Kapının önüne inci gibi dizildiler. Her renk kıyafet mevcuttu. Saçlar havalı, tenler ışıl ışıl. Kaliteli makyaj ve kızlar bakımın ne kadar harika bir şey olduğuna bir kez daha kanaat getirdiler. Kan kırmızısı elbisenin içindeki Duru göz kamaştırıyordu. Her zaman en güzel gelindir. Bugünün en güzeli de Duru’ydu.

Rüzgâr artık ölür mü? Bayılır mı? Arasından seçip beğenecekti. Saçını güzel bir topuz yapmışlardı. 

Tam seyirlik bir gelin olmuştu. Hemde aşkının gelini. İçi içine sığmıyordu. Yüreği kuş misali kanat çırpıyordu. Elini kalbinin üzerine yerleştirdi. Gözlerini kapattı. Derin bir kaç nefes aldı. “Ölüyorum heyecandan.” 

Kızlar gülümsedi. Azra, “Öyle oluyor. Değişik bir atmosfere bürünüyor dünya gözünde.” dedi keyifle. 

Nil, “Oysa bu şekilde giydiğimiz ilk elbise değil.” diye ekledi.

Zeynep, “Mert’i getirmesini söyledin değil mi?” diye sordu. 

“Evet, araba çok şoför lazım dedim.”

Yağmur köşede rüzgarda kalmış yaprak gibi titriyordu. Azra, elini kızın omzuna koyduğunda Yağmur istem dışı irkilerek geri çekildi. “Sakin ol.” dedi Azra, kızın bu tutumunu heyecanına bağlamak istedi. 

“Ben özür dilerim, boş bulundum.” dedi Yağmur. 

Azra tekrar elini uzattı ve elini tuttu. Gülümsedi. “Önemli değil. Heyecanlısın bunu görebiliyorum.” 

“Evet oldukça da gerginim.” 

“Bak şimdi! Önce başını dik tutmayı unutma. O sana hiç bir şey yapamaz.” dedi. “Eğer ondan korkuyorsan tabii.” 

Yağmur başını sağa sola salladı. “Mert’ten korkmuyorum.” diyebildi. 

“Güzel.”

Geniş buzlu cam kapıyı iki eliyle iterek açan Rüzgâr’ı gören kızlar, anında Duru’nun önünde kalkan oluşturdular. Yağmur’da en arkadaydı. Günlük takım elbisesiyle yerinde karizmatik tavırlarla ellerini cebine attı Rüzgâr. Başını kaldırdı. Duru’nun tepesindeki topuzdan başka bir şey görünmüyordu. Zeynep öne doğru yürüdü. 

“Oo Asilkan gelmiş. Ama elleri boş mu gelmiş? Kızlar ben mi yanlış görmüyorum.” 

Asya, “Yok bu enişte cimri çıktı. Vazgeçelim biz bu işten iyisi mi?” dedi kıkırdayarak. 

Rüzgâr kocaman gülümsedi. Duru da kızların arkasından ellerini dudaklarına kapatmış gülüyordu. 

“Cimri” dedi. Kaşlarını kaldırıp başını iki yana salladı. “Cık cık, benim gibi adama cimri, çok ayıp.” 

Nil, “Hani enişte para dolu çanta bekliyorduk biz, nerede göremedik? Hayır cebine de sığmaz ki o kadar para.” dedi gülümseyerek. 

Aslı, “Evet Asilkan göster asilliğini, bizde kızı verelim.” dediğinde Rüzgâr, “Mert!” diye seslendi. 

Yanındaki Yağmur’un karda kalmış kibrit gibi donduğunu hissetti Duru. Başını kıza doğru çevirdiğinde yanılmadığını anladı. Rüzgâr’ı ve kızları unutup elini uzattı. Buz gibi olmuş kolundan tutarak sıktı. “Yağmur.” diye fısıldadı.

Yağmur başını Duru’ya çevirip, “iyiyim.” dedi, yıllardır kaçtığı ve deli gibi sevdiği  adamı görecek olmanın heyecanı dizlerini titretiyordu. Duru bir süre kıza bakındı ama çözemedi. Çok ikna olmasada bıraktı kızın kolunu. Mert elinde siyah bir çanta ve tüm karizmasıyla salonun kapısından içeri girdi. 

“Beni mi çağırdın?” 

“Evet, kızlar bahşiş istiyor. Sende benim sağdıcımsın, ver hediyelerini.” dedi Rüzgâr.

Mert başını eğip, ‘hay hay.’ dedi. Elindeki çantayı açtı. Rüzgâr’a çevirdi.Sekiz yüzük kutusu göründü. Birde büyük bir kadife kutu..

Azra, “O ne be?” dedi gerçek bir şok nidasıyla. 

“Bunlar sizin için.” Rüzgâr iki tanesini alıp Azra ve Zeynep’e uzattı. “Umarım beğenirsiniz.” 

Kızlar mücevher görünce parlayan gözlerle bakıp aldılar. Rüzgâr diğer kutuları da alıp sırayla baldızlarına verdi. Hare’ye bakıp güldü.

“Kardeşim, bu da senin.” Hare kocaman gülümseyerek alıp kutuyu açtı. Aslı’da almış ve hepsi kutulardaki yüzükleri çıkarıp baktılar. 

Hepsi birbirinin parmağına ve elinde tuttuğu yüzüklere baktı. Aslı, “Ama bunlar neden aynı?” diye mırıldandı. Şaşırmıştı. Rüzgâr hepsine aynı yüzüğü almıştı. 

“Kavga etmeyin diye hepinize aynı aldım.” dedi samimi gülüşüyle. Duru arkadan şiddetli bir kahkaha attı. Eliyle kızları yarıp Rüzgâr’ın önünde durdu. Duru’nun görüntüsüyle donup kaldı. Kırmızı bir insana nasıl bu denli yakışırdı. Gözlerine çekilen kalem bir çift gözü daha nasıl aşık olunası yapardı? Bir kadın daha ne kadar güzel olabilirdi? Rüzgâr kaç kez daha aşık olacaktı? Kocasının donup kaldığını gören Duru gülümsedi. Elini kaldırıp Rüzgâr’ın yüzüne salladı. “Rüzgâr” 

“Kalbim.” diye mırıldandı Rüzgâr. 

Adama ruhuyla bakındı Duru. “Buyrun benim” 

“Çok güzelsin…” Gözlerini bir an olsun ayırmadı yüzünden. Kilitlenip kalmıştı. 

Eteğini tutup kenara çekti. Eliyle saçının topuzunu düzeltir gibi yaptı. “Evet öyleyim sanırım. Ama damat şapşal çıktı iyi mi? Evleneceği kızı tanıyamadı.” Arkaya doğru seslendi Duru. “Kızlar vaz mı geçsem ne dersiniz?” 

Hepsi birden, “Hayır.” diye bağırınca Duru kaşlarını çattı. “İyi be, ne bağırıyorsunuz.” 

Azra, “Bize bu kötülüğü yapma Duru, valla operasyon üstünde doğuracağım diye korkuyorum.” dediğinde hepsi kahkaha atmıştı. 

Göz göze gelen Rüzgâr ve Duru birbirlerine gülümsediler. “Evet deseniz kim bırakır acaba.” dedi Duru. 

Rüzgâr’ın gülüşü yüzüne yayılmıştı. “Ben sana yüzük almadım degil mi?”

Ellerini havaya kaldırıp baktı Duru, “Cık almamışsın. Hep ters senin işin.” 

Cebindeki kutuyu çıkarıp açtı Rüzgâr. “Nasibimiz de ne varsa oymuş kırmızılım.” Yüzüğü çıkarıp Duru’nun elini tuttu. Yüzüğü parmağına geçirmeden önce gözlerine baktı. 

“Varlığın varlığıma emanet, tek dileğim emanetimle mutlu olmak. Benim kalbim de sana emanet.” 

Duru ağlamamak için derin nefes almadan önce yutkundu. Kalp şeklindeki tek taşına baktı göz ucuyla. “Kalbin, kalbimle Allah’a emanet. Bil ki o emanete en iyi sahip çıkandır.” Tek adımda kollarını uzatıp Rüzgâr’a sarıldı. 

Zeynep aşktan bayılmaya yüz tutan halinden sıyrıldı. “Of bu ne ya, her yer vıcık vıcık aşk oldu.” diyerek yalandan yüzünü buruşturdu. 

Hayran hayran bakan Hare iç geçirdi. “Olsun, her yer aşk olsun.” derken Göz ucuyla çekinerek Mert’e baktı. Ve bu Azra’nın gözünden kaçmamıştı. Kaşlarını kaldırdı. Mert’e baktı. O kendi havasında Rüzgâr’la Duru’yu izliyordu. 

“Gidelim artık geç kalacağız.” diyerek her şeye kesik attı. Bunu sonra düşünecekti Azra.

Duru, “Gidelim dediğinde Rüzgâr ceketini çıkarmaya başladı. “Neden çıkartıyorsun?” Diye soran Duru’nun omuzlarına geçirdi ceketini. Gözüyle dekoltesini işaret etti Rüzgâr. “Bu kılıkta hayatta olmaz.” Kıskanılmak! Nasıl bir haz veriyordu. Bir erkeğin kadınını kıskanması ruhunu okşamıştı. Ama yine de bunu ona göstermemek adına gözlerini devirdi. “Hey Rabbim.” diye mırıldandı. 

Duru ile Rüzgâr önden çıktılar. Mert’te onların hemen ardından. En arkada yerinde mıh gibi kalan ve hâlâ kimsenin fark etmediği Yağmur’un yanında Aslı kaldı. Elini usulca omzuna koydu kızın. Ürkek gözlerine baktı. 

“Hadi sahne senin şu kapıdan çıktığında artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Sorunun ne bilmiyorum ama öğrenmek için deli oluyorum. Güçlü ol. Bundan sonra yanlız değilsin. Başını kaldır ve kocan seni fark ettiğinde neler olacak hazırlıklı ol. Ve son olarak asla ama asla korkma!”

Aslı’nın tüm içten sözlerini iyice içine sindirip heyecandan bayılmam umarım düşüncesiyle başını kaldırıp Aslı’ya baktı. “Teşekkür ederim.”

