Ağustos 28, 2020

1. Göreceğiz

ile payelll

 

28 yıl önce İstanbul 

Yüreğindeki acının hiçbir tarifi, anlatımı yoktu. Kızgın demirlerle basıldığını, dağlandığını hissediyordu. Dağlanan her yer cızırdayarak etini yakıyor, bütün bedenini saran büyük acıyla kavruluyordu. Bir annenin en büyük imtihanıydı onunki.

Daha kucağına dahi almadan toprağa verdiği oğlunun mezarı başında dökülen gözyaşları, zaten nemli olan toprağa düşüp kaybolurken her bir damla gözyaşıyla yeniden ıslanıyordu. Toprak bir damla ile doymuyordu. 

Nisa, kokusunu alamadığı oğlunu burada, toprak altında bırakıp gitmek istemiyordu. Daha iki gün önce karnında taşıyordu. Şimdi toprağın atındaydı. Ağlamaktan değişen yüz hatları ve kızaran gözleri, hiç ama hiç umurunda değildi. Son bir kuvvet sarıldı ıslak toprağa…

“Neden gittin oğlum? Beni bırakmak sana hiç yakışmadı! Biz daha seninle göz göze gelecektik.”

Çok kuvvetli bir feryat döküldü Nisa’nın sesinden. Ortalığı ateşe veren, yürekleri acıtan, taş kalpliyi bile ağlatan feryat.

Toprağın üzerine kapanıp daha yüksek sesle ağladı. Bir annenin yürek yakan ağlamasına kimse sesini çıkaramıyordu. Onu izleyen iki arkadaşı ve eşi dışında kimse yoktu. Seval “Nisa lütfen arkadaşım, kendini topla.”

Seval, damlaların ardı ardına geldiği gözlerini sildi. Nisa’nın omuzlarından tuttu. Nisa bugün bedenini sadece acı olarak hissediyordu. “Bırak beni Seval,”deyip kendini ıslak toprağın üzerine bıraktı. “Fatih!” İnler gibi, adını aşkla kalbine, ruhuna kazır gibi. “Oğlum!” 

Seval’in bıraktığı boşluğu kocası Sait doldurdu. “Nisa, yapma sevdiğim! Bak onu da üzüyorsun.” 

Oysa Sait’te Nisa kadar ölüyordu. Ben de ölüyorum! Ama sen üzülme diye belli etmiyorum. O benimde oğlum. Yüreğim nasıl yanıyor Nisa bilsen, diyemiyordu. 

Karısını omuzlarından tutup torağın üzerinden kaldırdı. Göğsüne sıkıca sardı. Nisa’nın gözyaşları durmuyordu. Yarısı içine yarısı dışına akıyordu. Nasıl acıydı bu? Daha önce hiç buna benzer bir acı tatmamıştı karı koca. Nisa annesi öldüğünde dahi bu denli bir sızıyı hissetmemişti. Başını kaldırıp kocasına baktı. “Üzülür mü?” dedi. Beyazı kan çanağına dönmüş gözleriyle.

Karısının çaresiz bakışlarına dayanamıyordu Sait. “Üzülür! O bir melek ve bizi görüyor.” Nisa elleriyle yüzünü sildi. Toparlanmaya çalıştı. Ama o kadar güçsüzdü ki her yeri titriyordu. “Üzülmesin oğlumuz Sait. Beni eve götür.” Aslında eve değil hiçbir yere gitmek istemiyordu. Burada oğlunun mezarı başında ölebilirdi. 

Sait karısını sıkıca tutarak ayağa kaldırdı. Nisa’nın tüm ağırlığını kendine verdi. Onunda dizleri tutmuyordu. Ama karısı için ayakta kalmak zorundaydı.

Mezarlığın çıkışına geldiklerinde siyah aracın içinden iki tane yine siyah giyimli adam indi. Hem Nisa hem Sait bu adamları tanıyordu. Nisa’nın babası Yakup Şahkıran ve abisi Ahmet Şahkıran’ın adamlarıydı. 

Nisa, zengin bir babanın tek kızıydı. Sait’le tanışıp aşkı bulduğunda tüm ihtişamı elinin tersiyle itmişti. Babası buna asla razı olmamıştı. Ama Nisa onu dinlememişti. Sait’le kıt kanaat bir hayatı olsa da aşkla çok zengindiler. Geçirdikleri bir yılda babası onları rahat bırakmamıştı. Sürekli eve geri dönmesini, Sait’i bırakmasını söylemişti. Nisa hepsine kulak tıkamıştı. 

Karşılarına dikilen iki adama baktılar. Nisa güçsüz, Sait öfkeliydi. “Gidin buradan,” dedi Sait. 

Adamlardan biri Sait’i duymazdan gelip Nisa’ya sordu. “Küçük hanım, babanız araçta ve sizinle konuşmak istiyor.”

Nisa yaralı gününde bir baba şefkati, belki diye düşünüp kocasına baktı. Gözleriyle izin istedi. Ona canını verecek adam karısına gözlerini kapatarak ‘git’ dedi. Kocasının kollarından ağır aksak çıktı. Aracın kapısını açan adamın peşinden araca bindi. Dolu dolu baktı babasına. Bir kucak sevgiydi istediği. Yakup Şahkıran’ın yüzünde hiç dinmeyen öfkeyi görünce yanıldığını anladı.

“Evine dön Nisa!” dedi babası. Nisa kaç gündür gülmüyordu. Babasının bu sözüne gülümsedi. Aracın kapı koluna uzandı. Yakup Şahkıran daha öfkelendi. 

“Eğer inersen ölüm fermanını imzalarsın.”

Nisa zaten ölmüştü. Geriye ne kalmıştı ki? Bir canı, bir kocası. Eğer ölecekse Sait’le kalacaksa da Sait’leydi. Ucuz Yeşilçam senaryolarına gelmeyecekti. Kapıyı açıp çıktı. Tek kelime bile etmedi. Yine yanılmıştı. Babası asla değişmeyecekti. Birkaç adımda kocasının kollarına attı kendini. “Gidelim.”

***

Karşısındaki sağdık adamına baktı Yakup Şahkıran. On yıldır yanında çalışıyordu ve tek bir yanlışını görmemişti. Ülkedeki bir çok pis işte parmağı vardı Yakup Şahkıran’ın. Silah kaçakçılığı, kadın ticareti, uyuşturucu, karapara tüm bu kirli işlerden kendisine, oğluna ve torunlarının torunlarına yetecek kadar para sahibi olmuştu. Yetmemişti! Her an daha fazlası için çalışıyordu. Gencecik kızları pazarlıyor daha yeni yetme filizlerin ölümüne neden oluyordu; ama durmak, yetinmek bilmiyordu. Merhamet onun için saçma bir kelimeden ibaretti. Kimseye hiç kimseye acıması yoktu. Ne karısına! Ne kızına! Ne de torununa!

