarı kıvrılmış şekilde baktı. “Bizim de aşkımız ünlü hatun onu bulamayanlar da var.” Nazlı kocasına bakıp gülümsemekle yetindi.

 

Hare yerine oturmuştu. Abisinin yanına ama gözleri Nil’in üzerindeydi. Ruken yaklaşıp, “Ben ünlü değilim ama Nil’in kız kardeşiyim hoş geldiniz.” diyerek gülümsedi. Hare utançla ayağa kalktı. “Ay çok afedersin canım hoş bulduk. Şaşırdım birden ülkenin ünlü ses sanatçısını karşımda görünce çok şaşırdım.”

 

Tekrar yerine oturdu. Nil’e bakıp, “Ben İngiltere’den dün geldim. Ama buraları hep takip ederdim. Sizin gruba bayılıyorum.” dedi.

 

“Çok teşekkür ederim.”  diyebildi Nil. Gözleri Rüzgâr’a kaydı. Başka alemlerdeydi sanki. Etrafına bakınan adamın kimi aradığı belliydi. Kimseye onu soramıyordu. Soramazdı. Meraktan çatlamak üzereydi. Ve Nil bunu girebiliyordu.

 

Yemekte Karahan’la girdiği muhabbette biraz olsun dikkatini toplayabilmişti. Ama aklı hala gidip geliyordu. Duru nerdeydi? Mert’i de arayamıyordu. O hemen yerini bulurdu. Sıkıntıyla önüne gelen ne varsa yemişti. Arada başka bir tat almıştı. Ama aklı şu an ne yedigiyle meşgul değildi.

 

Yemekten kalkıp salona geçtiler. Ortam çok güzeldi. Kardeşi de bır bır konuşuyordu. Onun da keyfi yerindeydi. Duru olsa Rüzgâr da  çok keyifli olurdu ama yoktu.

 

Tatlı ve çay ikramları yapıldığında, içeri giren kızlara kaydı bakışları. Hepsini tanıyordu.

Ayağa kalkıp selam verdi. ‘Ah,’dedi içinden. ‘Yine yok.’ Sinirlendiğini belli etmemek için üstün bir çaba sergiledi. Ama kapıdan en son giren Duru’yu görünce anteni tam açı döndü. İstemsiz gülümsedi. Ama hemen sonra sildi gülüşünü. Duru ile aynı çatı altındaydı. Keyfi artık gelebilirdi.

 

Hare, Asya ve Duru’yu da karşısında görünce ağzını kocaman açarak gözlerini şaşkınlıkla büyütmüştü. Kızlar da Hare’yi izliyordu. Kim olduğunu bilmedikleri bu güzel kadının ilk olarak Rüzgâr’ın kız arkadaşı olacağı geliyordu akıllara.

 

Kızlar birbirine bakıp soru dolu bakışlar attı birbirlerine. Nil, “Rüzgar beyin kız kardeşi Hare.” diye tanıştırdı.

 

Hare’nin şaşkınlığı geçince yerlerine oturdular.

 

Aslı, “Affet Karahan misafirin olduğunu bilmiyorduk.” dedi.

 

Karahan gülümsedi “Rica ederiz Aslı, olur mu öyle şey.” dediğinde Aslı sinsice Rüzgâr’a bakıp sırıttı.

 

Hare’yi  inceleyen üç silahşörler birbirine bakıp yine Hare’ye baktılar. Nasıl güzel bir kız. Hiç Rüzgâr’a benzemiyor. Halide çok pek şirin, gibi düşünceler sarmıştı kızları. Rüzgâr’a baktığında  onun Duru’yu kesmekte olduğunu fark ettiler. Nazlı bebekleri puset içinde halası ve diğer bakıcı ile getirdi. Rüzgâr bu görüntüye hayran kalmıştı. Üç küçük bebeğin  müthiş bir şey olduğunu tahmin etti. Dedesine ilk defa hak verdi. Çocuk sahibi olmak başka bir şeydi. Duru’ya baktı. Annesi de Duru olsa olur muydu? Kendi  düşüncesine güldü. Batağın içindesin oğlum Rüzgâr, dedi kendine. Aslınaz’ı kucağına aldığında tutmakta çok zorlandı. Bebeği koltuk altlarından kavrayıp yukarı kaldırdı. Aslınaz’ın çakmak çakmak yanan gözlerine hayran olmamak mümkün değildi.

“Çok sevimli,” dediğinde Aslınaz midesinde olan mamayı Rüzgâr’ın üzerine boşalttı. Rüzgâr bu ne diye bakarken Karahan kızını yavaşça Rüzgâr dan aldı. “Kustu,” dedi gülerek. Rüzgâr’ın kaşları havaya kalktı. “Kustu.” diyebildi. Aslı içinden saydı. “Adaşım senle biz bir bütünüz.” diye geçirdi.