Aslı gülümseyip eliyle kapıyı gösterdi. “Önden buyur.” 

Kapıdan çıktığında soğuk bedenini yalayıp geçmiş baştan ayağa titrermiş ve azda olsa temiz havadan aldığı güçle üç basamağı inip araçlara baktı Yağmur. 

“Solda ki” dedi Aslı. “Hâlâ fark etmedi. Elinle yüzünü kapatarak git ve ön koltuğa otur.” Komutu veren Aslı’ya başını salladı Yağmur. Neden bu kadına uyduğunu bilmiyordu ama uyması gerektiğine dair derin hisler algılıyordu genç kız. 

Elindeki gümüş rengi gece çantasını yüzüne siper ederek ki çok üşüyordu zaten; Hızla Mert’in aracına doğru ilerledi. Nil ve Azra arka koltukta oturuyorlardı. Derin nefes alıp kapıyı açıp olağanca hızla, elbisenin saten eteğini kaldırıp az da bacak şov yaparak araca girip kapıyı çekti. 

Kapının açılmasıyla başını çevirdiğinde o bacakları kim olsa görürdü ki görmüş ama hemen yüzünü çevirmek istemişti. Çok ilgisini çekmiyordu istedigi bacağın sahibi yanında değildi. Ama gözlerini çekerken gördüğü leke bu dünyada tek bir kişiye aitti. Önüne döndüğü gibi tekrar ve hızla yan tarafına döndü.

Yağmur’un dizinin hemen yanında kahverengi beş santim uzunluğunda, üç santim eninde Allah vergisi bir doğum lekesi vardı. Mert, hiç söylemese de Yağmur’da sevdiği en büyük detaydı. Hiç dokunamamış olması daha da cazip kılıyordu…

Kızın yüzüne baktı. Ama görür gibi değildi. Aslında görüyordu yada anlamıyordu. Hayal görmüş olması büyük ihtimaldi. Değildi…Yağmur’da bunca zaman sonra kocasını gördüğü için ne düşüneceğini bilmiyordu. Hemde hiç bir şey olmamış gibi yanında oturuyordu. Mert’in şaşkın haline gülmek istemişti. Hala boş boş bakıyordu belli ki idrak etmeye çalışıyordu. 

“Merhaba Mert.” diyerek önüne döndü Yağmur. Yavaş yavaş sakinlik çöküyordu üzerine. 

Kadını baştan ayağa oturduğu yerde inceledi Mert. Arka koltukta Azra ve Nil sessizce bekliyorlar ve gözlerini bile kırpmıyorlardı. Elini ağır ağır uzattı. Yan dönmüş olan kızın saçlarına dokunmak için uzattığı parmaklarının karıncalandığını dahi hissedemiyordu. İleri geri hareket ediyor ama dokunmaya cesaret edemiyordu. Gerçek dışıydı, Yağmur burada hemde yanındaki koltukta ona merhaba diyordu. 

Eli ona yaklaşınca gözlerini yumdu Yağmur. En son böyle bir sahne hatırlıyordu. Onu terk edip gitmeden önce yaptıkları şiddetli tartışmanın ardından evden çıkıp gitmişti Mert. Saatler sonra geri dönüp Yağmur’un odasına girmiş, uyuduğunu zannederek yaklaşıp aynen bu şekilde elini uzatmış ama dokunmadan odadan çıkıp gitmişti. Bu sefer dokunmaya cesaret eden Mert parmaklarını yavaşça dağınık topuzun üzerinde gezdirdi. 

“Sen..!” dedi zorla. “Gerçeksin.” 

“Evet gerçek seni beceriksiz. İnsan karısına nasıl sahip çıkmaz. Onu nasıl bulmaz!? Bulamaz! Bunun hesabı sorulacak Mert Akahan. Çek şimdi o elini ve gaza bas. Yağmur’a bir adım gidersen biz sana sekiz sopa geliriz haberin olsun. Önüne bak şimdi.” diyen Azra yeterince açık ve net konuştuğunu düşünüyordu. 

Mert’i etkilemiş olacak ki Mert elini çekip sıkıca iki eliyle kavradı direksiyonu.  Göz ucuyla yanında oturan karısına bakıyordu. Azra’nın söylediği şeyleri yapacağından hiç şüphesi yoktu ama hiç bir önemi de yoktu çünkü artık Yağmur, karısı sevdiği kadın yanındaydı. Yıllar içinde yaptığı küçük büyük hatalarını gözden geçirmiş ve artık daha akıllıca davranacağını biliyordu. 

Yağmur’un gülümsediğini gördüğüne yemin edebilirdi. Başını iki yana salladı. Gülmek onunda hakkıydı. “Emriniz olur Azra hanım.” deyip gaza bastı. 

AŞKI-NAZ otelinin balo salonunda yapılacak olan kına için dinlenme odasında bekliyordu Duru. “Neden bende içeri giremiyorum?’ diye tepinen Rüzgâr’ın biraz daha konuşursa Duru’yu intihara sürükleyeceğinden haberi yoktu. Ayağa kalktı ve iki eliyle dönüp duran adamı durdurup yüzünü ellerinin arasına aldı. 

“Canım, hayatım sen kafayı mı yedin? Ne işin var üç yüz tane kadının içinde?” dedi Duru. Uzanıp karısının gözlerinden öpen Rüzgâr geri çekilip, “Bana ne üç yüz tane kadından ben seni görmek istiyorum.”

Ellerini adamın yüzünden çekip odanın içindeki gösterişli aynada kendini süzdü Duru. “Çocuk gibisin! Mümkün değil.” 

Son bir deneme yaparak Duru’nun beline kollarını doladı. Kızın çıplak sırtını kendi göğsüne yasladı. Bir elini karnından yukarı göğüslerine doğru ilerletti Rüzgâr. Yüzünü saçlarına sokup kokusunu içine çekerek kızı kendine daha sıkı bastırdı. Kadınsal hormonlarıyla oynamayı planlamıştı. Duru oyuna gelecek gibi olsada o hormonlar aynı zamanda da kıskançlık salgılıyordu. Adamın kollarında ona döndü. Sol elini kaldırıp Rüzgâr’ın şah damarının üzerine bastırdı. Ağır, işkence edercesine yavaşlıkta aşağıya doğru yol çizdi. Gözleri kısılan Rüzgâr bir an olsun başkalarını çekmedi. Bakışları ellerinden cesurdu Duru’nun. Ceketin yakasından elini daldırıp kalbinin üzerine gelince gömleğin üzerinden hissettiği tene tırnaklarını bastırdı. 

“Sen benimle oyun mu oynuyorsun Ali bey?” 

“Senin kadar başarılı değilim.” dedi Rüzgâr tek kaşını havaya kaldırırken. 

Elini çekip adamın kollarından çıktı. Aynaya geri dönüp saçını düzeltir gibi yaptı. 

“İyi o zaman kapının önünden bile geçmiyorsun.”

Kına başlayalı saatler olmuştu. Tüm erkekler Karahan ve Nazlı’ya ait suitte okey oynuyordu. Yapacak daha iyi bir şey yoktu. Ayrıca kızlar eğlenmek için dışarı çıkarlarsa olacakları liste halinde ellerine vermişlerdi. Yerinde duramayan Mert sağa sola dönmekten yerdeki pahalı el işlemesi halıyı aşındırmak üzereydi. Okey de hiç ilgisini çekmiyordu. 

Aşağıda karısı vardı. Kaçmıyordu. Kaçmayacaktı. Onu anlamıştı. Neler olduğunu nasıl geldiğini Rüzgâr’dan dinlemişti. Rüzgâr’a da Duru özet geçmişti. Mert de artık Aslı ve ekibine  borçluydu. Bunu da anlamıştı. Ve kızların kredi açtığı erkekler grubuna dahil olmuştu. 

Yiğit göz devirip, “Rüzgâr Mert’i bir yere oturt dayanacak gücüm kalmadı.” dedi. Başlar Mert’e dönmüştü ama o onları ne görüyor ne de duyuyordu. 

“Mert.” 

Duymadı. 

“Mert.” Bağırdı Rüzgâr bu sefer. 

Durup bakan Mert gayet sakin, “Efendim.” dedi. 

“Başımız döndü. Artık otursan diyoruz.” 

“Benim onu görmem lazım nasıl oturma mı bekliyorsun?” Saatine baktı Mert. “Daha iki saat var.” diyerek of çekti. Rüzgâr’da ıstakayı itip arkasına yaslandı. “Aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Onlar eğleniyor biz burada taş çalıyoruz.” derken  Karahan’a baktı. 

Kaşları çatılan Karahan, “Bana mı diyorsun sen?” diyerek çıkıştı. 

“Bir saatir oynuyoruz iki defa çaldın.” dedi Rüzgâr.

“Istakayı yemek istiyorsun sen anlaşılan.” Karahan’ın sert sesinden hiç etkilenmemişti Rüzgâr. 

Ayağa kalktı Rüzgâr. Mert’e doğru yürüdü. Yiğit’e bakarak konuştu. Aslı’nın kocası değil mi? İllaki vardır onda parlak fikirler körle yatan şaşı kalkarmış. “Biz neden giremiyoruz?” 

“Çünkü kına kadınlara özel.” diyen Yiğit’i Aras susturdu. “Karahan girmişti ama hemde ne oyunla…” 

“Nasıl girdi? O zaman ben neden giremiyorum?” Rüzgâr kollarını göğsünde bağlayıp gelecek yanıtları bekledi. 

Yiğit, “Testi oyunu diye bir şey vardı. Karahan kabul etmediği için oyuna getirip kınaya dahil ettiler. Ama seni neden alıyorlar bilmiyorum.” dedi  ellerini havaya kaldırıp.

Mert, “Daha basit bir şey var.” dedi. 

Rüzgâr ona döndü. “Ne?” 

“Kamera sistemi! Onlar bizi değil ama biz onları görebiliriz.” 

Karahan, “Hayır! kendi eşlerimizi izleyecek değiliz.” dedi. 

Aras heyecanla, “Neden olmasın? Suç olmasa gerek. Sonuçta bizim kadınlarımız. Hem en fazla şarkı türkü.” diyerek omuz silkti. 