“Nerede?” 

Yıllardır tek yanlış bile yapmayan Kadir patronuna don bakışlar yolladı. Hep böyle duygusuzdu. Kimse içinden ne geçiyor asla bilemezdi. “Denizin dibinde!”

Yakup Şahkıran’ın dudakları yukarı kıvrıldı. Hiçbir acıma, vicdan sızısı geçmedi gözlerinden, Kadir buna şahitti. 

“İkisini de öldür!”

Kadir gözlerini bile kırpmadı. Yüzünde hiçbir mimik hareket etmiyordu. “Emredersiniz!” dedikten sonra başını eğerek çıktı odadan. Hızlı adımlarla odasına girdi. Derin bir soluk bıraktı. Hayatı boyunca güvenen biri olmamıştı. Herkes ona güvenmiş ama o uçan kuşa bile güven duygusu beslememişti. O yüzden kendi işini kendi halledecekti. Bu konuda hiç kimseye güvenemezdi. Yüzünü eski haline getirip çıktı odasından. Bu uğurda harcanacak insanlar vardı. Ve Kadir gözünü bile kırpmayacaktı. Kılık değiştirip Sait’le Nisa’nın evinin yolunu tuttu. Eski bir aracın içine tıktığı biri kadın biri erkek cesede baktı. Bu işlerde ustaydı. Hiç üzülmedi onlara. “Zaten fazlaydınız bu dünyaya.” Tanımıyordu aslında öldürdüğü kişileri. Ucuz semtlerin pislikleri olduğunu biliyordu sadece.

Başını kaldırıp gecekonduya baktı. Her şey senin için ‘Leyla’ diye mırıldandı. ‘Kardeşim.’ Yakup Şahkıran’ın doğunun eteklerinden kaçırıp getirdiği kız kardeşi. Daha on beşinde taze bir çiçeği toprağından sökerek getirdiği kardeşi. Bıkmadan usanmadan arayıp bulduğu ölümüne seyirci kalmak yerine ölü gösterdiği kardeşi Leyla’dan emanet Nisa’sı. Yeğeni, canı, annesinin kopyası. Kardeşini yedirmemişti! Yeğenini de bebeğini de yedirmeyecekti Kadir. 

Ve öyle bir gün gelecekti ki gün İNTİKAM ateşiyle gök yüzüne ışık saçacaktı. 

“Söz veriyorum Nisa, sana bir gün oğlunu da getireceğim.” 

Evin arka kısmına bıraktığı aracı terk edip eve gizlice girdi. Karı koca salonda oturuyordu. Onu görünce ayaklandılar. 

“Kadir abi,” dedi Nisa.

Sırtındaki çuvalı yere attı Kadir. “Bu çuvalda para var. Şimdi ikiniz de bu çuvalı alıp vereceğim adrese gideceksiniz.”

Şaşkın şaşkın bakan karı kocayı süzdü Kadir. “Baban beni, sizi öldürmem için gönderdi.”

Buna nedense hiç şaşırmamışlardı. Birbirlerine baktılar. Başka çareleri yoktu. Kadir’e güvenmek zorundaydılar. Aksi bile olsa her halükarda öleceklerdi. Neden diye sormadı Nisa. Neden bana yardım ediyorsun? Yüreğindeki acı! Oğlunun acısı ona yetiyor da artıyordu. 

“Mülteci olarak bu ülkeden gideceksiniz. Hayatta kalın. Bir gün sizi bulacağım.” 

Evden ayrılan Nisa ve Sait’in ardından araçtaki cesetleri eve taşıdı Kadir. En son arabadaki benzin dolu bidonu alıp evin her yerine döktü. Ve tek bir kibrit çöpü geçmişle geleceği birbirine doladı.

Annesiz bir bebek! Evlat acısıyla yanan iki yürek kaldı geriye…

***

28 yıl sonra İstanbul…

Evinden çıktığından bu yana aklında pek çok şey vardı. Nedense bugün canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Hani insanin bazen hayattan bıktığı, yorulduğu kaçıp kurtulmak istediği anlar olurdu ya, Fatih’te bugün öyle hissediyordu. 

Buna, dün gece ve ondan önceki gecelerde uyuyamasının payı oldukça yüksekti. Arabasının içinde sessizce yol alırken bir eli direksiyondaydı. Diğer kolunu cam kenarına dayamıştı. Elini de alnına sabitlemişti. Biraz başı ağrıyordu. Ağrı kesiciler artık işe yaramıyordu. Vücudundaki hücreler ağrı kesiciyle bir bütün hale gelmişti. Hücreler ilacı kabullenmişti artık fayda sağlamıyordu. 

Eliyle alnını ovuşturdu. Geçmeyecekti. Ama işte hep öyle olurdu. Agrıyan yere elinizi sürdüğünüzde sanki ağrı azalacak hatta kaybolacak gibi gelirdi. Çocukluk yılları geldi hatırına. Bir gün karnı öyle şiddetli ağrımıştı ki iki büklüm tam bir gün boyunca yatmıştı yetimhanedeki yataginda. Yedi yaşında bir çocuk bağıra bağıra ağlardı! Hem de tüm gücüyle, minicik bedene fazla ağırdı acısı.

Ama Fatih tek bir damla gözyaşı dahi dökmemişti. Soru soran yetkililere sedece ‘karnım ağrıyor’ demişti. O acıyı hiç unutamıyordu genç adam. Hayatı boyunca o şekilde fiziksel daha şiddetli bir acı hissetmemişti. 

Hissettiği o acıyı takip eden birde yürek acısı vardı. ‘ANNE’ annesi yanında olsaydı, tüm acıları görmezden gelebilir ya da annem var diye bağıra bağıra ağlayabilirdi. Sonuçta annesi onu severek sustururdu. 

