Ağustos 30, 2020

11. Kibir Kraliçesi

ile payelll

 

 

Güneşle beraber, gerçeklerde tepeye çıkmış tüm varlığıyla Kara ailesini esir alarak yakmıştı. Kabullenmek mi daha zordu, yoksa kabul ediyor oluşlarını sindirebilmek mi? Hepsinin kalbinde bir ‘ama’ boy gösteriyordu.

 

Ama Hare arkadaşımız…

 

Ama Hare akrabamız…

 

Ama Hare iyi biri…

 

Ama Hare Rüzgar’ın kardeşi…

 

Ama Hare bizimde kardeşimiz…

 

Burada takılıp kalıyor, savruldukları girdabın içinden çıkamıyorlardı. Hiç biri ‘A bizim bir kardeşimiz daha varmış, basalım bağrımıza,’ diyemiyor ama ‘Olmaz! Kabul edemeyiz’ de diyemiyorlardı. Akılları hiç olmadığı kadar karışıktı. Ne düşünecek, ne hissedecek olduklarını bilemiyorlardı.

 

Ortada bir cümle dolanıyordu sadece, “Hare bizim kardeşimiz,” diyor ama gerisini bilemiyorlardı. Atabey Melikanesinin içi hiç bu kadar derin sessizliğe gömülmemişti. Herkes odasında sessizce bazen ağlıyor bazen de yorgun düşerek ölüme bir adım olan uykuya teslim oluyorlardı.

 

Karahan odasından bütün gün hiç çıkmamıştı. Gelip geçen uzun yılları düşündükçe uykusu kaçıyordu. Yattığı yerden doğrulup başını ellerinin arasına alıp saatlerce düşünüyordu. Herkesten daha çok yıkılan kendisiydi. O, bir abi değildi. Hiç olmamıştı. O her zaman kardeşleri için baba vasfıyla bilinendi. Babalarının varlığı değiştirmemişti bunu.

 

Hep böyle oluyordu. Hepsi için en güzeli istemiş, elinden geleni ardında koymamış, canı pahasına onları korumuştu; ama kader kendi ilmeklerini onlara takmaktan asla vazgeçmemişti.

 

Kapı usulca açıldığında Karahan gözlerini açtı. Zaten uyumuyordu. Görüş alanına giren Nazlı’ya boş gözlerle baktı. Nazlı kapıyı kapatıp yavaş adımlarla gelip kocasının baş ucuna oturdu. Ellerini kocasının saçlarında gezdirmeye başladı. “Fatih aradı. Şehir dışına çıkması gerekmiş. Sana ulaşamamış beni aradı. Haber vermemi istedi.”

 

Karahan kaşlarını çattı. Karısına bakmak için başını kaldırdı. “Neden gitmiş?”

 

“Bilmiyorum Karam. Önemli bir şey olmadığını, yarın gece döneceğini söyledi.”

 

Başını indirip karısının dizlerine bıraktı Karahan. Gözlerini kapattı. “Çok çalışıyor belki dinlenmek istemiştir.”

 

“Evet. Bende birazdan çıkacağım. Nihat yalnız kaldı. Senin için sorun olur mu?”

 

Kendini işe gidemeyecek kadar bitkin hissediyordu Karahan. Dün gece ve sabah hiç uyumamıştı. Yattığı halde de uyuyamıyordu. “Hayır. Birimizin çalışması gerekiyor ama o kişi bugün ben değilim Nazlı.” Elleri ışık usul kocasının saçları arasında geziniyordu. Bu Karahan’a iyi gelmiş vücudu gevşemeye başlamıştı.

 

“Geçecek sevgilim. Eminim daha güzel günlerimiz olacak.”

 

Karahan başını yattığı dizler üzerinde sallamıştı. “Umarım Nazlı’m.” Kısa süre sonra uykuya dalan kocasının başını yavaşça yatağa bırakıp evden çıkmıştı Nazlı.

 

&

 

Rüzgâr Hare’ye ulaşamaması üzerine Azra’yı aramakta bulmuştu çareyi. Öğlene doğru aradığı Azra ona, “Şehir dışına çıktı Rüzgâr. Benim haberim vardı. Ama sana diyecek fırsatım olmadı. Muhtemel telefonu sinyal alamayan bir yerdedir. Yada kapatmıştır. Demiştim sana çok yoruldu. Hem burada olmaması iyi bir şey değil mi? Merak etme dönecek tabii ki.” Rüzgâr’ı ikna ederek kapatmıştı telefonu Azra.