Karahan ikna olmamıştı. “Olmaz! Öğrenirlerse başımızın etinden kavurma yaparlar. Hemde dibini yakarlar.” 

Fırat, “Ne o Karahan, korkuyor musun?” dedi gülümseyip. 

Bozulan Karahan, “Sen korkma Fırat.” dedi Yiğit’e bakıp. “Ya sen, asar seni Aslı.” 

Yiğit tek kaşını havaya kaldırdı. “Eğer öğrenirse…” dedi. Nedense birden herkese heyacan vermişti kızları gizlice izlemek. Karahan’ın da aklını çelen Yiğit olmuştu. Nereden bileceklerdi ki..?

Yerinden kalkıp odanın içinde bulanan laptopu getirip masaya koydu. Başına oturup beylere baktı. Sistem şifresini girmesi gerekiyordu. “Az geri çekilin.” dediğinde hepsi göz devirdi. 

Rüzgâr yüzünü buruşturdu.  “Tereciden tere gizleyeni de ilk defa görüyorum. Beş dakika mı alır çözmek. Bu sistemi ben kurdum hatırlatırım.” 

Karahan gözlerini kısıp baktı Rüzgâr’a. “Kes sesini Asilkan.” 

Rüzgâr arkasını dönüp hamurdandı. Kenarda sessizce oturan Kenan sadece dinliyordu. Ve duydukları çok hoşuna gitmişti.  Ayağa kalkan Kenan. “Neyse abilerim malum benim eşim yok bana müsade o zaman.” deyip elini havada sallayıp çıktı odadan. 

Ortaya kurulan gelin tahtına oturtulan Duru’nun yüzü kırmızı taşlı duvakla kapatılmıştı. Ayşem yanına gelip eğildi. “Sakın açma elini sana neler verecekler bekle gör.” diye fısıldadı. Tülün altından başını salladı ama ilkinde açmaya niyetliydi. Belki ikincide…

Hurinur hala bağırdı. “Gelin elini açmıyor.” Nimet hanım ve anneanne Meryem hanım yan yana gelip durdular. 

Meryem hanım, “Aç kızım elini.” diyerek elinde tuttuğu keseyi herkese gösterdi. Nimet hanımda aynı şeyi tekrar edip, “Aç elini yavrucuğum.” dedi, bir kesede o çıkardı meydana. Duru iki elini birden açtı. Keseler eline sığmayacağı için halası aldı. 

Kına yakıldıktan sonra misafirler teker teker ayrılmaya başlamış hatta kısa süre sonra salon boşalmıştı. Çocukları büyüklerle eve yollamışlardı. Kendileri de eşleriyle beraber döneceklerdi. 

“Yoruldum.” Duru koltuğuna oturdu. “Ne zormuş.” 

Azra, “Dur daha eğlence yeni başlıyor.” deyip göz kırptı. 

“Nasıl yani ?”

Zeynep Nazlı’ya seslendi kahkaha atarak. “Ver coşkuyu sarı şeker.” 

Büyük salonun pist için ayrılan bölümünün arka kısmında bulunan ışık sistemini devreye sokan Nazlı salonu bir anda önce siyaha sonra sarı, kırmızı ve mor renge boyadı. Ortam bir anda değişik bir atmosfere bürünmüştü. Duru ayağa kalkıp sahneye baktı. Biri şarkı mı söyleyecekti acaba diyerek sahneye döndü ama kimse yoktu. Kızların hepsi yanında duruyordu. 

“Ne için bu ben hiç bir şey anlamadım.” demesiyle  kulaklarını dolduran müzik sesiyle donup kalmakla beraber kaşlarını çatıp kızlara baktı. “Bu.. Ama bu şey.. şey değil mi?” 

Hemen yanında duran Aslı, “Evet, o şey striptiz müziği.” dedi. Sahneye çıkan takım elbiseli yüzünde maske olan adamı gösterip, “Bu da dansçımız.” diyerek parmaklarını ağzına götürüp ıslık çaldı. Duru, kulağını çınlatacak şiddetteki ıslıkla yüzünü buruşturdu. “Kızım sen delirdin mi? Ölmek mi istiyorsun? Vallahi hepimizi keserler. Adamlar üst katımızda.” diyerek sarstı Aslı’yı. 

Kızlar hep bir ağızdan çığlık atıyor, müziğe ritim tutup dans ediyorlardı. Sahnedeki adam bir dakika içinde ceketini çıkarıp atmıştı bile. 

Aslı, “Eğlenmene bak Duru.” diyerek bir ıslık daha çaldı. Gözleri fal taşı gibi büyüyen Duru önce sahneye sonra Aslı’ya baktı. 

“Senden ne gelirse başım gözüm üstüne Aslı.” deyip sahneye doğru bir ıslıkta Duru çaldı. Ki büyük kapalı kapının ardına kadar gürültüyle açılmasıyla kızlar arkalarına döndüler. Dokuz tane iri yarı adam kapıda durmuş kendilerine bakıyordu. 

“Ayvayı yedik şimdi.” diye mırıldandı Duru. 

Müzik hala devam ediyordu. Sahnedeki adam durmuştu. Adamlar hızlı adımlarla kendilerine yaklaşırken hiç oralı bile olmadılar. 

Rüzgâr öfkeyle piste doğru ilerlerken. “Bunun hesabı sorulacak Duru.” diye bağırıp sahnedeki adamın üzerine atladı. Elini yumruk yapıp havaya kaldırmıştı ki Karahan adamın ensesinden tutup çekerek Rüzgâr’ın elinden kurtardı. Ondan kimse alamazdı. 

Yiğit kollarını bağlamış karısının yanında öylece bekliyordu. “Kim o? yazık olacak! ” dedi karısına. 

“Sorma… Kenan tabii ki kim olacak? Dur kocam yazık olmadan alayım şu biçareyi, o bana lazım daha.” dedi Aslı.

“Bırak onu Karahan, Kenan o!” 

Yumruğu yarı yolda kalan Karahan maskenin altında gerçekten Kenan olması düşüncesiyle gözlerini kısıp baktı. Kenan eliyle maskeyi kaldırıp yüzünü açtı. Tek kaşı havadaydı. 

“Karahan abi.” dedi.

“Sen ne ayaksın lan?” diye bağırdı Karahan. 

“Ben Kenan. Kenan Kurşunlu.” 

Yumruğunu sıkıp havaya iyice kaldırdı Karahan. Rezil olmuşlardı. Onların aklına uyduğuna mı yansaydı bu zıpırın ispiyonuna mı? Dişlerini sıktı öfkeyle. “Lan! Sen bizi mi sattın?”

“Öyle demeyelim, ben ablalarıma asla ihanet etmem.” Yumruğu havada yakalayan Aslı bu sefer yemeden kurtulmuştu. Kenan’ı Karahan’ın elinden alıp arkasına geçirdi. Bu arada kapanan müzik sesi ve açılan ışıkla herkes birbirini görüyordu. 

Asya, “Aşk olsun aşkım! Beni bizi nasıl izlersiniz? Çok kırıldım.” dedi üzgün yüz ifadesiyle. Fırat tek kelime edemedi. Suçluydu kabul etmişti Fırat. 

Azra, “Eve gidelim ben sana bunun hesabını soracağım Murat.” deyince Murat’ta sağa sola bakınmaya başlamıştı. 

Zeynep kocasını kaşıyla gözüyle yiyordu. Nil kırılmış gibi yapıp omuz silkti kocasına. Yağmur zaten neye düştüğünü bile bilmiyordu. Ama bu gece çok, hatta hiç eğlenmedigi kadar eğlenmişti ve şimdi Mert’in bakış açısındaydı. 

Ruken tırnaklarını kemirmekle meşguldü. Nazlı’da kocasının yanına gelip ellerini beline yerleştirdi. “Sen varya sen, bittin sen!” dedikten sonra çıkışa doğru yol aldı. “Elalem uzaya çıktı Karahan. Sende değiş be adam! Her saniyemi senin ensende mi geçireceğim?” 

Nazlı’nın sözleriyle omuzları düştü Karahan’ın. “Ben her saniyemi seni kıskanarak geçiriyorum ya.” diye bağırdı. 

“İyi halt ediyorsun.” dedi Nazlı dönmeden.” Karahan dişlerini sıkarak Kenan’a döndü.  “Ulan Kenan ablalarını satma ama abilerini sat, öyle mi? Asıl sen bittin! Elime düşersen vay haline.” deyip karısının arkasından hızlı adımlarla yürüdü. 

Kırgın bakan Duru’nun yanına yanaşan Rüzgâr’ın ne suçu vardı şimdi? Fikir Mert’in tasdik Karahan’ındı. Elinden tutup götürmek istemişti ama Duru elini çekti. 

“Ne yaptın Rüzgâr? Kameradan mı izledin beni? 

Ne dese inandırdı şimdi!? 

Sustu…

“Aşk olsun Rüzgâr…” dedi kollarını göğsünde bağlayıp. “Çocuk gibisin, hiç vazgeçmiyorsun.” 

Yiğit araya girme ihtiyacı hissetti. “Yalnız onun fikri değildi. Abini biz ikna ettik.” dedi. 

“Ne?” dedi kısık sesle Duru. Kollarını çözüp Rüzgâr’a baktı. Üzgün bakışları aşikardı.  

Aslı hareket etti. Yalnız kalsalar iyi olacaktı. “Hadi biz kaçalım, onlar döner.” dediğinde çifti yalnız bırakma işi anlaşılmıştı. Salonun kapısını çekip çıkana kadar tek kelime etmediler. 

Koskoca salonda başbaşa kalınca Rüzgâr öne bir adım attı. “Hadi seni eve bırakayım.” dedi. Kızın aklına onu izlediği günlerin geldiğini bilmiyordu. Kafeye yerleştirdiği kamera ve ses sistemini hatırlamıştı Duru. 

“Yok beni eve bırakma.” diye mırıldandı Duru. Adamın günahını almıştı. İzlediği kesindi ama bu cin fikirin ondan çıkmadığını öğrendiğinde onu kırmış olduğunu fark etmişti. 

Karısına dönen Rüzgâr, “Nereye bırakayım?” diye  sordu. 

Kocasının yanına iki adımda yaklaşıp elini tuttu. Yanağına ufacık bir öpücük bırakıp gülümsedi. “Yüreğine bırak beni.” 