İtile kakıla, eziyetle veya şiddetle geçen bir yetimhane hayatı olmamıştı. Aksine hep korunup kollandığını hissederdi. Yine de yetimhane yetimhaneydi. Onlarca yatağın bir arada olduğu özgürce zıplayamadığın istediğin saate kadar uykusuz kalamadığın, soğuk ve yalnız yataklar…

Kâbuslu gecelerde yatağından kalkıp sıcacık anne tenine, süt kokusuna sokulamadığın geceler…

Bazen de baba ama genelde anne. Bu Fatih için planlı olan bir duygu ya da özlem değildi. Her çocuk böyle miydi? Bunu asla öğrenemeyecekti belki de ama ruh önce ‘anne’ diyordu. 

Çoğu gecelerde, suretini gördüğü yeşil gözlü beyaz tenli sarı saçlı kadına sarılırken, kucağında oturup uykuya dalarken-li rüyalar görüyordu. Eğer sabah uyandığında hatırlarsa yüzünde gülümseme oluyor, gece uyanırsa kokusunu ve sıcaklığını üzerinde hissediyordu. Ergenlik çağlarına girdiğinde bu rüyalar bitmişti. Artık sarı saçlı rüyadaki annesini ağlarken görüyordu. Bu da rüya olmaktan çıkıp kabusa dönüşmeye başlamıştı. 

Neden yetimhaneye bırakıldığını bilmiyordu. Kim olduğunu, nereden geldiğini, annesi kim? Babası kim? İsimleri nedir? Ve sebep neydi? Bir insanı evladını bıraktıracak sebep neydi? Hâlâ yaşıyorlar mıydı? 

Bu soruların cevapları çok gizliydi. Genelde yetim haneye bırakılan! Sokakta bulunan değil. Bırakılan çocukların belli başlı birkaç bilgileri oluyordu. En azından bir dede, anneanne, teyze ya da anne baba ismi. Nereli olduğu gibi bilgiler ama Fatih’in tek bir bilgi kırıntısı bile yoktu. Yetimhaneden çıkmaya az bir zaman kaldığında gizlice eski dosyaların olduğu odaya güç bela girmişti. Karşısına çıkan koca bir boşluktu. Fatih’in bir dosyası bile yoktu. 

Tek bildiği adının gerçekte de Fatih Kırımlı olduğuydu. On sekiz yaşına bastığında ardına bakmadan çıkmıştı kurumdan. Gerisinde kalbini bırakmıştı, Ela’sını. 

Kalacak hiçbir yeri yoktu. Parası çok azdı. Küçük bir çantası vardı. Çıktığı ilk gece parkta yatmaya mecbur kalmıştı. Birkaç serseri, kafası dumanlı gencin onu tartaklamasıyla hayatını kurtaran adamı, Karahan Atabey’i tanımıştı. 

Karahan’ı tanıdığı günden bu güne on yıl geçmişti. Artık Karahan Atabey’in hem kardeşi hem de sağ koluydu. Hayatındaki her şeyi ona borçluydu. 

Para, ün, diploma başarı temiz bir gelecek! Karahan Atabey dendiğinde içine dolan güven duygusu kesinlikle Fatih için en değerli kavramdı. Karahan Atabey beş parasız bile kalsa Fatih onu bırakmazdı. 

Adı Kara ama kendi güvenden ibaret olan adamı bir insanın abisini ya da babasını sevebileceği şekilde seviyordu. Onun güvenine asla ihanet etmemişti. Yasadıgı sürece de asla ihanet etmeyecekti. Öl dese bile hiç düşünmeden ölürdü. Karahan Atabey, Fatih için idoldü. Hayatına yön veren, verdirendi. Biliyordu ki ne kadar seviyorsa o kadar seviliyordu. 

Karahan Atabey üç kız kardeşine bağırır, kızar ceza verirdi. Ama Fatih’e gözünün üzerinde kaşın var dahi dememişti bu güne kadar. 

Öldürmüştü! Ela’sını, en sevdiği tek sevdiği kadını Karahan Atabey öldürmüştü. Yıkılmıştı. Çok zor günler geçirmişti. Sabahlara kadar düşünüp, erkeğim demeden ağlamıştı Fatih. 

Karahan’ın yerine koymuştu kendini. O da yapardı! Sevdiğinin canına kast eden herkesi öldürebilirdi. Ela! Sevdiği tek kadın abisi yerine koyduğu adamın en kara sevdası olan Nazlı’yı öldürmek istemişti. Yapamamıştı. Belki de Ela ölürken Nazlı’yı öldürdüğünü bilerek can vermişti. 

Karahan Atabey’in Ela’yı yirmi beşinci kattan, otelin terasından aşağı fırlattığını gördüğünde canı ölmeden evvel duyduklarıyla daha çok yanmıştı. 

‘Fatih… ah evet Fatih. O bir aptal.” 

Kadının sözleri hala kulağında çınlıyordu. Yıllarını ve tüm sevgisini verdiği kadın ona aptal demişti. Hiç sevmediğini sevilmediğini o gece anlamıştı Fatih. 

Hep düşündü. Karahan abisi Ela’yı öldürmeseydi, kendisi ona ne yapardı. Hâlâ yaşıyor olacağı kesindi ama hapiste.

Gidenin acısı kalanın acısıyla farklı mı olacaktı? Bunu kendine defalarca sormuştu. Sonuç olarak bugün olduğundan daha fazla acı çekeceğine kanaat getirmişti. Hayatta var olan biriyle savaşmakla olmayan birini unutmak arasında fark vardı. Gitmişti ve bitmişti. Unutmuş muydu? Hayır. Ama acısını değil. Aşkını unutmuştu. Nefret çok güçlü bir duyguydu. En çok sevilmeyi hak etmeyene yakışıyordu. Ela ölmüştü! Giderken Fatih’in de içinde aşka dair ne varsa alıp götürmüştü. 

Etrafında mükemmel ablalara ve kardeşleri saydığı kadınlara sahipti. Onlara sonsuz saygı ve sevgi besliyordu. Ama onlar kardeşten ibaretti. Sol yanına, yüreğine girecek hangi kadın güvenini ve sevgisini hak edebilecekti? Öyle biri var mıydı? Olduğuna ve kendisini bulacağına asla inanmıyordu. 

İçindeki can kırıklarını bir araya getirmenin hiçbir mümkünatı yoktu Fatih için. Kaybetmek acıydı. Aşkı kaybetmişti! Sevgiyi öğrendiğini zannettiği kadın tarafından, hiç var olmamıştı. Aynı şeyleri yaşamaktan korkuyordu, kaybedilecek tek bir duyguya daha yer yoktu yüreğinde! İhanet! Bilenmiş bıçak gibiydi. Genç adamın her aklına geldiğinde içinde bir kesik oluşuyordu. Kanayan yara kabuk bağlamıyordu. Fatih’in geçmeyecek tek yarası ihanetti. Güven! Onun için keskin bıçağın üzerinde yürümek gibiydi. 