 

Rüzgâr sıkıntıyla sağa sola dönerken Hare aramıştı. “Abicim.” Sesi şen şakrak gelen kardeşine o fark etmiyor olsa da gülümsemişti.

 

“Hare aklım çıktı. Neredesin?”

 

“Şehir dışındayım. Yarın gece çıkacağım. Sonraki gün görüşürüz. Merak etme iyiyim. Biraz dinlemiyorum. Dün gece fırsatım olmadı. Aniden çıktım.” Hare de abisini ikna ederek kapatmıştı telefonu.

 

İki gün boyunca hiç kimse Fatih ile Hare’nin başbaşa gittiğini göremeyecek kadar kabuklarına çekilmişti. Kara ailesinden hiç kimse Hare nerede diye soramıyordu. Kızı gördüklerinde ne yapacakları hakkında bir fikirleri yoktu.

 

Rüzgâr da aynı telaşı yaşıyordu. Hare öğrenecekti ve sonlarının ne olacağı bilinmiyordu. Kız için büyük yıkım olacaktı. İki tarafında kabullenmekte zorlanacağı sahneler gözlerinde can buldukça irkiliyorlardı.

 

Karahan evde geçirdiği bir gün sonrasında işine dönmüş, fakat çalışmak için her zamanki aşkı alamamıştı. Bu konu bir an önce netlik kazanmak zorundaydı ki Karahan huzur bulsun.

 

&

 

Akşamı güç bela eden Karahan çok düşünmüş sonuca ancak Rüzgâr’ın yardımıyla ulaşacağına karar vermişti. Bir çok düşüncenin akıp geçtiği zihninden asla Rüzgâr’ı yok saymak veya ezmek aklının ucundan geçmemişti. O bir abiydi. Tıpkı kendisi gibi.

 

Hayat onlara bir oyun oynamıştı. Tüm dikişler atmıştı. Sökükler can yakıyordu. Yıllarca düşünse de aklından geçmeyecek olan şey başına gelmişti. Hare’yi her gördüğünde ona neden farklı göründüğünü hatırladı.

 

Adı, gen olan gerçeğin bir adı daha vardı halk arasında, “Kan çekiyor” elindeki kalemi evirip çevirdi. Aslınaz’ın üç halası daha varken nasıl olupta Hare’ye benzediği ise Allah’ın takdirinden başka hiç bir şeydi.

 

Kızın kumral saçları, buğday teni ve Nil’in çakır gözlerinin yeşilini almış olması da Hurinur halasından gelen gen olayıydı. Yüzündeki gülümsemeye engel olmak istemedi. “Bir kız kardeş daha…” dedi kendi kendine.

 

Her kötü olayın içinde olan güzel bir şey vardı. Karahan için ise en güzel şey Hare’ydi.

 

“Yüzün gülüyor,” diyen Nazlı kapıyı kapatıp kocasının yanına vardı. Ellerini adamın geniş omuzlarına koydu. Karahan başını karısının göğsüne yasladı. Gözlerini kapattı. “Her şey bir yana Nazlı. Benim bir kardeşim daha var.”

 

Karahan’ın omuzlarına masaj yapmaya başladı Nazlı. “Evet. Lakin onu Rüzgâr ile paylaşacaksın. Ve lütfen hem Hare’yi hemde Duru’yu düşün, olur mu?”

 

“Rüzgâr ile bir derdim yok. Zor olacağını düşünmüyorum. O abi, bende. Düşeceğimiz tek ters konu Asilkan ve Kara soy adı meselesi olur ki, bunu şiddetle istiyorum.  Miraslardan da hakkını alacak.” Nazlı başını sallayıp adamın omuzlarını bıraktı. Karahan’ın önüne geçip kollarını koltuğun iki yanına açıp yasladı.

 

Kara gözlerini, kara gözlere dikti. “Tam da bu konudan bahsediyorum yakışıklı adam,” Karahan başını yana yatırıp karısının minnacık dolgun dudaklarına baktı.

