Ağustos 25, 2020

9. Benim Gerçeğim

ile payelll

 

 

Nazlı dün geceden beri kendini çok mahcup hissetmişti. Gece uyku tutmamıştı. Sabah erken saatlerde kalkıp salona indiğinde kahvaltının hazırlandığını görmüştü. Kayın pederi Turgut bey her sabah erken kalkar biraz yürür sonra kahvaltı ederdi. Şimdi de salonda gazetesini okuyordu. Gelinini görünce gazeteyi katlayıp kenardaki sehpanın üzerine koydu.

 

“Hayırdır kızım, Hurinur anlattı; Dün gece ne oldu öyle?” dedi. Dün akşam kendisi evde değildi. Eski dostlarıyla yemeğe çıkmıştı. Nazlı üzüntülü ifadesiyle kayın pederinin yanına oturdu. “Rüzgar beyin dere otuna alerjisi varmış babacım. Bilemezdim. Adam az kalsın ölüyordu. Hastaneye zor yetiştirdik.”

 

“Olur öyle şeyler, elbette bilemezdin. Üzme kendini.” diyerek gülümsedi. Nazlı’nın gözü salonun bir köşesinde duran hediye paketlerine  kaydığında hemen kalkıp paketlerin başına gitti. Üç büyük paketti. Tek tek açmaya başladı. İçinden çıkan oyuncaklar şirin mi şirin kıyafetler hele Aslınaz’a aldığı minicik tütü elbise… daha çok mahcup olmuştu.

 

Karahan’ın yanına gelmesiyle başını kocasına çevirdi. “Karam nasıl güzeller. Çok ayıp oldu çok.” dedi. Karahan eğilip Nazlı’nın sarı saçlarına öpücügünü bırakıp babasının yanına geçti. “Üzme kendini nereden bilebilirdik. Hem neden yerken fark etmedi bilemedim.”

 

Tek tek aşağı inen kızlarda paketlerin başına geçti. Onlar hiç üzgün değildi. Ama kabul ettiler. Hediyeler çok zevkliydi. Hele Aslınaz’ın elbisesi tek başına bir farktı.

 

Nil, “Şimdi, Allah için zevkli seçim.” dedi elbiseyi havaya kaldırıp. Pembe tüllere işlenmiş beyaz parlak taşlar ve kutunun içinden çıkan pembe ve taşlı ayakkabı seçimine hepsi hayran kalmıştı. Ruken, abisi ve yengesinin uzakta olmasını fırsat bilip ablalarına fısıldadı. “Ya kızmayın ama çok içimden geldi. Adam ablamın peşinde, elbette zevkli olacak.” dediğinde Nil ve Duru kızı gözleriyle yemişti. Nil dişlerini sıkarak, “Ruken seni ne yapalım bilemiyorum.” diye fısıldadı. Ruken tırsmış gözlerle baktı. “Tamam sustum.” dedikten sonra masaya doğru yürüdü. Duru gözlerini devirmekle yetindi. Rüzgâr onun peşindeydi ama sebebini henüz bilen yoktu.

 

Ama Ruken’e kızmıyordu. Küçük denilecek bir yaşta olması bazı şeyleri toz pembe haline getiriyordu onun gözünde. Sonuçta Duru, Ruken den sekiz  yaş büyüktü. Hatta yakında dokuz olacaktı o rakam.

 

Nazlı sessiz sedasız kahvaltı yapan ailesine baktı. “E Nil nasıl gidiyor ev dekorasyonu?” diye sordu. Karahan’ın kısık gözleri anında Nil’i buldu. Nil izlendiğini biliyor olduğu için yutkundu. Hala abisi bir şey yapacakta engel olacak düşüncesi kol geziyordu beyninde.

 

Önüne döndü. “Uzmanına bırakmaya karar verdik. Ben sadece renklere ve tarzlara katıldım. Gerisini onlar hallediyor.”

Turgut bey çayından bir yudum alıp aklındakileri söyledi. “Peki kızım bu türkücülük ne olacak? Kocalarınız izin veriyor mu?” Bu Karahan’ın da merak ettiği ama artık evleniyor diye hemde Nihat gibi kıskanç biriyle evleniyor diye askıya aldığı bir soruydu.

 

Duru cevap verdi. Nil’in utandığını biliyordu.

 

“Son bir konserimiz var baba, İzmir de. Ondan sonra iki yada üç yıl ara vereceğiz. Ama bu bırakıyoruz anlamına gelmiyor. Bu zaman içinde yeni albüm çalışmaları devam edecek. Sadece sahne almayacağız. Veya konserlerimiz olmayacak. Belki Fırat bizi kabul ederse arasıra orada çıkarız. Ama sonuç yaklaşık üç yıl göz önünde olmayacağız.” Turgut bey memnun olmuş ifadeyle dudaklarını büktü.