Arabasını otelin önünde durdurdu. Kontağı kapatmadı. Telefonu eline alıp ceketinin iç cebine bıraktı. Gözündeki güneş gözlüğüne hiç dokunmadı. Son iki yıldır Karahan Atabey’in asistanı değildi. Fatih Kırımlı artık Atabey otellerinin özel danışmanıydı. İşletme fakültesi mezunuydu. Nihat ile birlikte tüm otellerin her sorununu her işini birlikte hallediyorlardı. Karahan Atabey ve eşi Nazlı Atabey’den sonraki en büyük söz sahibiydi. 

Elini kapı koluna uzatmak için başını kaldırdığında tam karşısında duran arabaya ilişti gözleri. Kırmızı spor arabayı tanıyordu. Karahan abisinin başına dolamak istediği kadındı. 

Genç adam gözlerini hiç çekmeden izledi. Kadının her yerinden kibir akıyordu. Giyimi mükemmeldi. Gördüğü en bakımlı kadınlardandı. Fatih’in zerre umursamadığı güzelliğini sonuna kadar kullanıyordu Hare.

Dalgalı kumral saçları biçimli yüz hatları yeşil gözleri, kendine has aurasıyla Hare her gittiği yerde ‘ben buradayım’ diye bağırıyordu. Kesinlikle her erkeğin isteyeceği bir kadındı. Hayatına bir gün bir kadını dâhil edeceğini biliyordu. Bunun Hare ya da  bir başkası olmasının bir önemi yoktu. Gelen her kim olursa olsun Fatih’in iç dünyasında yer edinemeyecekti. Baba olmak istiyordu. Çalkantısız sakin bir hayat, bunun nasıl olacağı hakkında bir fikri yoktu. Belki kadınlara güveni kalmamıştı belki tekrar aşık olamazdı; ama saygı duyabilirdi. İnsan olarak sevebilirdi. Kaderini yaşayacaktı. Herkes gibi o da önüne sunulan hayata amenna diyecekti. Tek eksik parçası, Aşkla!..

Aracın kapısını açıp ayakkabısını asfaltla buluşturken dahi gözlerini kadının üzerinden çekmedi. Bu kadına meydan okumaktan büyük haz alıyordu. Sivri dilini çoğu zaman koparmak istiyordu. Hare’nin kemik rengi stilettosu yere değip bedeni kapının ardından belirdiğinde, Fatih dudaklarını büktü. Kapılarını aynı anda kapatan ikili birbirlerini süzdüler. Anahtarları valeye verdiler. Kadın, kot pantolon üzerine giydiği sıfır kol beyaz şifon gömleği rüzgâra kapılmış bedeninde dans ediyordu. Koyu kumral dalgalı saçları da sağına doğru rüzgâra teslim olmuştu. Kabul etti Fatih, bu kadın güzelliğini ön plana çıkaran bir cadıydı. İkiside birbirlerine bakarak adımlarını atıp ortada yüz yüze geldiler. 

Gözlüğünü çıkaran Fatih, Hare’nin yeşil gözlerine kısık gözlerle baktı. Hare de tek kaşı havada adama olan gıcıklığından taviz vermeden bakıp saçlarını eliyle topladı. 

“Ne işin var burada?” 

Fatih’in sorusuna kırık bir gülüş sunup yüzünü küstah Hare’nin haline soktu. 

“Sana ne.” 

Hare’nin küstah ve alaylı bakışlarına eğreti gülüşüyle karşılık verdi Fatih. “Küstahsın!” 

Hare omuz silkti. “En azından gıcık değilim. Küstahlıkta bir meziyet,” dedikten sonra arkasını dönüp on basamaktan oluşan siyah parlak mermer taşları topuklarıyla döve döve çıkmaya başladı. 

Kadının ardından o da basamakları tek tek cıktı. Kapıdan girer girmez yanında biten asistanı elinde not tuttuğu ajandasıyla Fatih’in hızına ayak uydurarak peşi sıra hem gidiyor hem de bugünki yapacaklarını anlatıyordu. 

Henüz yeni mezun olan Merve, stajını Aşkı-Naz otelinde üstün başarıyla tamamlamıştı. Asistan olmak için doğru insan olma vasfı Fatih’e yetmişti. İşini hakkıyla yerine getiriyordu. 

“Günaydın efendim. Yarım saat sonra bir toplantınız var! Karahan Bey ve Mert Bey ile. Akabinde yeni yapılacak tatil köylerinin arazileri bakılacak değerlendirme yapacaksınız. Karahan Bey en geç akşama rapor istiyor.”

Fatih bunların hepisini biliyordu. Asla işini gelişi güzel arkasında bırakmazdı. Merve onun sadece çalar saatiydi.

Fatih başını salladı. Odasının kapısını açarak içeri girdi. Ceketini çıkarıp odasında bulanan askıya taktı. Masasına yerleşip Merve’nin önüne bıraktığı Antalya’daki otelin aylık blançosunu rakam rakam kelime kelime gözden geçirmeye başladı. 

“Geçen ayın blonçosu.” Başını kaldırmadan elini uzattı. Elinin içine bırakılan dosyaları önüne çekerken Merve’ye hissettirmeden gülümsedi. ‘Bir tanesin Merve’ diyemiyordu. 

“Başka bir isteğiniz.” 

Başını kaldırıp baktı. Kaşları havaya kalkmıştı. Merve işaret parmağını Fetih’e doğru salladı. “Anladım az şekerli Türk kahvesi.” 

“Lütfen.” 

Tekrar başını dosyalara indirdi. Yarım saati vardı. Yarım saat içinde dikkatle incelemeliydi. Kalbinde ve aklında olan ne varsa kenara itip dikkatini kağıtlara verdi.

Tıklanan kapıyı da duymadı içeri giren hanımları da. Önüne bırakılan beyaz porselen fincanı görünce başını kaldırdı. 

“Oğlum Fatih sen varken biz hayatta batmayız.” Nazlı gülümsedi. Geçtiği yere gülüşüyle bile ışık getiren kadındı Nazlı Atabey. Sarı bukleli saçları kara gözleri ışıl ışıl gülüşüne karşılık verdi Fatih. 

“Duymadım ablacım.” 

Hemen sonra yanında tek kaşı havada kolları göğsünde bağlı olan Hare’yi görünce şaşırdı. Lakin hiç belli etmedi. İkili arasındaki bakışmayı kesen Nazlı oldu. 