Karşındaki kadına ne zaman karşı koyabilmişti ki şimdi koysun. “İstediğin yerdesin zaten başka bir şey iste.” 

On santim daha yaklaşıp başını kocasının omzuna bıraktı. “Omzuna…” dedi.

Rüzgâr kolunu kaldırıp Duru’nun sırtına bıraktı elini. “Orası da senin, başka yok mu?” 

Duru kollarını adama doladı. “Tenine hapset beni.” 

Dudakları yukarı kıvrılan Rüzgâr iki koluyla sardı karısını. “Bak o dediğin cazip geldi.” Karısının alnına dudaklarını bastırıp geri çekildi. Elinden tutup peşinden sürükledi. 

“Nereye?” 

“Evimize…” 

Dün gece Rüzgâr’ın elinden kurtulmuştu. Ama bin bir dille… Adama cesareti verip, “Ama bak çocuk evde bugün hiç bakamadım. Bak sütüm taşıyor. Yazık oğlumuza…” diyerek Rüzgâr’ı can evinden vurmuştu Duru. Yoksa ciddi ciddi gerdeği öne çekiyordu Rüzgâr. “Kaç bakalım bu son olsun.” demişti. 

Ki öyleydi zaten. Bu ayrı geçirecekleri son geceydi. Düşündükçe içi kıpır kıpır oluyordu Duru’nun. Buraya kadar her şey yüzyılın planıyla gelmişti. Bir zamanlar bir serseriden ibaret olan adamın şimdi karısıydı ve her ne hikmetse onu seviyordu. Yaralı bereli bir aşktı onlarınki. Hatalar zincirine bağlı olarak başlayan ve başka hatalarla yol alan bir aşk… 

Kimse istemezdi ki Duru’nun başına geleni. Oda istememişti. Bugün evli olduğu ve resmen karısı olacağı adamla başına gelenin ne kadar dehşet bir şey olduğunu hep bilmişti. Hemde kan kusarak. Bir kaç yıl daha bulamasaydı; Mecnun gibi dağları delmesi ihtimaldi Rüzgâr’ın. Eğer kalbine yenilmeseydi, sonumuz ne olurdu diye düşünmekten kendini alamıyordu Duru. Babasız bir çocuk büyütmek, aşksız bir ömür, yalnız bir kadın ve hiç gülmeyen bir yüzü olacaktı hiç şüphesiz. 

İyi mi yaptım? Kötü mü yaptım? Düşünmüyordu artık. Önceden iyi mi yaparım yoksa daha mı kötü olur diye düşünmüşlüğü olmuştu. Özlem yüreğini kavururken düşmüştü çelişkilere. Nitekim kader, örgüsünü insana bırakmadan kendi hallediyordu. Onların hikayesi de böyle olmuştu. Hataların başlama noktası yanlışlardan ibaretti. Nefsine hakim olamayan Kerem’in ihtirasına kurban gitmişlerdi. Her insan hata yapabilirdi. Hatalar aşka engel değildi ama aşkı yaşamaya engeldi. 

Neyse ki Rüzgâr girdiği yoldan daha ilk gün geri dönerek aslında içindeki Ali’yi serbest bırakmıştı. Kötü insan yoktur dedi içinden. Kötü huylu insan vardır ve huylar değişir. Yedisinde neyse yetmişinde odur felsefesini yıkan tek balyoz ‘ahlâk’tır. Ve Allah insana ‘Ahlâk’ yapısını değiştirmek için bolca şans verir. Rüzgâr bu şansını çok iyi kullanmıştı. Kendisinden vazgeçmemişti. 

Odasına göz attı. Bazı eşyaları buradaydı. Ve hep burada kalacaktı. Üzülüyor muydu? Hayır aksine çok mutluydu. Yirmi dokuz yaşındaydı ve bir oğlu vardı. Yaşadığı yeri sevse de yerinin burası olmadığını biliyordu. Aynada kendine göz attı.

Beyaz gelinlik..

Bir buçuk yıl önce bunu hayal etmek acı verirken şimdi ölesiye mutlu ediyordu aynadaki görüntüsü. Önü biraz cesurdu gelinliğin ama dantelle kamufle edilmişti. Bunu elbette Rüzgâr istemişti. “Senin derdin ne? Hayır ben görmüyorum, neden başkasına gösteriyorsun? Reddedildi!” demişti ve ön kısmına dantel kapatılmıştı. 

‘Ee, sen ön kısmını kapattırırsan sırtı da böyle olur.’ demişti Duru. Rüzgâr eliyle burun kemerini sıkıp derin bir nefes almıştı. Zafer Duru’nundu. Boşta kalan gerdanına annesinden kalan kolyeyi takmak onun için eşsiz bir duyguydu. Ellerini kolyenin üzerinde gezdirdi. Bir zamanlar annesi takıyordu. Sanki onu yanında hissetmişti. Bunu tepeden tırnağa titrediğinde anladı. “Biliyorum, buradasın.” dedi. Boğazı düğüm düğüm olmuştu. 

Ellerini kulağına götürdü. Tek kulağı boştu. O olmaz olasıca gece kaybetmişti küpenin tekini. Ara sıra aklına geldiğinde kendi başına gelenden çok anne yadigârına üzülüyordu. Giden gitmişti. Kendi başına gelene alışmıştı. Ama küpenin kayboluşuna hiç alışamamıştı. On yaşındayken annesinin mücevherlerini karıştırdığı gün geldi aklına küpeyi havaya kaldırıp çocuk aklıyla, “Anne ben bu küpeni çok seviyorum, evlenirken taksam olur mu?” Sözünü hatırlayıp güldü. “Kayboldu anneciğim, üzgünüm.” diye mırıldandı. Yıldızlı küpenin üzerinden elini çektiğinde dışardan gelen davul sesini duydu.  Tüm melankoli havasından bir anda sıyrıldı. Cama ilerleyip dışarı bakmaya çalıştı. 

Kapıyı hızla açan Ruken göz kamaştırıyordu. “Abla geldiler.” dedi ve aynı hızla geri çıktı. Cümbüşü kaçırmaya hiç niyeti yoktu. Bekir dedenin ısrarı üzerine çalınan davulun sesi kulağa çok hoş geliyordu. Odaya giren babası, halası, Nazlı ve Karahan’a döndü. Bu üzgün yüz ifadeleri biliyordu, mutluluktandı. Elinde aşağı sarkıttığı kırmızı taşlı kurdeleye baktı Duru. Bu kurdele için pek uygun biri değildi. 

“Ona gerek var mı?” diye mırıldandı.

“Elbette var bu senin ilk ve son düğünün.” Hem ben de taktım bakışı atan Nazlı gülümsedi. 

Hurinur hanım, “Ya baba ya abi…” dedi. 

Gözleri dolu dolu olan Turgut Kara kızına doğru yürüdü. Duru’nun başını iki elinin arasına alıp alnından öptü. “Ben kızımı öptüm bana kafi abisi taksın.” dedi adamın bunu yapmaya cesareti yoktu. İlk kızını evlendiriyordu. Karısı, canının yarısı da yoktu yanında.  Her an ağlayabilirdi Turgut Kara. O kadar çok annesine benziyordu ki Duru; bu odadan hemen çıkmalıydı. İçi burkulan Duru sertçe yutkundu. Babasına sarılıp hayır duasını aldı. Turgut Kara odadan çıkarken gözlerini siliyordu. Gücü yetmemişti. 

Karısından kurdeleyi alan Karahan kardeşinin yanına vardı. “Bak bu kurdeleyi hafife alma. Bu kocan olacak adamın ipi, boynuna dolamak benim için zevk.” diyen Karahan’ı Nazlı susturdu. 

“Felsefe diyorum Karam, hani yapmasan. Bak dün geceden vukuatın var. O ipi boynuna ben dolamayım diyorum.” dedi ters ters bakıp. Başını havaya kaldırıp kendi kendine bir şeyler mırıldandı Karahan. Duru küçük bir kahkaha attı. Ruken haklıydı. Allah Nazlı’yı başımızdan eksik etmesindi. Besmele çekerek üç kez dolandırdı kurdeleyi Karahan. En kıymetlisi gidiyordu. Ama biliyordu ki o gideli çok olmuştu. Son düğümü atıp alından öptü. Sıkıca sarıldı kardeşine. 

“Kapım sana her daim açık. Ben ölsem bile gölgem yeter size, sizin kılınıza gelecek zarar benim canıma gelmiş demektir. Olur ya o iti boşarsın falan aklında bulunsun.” 

“Karahan!!!” diye bağırdı Nazlı. “Ben seni bir boşarım adam aklın çıkar. Kes şunu!” 

Karısına dönen Karahan gülümsedi. “Nerede  güzelim, öyle bir dünya mı var senin için? Bir yere gidemezsin.” 

“Halam valizler hazır değil mi?” dedi Nazlı. 

Kaşlarını çattı Karahan. “Ne valizi?” 

Hurinur hala, “Hazır kızım benimkiler de hazır.” dedi. 

Nazlı kocasına baktı. “Yalıya gidiyoruz biz karam, bir haftalığına.” 

“Ne?” dedi adam kaşlarını çatarak 

“Ya…” dedi Nazlı

Hurinur hala, “Ama hadi Karahan geç kalıyoruz.” diyerek konuya balta vurdu. Nazlı ve gitmek! Karahan’da bırakırdı zaten. Karısına kısık gözlerle baktı. Başını sağa sola salladı. Kardeşine kolunu uzattı. Nazlı’nın yanından geçerken fısıldadı. 

“Görürüz.” 

“Görelim.” 

Aşağıda cümbüş vardı. Kızlar ve eşleri Rüzgâr’ı daha nasıl süründürürüz derdine düşmüşlerdi. Akıllarına gelen tüm yöresel adetleri karman çorman etmiş malikanenin demir kapısına Yiğit’i dikmişlerdi. Demir kapının kilidini sürmüş elleri cebinde gülerek bakıyordu Yiğit. Rüzgâr hiç bilmediği bu tepkiye ellerini yüzüne kapatıp hırsla geri açtı. 