 

“Hare öğrendiğinde ne olmak istiyorsa o olmalı. Asilkan veya Kara buna o kadar vermeli. Rüzgâr buna engel olmak isterse buna karışma. Bu senin kadar onun da hakkı. Yine miraslardan hakkını da alır. Ayrıca,” Karahan karısını belinden tutup yavaşça kucağına çekti. “Ayrıca, Nazlı’m”

 

Adamın arsızlığına göz deviren Nazlı devam etti. “Hare öğrendiğinde hemen kabul edeceğini sanmıyorum. Düşünsene, birden bire abi ve üç kız kardeşi daha oluyor, üzerinde bir de baba. Hâlâ ve bizleri daha saymadım. Ve yine ayrıca Hare, Bekir dedenin de torunu bir tarafı ağa kızın. Ailenin bunu nasıl karşılayacağını düşündükçe tüylerim ürperiyor.” Dişlerini sıkan kocasına döndü.

 

“Kimseye yedirmem onu. Kimse bir şey yapamaz da söyleyemezde!” Nazlı kocasının öfkeyle kasılan yüzünü avuçları içine aldı. Adama yatıştırıcı masum bir öpücük verip geri çekildi.

 

“Tabii ki yapamaz Karam. Hem bir de şu var; Nimet hanım ve Hilmi bey torunları olmadığını bildiği halde asla sevmemezlik etmediler. Yirmi yedi sene boyunca Asilkan olarak yaşadı. Yani canım senin anlayacağın şu ki; Hare dört yanı kuşatılmış biri. Bu kalabalığın içinde kendine yer bulman zor olacak ve üzüleceksin diye korkuyorum Karahan.” Başını yana yatıran kadının kederli yüzü tam da içinde hissettiği şeyleri yansıtıyordu.

 

“Farkındayım, ama olacak. Bak iki gün daha geçti. Ve o bilmiyor,” deyip tekrar hüznü kuşandı Karahan.

 

“Üzülme lütfen. Tabii ki olacak.”

 

“Bir yerden başlayalım o zaman.” Telefona uzandığında Nazlı da kocasının kucağından kalktı. “Kimi arıyorsun?”

 

“Rüzgâr’ı.”

 

Nazlı başını salladı ve masanın önünde duran koltuğa oturdu. Karahan telefonu kulağına götürdü.

 

“Evet.”

 

“Sence de konuşmamız gerekmiyor mu?”

 

Rüzgâr da bu ne zaman soracak diye bekliyordu. “Konuşalım.”

 

“Birazdan çıkacağım. AZA da buluşalım. Önce başbaşa konuşalım. Elbette kızların fikirleri bize yardımcı olacaktır.”

Rüzgâr sıkıntılı nefesini bıraktı. “Haklısın. Bir saate geçerim.”

 

&

 

Bir saatten fazla bir zaman geçmişti. Rüzgâr ile Karahan masada karşı karşıya oturuyorlardı. Söze ilk kimin gireceği merak konusuydu ki, kızlar uzaktan ikisini izliyordu. Nazlı, Duru, Nil, Azra, Zeynep ve Aslı sessizce bekliyordu ki Nil bozdu sessizliği, “Yumruklaşma olmasın?”

 

Nazlı dudak büktü. “Sanmam. Bu olay ile yeni bir Karahan var karşınızda.”

 

Aslı dilini damağına vurdu. “Ah bu erkekler, evrimleri bir türlü tamamlanmıyor”

 

Azra kıkırdadı. “Bize de onları dizginlemek kalıyor ya.” Hepsinden aynı sözcük döküldü.

 

“Sorma be.”

 

“Ne yapmak istiyorsun Karahan?” Rüzgâr sırtını rahat sandalyeye yasladı. Karahan da onun gibi yaptı. Parmaklarıyla ritim tuttu masada, “Gerçeği bilmesini; ama seni ezip geçmek gibi niyetim yok. Ben ne kadarsam sen o kadarsın. İkimizde abiyiz ve bunun nasıl bir duygu olduğunu biliyoruz.”

 

“Teşekkür mü etmeliyim?”

 

“Sen bilirsin.” Karahan masaya doğru abandı. “Bir an önce gerçeği istiyorum. Bir gün daha geçsin istemiyorum. Hare’nin tepkisi tabii ki merakım ve üzüntüm. Ama maalesef bu işten kaçış yok Rüzgâr. Bana kenarda dur, söyleme bilmesin dersen, karşıma dünyayı alırım yine de söylerim.”

 

Rüzgâr başını önüne eğip salladı. “Bunu hiç düşünmedim. Ailesinin kim olduğunu bilmediğim anlarda dahi ona söylemeyi tercih etmiştim.” Başını kaldırdı. Gözlerinde ki keder Karahan’ı etkilemişti. Onu teselli edecek cümleleri yoktu.