“Fatih, Hare’nin derdine çare sende oğlum.”

Nazlı’nın garip cümlesiyle Hare gözlerini devirdi. Fatih’in dudakları yukarı kıvrıldı. 

“Nazlı abla ne çaresi Allah aşkına,” dedi Hare. 

Hare’ye döndü Nazlı. “Dur Hare, anlatıyorum.” Tekrar Fetih’e dönüp, “Şimdi canım, Azra defile için bir otelle anlaşmış ama bir aksaklık olmuş! On gün sonra defile var ve bizim otelde yani burada olacak!” 

Fatih bakışlarını masaya indirdi. Hatırlamaya çalıştı. İki büyük salon vardı otelde ve her gün rezerve ediliyordu. Ķime neden verildiğini elbette Merve kısaca özet geçiyordu. Defile için uygun olan salonun rezerve edildiğini de biliyordu. “Merve!” diye seslendi. Hare ağır hareketlerle arkasına döndü. Merve kimdi ki? 

Kısacık küt, üstleri siyah uçları mor saçlarıyla ve beyaz teniyle birde üzerine çakır gözleriyle güzel bir kadının odaya girdiğini gördü. Baştan ayağa inceledi. Fiziği top modellere taş çıkartırdı. 

Kızların önünde durdu Merve ve Fatih’e döndü. 

“Buyurun efendim.” 

“On gün sonrası için müsait salonumuz var mı? Defile için olacak.” 

Merve defterine yumulurken Nazlı da kollarını göğsünde bağladı. Biliyordu Nazlı. Boş değildi. Ama Fatih bir şeyler yapabilirdi. 

“Yok efendim, dolu.” 

Nazlı ellerini masaya dayadı. Fatih’e doğru eğildi. “Fatih o defile bu otelde olmalı kardeşcim sana güveniyorum.” 

Arkasına yaslanıp gözlerini tavanda gezdirdi Fatih. Yüzündeki muzip ifade Hare’nin sinirlerine dokunuyordu. Başını kaldırıp tavana baktı o da. Sonra tekrar Fatih’e çevirdi bakışlarını. 

“Uyuzluk etme Fatih Kırımlı işim başımdan aşkın senin tavanla arandaki aşk hiç ilgimi çekmedi.” 

Kaşları havada genç kadına döndü Fatih. Sinirlenince çok çekilesi oluyordu. Eğlenceliydi. Hare kızınca dilinden dökülenler Fatih için tam bir eğlenceydi. 

Merve gözlerini kocaman açıp Hare’ye bakmıştı. Patronuna uyuz diyen kadına. Birden yutkunmadığını hissedince hafifçe öksürdü Merve. Öksüren Merve’ye döndü Hare. Vah kızın önünde sevgilisine uyuz demişti. Nedense hiç üzülmedi. 

Nazlı araya girdi. Bu ikisi ağız dalaşına başlarda sonları Karahan’ın ‘yine ne oluyor’ diye odaya damlasıyla nihayete ererdi. Nazlı aslanının kızmasını hiç istemiyordu. 

“Fatih!” dedi. “Bak, Azra yeni doğum yaptı biliyorsun. MaazAllah bu defile olmaz loğusa bunalımına girer bebek sütsüz kalır dayısı yap bir şeyler.” 

Fatih kocaman gülümsedi. “O zaman dayısı olarak birşeyler yapacağım.” 

Merve atağa geçti. “Olmaz Fatih Bey! Hiçbir rezervi iptal edemeyiz.” 

Hare, Merve’nin ağzının ortasına bir tane geçirmek istedi o an. Artık Merve’ye gıcık bir Hare vardı. Geçmezdi bu sancı. 

“Sen bi sussana!” dedi, gözlerini çıkara çıkara. Merve yutkundu. Fatih’e baktı. 

“Az sonra vazgeçeceğim abla!” dedi Hare’ye derin bakışlar atarak. 

“Ayaklarına mı kapanacağım?”‘Hare hem suçlu hem güçlü saçını geriye savurdu. 

“Yeter!” diye  yüksek sesle uyardı Nazlı. 

Sessiz kalan ikili birbirlerine ölümcül bakışlar atarken Nazlı devam etti. 

“En uygunu nedir?” Kendisi otel sahibi olsa da otelin belli başlı kuralları vardı. Fatih bu kurallara en hakim kişiydi. 

“Yedek konferans salonumuz var! Uzun süredir açmayı düşünüyorduk. Hala eksikleri oldugu için üzerinde falza durmuyorduk biliyorsun. Biraz değişiklik yapılabilir ama on güne sığar mı bilemem,” dedi Fatih. 

“Hah evet, sığar sığacak artık. Ah Fatih bende görümcede kalmadı ki sana vereyim. Cansın,” dedi Nazlı. 

Hare gözlerini devirdi. Ne biçim seviyordu bu aile insanı? Beni de çok sevin diyesi gelmişti. 

“Platformu biz kurarız. Davetiyeleri hazırlıyorum o zaman,” dedi Hare. Fatih başını aşağı yukarı salladı. 

“Fatih Bey, Karahan Bey ve Mert Bey sizi bekliyor, az sonra toplantı başlayacak,” diyen Merve ye döndü Hare. “Mert burada mı?” 

Fatih ayağa kalkıp ceketini üzerine giyerken Hare’ye cevap verdi. “Burada neden sordun?” 

“Hiç şaşırdım. Ben gideyim artık.” Dedi. Sevdiği adamın yakınlarında olmak acı veriyordu genç kıza. Ne kadar uzak durursa kendine olan saygısı o kadar artıyordu. 

Başkasına aşık birine aşık olmak çok acıydı. Hare de çareyi kaçmakta buluyordu. Mert Akahan Hare Asilkan’ın on beş yaşından bu yana yüreğindeki gizli yarasıydı. Ayrı olsalarda karısı Yağmur Akahan ile aynı yerde çalışmak oldukça zordu zaten. 

“Tatil köylerinin elektornik sistemlerini abin yapıyor ya Hare toplantı var.” Nazlı açıklama yaptı. 

“Abimi görmüyorum ki haberim yok Nazlı abla, abim artık evli mutlu çocuklu.” Diyerek gülümsedi. 

Fatih’in gözleri bu gülüşü kaçırmadı. ‘Allah için güzel kız!’ Diye geçirdi içinden. 

“Haklısın Duru’nun dizi dininden ayrılmıyor.” Diyerek kahkaha atan bayanların arkasından baktı Fatih. 