 

“Güzel… siz bilirsiniz.” dedi Karahan. “Umarım senin adayın bunlarınki gibi olmaz da bu iş biter Duru. Tek güvendiğim o kaldı. Ne Fırat ne Nihat bu kızları o işten alamıyor. Bu kızlar söz dinlemiyor. Ama senin adayın da umut ışığı alıyorum.” dediğinde kızlar büyüyen gözlerle abilerine baktılar. Karahan ve Duru’yu vermek! Bu konuşma çok garip olmuştu. Fazlasıyla garip hemde. Nazlı da çok şaşırmıştı. “Karam sen iyi misin?” diye sordu.

 

Karahan gayet sakin şekilde “iyiyim Nazlı’m neden?”

 

“Hiç, sen daha geçen gün demedin mi Duru’ya seninki iki yıl bekleyecek diye. Şimdi ne diyorsun baksana.”

 

Hurinur hala söze dahil oldu. “Elbet oda gidecek. Ha iki yıl ha iki asır. Onun hesabını yapıyor hırt abi.”

 

Karahan halasına gülümseyip Nazlı’ya döndü. “Canım, halam haklı elbet oda gidecek. İki yıl sözüm hala duruyor. Birini bulursa o gün başlayacak.” Duru dudakalarına götürdüğü çayı dışarı çıkarmamak için zorla yuttu. Öksürügüne engel olamamıştı.

 

Hurinur hala bilmiş gözlerle baktı Duru’ya. “Hayırdır kız buldun da bize mi demiyorsun hırt oğlanın kardeşi?”

 

Sesine zor kavuşan Duru halasına baktı. “Daha neler halacım. Ayrıca abartmayın lütfen. Yirmi yedi  yaşındayım. Yani oradan pek çocuğa benziyor gibi durmuyorumdur eminim.” Son cümlesinde abisiyle göz göze geldiler. Karahan dirseklerini masaya dayadı. “Sana güvenmesem benden birşey saklıyorsun diyeceğim. Bende bu izlenimi bıraktın Duru.”

 

Dik dur! Gözlerini kaçırma kızım. Yoksa anlayacak bir şey olduğunu. Kendine komut veriyordu Duru. Belki başarmıştı. “İlgisi yok abicim. Onu da nereden çıkarıyorsun.” Nazlı ortamın gerilediğini hissedince hemen atak yaptı. “Karam Rüzgâr beyi arar mısın? Nasıl olmuş bir öğrensen.” Karahan’ın ilgisi Duru dan kopmuştu. Duru içinden Nazlı’ya dualar ediyordu. Karahan az daha öyle baksa korkudan bayılabilirdi. Çocuk değildi ama Karahan’ın kız kardeşiydi. Bu daha zordu.

 

Masadan kalktıktan beş dakika sonra Karahan geri dönüp yerine oturdu. “İyiymiş Nazlı. Hiç bir şeyi kalmamış. Yani bana öyle söyledi. Bugün müsait olursam yanına uğrarım.”

 

Nazlı olumlu anlamda başını salladı. Sonra yine kocasına döndü. “Ben ne zaman işe başlayacağım Karahan?” Karahan gülümseyerek, “Ne zaman istersen. Yarım gün ile başlayabilirsin. Malum geceleri çok uyumuyorsun.” dedi. Nazlı’nın gözleri sevinçle parlamıştı. “Yarın başlıyorum o zaman.”

 

 

 

 

İçinden çıkamadığı olaya bir yenileri daha eklenince Aslı kulağındaki telefonla olduğu yerde kalmıştı. “Anlamadım Cesur bey.”

 

Cesur da Aslı gibiydi. Net bir bilgiye ulaşmıyordu. Neresinden tutsa elinde kalıyordu. “Rüzgâr bey Ankara’ya gitmiş geçen gece. Kerem beyin evine… Aslı hanım öğrendiğim kadarıyla Rüzgâr bey Kerem beyi ciddi manada tartaklamış. Kerem bey hastaneye gitmiş ama yolda saldırıya uğradığını söylemiş. Yüzü feci bir haldeymiş. Hastane kayıtlarına ulaştım. Burnu kırılmış.”

 

Rüzgâr neden Kerem’i dövmüştü? Kerem neden Rüzgâr’ı şikayet etmemişti? Bu ikisi arasında neler dönüyordu? Derin nefesini salarak gözlerini bir an kapatıp açtı Aslı. Cesur’a arasındaki bağlantıdan bahsedemiyordu. Adamdan aldığı bilgileri kendi içinde yerlerine oturmaya çalışıyordu. Ama bütün parçalar havadaydı. Hiç biri yetine oturmuyordu.