“Açsana kapıyı Yiğit vallahi kalbime inecek!” Zaten içi içine sığmıyordu. Yerinde zor duruyordu. Bugün günlerden vuslattı…

Omuz silkti Yiğit. “Önce alacaklarımı tahsil edeyim açacağım.” dedi. 

“Ne alacağı? Benim alacağım var içeride.”

Bekir dede arkadan seslendi. “Ne istiyorsun Yiğit ağa?” Rüzgâr dedesine döndü. Şaşkındı. Sonra Yiğit’e tekrar döndü. 

“E… Şey Bekir ağa öncelik olarak yeni yapacağım rezidansın elektronik maliyetini biraz düşelim.” dedi  Rüzgâr’a bakarak. 

“Sen beni batırmak istiyorsun anlaşılan.” diyerek gözlerini kıstı Rüzgâr.

“Sen bilirsin Asilkan.” kayıtsız görünen Yiğit yana doğru baktı. 

Dişlerini sıkarak köpüren Rüzgâr, “Yüzde yirmi daha aşağı olmaz.” dedi tükenmişlikle. 

“Kabul.” dedi Yiğit. Maksat gırgırdı. Elbette öyle bir şey yapmayacaktı. 

“Aç kapıyı o zaman.” 

“Daha bitmedi ki.” 

Parmaklıkları kavrayan Rüzgâr öfkeyle soludu. “Yiğit bak kardeşim öleceğim şurada oğlum babasız karım dul kalacak, aç!” 

Hilmi dede bağırdı bu sefer, “Ne istiyorsun efendi?” 

“Asilkan holdingden beş yıllık sözleşme kuralsız şartsız.” dedi  Yigit.

“Olur batayım ben Poyraz’ın maması senden.” dedi Rüzgâr öfkeyle. Yiğit kahkaha atmak istiyordu ama istifini hiç bozmadı. Kaşını kaldırıp bekledi. 

“Tamam kabul.” diye hırladı Rüzgâr. “Aç artık.” 

“Son bir istek kaldı ama Rüzgâr, amma sabırsız çıktın sende.” dedi Yiğit.

Tek elini saçına daldıran Rüzgâr öfkeyle döndü. “Söyle” 

“Beş  tepsi baklava.” diyen Yiğit’e gülerek baktı. Sinirleri bozulmuştu. “Ne?” 

Bekir dedenin sesi duyuldu. Arkadaki adamlarına seslendi. “Getirin çeyizleri.” 

Rüzgâr şaşkın şaşkın dedesini izlemeye başladı. İki dakika içinde kadınlar ve adamlar ellerinde bohçalar süslü püslü. Tepsi tepsi tatlılarla sıraya dizilmişti. Ağzı açık ayran budalası gibi bakan Rüzgâr’a Yiğit’te eşlik etmişti. 

Bekir dede gururla göğsünü gerdi. “Doğuda hayat başkadır Yiğit ağa kızınız ağa gelini elimiz boş mu geleceğiz sandın? 

Yiğit başını aşağı yukarı salladı. Kilidin sürgüsünü çekip büyük demir kapıyı ardına kadar açtı. Davul sesi ortalığı inleterek ana kapıya doğru yürüdü. Rüzgâr atlattım dediği olaya ana kapıda yakalandı. Büyük görkemli cam kapının ardında duran kişi Nihat’tı. Gözlerini devirdi Rüzgâr. Ses gitmeyeceği için diyafonun tuşuna bastı. 

“Sen ne istiyorsun?” 

“Oo Rüzgâr bey hızlı giriş oldu.” 

“Kısa kes bacanak vallahi inme geliyor sağdan soldan.” 

“Anladım kısa kes Urfa havası olsun istiyorsun.” 

“Nihattt.” diyerek uzattı Rüzgâr. 

“Kızma bacanak, baldız veriyorum az tadını çıkarayım.” 

Baldızın baldan tatlı, diyemediği için gülümsedi Rüzgâr. “Öt bakalım.” 

“Tamam söylüyorum; Şanlıurfa’da toprak istiyoruz. Ne de olsa kızımız ağa gelini.” diyerek tek kaşını kaldırdı Nihat. Kameradan görünen görüntüsü görülmeye değerdi. Kasım kasım kasılıyordu. Bekir dede yüksek bir kahkaha attı. 

“Sen ne dersin oğul benim varım yoğum gelinimin aç kapıyı de hayde.” dedi. 

Gözlerini etrafta dolandıran Nihat ikna olmuştu. Elini kilide götürüp açtı. Son kapıyı da açan Rüzgâr derin bir nefes aldı. Ve eve adımını attı. 

Çok şükür…

Salona giremeden durmak zorunda kaldı. Salon kapısının önüne büyük beyaz bir sandık koymuşlardı. Kaş çatışla baktı. 

“Bu ne?” 

Aslı, oğlu Rasim’le yanlarında durdu. “Sandık Ali Rüzgâr Asilkan seni leylekler mi büyüttü Allah aşkına, her şeye bu ne bu ne?” 

“Ya Aslı alacağın olsun. Ben ne anlarım bunlardan neden beni uyarmadın. Buraya gelene kadar batırdılar beni.” diyerek dert yandı Rüzgâr. 

Safı belli olmayandı Aslı. İşine nasıl gelirse o yöne giderdi. “O zaman seni nasıl deli ederdik Rüzgâr?” dedi gülerek. Oğlunu koltuk altlarından kaldırıp sandığın üzerine oturttu. Kulağına eğildi çocuğun. “Annecim ne öğrettiysem onu diyeceksin anlaştık mı?” Geri çekilip oğluna baktı. 

“Anyaştık annecik.” dedi Rasim.

Aslı Rüzgâr’a döndü. “Oğlumun gönlünü edeceksin ve kızı alacaksın Rüzgâr.” 

Dört buçuk yaşında bir çocuğun gönlü en fazla bir çikolatadan geçer zanneden Rüzgâr gülümsedi. “Tamam. Söyle bakalım Mehmet Rasim Demirkan, ne istiyorsun?” 

Mehmet Rasim önce annesine baktı. Aslı oğluna göz kırptı. Küçük Rasim eniştesine döndü. Dedesinin ve doğal olaraktan annesine benzeyen çocuk sevimli sevimli baktı. “Asiykan da hisye istiyoyum.” dedi. 

Gözleri dışarı fırlayan Rüzgâr, “Ne istoyoysun ne?” dedi kendi de ne dediğini bilmeden. 

Rasim kahkaha attı. “Annecik bu amca benim gibi konuşuyoy.” dedi. Aslı oğluna eğildi. “Bir daha tekar et ogluşum amca anlamadı.” 

“Asiykan da hisye istiyoyum.” dedi Rasim, Rüzgâr’a bakıp. Elini alnına vuran Rüzgâr yerinde doğrulup soluğunu bıraktı. “Yüzde kaç?” 

“Beyş.” diye bağırıp elini kaldırdı Rasim. 

“Ver elini ortak anlaştık.” diyerek Rasim’e elini uzattı Rüzgâr. Rasim beyefendi edasıyla ve minik eliyle karşılık verdi. Sandık kapının önünden çekilince Aslı’ya döndü Rüzgâr. “Var mı daha şimdi söyle?” 

“Gelin senin, ama tabi bir de abisi var bu kızın.” eliyle salonu gösterdi. “Buyur Asilkan.” 

Rüzgâr salona girdiğinde gözünü alan tek görüntü ortada duran inci tanesiydi. İstiridye kabuğunun içinden çıkan dünyanın en değerli incisi. Etrafı kabuktan ibaretti. İnci kendi başına parlıyordu. 

Ve onundu… 

Salonun önünde çivi gibi çakılı kalmıştı. Ne ileri ne geri gidebiliyordu. Gözlerini alamıyordu. Dünya üzerindeki milyonlarca kadından geriye bir tek Duru kalmıştı. Mert, arkasından fısıldadı. 

“Adım at.” 

Bir süredir kırpmadığı göz kapaklarını kapatıp açtı. Değişen hiç bir şey yoktu. İnci inciydi. Işıltısından ne kaybedebilirdi ki. Duru, siyah smokinin içindeki adama en az onun kendisine baktığı aşkla karşılık veriyordu. Kabuldü. Gönül kime aitse göz onu görüyordu. Gördüğüne de görünmez iplerle bağlanıyordu. Ahali çoktan içeri girmiş, selamlaşmıştı. Rüzgâr’da ağır adımlarla gözlerini ayırmadan Duru’nun yanına geldi. Gülümseyerek baktılar birbirlerine. “Sen nasıl güzelsin…” diye fısıldadı Rüzgâr. 

“Teşekkür ederim.” 

Babasının kucağına atılan Poyraz’la kucağında çoklukla evlenen kişi olarak ailede tarihe damga vurmuşlardı. 

“Al bakalım babası.” dedi Zeynep.

Oğluna giydirilen minicik takım elbiseyi inceledi. Evet fazlaca dayısı kılıklıydı. Gözleri hariç. Kapının önünde yerini alan Rüzgâr’ın hemen yanında Mert vardı. Sağdıç Mert. Neriman hanımın koluna bağladığı yeşil mendille tam olmuştu. Gözleri sürekli Yağmur’a kayıyordu. Dün gördüğünden daha mı alımıydı? Laf! Mert’e göre Yağmur her zaman çekiciydi. Ama hala yanına yanaşabilmiş değildi. Kızların koruması altındaydı ve mümkün olduğu kadar kıza yaklaştırmıyorlardı.

Karahan’ın kolunda kapıda göründü Duru. Kalbi dört nala koşuyordu. Bu heyecan başka bir dünyandan gelmiş olmalıydı. Çünkü ilk defa abisinin koluna girmiyordu. Kalbine dur demedi. Her neyse? Nasıl? Bir duyguysa sonuna kadar tatmak istedi. Rüzgâr’ın karşısında durdular. Karahan’ın kızı bırakmaya niyeti yoktu. Suratı hiç olmadığı kadar asıktı. 