Başını sağa sola sallayıp kendini izleyen Merve’ye takıldı gözleri. 

“Son bir dakika ve sen beni uyarmadın Merve! Ateşin falan mı var?”

Merve olduğu yerde doğruldu. “Size uyuz dedi efendim ben hala oradayım.” Diyebildi. 

“O Hare Asilkan! Ona has.” Diyerek çıktı odadan. Uyuz kelimesinin diğer söylediği şeylerin yanında hafif kaldığını bilmiyordu Merve. 

&

Azra, aile içi bir yemek organize etmişti. Artık kızı iki aylık olmuştu. İki aydır evden iki saatliğine çıkıyor ve koşa koşa tekrar dönüyordu. Şirketini Hare’ye emanet etmişti. Bir süre daha da öyle olacak gibi görünüyordu. Neyseki Hare oldukça başarılı bir şekilde idare ediyordu. Gözü arkada kalmıyordu. Uslu bir kızı vardı. Evde iki yardımcısıyla çok zorlanmıyordu. Yinede kızını bırakıp gitmek istemiyordu. O kadar güzel ve sevimliydi ki Murat’ın nasıl bırakıp işe gittiğini hiç bilmiyordu. Yada biliyordu. Akşam eve koşarak gelen kocasına kahkahalarla gülüyordu. Mutluluk bambaşka bir tattı. Heleki evde bir bebek anlatılmaz yaşanırdı. Onlarda sonuna kadar aşkla yaşıyorlardı. Kızları Bade yeni doğduğunda Murat kızını hayran hayran izlerken Azra’ya seslenmişti. “Çok aptalım Azra.” Demişti. 

Yatağında gözleri kapalı yatan Azra mırıldanmıştı. “Biliyorum aşkım.” 

Murat yeni doğum yapan yorgun ama dili olduğu gibi aktif çalışan karısına gülümseyerek bakmıştı. Uyuyan kızını izlemeyi kesip karısının yanına uzanmış saçlarına öpücüklerini bırakınca geri çekilip yastığına başını bırakmıştı. “Çok geç evlendik. Şimdi ikinci çocuğumuzu seviyor olurduk.” Dediğinde Azra gözlerini dehşetle açmıştı. Yeni doğum yapan bir kadına ikinci doğum demek diyenin canına susamasına denkti. 

“Başka çocuk yok!” Diye başını kaldırmıştı. 

Yaptıgı hatayı erken fark eden Murat karısını göğsüne çekip saçlarını okşayarak, “mesala dedim karıcım. Yok tamam.” Diyerek sakinleştirmişti. 

Nil’in bebeği de üç buçuk aylık olmuştu. Oğlu Emirhan tam bir yaramazdı. Minnacık bedeniyle şaşırtan yüksek sesi ortalığı ateşe veriyordu. Geceleri uyuyor gündüzleri gözünü kırpmıyordu Emirhan. Oysa geceleri ağalamasını tercih ederdi Nil. Nihat’a baktırıp keyif alacaktı. Ama yok küçük bey geceleri uyuyordu. Anne oğul aşk yaşıyordu baba evde yokken. Baba eve gelince Emirhan uyuyordu. 

Aşktan kimse için eksilen yoktu. Artarak devam eden ilişkileri mutlulukları vardı. Hayat herkes için artık gelişi de gidişi de güzeldi. 

Bebeğini kapan gelmişti. Tek farkla Aslı ile Yigit’in çocukları artık dört yaşlarına yaklaşmışlardı. Abla ve abi olmuştu. Nazlı’nın üçüzleri bir buçuk yaşına basmıştı. Zeynep’in kızı Azra da üçüzlerden bir ay sonra doğmuştu. Minik Azra da büyük sınıfında yer alıyordu. 

Duru’nun dokuz aylık oğlu Poyraz, Nil’in üç buçuk aylık oğlu Emirhan, Asya’nın beş aylık kızı Gül ve Azra’nın minik kızı Bade bebek sınıfında büyümeye çalışıyorlardı. Bazen bir araya geldiklerinde hayal kuruyorlardı. Çocuklarımız büyüdüğünde nasıl insanlar olurlar, diye. Zeynep’in sözüyle hepsi bir an düşünmüştü. “Boynuz kulağı geçermiş.” 

Aslı’nin ellerini havaya kaldırıp konuşmasıyla tekrar gülmüşlerdi. “No problem kızlar namımız yürüsün.” 

AZA kafeyi bir gecelik kapatmıştılardı. XXL hâle gelen masanın son düzenine bakıyordu Aslı. Birazdan hepsi tek tek damlardı. Azra kızını da alıp erken gelmişti. Süslüpüslü baby shower partilerinden birini yapmayacak kadar akıllı biriydi. Etraflarında sınır bozucu gereksiz ve samimiyetsiz insanlar yerine en gerçek dostları yeterliydi. İki aylık olan kızını amca artı dayıları ile kaynaştırma gecesi gibi düşünmüştü Azra. Doğum yaptığından bu yana herkesi pek sık göremez olmuştu. 

Azra bebeğini bakıcısına teslim ederek Aslı’nın yanına gelirken kapıdan Zeynep’in de girdiğini görünce gülümsedi. 

Zeynep sinirle gelip çantasını yanındaki ilk sandalyeye attı. Kızlar birbirine bakarak kaş çatıp Zeynep’e döndüler. 

Azra, “Hayırdır neyin var!?” Diye sordu. 

“Rüzgâr beni aradı bugün.” Dediğinde iki kadında ne olduğunu anlamıştı. Rüzgâr işin peşini bırakmıyordu. Sürekli de arayıp soruyor ve muhattab olarakta doktor olduğu için Zeynep’i tercih ediyordu. Rüzgâr’ın kız kardeşi Hare Asilkan’ın gerçek babasını arıyorlardı sözde. Bulalı aylar olmuştu. Ama kızlar söyleyemiyordu. Nasıl desinlerdi-ki ‘Rüzgâr bulduk! Kız kardeşinin gerçek babası Turgut Kara yani senin kayınpederin! Karahan Atabey de abisi karın Duru da ablası, annen zamanında yapmış bi sürtüklük hadi susalım bitsin bu iş.” Söylemiyorlardı. Çok zordu. Herşey o kadar güzeldi ki herkes ilk defa sorunsuz mutluydu. 

“Ne dedin?” Diyen Aslı’ya baktı Zeynep. “Buldum lan dedim. Hemde kim biliyor musun? Bingo Turgut Kara dedim.” Dedi. 