 

“Rüzgâr bey geldiği gibi İstanbul’a geri dönmüş. Anlayacağınız Ankara’ya sadece Kerem’i benzetmek için gitmiş ve geri dönmüş. Siz isteyin ben hep peşlerinde olurum ama ne aradığımı bile bilmiyorum. Bana hiç yardımcı olmuyorsunuz.”

 

“Evet siz hep peşlerinde olun. Sadece ne bulursanız bana bildirin. Ben size bunu açıklayamıyorum, lütfen anlayışlı olun.”

 

“Peki. Benim için sorun değil. Ne bulursam size ileteceğim. İyi günler Aslı hanım.”

 

Kapattığı telefonu gözlerini diktiği noktada avucunun içine vurup duruyordu. Düşünüyordu. Aklının karışması normaldi ama bu kadar karışması hoşuna gitmiyordu. Rüzgâr Duru’nun peşinden ayrılmıyordu. Amacının ne olduğunu bilmiyordu, hatta hiç kimse bilmiyordu. Kerem neydi? Rüzgâr ne istiyordu?

 

“Ne dedi?”

 

“Rüzgâr Ankara’ya gitmiş. Kerem’in burnunu kıracak kadar dayak atmış. Aynı gece geri buraya dönmüş. Bunların derdi ne Zeynep?” Arkadaşından medet umuyordu. Boşuna üç kişi değillerdi. Birinin aklı yetmiyorsa diğeri kesin bir şeyler bilirdi.

 

“Bu iki adamın derdi de Duru. Kerem Rüzgâr’ı tehdit etmiş olabilir. Sonuçta birlikte yaptıkları bir iş. Yani biz öyle biliyoruz.”

 

“Ya öyle değilse?”

 

“İlacı Kerem verdi. Duru Rüzgâr ile birlikte oldu. Masadaki böcek var bir de. Sürekli kızın karşısına çıkması… Ailenin içine sızması.”

 

“Var sayalım ki bunlar birbirlerinden bağımsız hareket etti. Biri tuzak kurdu biri Duru ile aynı tuzağa düştü. Peki tuzaga düşen adamımız Rüzgâr neden Duru’yu odada bir başına bırakıp gitti? Sonuçta bakire bir kadınla birlikte olmuştu. Ve ilaçtan ikisinin de haberi yoktu. Neden çekip gitti?”

 

“Korkmuş olamaz değil mi?” dedi Zeynep. “Bakire kızların erkeklerin başına kaldığı dönemler bitti çünkü. Bunda haklısın aslında.”

 

Aslı telefonu cebine atarak elleriyle saçlarını arkasında topladı. “Kafam karışıyor. Birinden birini konuşturmak zorundayız. Ya Rüzgâr ya Kerem. Ama nasıl olacak şimdi bilemiyorum. Biraz aklımı toplasam iyi olacak.”

 

Saatler sonra Duru’yu çağırdıkları parkta Azra, Zeynep Aslı’nın hemen yanı başına oturdu Duru. “Neden burada buluştuk?”

 

Aslı oturduğu yerden kalkarak ayakta sağa sola bir iki adım attı. Cesur dan aldığı bilgileri aynen Duru’ya aktardı. Kadının değişen yüz hatlarına ve eğdiği başına üzüldü Aslı. “Aklım almıyor Duru. Hatırlamağın bir şeyler olabilir mi? Ne bileyim bir söz, Rüzgâr dan duyduğun?”

 

Duru anımsamaya çalıştı ama başını salladı. “Hayır, hatırladığım her şeyi biliyorsunuz zaten. Rüzgâr’ın o gece neden peşimden geldiğini bile bilmiyorum.”

 

Azra da ayağa kalkıp Aslı’nın yanına geldi. “Aslı,” dedi kadının ilgisini üzerine çekmeyi başarmıştı. Aldı merakla ne diyeceğini bekliyordu. “Evet.”

 

“O gece Mert Akahan dan dayak diyen Kerem ise Kerem’in ne gibi bir parmağı olabilir ortaklıkla?”

 

“Doğru,” dedi Zeynep. “Ortak olsalar adam neden dayak yesin?”

 

Duru konuşan kızlar üzerinde bir sağa bir sola çeviriyordu başını. “Nasıl yani?” diyebildi.

 

“Ever bak biz bunu hiç düşünmedik. Kerem bu işi tek başına tezgahlamış olabilir. Fakat Rüzgâr neden oradaydı ve neden senin peşinden geldi?”