“Akıllı ol Asilkan. Sana emanetimi veriyorum. Gözündeki tek damla yaşa seni cehenneme yollarım.” dedi, davul ve kalabalığın verdiği sesten bu dediğini Duru ve Rüzgâr duymuştu sadece. Duru tek kaşı havada bakmıştı. Duvağın altından bunu kimse görmemişti. Ama abiye sahip olmak demek, hele de Karahan gibi bir abiye sahip olmak yüz çınar gücündeydi. Abisi ve kocasını asla karşı karşıya getirecek bir şey yapmayacak kadar akıllıydı. Yine de iyi ki vardı ve hep olmalıydı Karahan. Başını aşağı yukarı salladı Rüzgâr. Haklıydı, yapardı, yaparsa hak etmiş olurdu. Neyse ki Duru’dan başka bir niyete yemin etmemişti. Etmeyecekti. 

“Emanetin niyetimdir!” Karahan Rüzgâr’a baktı. Düz ve hissiz… Kardeşini kolundan çıkarıp Rüzgâr’a teslim etti. Duru adına mutluydu. Sevdiği adamla evleniyordu. Rüzgâr adına kızgındı. Kardeşi gibi birini hak ettiği için. Kader dedi içinden. 

Bir zamanlar, ‘Bende burada evlenmek isterim,’ diyen kadınla istediği yerde Çırağan sarayında evleniyor oluşları kesinlikle Rüzgâr’ın atlamadığı konuydu. Sarayın bahçesine kurulan yüksek stant ise Duru’nun haberi olmayan sürpriz yumağının göstergesiydi. Bahçe renk renk ışıklarla donatılmıştı. Zamanında sarayın müdürüne kaptırmadığı milyonları isteyerek bayılmıştı Rüzgâr bu sefer hemde hiç gocunmadan. 

Düğün başlamıştı. Az sonra gelin ve damat salona gireceklerdi. Yerlerini alıp birbirlerine baktılar. Rüzgâr kolunu uzattı. “Bayan Asilkan.” dedi gülümseyerek. “Henüz değilim bay Asilkan.” 

Rüzgâr başını sağa sola salladı. “Hayır tam olarak dört yüz yirmi beş gün yedi saattir sen bir Asilkan’sın.” 

Kaşlarını çattı. Rüzgâr’ın cümlesini ölçüp biçti. Kaşları eski halini alırken, “O kadar olmuş mu?” diyebildi. 

“Ya maalesef o kadar oldu.” dedi Rüzgâr arsız bakışlarıyla kızı süzerken. 

“Çok o gözlerini üzerimden.” 

“Nedenmiş benim olana bakmak yasak mı?”

“Düğündeyiz. O edepsiz bakışların elimi ayağıma doluyor.” deyip eliyle yüzüne hava verdi Duru. Gülmemek için iç yanağını ısırdı Rüzgâr. Kolunu tekrar uzattı. Duru tek söz etmeden girdi koluna. Rüzgâr kulağına doğru eğildi kızın.

“Baktım diye mi yani? Ama benim aklımda neler var bilsen.” 

“Kes şunu daha imza atmadım bak ayağını denk al.”

“İmza da neymiş? Göklerde evlendik biz.”

Duru söyleyeceği sözü bulana kadar giriş müziği duyulmuştu. Ve şimdi susmak en iyisi olacaktı. Nikâh defterine attığı imza ile resmi olacakta da Asilkan soy adına ve Rüzgâr’ın nüfusuna geçti Duru. Evlilik cüzdanını havaya kaldırdığında kopan alkış kıyamet ikilinin içindeki coşkuyu yüz misline çıkarmıştı. Karısının alnına bıraktığı en değerli öpücüğü hediye etmişti kalbine. Gözlerinin içine yoğun aşkla bakıp, ‘alacağım kızım seni hemde telli duvaklı’ demiştim dedi. 

“Demiştin.” diyerek kocasına sarıldı Duru. 

Sürprizler için ortadan tek tek kaybolan kızları fark edemedi Duru. Rüzgâr’ın elinden tutup çekmesiyle şaşkındı. Nereye diye düşünmüştü. Rüzgâr elindeki beyaz şalı omuzlarına atıp “bahçeye çıkıyoruz.” deyip göz kırptı. 

En fazla havai fişek gösterisi diye düşünmüştü Duru. Ama bahçeye çıktıklarında yüksek standın önündeki kalabalığı gördü. Soru sormak yerine kalabalığı yarıp geçen kocasının elini bırakmadı. En öne geçtiğinde Aslı, Zeynep, Azra, Ruken, Nazlı, Yağmur, Nil, Hare, Ayşem, Saray ve Nur’u görünce var bu işte bir iş diye düşündü ama güzel olacağı kanaatine varmıştı. Kızlara parmağını salladı. “Ne karıştırıyorsunuz yine?” 

Aslı omuz silkip güldü. “Eğleniyoruz tatlım ne olsun.” 

Kocaları da yanlarında olan kızların aralarında bir tek Asya ve Fırat yoktu. Işıklar kapanıp tek ışık sahneye dönünce gözlerde o yöne kaydı. 

Sahneye müzik eşliğinde adım atan karı kocaya baktı. Kıyafetleri değişmişti. Yüzünde kocaman şaşkınlık ifadesini büyük bir gülüşe çevirdi Duru. Rüzgar’ a döndü. Dudağının kenarına aldığı minicik buseyle içine akan aşktan nasiplendi. Kocası tarafından sıkıca sarmalandı. “Öleceksek aşktan ölelim. Dünya yıkılsa biz yine yürürüz.” Şarkı sözlerini fısıldadı Rüzgâr. Başını kocasına yaslayıp Asya ile Fırat’a döndü. Deliydi bunlar, karı koca halleri çok tatlıydı. Birbirlerine olan aşklarını kör olsa görürdü. ‘Kapandı gitti yaralar.’ diye geçirdi içinden. “Daha da çok eğleneceğiz.’ 

Asya ile Fırat sahneden inince ışıklar tekrar söndü. Kim gelecekti? Çok merak etmişti. Herkeste buradaydı. “Kim gelecek?” diye sordu kocasına. Saçlarına bırakılan bitmek bilmeyen bitmesini istemediği bir öpücük daha aldı. “Sürpriz.” dedi Rüzgâr. 

Sahnenin kapısı açılınca gözlerini kilitledi Duru. Deli gibi merak ediyordu. 

“Kuzey” diye mırıldandı. Kocasına döndü. “Sen sen mi çağırdın?” 

“Evet” 

“Ama sen Kuzey’i sevmezsin ki.” Kocasının yüzünde bir tepki aradı. Neden çağırdığına hemde sahnede ikisi için şarkı söylediğine dair. Rüzgâr çok neşeliydi. Hiç olmadığı kadar. “Sen seviyorsan bende sevebilirim.” dedi Rüzgâr gülümseyerek. Kocaman gülümsemesiyle Rüzgâr’a sarıldı. 

“Çok seviyorum seni çok.” diye fısıldadı. 

“İşte en çok beni sevmelisin.” 

Kuzey şarkısını bitirdikten sonra Duru ve Rüzgâr’ın yanına geldi. Elini uzatıp ikisini de tebrik etti. Duru’nun gözü yanındaki güzelliğe kaymıştı. Kömür karası olduğunu düşündüğü saçlara tezat kızın beyaz teni ve yine siyah olduğunu sandığı iri gözleriyle, uzun boyuyla düzgün fiziğiyle bu kız çok güzeldi. Elini kızın sırtına yerleştiren Kuzey Duru’yu tebrik etti. “Tanıştırayım, Yasemin.” dedi. 

Duru elini uzattı güzel kadına. ” Hoş geldiniz, ben Duru.” dedi. 

Biçimli ve dolgun dudaklarına gülümseme yerleştirdi Yasemin. “Sizi tanımayan mı var? Hoş buldum.” 

Bakışlarını Kuzey’e çevirdi Duru. Kim? Sorusu okunuyordu gözlerinden. Son hatırladığı yalnızdı. Kuzey, nadir olarak dost kabul edebileceğin erkeklerdendi. Saygılı aynı zamanda samimiydi ve dürüst biriydi. “Kendisi benim başımın belası olur.” dedi Kuzey. Yasemin yüzünü buruşturdu. 

Rüzgâr kahkaha attı. “Geçmiş olsun diyeceğim ama geçmiyor Kuzey.” Karısının beline doladığı eliyle  yan profilden birbirlerine baktılar. “Yanındayken bile özlüyorsan, hiç geçmiyor.” Kalbine yediği sayısız kurşundan birini daha almış oldu Duru. Gülümseyerek baktı kocasına. Bu adamla ömür geçerdi hemde ne güzel geçerdi..

Göz ucuyla Yasemin’e bakan Kuzey Rüzgâr’ın haklılık payını ölçüyordu. Daha ne olmuştu ki Yasemin’i tanıyalı? İki ay. Ama gelip Kuzey’in merkezine yerleşmişti. İmrenerek evli çifte baktığını görünce bunu yapmaktan ne zarar gelir diye düşündü. Kızın omzuna kolunu sarıp önüne çekti. Yasemin’in sırtını kendi göğsüne yasladı. Kızın taş kesilen bedenini hissedebiliyordu. Engel olmamıştı. Bu da Kuzey’e cesaret vermişti. Kollarını kızın baş altından geçirip kendine bastırdı. Bilmiyordu ki kızın yüreğine ekilen tohumun filizlendiğini. Bilseydi yapar mıydı? Yapardı! Yasemin’de onu çeken ve hoşuna giden şeyler vardı. Adını koymak için ya erkendi ya da ne olduğunu bilmiyordu.

“Haklı olma payını ölçtüm. Sanırım haklısın.” dedi Rüzgâr’a. Duru gülümsemesiyle birlikte baktı arkadaşına. “Umarım çok mutlu olursunuz.” 

Yorgunluğu hat safhaya gelmişti. Nihayet düğün bitmek üzereydi. Aileler dışında çok az kişi kalmıştı onlarda teker teker gidiyordu. Elini kaldırıp topuzundan çıkan bir bukleyi kulağının arkasına itmek istemişti. Kulağının boş olduğunu hissedince hemen hızla kontrol etti. Biri zaten boştu ama şimdi diğeride boştu? 

“Hayır olamaz!” diyerek gözleriyle etrafı taramaya başladı. Ama koskoca saray ve geldiğinden bu yana adım atmadığı hiç bir yer yoktu. Kendisine doğru gelen kocası yüz ifadesinden bir şey olduğunu anlayınca kaşlarını çatarak yanına ulaştı. “Ne oldu?”