 

“Annen nerede biliyor musun?” Karahan konuyu tersine çevirmeyi tercih etti.

 

Yüzünü buruşturan Rüzgâr, “Hayır.” dedi.

 

“Ben söyleyeyim o zaman. Annen olacak kadın şuanda Paris’te ve benim paramın canına okuyor.”

 

Rüzgâr gözlerini kıstı. Derya’nın onu vurduğu günden bu güne onu bir kez dahi kimseye sormamıştı. Umrunda değildi. Fakat şimdi Karahan dan duyduğu sözler onu şoka sokmuştu.

 

“Bunu neden yapıyorsun?”

 

Karahan sırtını tekrar ardına yasladı. “Çok basit. Kardeşimin mutluluğuna gölge ediyordu. Bende onu o ülkeye hapsettim. Peşinde iki adamım var. Ne yapsa kulağıma geliyor. Ben bunu ne için yapıyorum diyorsan, sırf senin annen olduğu için idi.”

 

Rüzgâr’ın kaşları havalandı. “İdi?”

 

“Biz burada onun bize hediye ettikleriyle kahrolurken ona artık müsama göstermeyeceğim.”

 

“Öldürecek misin?”

 

“İster miydin?”

 

Rüzgâr çok kısa bir an düşündü. Derya ona ne vermişti? Hare! Yalnızca bir kardeş. Onu bile tam yapamamıştı. “Senin vicdanına bırakıyorum,” dedi.

 

“Hayır onu öldürmeyeceğim. Ama yaşadığına ve bizi bu hale getirdiği güne pişman edeceğim.”

 

Bir kez bile sızlamaz mı bir evladın kalbi? Sızlamadı. İçinde öyle büyük bir nefret taşıyordu ki annesine, mezarına basıp geçebilirdi Rüzgâr. “O Hare’nin de annesi, bana değil ama ona sor!”

 

Karahan başını iki yana olumsuz anlamda salladı. “Bu ikimiz arasında kalacak. Hare’ye o şansı vermeyeceğim. Beni ne kadar tanıyorsun Rüzgâr. Mesela, sen biliyor musun, ben canımın canını yakanı yaşatmam. Benim sevdiğime zarar vereni bu dünyada nefes aldırmam. Bilmiyorsun, ama öğreneceksin. Gerçi sen elimden kurtuldun ama bunu Serdar Asilkan genlerine borçluyuz. Birde kardeşimin kalbine.”

 

“Kardeşini seviyorum.”

 

“Merak etme, o da seni seviyor. Her neyse konumuza dönelim.” Karahan ardına dönüp el hareketiyle kızların hepsini yanlarına çağırdı. Kızlar bekliyormuş gibi birden ayaklandılar. Gelip masanın etrafına kuruldular. Tek tük olan müşteriler sessizce yemeklerini yiyorlardı.

 

Zeynep ellerini masaya bıraktı. “Geçiyor muyuz, taarruza?”

 

“Geçeceğiz ama elbette bunun için de bir plana ihtiyacımız var.” Rüzgâr kızlara dönmüştü.

 

Aslı, “Çok bir şey yapamayız ne yapsak sonuç değişmeyecek. Karşımıza alacak ve anlatacağız. Elbette kabullenme süreci ve bunu takip eden hüsran olacak,” dedi.

 

Karahan başını salladı. “Hep birlikte, yarın akşam yeri siz seçin. Bilmek ve ondan saklamak ona en büyük haksızlık. Bir güne daha tahammülüm yok. Üzülmekse mesele, hepimiz üzgünüz. Onun yaşayacağı yıkımı hep birlikte yaşıyoruz. Bunun artık bitmesi ve herkesin huzur bulmasını istiyorum.” Rüzgâr’a döndü Karahan.

 

“Bekir dedene sen söylersin diye umuyorum. Hare kabul ettiğinde ya onu buraya çağır ya da sen Şanlıurfa’ya.”

 

Aslı tek kaşını yukarı esnetti. “Altın vuruş diyorsun,”

 

“Bana öyle bakma. Benim için sevdiğinin ne olduğunu bilen en iyi kişi sensin Aslı.” Gözleri karısını buldu Karahan’ın.

 

“Peki madem öyle. O iş bende saati size bildiririm.”