 

“Önceden takip mi ediyordu acaba.” dedi Azra. “Daha önce de senin peşinde olduğunu bir kaç resimden çözmüştük zaten.”

 

Aslı parmağını şıklattı. “Kerem’in ne yapacagını biliyordu Rüzgâr. Engel olmak yerine önüne gelen şahane kadını kaçırmak istemedi. Ama nasıl biliyordu? Bunlar arkadaş bile değil. Rüzgâr Kerem’in aklını okuyamaz ki?”

 

“Ama telefonlarını dinler.” dedi Zeynep. “Adamın olayı bu.”

 

“Ne yani biliyordu ve benimle birlikte oldu. Sonra da basit bir kadın gibi otel odasında bırakıp gitti mi beni.” dedi Duru öfkeyle. Ellerini saçlarına geçirip sinirle geriye attı. “Telefonda kime anlatmış olabilir ki? Başka biri daha mı var?”

 

Başını gökyüzüne kaldırdı Aslı. Her geçen saniye daha çok çıkılmaz sokaklara giriyorlardı. “Birinden birini konuşturmak şart oldu. Önce şu Kerem den bir kurtulalım. Elimdekileri gizlice Karahan’a göndereceğim. Atabey otelleriyle bağını bir keselim.” dedi Duru’ya dönerek. “Sen de onun senin etrafında olmasına dikkat et. Ne çok yakın ol ne çok uzak. Elbet bir gün çıkacak ortaya. O zaman benden ölümlerden ölüm beğenecekler.”

 

 

 

 

 

 

 

Rüzgâr, odasının içinde bir sağa bir sola dönüp duruyordu. “Dün geçti iki kaldı. Bugün de geçiyor. Bir kalır. Ah dede ah…” diye söylendi. Bir buçuk günü vardı. Ve Duru’yu dedesine götürmezse dedesi dediğini yapardı. Müge’yi yine başına sarardı. Hoş Müge’nin vazgeçmeye  de hiç niyeti yoktu. Telefonunu sürekli arıyordu. Ama Rüzgâr hiç birine cevap vermiyordu. Odasından hızla çıktı. Şaşkın sekreterin şaşkın bakışlarına hiç aldırmadan Mert’in odasının kapısını çalmadan içeri girdi. Bilgisayarıyla bütünleşmiş olan Mert, Rüzgâr’a bakmadı. Rüzgâr hızla gelip önünde durdu.

 

“Ne istiyorsun çalışıyorum Rüzgâr?” dedi Mert. Rüzgâr, sağ elini ensesine götürüp kaşıdı. “Bana Duru’nun nerde olduğunu bulabilir misin?”

 

Mert, başını bilgisayardan kaldırıp Rüzgâr’a çevirdi. “Yakında otelde olsun mu?” dedi. Rüzgâr dişlerini sıkarak Mert’e doğru eğildi. “Bir daha böyle bir şey ima edersen kafanı koparırım senin.” Mert, elbette korkmamıştı. Ama bu çıkış ona ilginç gelmişti. Tek kaşını kaldırıp dudağını büktü. “Vay be bir kadın bir adamı ne hale getiriyormuş görmüş olduk.” Rüzgâr gözlerini devirdi. “Bul Mert bul yoksa çenen kırılacak bilesin.”

 

Mert, bilgisayarına bir kaç dakika odaklandı. Rüzgâr kenarda bekliyordu. Geniş cam duvardan manzarayı izliyordu. Çok kalabalık bir şehirdi İstanbul. Ama hiç önemi yoktu. O kadar insanın içinde bir kişi vardı onun için. “Duru Atabey.” diye mırıldandı.

 

“Evet Duru Atabey, şu anda Üsküdar’da arabasıyla hareket halinde. Nereye gittiğini bilemem tabiki ama beklersen durduğu yeri söylerim.”

 

Rüzgâr, kapıya doğru ilerledi. “Ben çıkıyorum. Beni ara nereye gittiğini söylersin. Toplantıları iptal et. Yada benim yerime sen gir.” Mert’e hiç bakmadan kapıdan çıkıp gitti. Mert başını sağa sola salladı. “Ben de isterim senin helvadan. Ölmüşsün ağlayanın yok.”

 

 

Duru telefonda Aslı’ya yerine getirdiği görevlerin listesini veriyordu. Çokta eğlenceliymiş bu düğün işleri diye düşünerek daha canla başla uğraşıyordu. Birde annesiz bir kızı evlendirmek boyunun borcuydu. Hiç bir şeyden eksik kalsın, hiç bir şey unutulsun istemiyordu.