Öyle bir şey demediğini ikiside biliyordu. Aslı arkadaşının omzuna doladı kollarını. “Çok yakında çözeceğiz. Biliyorum seni zorluyor dayan kuzum.” 

“Ne zaman Aslı? Dört koca ay oldu. Ne zaman ve nasıl?” Zeynep’in haklı isyanına ses etmedi Aslı. “Çözüm yolu bulmak olsa mesele hemen yapalım ama değişecek çok hayat var. En uygun zamanda söz bir daha ararsa yada sorarsa bana yönlendir. Aslı biliyor git ona sor dersin. Birazda ben oyalarım.” 

“Anlaştık.” 

Yarım saat içerisinde tüm ahali cafeye gelmişti. Çocuklar ve bebekler ilgilenmek üzere cafenin çocuk gelişim uzmanı olan iki bakıcısına teslim edilmişti. Oyun odasında hellerinden oldukça memnundu geleceğin küçük AZA’ları…

Yiğit, Aras ve Nazlı’nın annesi Neriman hanım baş köşeye oturtulmuştu. Aslı kayınvalidesini çok seviyordu. Zeynep’te tabiki…

Neriman hanım bütün çocuklarını ve çocuğu yerine koyduğu bu gençlere sevgiyle baktı. Yanına oturan Turgut Kara da ondan farklı değildi. “Gençlik başka Neriman hanım.” Dedi Turgut Kara. Neriman hanım minnetle gülümsedi. “Öyle dünürüm. Onların mutluluğu bizim mutluluğumuz.” 

Hurinur hala bu aralar kendini oldukça genç ve dinç hissediyordu. Gülüşü bile değişmişti bu ara! 

Aslı orta yaşlı kadını omzuyla dürttü. Ayakta selam kelam faslı ediyorlardı. 

“Kız Hurinur.” Dedi Aslı. En az Aslı kadar çakal olan Hurinur tek kaşını havaya kaldırdı. “Ne oldu çakal yavrusu.” 

Aslı dudaklarını sağa sola kıvırdı. “Sen söyle büyük çakal, enişte kim? Ağzın ensene geçiyor.” Dedi. Hurinur elini havada salladı. “Senin işin bulmak degil mi? Söylemiyorum kendin bul.” Diyerek arkasını dönüp Neriman hanım ile abisi Turgut Kara’nın yanına oturdu. 

Yanında ki Duru’ya döndü Aslı. “Hah şimdi olduk. Peşine düşmediğimiz Huriş kalmıştı o da tamam oldu.” Dedi. 

Duru gözlerini devirdi. “Ne düşeceğiz Aslı? Boşver kırk altı yaşında kadın. Bu saatten sonra ne gibi bir aksiyonlu aşk gelip onu bulurki?” 

Aslı omuzlarını indirdi. “Anlamıyorsun bebegim ben çatlarım ayol. Öğrenmem lazım.” Duru onun bu çocuksu sevimli haline gülümsedi. Aslı içinde binlerce kadını barındıran bir karaktere sahipti. Bir an içinden amazon bir zeyna bir an saçları keçi kulak bağlı beş yaşında bir kız çocuğu beliriyordu. 

Duru’nun beline dolanan ellerle Rüzgâr konuyu bilmesede dahil oldu. “Aslı’yı kim üzdü? Hemen bulup biletini keselim.” Dedi. 

“Halamın X aşkını merak ediyor.” Duru’nun yanıtı ile Rüzgâr dudaklarını birleştirdi. “Uu, bende merak ediyorum Aslı. Öğrenirsen bana da söyle.” 

Aslı parmağını çenesine koymuş çoktan düşüncelere dalmıştı. Rüzgâr’ı duymadı bile. 

Karahan Fatih’i cafenin bir köşesine çekmişti. Ellerini cebine sokmuş tek omzunu kolona dayamıştı. Fatih’te elleri cebinde karşısında duruyordu. “Kullanılmayan salon mu? Diye sordu Karahan. 

“Evet yedek salon, faaliyete geçirmeye karar verdim. Aslında iyi oldu. Bir-kaç kez teklif gelmişti defile için. Başlangıç olur.” 

“Güzel. Karar senin karışmıyorum.” Derken Karahan’ın gözleri Hare’yi seçti kalabalıkta. İyi kızdı. Akıllı kızdı. Tertemizdi. Abisinin yanından bile geçmiyordu. Rüzgâr’a hala bir nebze içinde kızgınlık vardı; ama kardeşi öyle mutluydu ki görmezden geliyordu. Zaten aksi olsa Rüzgâr çoktan toprak olmuştu. 

Fatih’in artık evlenmesini yuva kurmasını çok istiyordu. Baba olmasını, mutlu olmasını yürekten istiyordu. Yaşadığı tüm kötü olayları birinin Fatih’e unutturmasını, en çokta onu istiyordu. Ve her nedense bu kişinin Hare olmasını da ayrıca çok ama çok istiyordu. Yüreğinden gelen hoş bir hisle ikisini birbirine çok yakıştırıyordu. 

“Hare.” Dedi. Karahan’ın bakışları hala kızın üzerindeydi. Fatih’te bakışlarını Hare’ye çevirdi. Konuyu nereye getireceğini biliyordu Fatih. 

“Güzel kız, iyi kız.” Diye devam etti Karahan. 

“Evet güzel kız ve konuyu nereye getireceğini biliyorum abi.” Kızı incelemeyi kesmedi Fatih. Sabahki kıyafetleri yoktu üzerinde. Etekleri uçuşan elbisesiyle daha albenili görünüyordu. Tek omzuna topladığı saçları gülüşü hoş kızdı. 

“Konu senin mutluluğun! Artık evlenmeni çok istiyorum. Ben amca olmak istiyorum. En önemlisi geçmişi bırakıp huzurlu bir hayat yaşamanı istiyorum.” Karahan Fatih’e dönerek tamamlamıştı sözlerini. Fatih başını eğerek ayak uçlarını izledi. 

“Ben de istiyorum mutlu olmayı, baba olmayı huzur bulmayı ama içimde bir şeyler eksik.” Dedi. Yüzündeki katılık hüznünü dışa vuruyordu. 