 

Rüzgâr Aslı’ya döndü. “Hare burada değil ama,” dediğinde Karahan kaşlarını kaldırdı.

 

“Nerede?” Henüz yeni bir abiydi ve kardeşinin nerede olduğunu bilmiyordu.

 

“Şehir dışında.”

 

Karahan gözlerini kısıp kaşlarını indirdi. ‘Hare şehir dışında’ diye içinden tekrar etti. “Ülkenin neresinde?” diye sordu Rüzgâr’a. Azra, Zeynep ve Aslı göz ucuyla birbirlerine baktılar. Kayış kopmak üzereydi. Ve kızlar hangi taraftan çekebileceklerini bilmiyorlardı.

 

“Bilmiyorum. Bana yarın gece döneceğini söyledi. Biraz dinlemek için kaçtığını ve iyi olduğunu da söyleyince üstlemedim.” Rüzgâr Karahan’ın yüz ifadesinden bir şey olduğunu sezmişti ama ne olduğunu çözemedi. “Ne oldu?”

 

Hare şehir dışında. Nerede belli değil. Fatih o geceden beri şehir dışında o da belli değil nerede? “Ne zaman gitti?” telaşla sorduğu soru Rüzgâr’ı da etkisi altına almıştı. “O gece gitmiş beni ertesi gün aradı. Ne oluyor Karahan?” hiddetle sorduğu soru Karahan’ın beyninde çok geriye gitti. Yankı yankı vurdu cümle beynine. Başı mengeneye sıkışmış gibiydi. Kendine yaptığı hata çarpa çarpa koşup beyin duvarlarını yumrukladı. “Kaçır kızı Fatih, en fazla bir bebekte senin olur.”

 

Ellerini yüzüne kapattı. Gerçeği bilen kızlar yutkundu. Ona bunu anlatamamışlardı. Şimdi suçlu AZA olamazdı.  Karahan başını kızlara çevirdi. “Bana imkansız deyin,” dedi yalvarır gibi.

 

Zeynep ve Azra gözlerini kaçırdı. Grup sözcüleri Aslı’ya kalmıştı bu pis iş. Yerinde kıpırdadı Aslı. “Şey… birden oldu. Planlarımız içinde bu yoktu. Kesinlikle bizim parmağımız var ama yani ama  bildiğin gibi değil Karahan.”

 

Nil, Duru ve Nazlı gözleriyle mekik dokudu. Hiç bir şey anlamıyorlardı. Nil’in, “Ay çatlatmayın ya, ne oldu?” dedi çemkirerek.

 

Karahan sıkılı dişleriyle az sonra çenesini kıracaktı. Rüzgâr korku dolu, kızlar merakla bekliyordu.

 

Aslı ayağa kalktı. Ellerini beline yerleştirdi. “Ay ne var yani Fatih ile gittiyse? Sonuçta Fatih kurt adam değil. Hare’yi yemez.” Kızların gözleri büyürken Rüzgâr ayağa fırladı. “Ne demek Fatih ile gitti? Ne alaka Fatih?”

 

Aslı gerilen bedenini esnetti. En iyi kaçış yoluydu tırnak inceleme işi. “Yani yemez tabii ki, sever belki,” dediğinde Karahan da ayağa kalktı. “Aslı!” diye bağırdı.

 

Etraftaki başlar bir anda onlara döndü. “Kükreme. Sen değil miydin, bunlar olsun diyen? Çok yakışıyorlar diyen, ben miyim suçlu?” İki öfkeli abiye göz attı Aslı. Omuz silkti. “Ayrıca damat adayınız Fatih Kırımlı, adamın dibi. Bence buna sevinmelisiniz.”

 

Karahan pişmanlığıyla yerine çöktü. Aslı haklıydı da abi tarafı ağır basmıştı. Başını ellerinin arsına aldı. Rüzgâr da ilk defa duyduğu sözlerin ağırlığıyla yavaşça oturdu yerine.

 

&

 

Eşyalarını hazırlayıp bagaja yerleştiren Hare ve Fatih evin verandasında birer kahve ile bitecek güzel anların ve ardından gelecek tartışmaların ağırlığıyla birbirlerine baktılar.