 

“Evet Aslı, Azra’ya gidiyorum. Benim elbisenin provası var. Sende gel yakınsın zaten.” derken gözleri trafiği talan ediyordu. Caddeler araba kaynıyordu. Keşke arka sokaklardan gitseydim diye düşündü.

 

“Ay kim çıkacak şimdi evden. Hiç halim yok doğrusu.” dediğinde boğazı izlerken çay keyfi yapıyordu Aslı.

 

Duru, son on dakikadır peşinde olan araca göz attı. Nereye dönse oda dönüyordu. Kaşlarını çattı. “Aslı takip ediliyorum galiba.” demesiyle Aslı ağzındaki çayı dışarı püskürttü. Fincanı yerine sertçe bıraktı. “Ne nasıl kim?” derken çoktan evin kapısına varmıştı. “Anne ben çıkıyorum. Azra’ya gidiyorum, provaya…” diye bağırdı. Yanıt uzaklardan gelmişti. Ama Aslı duymamıştı.

 

“Siyah jaguar bir süredir peşimde,” dedi Duru. Belki de kuruntu yapıyordu. Ama başına gelenler onu  paranoyak olma yolunda ilerletiyordu.

 

“Azra’ya devam et. Ben daha yakınım. Geliyorum. Telefonu kapatma.” Arabasını yola çıkaran Aslı, bastı gaza.

 

“Aslı kenara çekiyorum. Belki ben paranoya yapmışımdır.”  Yolun sağ tarafına geçip uygun bir yerde durmuştu.

 

“Hayır yapma, ya değilse ya gerçekten takip ediliyorsan.” demeye kalmadı. Duru açık olan telefonu eline aldı. Diyafonu kapatıp kulağına götürdü. Gözü orta aynadan arkayı kontrol ediyordu. Siyah jaguar tam arkasında durunca derin nefes alıp gözlerini yumdu. “Evet arkamda durdu. “Kapıları kilitle “diye bağırdı Aslı.

 

Rüzgâr’ın hala neler planladığını bilmiyorlardı. Güven sıfıra sıfırdı. Olma ihtimali bile sıfırdı. Herşey mümkündü. Ve kızların tek bir hataya daha yer verecek halleri asla yoktu.

 

Gözlerini açıp kilit tuşuna bastı Duru. Aynı anda arkadaki arabanın kapısı açılmıştı. “Çıkıyor.” dedi Duru.

 

Siyah jaguarın içinden çıkan siyah takım elbiseli havasında ben buraların kralıyım edası taşıyan adam dışarı çıktığında onun Rüzgâr olduğunu görmüştü. “Rüzgar.” diye mırıldandı.

 

“Esmez edeceğim ben onu etrafında insanlar var mı?” diye sordu Aslı.

 

Rüzgâr ağır adımlarla Duru’nun arabasına doğru geliyordu. “Aslı çıkıyorum ben.” Telefonu kapattı yanındaki koltuga fırlattı.  Arabanın kapısını açıp çıktı. Rüzgâr’la bir adım kalmıştı aralarında. Birbirlerine baktılar.

 

“Artık eminim sen beni takip ediyorsun.” Sinirlendiğini hiç gizlemedi Duru. Rüzgâr kızın sinirli haline gülümsedi. Eğer bir kadına gerçek anlamda bir şeyler hissediyorsan onun sinirli hali sana bal şeker gibi görünür diyen dedesine hak verdi. Çok öpülesi ve çok sarmalanası görünüyordu Rüzgâr’ın gözüne Duru.

 

“Diyelim ki evet.” dedi ellerini cebine sokarken. Meydan okur havası Duru’yu daha fazla öfkelendirmişti. “Sebep?”

diye sordu.

 

“Gerçeği söylememi ister misin? Yoksa seni yumuşatmak için tatlı sözler mi edeyim?”

 

Rüzgâr’ın bu çok bilmiş küstah halleri açıkçası her kadını elde edebileceğini gösteriyordu Duru’ya. Duru onun hayatını mahveden insan olduğunu bilmese kapılması işten bile değildi.

 

“Gerçek olsun.” dedi ama gerçekleri söylemeyeceğini elbette biliyordu.

 

Gözlerini kısıp Duru’nun yüzünün her zerresinde gezindi Rüzgâr. İlahi bir güç bu, diye düşündü. Elimde olan değil. Ellerim o saçları istiyor. Sevmek dokunmak için can atıyor. Bir çift kahverengi göz… Neden hep bana bakmalı? Ona çekiliyorum. Ve bu elimde değil, iç dünyasında kendiyle savaşıyordu Rüzgâr.

 

“Elimde değil.” Öne bir adım attı. Bir geri adım da Duru attı.” Kendimi seni düşünürken buluyorum. Hatta seni özlerken.”