 

Rüzgâr, Ruken eşliğinde banyoya gidip üzerini sildi. Ama çıkmıyordu. Bide kokuyordu. Yüzünü buruşturdu. “Ah Duru ah hep senin yüzünden bunlar.” diye söylendi. Olabildiğince temizleyip tekrar salona geçti. Yerine oturdu. Karahan’ın özür dilemesinin ardından sese döndü.

 

“Ah,” dedi Aslı. Karahan’la Nazlı’nın ilgisini çekmeyi başardı. “Şahin abim aradı size selamı var. Geçen yıl sokak ortasında kadına şiddet uyguladığı için patakladıgımız adam var ya.” dedi Rüzgâr’a bakarak. Rüzgâr da merak etmiş Aslı’yı dinliyordu. Nazlı merakla gözlerini Aslı’ya dikti. “Ah ne güzel halletmiştik biz onu. Ne olmuş ona?” dedi. Karahan’ın öksürük sesine döndü Nazlı. Rüzgâr’a baktı Nazlı. “Rüzgâr bey çok özür dilerim. Bir an aklıma geldi de.”

 

Karahan izah etme gereği duydu. “Geçen yıl kulüp çıkışı serserinin birini bir kadına şiddet uygularken görmüştük.”

 

Rüzgâr’ın kaşlarını kaldırdı. Cidden merak uyandırıyordu. “Ne yaptınız doğrusu çok merak ettim.”

 

Karahan aklına gelince gülümsedi. “Biz yapmadık. Hanımlar doğduğuna doğacağını pişman etti. Biz izledik.”  Rüzgâr bakışlarını kızlar üzerinde gezdirdi. Hepsi ayrı telden, ‘Ya biz böyleyiz’ havasına girmişlerdi. Kimi tırnaklarını inceliyordu. Kimi saçını geriye  savurdu. Kimi sinirle yumruklarını sıktı. Dudaklarına  “Uuu” şekli verdi Rüzgâr. Onun bildiği kadınlar gezer tozar para harcardı. Sosyete partilerinde hava atardı. Kumar oynardı. Bunlar kimdi?

 

Nazlı, Aslı’ya döndü. “E ne olmuş o adama?” diye sordu tekrar. Aslı bakışlarını Rüzgâr’a çevirdi. “Ölmüş.” dedi. Rüzgâr’ın dehşetle açılan gözlerinden çekti Aslı gözlerini Karahan’a çevirdi. “Su testisi su yolunda kırılır. Kim vurduya gitmiş. Ama hiç üzülmedim tabi kadın değerli bir varlık kıymet bilmek lazım. Hem yani abadı neydi ki akıbeti ne olsun. Sonuç bu.” dedi.

 

Rüzgâr duyduğu son sözlerden mi bilemedi. Ama midesinden yukarı doğru çıkan bir ateş topu hissetti. Anında soğuk terlerde dökmeye başlayınca duyduğu sözlerden olmadığını anlamıştı. Bu hissi biliyordu. Ama, dedi. Hiç fark etmedim.

 

Elini kravatına götürdü. Hafif gevşetti. Boğazında daralma başlamıştı. Nefesi yetmiyordu artık. İlk fark eden Karahan oldu. Kızlar da etmişti ama keyif yapıyorlardı.

 

“Rüzgar iyi misin?” dedi Karahan. Rüzgâr elini kaldırıp bir şeyim yok demek istedi ama yapamadı. Yüzü elma gibi kızarmıştı. Karahan’ın sesine dönen Hare’nin gözleri kocaman açıldı. “Abi!” diye cırladı.

 

Rüzgâr arkasına yaslandı. Adam gitti gidiyordu. Hare ayaga fırladı. Kravatını çözdü. Telaşıydı. Ama bunu daha önce de yaşamışlardı.

 

Kızlar da ayaga fırladı. Hepsi içten kahkaha atıyordu ama  şimdi rol kesme vaktiydi.

 

Duru telaşlı görünmeye çalışarak, “Rüzgâr bey iyi misiniz?” dedi. Hiç umrunda olmayan adama.

 

Aslı elini havada salladı. “Ay Karahan ne oldu adama?” Telaşlı görünmeye çalışıyordu ama onunda zerre umrunda değildi.

 

Zeynep, “Ay doktor yok mu doktor?” deyip etrafında döndü. Kızların hepsi birden göz devirdi. Doktordan çok ne vardı ailede.

 

Karahan misafirinin başına gelene üzülmüş bir halde Zeynep’e döndü. “Sen doktor değil misin Zeynep baksana?” Nefes almaya çalışan Rüzgâr’a baktı Zeynep, “Ben kadın doğum doktoruyum. Adam doğurmuyor ki.” dedi ama elbette o da her türlü dersi görmüş geçirmişti. Pek tabii anlıyordu adamın halinden. Kızların dudakları kesin yara olacaktı. Çünkü gülmemek için üstün bir çaba gösteriyorlardı.