Etrafı göz taramasıyla dolandıran Duru kocasına döndü. “Rüzgâr küpem yok.” dedi telaşlı ve üzgündü. Hangi küpeden bahsettiğini anlayan Rüzgâr elini tuttu.  “Üzülme, buluruz.” 

Kardeşini uzaktan izleyen ve ağlamak üzere olduğunu gören Karahan hızlı adımlarla yanlarına geldi. Dik bakışlarının muhatabı olan Rüzgâr’dı. 

“Ne oluyor burada?” dedi sert sesiyle. Rüzgâr hiç Karahan’a bakmıyordu. Umrunda bile değildi. Duru abisine bir adım gidip ellerini göğsüne koydu. Dolu dolu gözlerle, “Abi küpem yok. Kayboldu.” diyebildi. 

İnanmaz gözleriyle kardeşine baktı Karahan. “Duru, bir küpe için mi ağlıyorsun?” 

Bir damla yaş süzülen gözleriyle “Ama o annemin hatırasıydı.” 

Karahan abi tarafına kurşun yemişti. Kardeşine sarıldı. “Buluruz güzelim, ağlama!” Erkek de olsa otuz altı yaşına da gelse anne özlemi dinmiyordu. Boğazına oturan yumruyu tek seferde itti Karahan. 

Rüzgâr, “Ben gidip çalışanlara haber vereyim baksınlar.” diyerek ayrıldı yanlarından. Görmek istemediği sevdiği kadının göz yaşlarıydı. O üzgünse gülmek yasaktı. Herkes bir koldan aramış ama bulamamışlardı. Artık gittiğini kabullenmişti Duru. Derin bir nefes alıp geri verdi. “Tamam yoksa yoktur.” 

Nazlı sözünü tutmuş düğün bitiminde çocukları ve halasıyla Demirkan yalısına gelmişti. Çocukları annesine bırakıp eski odasına girdi. Enteresan olan şey Karahan’ın nereye diye bile sormayışıydı. Kırılmış mıydı? Evet, hemde çok. Takılarını çıkarıp aynanın önüne bıraktı. “Hiç Karam’a göre bir hareket değil.” diyerek başını salladı. “Adamı bıktırdın sonunda Nazlı valla kimse beceremez. Bravo sana.” diyerek üzerini değişmek için dolapta eski eşyalarını aradı. Neyse ki her şeyi vardı. “Ev işte eşya işte babamın değilse abimin.” dedi elindeki geceliğe bakarak. “Feminist olasım batsın benim evim değil burası.” diyerek başını arkaya attı. 

“Ha şunu bileydin Nazlı’m.” diyen sesle yerinden sıçradı. Attığı çığlık duyulmasın diye eliyle karısının ağzını kapatan Karahan’la burun buruna geldi Nazlı. Gözleri korkuyla büyürken kocasını görmesiyle bedeni gevşedi. 

Kocasının elini eliyle itip araya mesafe koydu Nazlı. Her şeyi duymuştu!  “Nasıl girdin sen eve?” 

“Senin için yapmadığım bir tek bu kalmıştı sonunda bana bunu da yaptırdın.” dedi Karahan. Gözleri Nazlı’yı arşınlıyordu. 

“Neymiş o?”

“Pencereye merdiven dayadım.” dedi gülümseyerek. “Karahan Atabey, Demirkan yalısına girmek için hırsız gibi pencereye merdiven dayadı.” 

Elini ağzına kapatıp güldü Nazlı. Bileğinden tutup kendine çekti karısını. “Gül sen tabii beni ne hale getirdin.” 

Ellerini kocasının göğsüne bıraktı Nazlı. “Bence geldiğin yer baya güzel. Liseli gençlere taş çıkartırsın.”

“Öpeyim o zaman, liseli gençler de nasıl oluyormuş bu işler bakayım tadına. Hem geceden bu yana düşünüyorum.”

“Neyi düşünüyorsun?” diye sordu Nazlı. 

Elleri elbisenin arkasındaki fermuara gidip üstten yavaşça açmaya başladı Karahan. “Bu elbiseyi üzerinden nasıl çıkartacağımı?” 

Cilveli bakışlarla kocasına sokuldu. Fermuarın inişini içi titreyerek bekledi. Bekledikçe yaklaştı Nazlı. “Arsızsın Karahan.” 

Karısının dudaklarına kapanan Karahan’ın son sözüydü. “Ben sadece Nazlı arsızıyım.” 

Ali Poyraz’ı da alarak ki halası her ne kadar bu gece kalsın kızım dediyse de Duru ikna olsa da Rüzgâr ikna olmamıştı. “Tek istediğim üçümüzün aynı çatı altında yaşamaya bu günden itibaren başlaması.” demişti. Evlerinin önüne geldiklerinde arkada pusetinde uyuyan oğullarına baktılar. “Helak oldu çocuğum.” diye sessizce fısıldadı Duru. 

“Evet, belli yorulmuş.” Babalık damarı harekete geçmişti Rüzgâr’ın. “Ben alayım odasına götüreyim.” 

Karısının arabadan inmesine yardım etti. Evin kapısını açık bırakıp araca geri döndü. Oğlunu yavaşça aldı. Kapıyı Duru kapattı. Eve doğru yürüyen patika yolda kocasına ve kucağında olan oğluna baktı. Gecenin sessizliğini yaran kahkahasıyla Rüzgâr karısına döndü. Kendi de gülüyordu ve muhtemelen onun aklından geçen Duru’nun da aklından geçmişti.

“Hep ters hep ters kucağında ben olmalıydım.”

“Çocuk yapamaya önce başladık ne yaparsın karıcığım.” 

“Şans kocacığım, şans.” diyerek eve doğru yürüdü. 

Poyraz’ı soyup giydirdiler birlikte, annesinin yokluğunda alıştığı biberonla karnını doyurup seyre daldılar. “Melekleri hiç merak etmiyorum.” dedi Rüzgâr. 

“Değil mi?” diyen Duru gülümsüyordu. 

“Evet, baksana daha masum daha günahsız, daha güzel nasıl olabilirler?”

Artık evin bir anlamı vardı Rüzgâr için. Ev demek aile demekti. Aile demek huzur, düzen ve mutluluk demekti. İnsan hayattan başka ne isterdi? Telsizi alarak kapıyı aralık bırakıp çıktılar. Küpenin kaybolması karısını çok üzmüştü. Ama bilmiyordu ki teki hala onda. Asılan yüzünden hala aklının bir köşesinde olduğunu tahmin ediyordu. 

“Hatıralar objelere bağlımıdır Rüzgâr?” diye sorarken hemen yanda olan kendi odalarına girdi Duru. Rüzgâr’da onu takip etti. Boy aynasının önünde durdu. Boş olan kulağına baktı. İçi bir kez daha burkulmuştu. Sanki annesi onu tamamen terk etmişti. Hatıralarıyla birlikte… 

Ceketini çıkarıp yatağın üzerine atan Rüzgâr sorusunu cevapsız bırakıp odanın içinden açılan kapıyı aralayıp giyinme odasına girdi. Kendi elleriyle bıraktığı kutuyu alıp açtı. İçinden çıkan küpenin tekine bakıp gülümsedi. Avucuna alıp karısının yanına geri döndü. Hâlâ aynada kendine bakıp gözlerini ağlamamak için zorluyordu. Duvağını çıkarıp atmıştı. Ona yaklaştıkça ışığında vermiş olduğu ışıltıyla sırtında parlayan yıldız taşlı minik küpeyi gördüğünde gözleriyle güldü Rüzgâr. 

Tül olan gelinliğin arkasına takılan küpe Rüzgâr’ın bu geceki şansıydı. Minicik bir hareketle aldı. Onu da avucuna sakladı. Sırtından beline inen inci düğmelere dokundu. Anında irkilen karısından hiç ses çıkmadı. 

Bir tane açtı. “Hayır.” dedi. İkinciyi açtı. “Hatıralar.” 

Üçüncüyü açtı. “Objelere bağlıdır.”

Dördüncüyü açtı. “Özleneni yanında hissettirir.” 

Son inci düğmeyi de açıp, “Objeler yoksa daha çok özlersin. Ve kaybedişin her aklına geldiğinde kahrolursun.” 

Rüzgâr’ın söylediği sözler yüreğine taş gibi oturmuştu. Ama bunu neden yaptığını anlamamıştı. Kocasına döndü. Bakışları kırgındı. Karısına mutlu bir aşkla bakan Rüzgâr avucundan bir küpe çıkarttı. “Bu.” dedi. Karısının küpeye odaklanan gözleri kendine döndü. Yutkunuşu yüreğini yakmıştı. “İlk gecemizde senden bana kalan hatıra.” 

Yanaklarından inen yaşlar gelinliğine damlıyordu. İnanmak için deliriyordu. Kaydolmuşlardı oysa. Avcundaki diğer küpeyi parmaklarının arasına alıp kaldırdı Rüzgâr. “Bu da bu gecenin hatırası.” 

Gözleri büyümüştü. Birini görmek güzeldi. İmkanlıydı. O gece tekini Rüzgâr’ın aldığını hiç düşünmemiştim. İlk gösterdiği o olmalıydı. Ama bu ikincisini bulamamışlardı. Şimdi ikisi birden kocasının elinde duruyordu. Gözlerinden akanları umursamadan güldü. Gözyaşlarıyla gülmek deyimi tam olarak buydu. “Sen nereden buldun?” Başka bir söz çıkmadı dudaklarından. 

“Biri zaten bendeydi. Ama hatıra olduğunu bilmiyordum. Bana sadece senden hatıraydı. Diğerine gelirsek,” dedi karısının omuzlarından tutup aynaya tekrar çevirdi. İnci düğmelerin açılıp çıplak bıraktığı sırtının küpeyi bulduğu yere elini değdirdi. “Tam olarak buradaydı.” 