 

Duru’nun  gözleri büyümüştü. Bunu beklemiyordu. Hayır hiç beklemiyordu. Oldukça da ciddi görünen adamın bu sözlerinin kalbine kanat çırptırmasını asla beklemiyordu. Nefesini kaybettiğini sandı. Karşısındaki adam gözlerinin içine baka baka, kendisini özlediğini söylemişti. Tek nefeste bedeni gevşedi. Akıl fonksiyonları geri dönmüştü.

 

“Beni özlemek için sebebin yok. Bunlar sadece senin kurgun.” Ocak ayının soğuğu Duru’ya ters etki ediyordu. Bedeninin aniden ısındıgını hissetmişti. Bunun nedeni de Rüzgâr’ın gelip hemen önünde durmasıyla olduğunu idrak edemiyordu.

 

Yüz hatlarından oldukça ciddi olduğunu görüyordu. Ama yakıştıramıyordu. Onun gibi birine bu ciddiyeti layık görmüyordu. Ama adam ciddi gibiydi. Aklı karışmak için kendine yol seçmişti. Rüzgâr, Duru’ya doğru eğildi. Gözlerini kapatıp kadının rüzgarda savrularak kendine gelen kokusunu hissetti. “Başıma ne geldiyse sebebi sensin. Senden başka sebebim yok. Öleceksem bile sebebim sen ol.” dedi. Duru Rüzgâr dan yayılan elektrik ve aynı zamanda aklını delen o kokuyla gözlerini devirdi. Hem suçlu hem güçlüyü oynamaya başlamıştı Rüzgâr. Etkileşimi bir kenara itti. Daha sonra düşünebilirdi. Ama şimdi değildi. Yanlarından vızır vızır geçen arabalarıda duymuyor görmüyordu sanki.

 

“Başına ne geldi Rüzgâr? Ben tam anlamadım da.” Rüzgâr geri çekildi. “Sen geldin bebeğim daha ne gelecek.”  Duru ellerini yumruk yaptı. Sanki gel benim sebebim ol demişti ona.

 

“Bana ne hakla bebeğim dersin sen!? Ben senin hiç bir şeyin değilim.” Havasını  anında değiştirip saçını geriye savurdu. “Ben başkasının bebeğiyim. Senin değil.”

 

Rüzgâr’ın karşısında şekilden şekile girmesi nedense çok hoşuna gitmişti. Dişlerini sıkıyordu. Segiren çenesi buna en büyük delildi.

 

“Sana benden başka güzel söz söyleyenin dilini keserim.” dedi zerre hakkı olmadan. Kıskançlık  kemiksiz bir organ gibiydi. Canı nereye isterse o yöne sarıyordu kendini.

 

Küçük bir kahkaha attı Duru. “Hadi oradan  sende kimsin? Benim çok büyük hayranım. Bende hayran çok Ali Rüzgar bey. Sende onlardan birisin. Farkın ne?” Rüzgâr o çeneyi az daha sıkarsa Karahan’a bırakmadan kendi kırmış olacaktı. Ama bunu henüz bilmiyordu. Duru’yu kol dirseğinden tutup kendine çekti. Kızın yüzü acıyla buruşmuştu. Ama acıdığını belli etmek istemedi. Çekti ama kolunu kurtaramadı. Duru’nun nefesine doğru fısıldadı Rüzgar. Yüzünde aklından geçenlerin gülümsemesi vardı.

 

“Aşkım, öp beni diyeceğin günleri iple çekiyorum.” Duru yüzünü buruşturdu. Gözlerini devirdi. “Senin egonu tatmin etmeyeceğim. Çok beklersin. Hem ayrıca benim bir sevgilim var.” Aniden aklına gelmişti. Daha ilerisi ne olacak diye düşünmüştü.

 

“Yok ya kimmiş o canına susayan varlık?” deyip tiye aldı Duru’yu. Ama Duru bunun altında kalmayıp ona zafer kazanmış edasına katılmasına izin vermedi.” Sana ne. Aşk benim sevda benim, sevgili benim adam benim. Bende onun sana ne?”

 

Başını gök yüzüne çevirdi Rüzgâr. Nefesini dışarı saldı. Duru onun bu haliyle oldukça eğleniyordu. Hala en ufak bir işaret vermemişti o geceki adamın kendi olduğuna dair. Ve Duru üzerine giderek elinde koz olup olmadığını anlamak istemişti. Artı çok eğlenceli olmuştu.

 

Kural bilmem kaç! Ali Rüzgar Asilkan kızdığında  çok komik görünüyor. Kızdırmak şart. Hele de başka erkekleri konuşmak iki kere şart.