 

 

Karahan Aslı’ya döndü. “Aslı sen?” dedi. Aslı, “Karahan ama ben göz doktoruyum. Rüzgâr beyin nesi var bilemem ki.” Hare’nin yüksek sesi yayıldı.

 

“Abimin alerjisi var.” Nazlı’ya döndü telaşla. “Yemekler de dere otu var mıydı?” diye sordu.

 

Nazlı hiç düşünmeden, “Salata da vardı.” dedi  mahcup şekilde. Hare Karahan’a yalvaran gözlerle baktı. “Lütfen hastaneye götürelim.” Ağlamak üzereydi. Abisi nefes alamıyordu.

 

Kızın hali kızların içine dokunmuştu. Planı yaparken kız kardeş yoktu ortada.  Rüzgâr için üzülmemişlerdi ama Hare’nin haline biraz üzülmüşlerdi.

 

Apar topar hastaneye kaldırmışlardı Rüzgâr’ı. Artık son nefesini veriyor gibiydi. Yüzü morarmaya başlamıştı Rüzgâr’ın. Kızlar bir an öleceğini zannetmişti. Ölmesi bir şey degil. Ucunda katil olmak vardı. Tırsmadı değiller bir an. Ama neyseki ilk müdahalenin ardından öküz gibiligine dönüş yapmaya başlamıştı.

 

Beyaz gömleğinin kıvrılmış kolundan verilen serum ve yapılan  alerji ignesiyle kendine gelmişti Rüzgâr. Odanın kapısı açılıp bir grup insanın içeri gitmesiyle gözlerini devirdi. Utanç verici bir durum gibi geliyordu şu an ona.

 

İlgilendiği kızın karşısında bebek gibi alerjiye tutulmuştu. Karahan ve Nazlı yanına gelip durdular. Nazlı çok üzgün ve mahcuptu.

 

“Çok özür dilerim Rüzgâr bey, inanın bilmiyordum. ”

Rüzgar gülümseyip cevap verdi. “Rica ederim Nazlı hanım, nereden bileceksiniz. Hatalı olan benim yerken fark edemedim.” Karahan da omzuna elini koydu. “Üzgünüm Rüzgâr cidden bilemezdik, affet lütfen.”

 

Kızlar, Karahan ve Nazlı özür diledikçe yüzlerini buruşturdular. Gerçekleri bilseler Rüzgâr onların ayaklarına kapanırdı ya, neyse dediler.

 

Karahan kızlarla Nazlı’yı eve gönderdi. Hare’nin de burada oluşuna Nazlısının aklı kalmasın diye Duru’ya, “Sen de kal beraber döneriz.” dediğinde kızların gözleri büyümüştü. Ama emir büyük yerdendi. Kimse sesini çıkaramadı.

 

Hare, Karahan ve Duru’nun  kaldığı odada ufak çaplı muhabbet açılmıştı. Duru çok katılmıyordu. Hatta Rüzgâr’a bakmamak için genelde Hare ile konuşuyordu. İçeri doktor girince ayaga kalktılar. Doktor bir kaç şey söyleyip dışarı çıktı. Hare ve Karahan da doktorla çıkınca Rüzgâr ile ister istemez göz göze geldi.

 

“Madem alerjin var neden yedin?” dedi Duru. Başka bir şey gelmemişti aklına.

 

Yattığı yerde Duru’ya bakıp gülümsedi Rüzgâr. Bakmak bile yetiyordu. Sanki karşısında duran kız dünyanın en güzel kızıydı. Ve ondan başkası yoktu. İçi gidiyordu. Bakmak tat verse de dokunamamak tam bir işkenceydi.

 

“Aklımı seninle yedim dere otu da kimmiş tanıyamadım.” dedi. Duru bu adamın karşısında ciddi olamıyordu. Çünkü bu adam ciddi biri değildi. Her an gülme isteği uyandırıyordu. Başını sağa sola sallayıp gülümsedi.

 

“Aklını yediğin kesin. Ama sorun ben değilim, senin egon. Ben sana çerez olacak biri değilim. Sende bana yar olacak biri değilsin. Ağzın iyi laf yapıyor diye kanarım mı sanıyorsun?” Yüzünde hala bir miktar gülümseme vardı.

 

Tek kaşını kaldırdı Rüzgâr. “Ağzım iyi laf yapmıyor olsa bile kalbim güzel seviyor emin olabilirsin.” dediğinde Duru’nun gülümsemesi yüzünde dondu.

 

“Kalbine söyle ben güzel seven değil, dürüst seven arıyorum. Nişanlınla sana mutluluklar dilerim Ali Rüzgar Asilkan.” dedikten sonra odadan çıktı. Arkasından koşmak istesede yerinden bile kalkamıyordu Rüzgâr.

 

Başını yastığa sertçe bıraktı. “Alacağım  kızım seni hemde telli duvaklı.”