İçinde kasırga oluşturan dokunuşla kasları yay gibi gerildi kızın. Aynadan yansıyan görüntüleriyle birbirlerine bakıyorlardı. “Sağlam dur kızım eriyorsun renk verme!” komutunu veriyordu kendine ama nereye kadar belli etmeyecekti onu bilmiyordu. Küpenin klipsini açarak karısının kulağına taktı. Gözlerini birbirlerinden ayırmıyorlardı. Kızın çıplak omzuna can alıcı temasıyla bıraktığı öpücük kızın tepeden tırnağa titremesine neden olmuştu. “Bu geçmiş.” dedi.

Diğer tarafına geçip küpeyi taktı. Kulak hizasından başlayan öpücüklerini omzunda sonlandırdı. “Bu da gelecek.” dedi. Kollarını karısının beline doladı. Kendine yasladı. Ritme kapılıp giden Duru’nun az önce kendine verdiği emirler toz bulutu gibi dağılıp havada buharlaşmıştı. Yaslandığı tende bir ömür mahkum olmaya gönüllüydü. Başını arkaya attığında gelinliğin arka açık olan kısmından içeri süzülen el, dokunup geçtiği yeri mahşer yerine çeviriyordu. Dağınık, kör kimsenin birbirini görmediği göremediği umurunda olmadığı yerdi mahşer yeri. Ateş! Her yer yangın alevi… Dokunup  geçilen her milim. Uzaklaşan tenin bıraktığı soğuğun yerleri yalnız. Özlem dolu. Arsız beden istiyor ki her yer yansın, dünya yıkılsın biz kalalım. 

Ani bir hareketle elini sırtından çekip karısını kendine çevirdi. Yüzünü ellerinin arasına alıp kızın dudaklarına eğildi. Kendini frenlemekten sertleşen bedeni ona zor anlar yaşatıyordu. “Seni bildim bileli tek korkum kaybetmek,” diye fısıldadı kızın nefesine. Dizlerinin bağı çözüldü Duru’nun. Ellerini Rüzgâr’ın kollarına bastırarak durdu ayakta. Elinin altındaki bedenin taş kesildiğini hissetmişti. Kendi erirken bu adam kaskatı olmuştu. Tuttuğu nefesi bıraktı. “Bak şimdi, kolay yani seviyorsun onu hadi bi cesaret kızım bakire değilsin ya ne korkuyorsun? Hayır öyleyken bile korkmadın. İlaç yok mu ilaç!? 

Titreyen kollarını Rüzgâr’ın boynuna doladı. Adamın öpmeye cesaret edemediği dudaklarını kocasına yaklaştırdı. Gülümsemişti. Nefesi kocasına çarptı. “Seviyorum seni… Alsana beni artık.” demesi  yetmiş ve üstüne verdiği cesaretle ipi orta yerinden koparmıştı. Baruta kibrit çalmıştı. Bir anda ayakları yerden kesilmişti. Karısını kucağına alıp yatağın üzerine pamuklara dokunur gibi bırakmıştı. 

Kollarını yatağa dayayıp karısının yüzünün her zerresini ezber eder gibi inceliyordu. Arzudan koyulaşan sesi Duru’yu hiç tatmadığı duygularla tanıştırıyordu. Şehvet..

“Ne dedin sen az önce?” dedi Rüzgâr alından başladı öpmeye minik eziyet içeren dokunuşlarıyla. 

“Hatırlamıyorum. Ne demiştim ki?” Biraz daha rahat bir pozisyon almak için yerinde kıpırdandı Duru. “Bak sen… Bayan Asilkan ne kadar unutkan oldunuz birden.” Dudağının kenarına aldığı iç çektiren dokunuşla gözlerini kapattı Duru. 

“Hatırlatmaya çalış, belki aklıma gelir.”

Geri çekilip göz göze geldiler birkaç saniye kadar. “Aldım seni… Alacağım demiştim. Ben sana ölürüm kadın.” Rüzgâr’ın sözleri içinde volkan etkisi yaratmıştı. Nefesini kesen kocasına karşılık vermekte gecikmemişti. Seven sevdiğine ten tene kavuşmuştur. Varsın yansındı dünya. Kavuşmak herkese nasip değildi. 

Bir ay sonra… 

Poyraz’ı yatağına yatırıp kapısını aralık bıraktı Duru. Evin ışıkları bir bir kapanıyordu. Alt kattan üst kata çıkan kocasıyla karşılıklı durdular. Bugün hiç görüşmemiş gibi bakıyorlardı birbirilerine. Bir aydır dünyanın en mutlu adamıydı Rüzgâr. Duru’yu yattığı yastığından bile kıskanıyordu. Kendi yastığına çekip kollarına alarak uykuya dalıyordu. Duru bebek için her uyandığında o da uyanıyordu. Tekrar yatağa girinceye kadar gözleri kapalı onu bekliyordu. Yatağa usulca giren kadını göğsüne sarıp tatlı bir rüyaya dalar gibi yüzünde tebessümle dalıyordu uykuya.  Eve erken geliyor, tüm işleri Mert’in başına yıkıyordu. Ne oğlunu ne karısını yanından bir an olsun ayırmak istemiyordu. Evlendiklerinden bir kaç gün sonra balayına çıkmadan bir gece önce oturdukları koltukta kollarına almıştı karısını. Birlikte oldukları geceye gitmişlerdi. Rüzgâr’ın onu uyandırmak istediği ama Duru’nun bir türlü uyanmak istemediği an’a. 

Rüzgâr o gece Duru’nun sözlerini söylemişti karısına. Yanından gitmek istemediği ama onun uyanmamak için direndiği ve o adamın adını söylediği anlara. Duru bunların birini bile hatırlamıyordu. O kadar büyük bir şok yaşamıştı ki kocasına bakarken utanmıştı. Ve Kerem’den bin kez daha nefret etmişti. Üzerine yapışan üzüntüyü yine kocasının kolları arasında bırakmıştı. Onlarca kez kendine sormuştu; Neden beni bırakıp gittin!? O gece beni neden bıraktın? Tek sorumlunun kendisi olduğunu öğrenmek büyük üzüntüye neden olmuştu ama Rüzgâr’ın bu üzüntüyü unutturması zor olmamıştı. 

O konuşmanın üzerinden geçen bir haftanın sonrasında da Kerem’in ölüm haberi gelmişti. Hiç kimse üzülmemişti çünkü dünyada olmaması gereken insanlar vardı ve Kerem onlardan sadece biriydi. Duru abisine yan bir bakış atmıştı o an. Karahan’ın, ‘Kerem ölmüş.’ dediği anda sadece kendisi değil Nazlı’da kocasını öylece izlemişti. 

“Nasıl ölmüş?” diye soran Nazlı’ya başını kaldırmadan açtığı gözleriyle bakmıştı Karahan. “Dünyada fazlalıkmış, bari sen ayak altından çekil demişler. Su testisi su yolunda kırılır. İpten alamadığı birinin yaptığını söylediler.” demişti Karahan. 

Uzunca ve gülümseyen yüzlerin birbirlerine  bakışını elini uzatarak kesti Rüzgâr. Canına, kanına, sevdiği kadına elini uzatmıştı. Uzun bir ömür diliyordu içinde Duru olan. Hiç bitmeyecek sevdasını her gün anlatabilsin diye. 

“Yoruldun bugün.” 

Duru elinden tuttuğu adamın kendini odalarına götürmesine izin verdi. “Eh, her zamanki haller.” 

“Bakıcı tutalım diyeceğim ama istemeyeceksin.” 

“Çok güvenebileceğim biri olsaydı, belki derdim Rüzgâr.” 

Odalarına girip üzerlerini değiştirdiler. Yastığına başını bırakan kadının sırtını her gece olduğu gibi göğsüne yasladı. Saçlarındaki kokuyu hasret kalmış gibi ciğerlerine doldurdu. “Deli gibi esmek istiyorum şu kokuyu hissedince.” dedi kadının kulağına. Minicik bir kahkaha bırakan Duru kıpırdanıp sokuldu adama. 

“Hissetmeyince?” 

“Ah kalbim, öyle bir his yok işte. Tüm gün burnumda tütüyorsun. Ne yapsam acaba, senin  kokundan mı kullansam?” 

Sesli bir kahkaha attı bu sefer Duru. “Yok artık Rüzgâr. İyice delirme noktasına geldin.” 

“Ben seni tanığım günden bu yana akıllıyım, bence. Karşıma çıkmamış olsan halimi düşünemiyorum. Hâlâ sevgisiz bir kuyudan boş kovalar çekecektim.” 

Kocasının sevgisiz geçen yıllarını ara ara dinliyordu Duru. O kadar üzülüyordu ki o eski hallerine. Genelde anlattığı iyi şeyler babasıyla olan anılarında gizliydi. Annesine bir kez bile anne dememişti o geceden sonra. Nerede olduğunu bile bilmiyordu. Abisi de inatla söylemiyordu. Rüzgâr değildi soran. Duru kendisi merak ediyordu. Ama Karahan adını bile andırmıyordu. 

“Bu gece bir değişiklik yapalım Ali’m.” 

“Ne gibi güzelim? Değişik derken?” dedi yaramaz parmakları dolgunluklarda gezinmeye başlamıştı. Dudakları kadının boyun çukurunda yerini almıştı.  “İkinci bebek! Kızımız mı? Ben varım.” 

“Bizim bebeğe ihtiyacımız mı var Rüzgâr? Poyraz daha minicik. Öyle değil.” dedi Duru gülerek. 

Rüzgâr başını çekerek burnunu saçlara daldırdı. Koklayarak mayışmaya başlayan bedeni uykuya hazırlık yapıyordu. Rahat bir şekilde uyuyabilirdi. Huzurun adresindeydi çünkü. “Dinliyorum.” 

“Ben bu gece sana anlatacağım şey bana yadigâr, annemden.” 

Rüzgâr bir an durdu. Hiç hareket etmedi. Ve ani gelen bir dürtüyle kollarını sıklaştırıp kadını kendine hapsetti. “Nedir?” 

“Annem bana insanın nasıl sevildiğini anlatmıştı. Bende sana anlatacağım.” dedi, kocasının tepkisini merak ettiği için bekledi. Belki de sus, diyecekti. Saçlarının arasına tekrar gömülen adamın kokusunu içine çekmesiyle rahatladı. Kulağının ucuna kadar geldi Rüzgâr. 

“Anlat kalbim.” dedi Rüzgâr. “Bana Sevmeyi Anlat.” 

Son!