 

Başını Duru’ya çeviren Rüzgâr, Duru’nun o eğlenen suretini görünce istemsiz gülümsedi.

 

“Aşkta benim. Sevda da  benim. Sevgilinde benim, adamında, kendini kandırma.” Duru’nun Tek kaşı havaya kalktı.

 

“Var mısın iddiaya?” diye sordu. Kızın kolunu yavaşça serbest bıraktı Rüzgâr. Bu kız onunla oynuyordu. Bunu da bunca yıllık tecrübesiyle görebiliyordu. Ama bu oyunu sevmişti. Böyle tatlı bakacaksa ömür boyu çekerdi Rüzgâr.

 

Kolunu ovuşturarak Rüzgâr’a döndü. “Şimdi ben seni kabul etmem, sende benim topuğuma falan sıktırırsın sahnede yanılıyor muyum? Kolumu morarttığın garanti.” Canının acıması içinde bir yerlerin kırılmasına neden olmuştu. Bir kadının meydan okuması çok kolaydı. Kadınlar istedikleri zaman birer zeynaya dönüşebilirlerdi. Ama ufacık bir olayda  onları çocuk kadar kırılgan hale sokabiliyordu. Gözleri buğulanmıştı Duru’nun. Bunu neden hissettigini bile bilmiyordu. Birine kırılmak için ona  karşı bir şeyler hissetmek lazımdı. Ve Rüzgâr’a hissedilecek tek duygu nefretti Duru’ya göre.

 

Rüzgâr kızın dolan gözlerine inanamadı. Hele söylediği sözlere şaşırmıştı. Duru’nun gözleri dolu dolu olunca çekici olmaktan çıkıp masum bir çocuk haline gelmişti. Sesini yumuşatıp Duru’ya doğru bir adım attı. “Canını acıtmak istemedim.” dedi üzgün ve mahcup ifadesiyle. Duru ona “Yaklaşma!” diyecekti ama  fırsat bulamadı.

 

Rüzgâr sırtına değen sert cismin verdiği acıyla yüzünü buruşturdu. Ve olduğu yere yığıldı. Rüzgâr’ın yere düşmesiyle gözleri kocaman açılan Duru tam karşısında duran kişiye baktı.

 

Aslı!

 

“Aslı.” diyebildi. “Ne yaptın?”

 

Aslı ona göz kırptı. Ve hemen rolünü kesmeye başladı. “Ay Duru iyi misin?Arabanı gördüm koştum geldim.” diye cırladı.

 

Duru, şaşkın şaşkın rol yapan kıza birde yerde yarı baygın adama baktı. “Rüzgâr.” diye mırıldandı.

 

 

 

Rüzgâr’ı yerden kaldırdı iki kız. Aslı binbir özürler dilemişti. Yalandan tabii ki. Eline fırsat geçmişken boş çevirmeyim diyerek levyeyi Rüzgâr’a yedirmişti. Pişman mıydı? Asla.

 

Rüzgâr, ayaga kalktıgında elini ense köküne götürdü. Başında bır bır konuşan Aslı’nın bir an önce susmasını diledi. Ama susacak gibi görünmüyordu. “Aslı hanım lütfen önemli değil” dedi. Aslı gözlerini kocaman açtı.

Kızıp bağırmasını bekliyordu. Öyle yapmalıydı. Bu adam iyi biri değildi ki, neden önemli olmadığını söylüyordu.

 

“Ben sizi sapık sandım.” diye mırıldandı.

 

Rüzgâr, başını Duru’ya çevirdi. “Ayağına sıkacak  kadar adi biri değilim. Çok iyi biride değilim. Ama o dediğini yapmam. Önemli olduğunu anlayacaksın.” Arabasına doğru yürüdü. Kızların şaşkın bakışları eşliğinde gaza basıp gitti.

 

Siyah jaguarın ardından bakan kızların akılları karışmıştı. Yaptığı ile söylediği hiç bir şey uyuşmuyordu.

 

Aslı, “Geçmiş olsun balım. Nurtopu gibi sevenin oldu.” dedi adamın ardından bakıp. Duru gözlerini sıkıca yumdu. Elini alnına götürdü. “Başım şimdi daha büyük belada Aslı.”

“Farkındayım. Tablo gibi ortada ama anlam veremiyorum.”