“Biliyorum Fatih. Seni anlıyorum. Güvenmek senin için çok zor. Aşık olmak sevmek gözünde büyüyor. Her kadında aynı şeyi düşüneceksin! Ya o da yaparsa; ama öyle değil. Bir gün biri çıkar gelir seni öyle bir sever ki önceki aklına bile gelmez. İyide olsa gelmez kötü de olsa gelmez. Her insanın sınandığı şeyler vardır. Seninkide bu oldu. Çok gençsin! Henüz yirmi sekiz yaşındasın. Önünde çok uzun bir ömür var! Hayat heba edilmeyecek kadar güzel. Hele-ki aşka aşık eden bir kadınla hayat bambaşka.” Karahan son sözlerini karısı Nazlı’ya bakarak bitirmişti. 

Fatih bıyık altından gülümsedi. “Nazlı abla kadar çok sevenini nereden bulacağım?”

“Her kişinin sevdası kendine çoktur. Kimse kimseden az sevemez.” Yaslandığı yerden doğruldu Karahan. “Artık evlen! Ve bu kız mümkünse Hare olsun! Neden diye sorma! İçimden bir ses sonunuz güzel olacak diyor.” Diyerek güneş ışığı saçan karısına doğru yürüdü. 

Abisinin ardından baktı bir süre Fatih. Elbetteki abisi haklıydı. Kendisini anlıyordu. Söylediği herşeye kulak kabartıyor altını çiziyordu. Yinede Fatih çok korkuyordu. Ölesiye korkuyordu. İhanete bir kibrit çöpünün alev alması kadar yakındı. Ruhuna söz geçiremiyordu ki birilerine güvensin. 

Hare kimdi? 

Hare neydi?

Hare nasıl biriydi?

Hare hiç aşık olmuş muydu?

Hare kendisini sevebilir miydi?

Hare’yi sevebilir miydi?

Hare’ye güvenebilir miydi?

Hare ihanet eder miydi? 

Aklında binlerce soru vardı. Ve bu sorular hep Hare’ye çıkıyordu. 

Herkes yerlerine oturunca garsonlar yemek servisine başlamış ve çekilmişlerdi. Karahan’ın kayınvalidesi olması bir yana o Aslı’nın da kayınvalidesiydi. Nazlı Aslı’nın biricik inatçı görüncesiydi. Gözlerini masada gezdirdi. Aslı’nın ve Asya’nın kuzeni Hilal ve kocası Kemal’in de davetli olduğu masada Kemal’in erkek kardeşi Kenan da yerini almıştı. Aşkı Ruken’in tam karşısına oturmuştu. Kızın abisi Karahan’ın gözüne batmak istemiyordu. 

Şöyle bir baktı masaya Neriman hanım. Kenan, Ruken, Fatih ve Hare den başka bekar yoktu aralarında. “Aranızda bekarlar görüyorum. Hiç hoşuma gitmedi sıradaki düğün kimin?” Diye sordu. 

Ruken lokmasını yutmakta zorlanınca öksürdü. Karahan atmaca gözlerini kardeşine dikti. “Sen değilsin Ruken bu telaş nedir?” Dediğinde Ruken sesini yuttu. “Karahan.” Diye uyaran Nazlı oldu. 

“Uyarayım dedim güzelim.” Dedi Karahan. İki kız kardeşini vermiş olsada hala alışmış değildi Karahan. Kızı Aslınaz’ı hayal bile edemiyordu. 

Kayınvalidesine döndü Karahan. “Sıradaki düğün Fatih’in olması duasıyla anne.” Dedi. 

Yan yana oturtulan Hare ile Fatih yemekleriyle ilgileniyorlardı. Mert ve Yağmur ile aynı masayı paylaşmak Hare için eziyetti. Neyseki Karahan’ın cümlesi Hare’nin gülümsemesine neden olmuştu. Fatih pek üzerine alınmamıştı. Yalnız yanında oturan kızın küçük kahkahası gözünden kulağından kaçmamıştı. Hafifçe eğilip fısıldadı Fatih. 

“Komik olan ne?” 

Hare de aynı şekilde fısıldadı hafifçe dönerek, “Seni kim alır uyuz.” Dedi. Önüne dönerek suyunu dudaklarına götürdü. Fatih yüzünde çarpık bir gülüşle tekrar kıza eğildi. 

“Sen!” 

Hare içtiği suyu masaya püskürtmemek için önüne eğildi. Eğildiğinde iyice tıkanan ciğerlerine hava göndermek için boğulurcasına öksürmeye başlamıştı. Fatih bir anda paniğe kapıldı. Halbuki sadece ‘Sen’ demişti. Kızın elindeki bardağı alıp masaya bıraktı. Ayağa kalktı. Hare’ye dönüp eliyle sırtına iki kez vurdu. 

Rüzgâr’ın ayaklanmasıyla Duru’da kalkıp Hare’nin tarafına geçtiler. Rüzgâr kardeşini boğulurken görünce paniğe kapılmıştı. Masadaki herkes suspus olmuş tıkanan kıza bakıyordu. 

Dudakları yukarı kıvrılan Karahan, “hahh gelin ortaya çıktı.” Dediğinde masadan bir çok ‘Karahan.’ sesi işitti. Ellerini havaya kaldırıp, “Tamam sakin.” diyen Karahan’ın keyfine diyecek yoktu. 

Nefesine zor zulüm kavuşan Hare kendisine endişeyle bakan Fatih’e döndü. Gözleri kısık öfkesi ok gibi bakışlara kaşlarını kaldırdı Fatih. Yinede sesini çıkarmadı. Abisine dönerek, “iyiyim abi.” dedi. 

“Aklımı çıkardın Hare düzgün iç şunu,” diyerek yerine geçti Rüzgâr. 

Herkes eski haline dönünce Hare acıyan boğazını temizledi ve Fatih’e eğilip fısıldadı. 

“Bin gönlüm olsa birini vermem sana Kırımlı geri bas.” 

Öylesine söylediği bir sözdü oysa. Hare öyle söyleyince üzrine konacak en güzel laftı. Fakat bu inatçı dili diken kaktüs ama güzelliği göz kamaştıran kızın sözleri Fatih’in de içindeki inatçı adamı gün yüzüne çıkarmıştı. Fatih bir kadının gönlünü alamayacak kadar kötü biri değildi. Sevilmeyecek kadar adi vasıfsız biri hiç değildi. Yüzüne bakılmayacak kadar çirkin de değildi. 

Karahan abisinin söylediği söz emir olsada, sevmediği sevilmediği bir kadına bu saatten sonra öleceğini bilse olur demezdi. Bundan sonraki yapacaklarının tamamı kendi isteğiyle olacaktı. 

“Göreceğiz!” Diye fısıldadı. “Göreceğiz!” 

&