 

 

 

 

 

 

Ensesindeki ağrıyı yok saymaya çalışıyordu Rüzgâr. Direksiyonu deli gibi sıkıyordu. Ne için gelmişti. Onu bulmuştu. Ama konuşulan herşey işi daha yokuşa sürmüştü. Şimdi nasıl dedesine götürecekti Duru’yu. Mümkün değildi ama mecburdu. Yoksa Müge bir sonraki gün kapısında biterdi. Biliyordu, dedesi  dediğini yapardı. Sırf bela olsun diye bile yapardı. Hayır Müge bir kez daha hayatına girmek şöyle kalsın gölge bile etmemeliydi. Son bir kez daha şansını denemek için aklına geleni uygulmak zorundaydı. Severek ikna edemezse, ona gerçeği söyler yardım isterdi. “El insaf et Duru.” diye mırıldandı.

 

 

 

 

Saat gece yarısını bulmuştu. Duru, yapılacak en iyi şey olarak kitap okumaya karar vermiş. En sevdiği şiir kitabını eline almıştı.

Sezai Karakoç

Monna rosa

 

Kitabın ilk sayfasını açtığında karşısına çıkan şiirin başlığı bile onu hatırlatıyordu. İlginç görüp okumaya başladı.

 

 

Uçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgar.

Bu rüzgar yüzünden bulutlarım yarım;

Bu rüzgar yüzünden bana olanlar…

 

 

Ne kadarda beni anlatıyor, diye düşündü. İçine çöreklenmiş acıyı Duru unutmak istedikçe, karşısına çıkan her şey onu hatırlatıyordu. Derin bir nefes verdi sıkıntıyla. İkici mısraya geçeceği esnada yatağın üzerinde duran telefon ışıkları yanıp söne titriyor olduğunu gördüğünde kitabı bırakıp telefona cevap vermek için eğilip eline aldı.

 

 

Kaşlarını çattı. Bu numarayı bilmiyordu. Açmak ve açmamak arasında kaldı. Ama öyle ısrarla çalıyorduki açıp kulağına götürdü.

 

“Alo,” dedi temkinli bir sesle.

 

“Aşağıda bekliyorum. Gelmezsen zili çalarım. Abine sen anlatırsın.” diyen  adamın Rüzgâr olduğunu daha İkici kelimede anlamıştı Duru. Dedikleri ve kararlı ses tonu aniden kaynar bir kova suyu Duru’nun başından aşağı dökmüş gibi bir his vermişti. Birden ateş basmıştı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Elini kalbine götürdü.

 

 

“Kafayımı yedin sen! Oldu bohçamı da alayım mi?

 

Rüzgâr’ın gülümsediğini ses tonundan anlamıştı Duru. “Bana uyar. Kapıda bekliyorum. Beş dakikan var.” deyip kapattı telefonu. Duru, telefona şok olmuş halde rahat onbeş saniye kadar bakmıştı.

 

Kendine gelip Nil’in odasına gitti. Uyuyan kızı kaldırıp ona durumu anlattı. Sonra odasına dönüp Aslı’nın verdiği spreyi göğsüne sıkıştırdı. Nil ile beraber dışarı çıktılar. Oldukçada sesizlerdi.

 

Demir kapıya yaslanmış spor kıyafetler içinde olan Rüzgâr’a baktı. Kendide eşofmanıyla çıkmıştı. Ama montunu almayı ihmal etmemişti.

 

Kızın ayak seslerini duyunca hemen doğruldu Rüzgâr. Karşısındaki saf güzelliği inceledi ay ışığında.

 

“Deli misin sen, ne işin var burda?” dedi sessizce Duru.

 

“Delirdim, delirttin beni.” diyerek kızı elinden tutup kendine çekti.

 

Nil bir adım atmıştı. Ama Duru’nun el işaretiyle geri döndü. Rüzgâr bunu fark etmemişti.

 

“Sen ne yüzsüz çıktın. Laftan anlamaz, bencil..”

 

Rüzgâr kıza gülümsedi. Çok yakın duruyorlardı. Ama daha yakın olmak istemedi. Ona bir adım ateşe bir adım gibiydi Rüzgâr için.  Rüzgâr bu ateşte yanmak istiyordu ama şimdi değildi.

 

“Yarın akşam benimle bir yemek yemezsen, şimdi avazım çıktığı kadar bağırıp abin başta olmak üzere bu siteyi ayaga kaldırırım.”

 

Duru, dehşetle açılan gözlerini hiç kırpmadı. Kırpamadı.

 

“Yalancı.” diye mırıldandı genç kadın. Rüzgar gözlerini kısıp ağzını aralamış bağırmaya hazırlanıyordu. “Kar..” demeden Duru elini Rüzgâr’ın ağzına kapattı. “Sus Allahın cezası sus.”

 

Rüzgar elini uzatıp dudakları üzerinde duran Duru’nun ellerini elinin içine aldı. “Her şey yalan olsa bile sen gerçeksin Duru.” dedi. “Benim gerçeğim.”