 

İkiside gitmek istemiyordu. Maalesef mecburdular. Geçirdikleri son üç gün hem bitişler hemde başlangıçlarla doluydu. Aralarında konuşup karar vermişlerdi. Bir daha asla Mert mevzusunu açmayacak tek bir ima dahi etmeyeceklerdi. Evlilikleri şuan için gizli olsa da bu verdikleri karar ilerde birbirlerine olan saygılarını pekiştirecekti.

 

Tek bir aşk cümlesi bile kurmadan bağlanmışlardı. Vücud dilleri konuşmaktan öteydi. Aralarında geçenler aşkı özne haline getirmiyordu. İhtiyaçları da yoktu. Biri aşktan sabıkalı, diğeri aşktan şartlı salınmıştı. Ve tekrar aşık olmak için geriye hiç bir şey kalmamıştı.

 

Oysa aşk, gizlice tenhada bekler, hiç ummadığı anda saldırırdı benliğine. Ve aşk bir kez sinsice damarlarına sızdığında onu artık hiç bir güç ayıramazdı sızdığı yerden.

 

Veranda da ki salıncağa yan yana oturmuşlar, sessizce ormanın içinden gelen böcek seslerini dinliyorlardı. Hare gözlerini kapatıp başını kocasının göğsüne yasladı. “Fazla huzurluyuz,”

 

“Aklında ne var?”

 

“Abim. Düşünmek için biraz geç kaldım

sanırım.”

 

“Pişmanlık mı seziyorum?”

 

“Tabii ki hayır. Sadece ona nasıl açıklayacağımı düşünüyorum.”

 

Genç kadını kollarının arasına sarıp başına öpücük kondurdu Fatih. “Bende Karahan abimi düşünsem iyi ederim. Hatta düşünüyorum. Başıma buyruk davrandığım için küçük çaplı bir fırça yiyebilirim.”

 

“Ben buna değerim,” deyip adamın kollarında gülmeye başladı Hare.

 

“Kibir kraliçesi,”

 

“Küstah adam, ne yani değmez miyim?” başını kaldırıp kocasının gece bile ışıl ışıl bakan gözleriyle buluştu. Cevabı merak ediyordu. Fatih’ten tek bir rencide edecek söz duymamıştı. Duymaktansa ölmeyi tercih ederdi.

 

Hare’nin başını elleri arasına alıp dudaklarına uzandı. “Kesinlikle değersin,” demesinin ardından öptü. Hare gelen cevapla kalbinin yerinde ters takla attığına yemin edebilirdi. Bazı anlar ne olduğunu fark etmeden kalbinin kabına dar geldiğini hissediyordu. Parmak uçlarından başlayan karınca istilası kısa sürede beynine kadar ulaşıyor kızı savunmasız bırakıyordu. Neyi varsa bırakıp teslim oluyordu. Yeni tanıştığı duygulara ne anlam vereceğini ise sadece erteliyordu.

 

Ayrılıp birbirlerine baktılar. Hare hislerinden yorgun, Fatih her an bir ayrıntı yakalarmışçasına dikkatli bakıyordu. “Ne zaman yola çıkacağız?”

 

“Gitmek mi istiyorsun?”

 

“Hayır ama sana söylemek istediğim şeyler var.”

 

Kuşkuyla bakan adam kaşlarını çattı. Daha ne duyabileceğini düşündü. Ama bulamadı. “Seni dinliyorum.”

 

Hare başını tekrar kocasının göğsüne yasladı. “Korkuyorum, daha önce söylemediğim için, bana öfkelenirsin, kabullenemezsin diye…”

 

Daha da meraka kapılan Fatih, Hare’nin neden yersiz yere korktuğuna anlam vermedi. “Hare seni bırakmayacağımı ve her zaman yanında olacağımı ne zaman kabullenmeyi düşünüyorsun?” Asıl buna öfkelenebilirdi Fatih. Hatta yeteri kadar güven veremediğini hissettiği için kendine kızdı.

 

“Özür dilerim. Elimde olan bir şey değil. Ben güvenin ne olduğunu bilmiyorum. Yeni öğreniyorum.”

 

Hare’ye hak vermesi kısa sürmüştü. Kızı omuzlarından tutup kendine çevirdi. Hare gözlerini kaçırdı. Ama Fatih çenesinden tutup kendine bakmasını sağladı.

 

“Hadi anlat.”

 

Adamın gözlerine uzun uzun baktı. Dili ağzı içinde döndü. Bir süre konuşamadı. Fatih ona sessizliğiyle fırsat tanıdı.

 

“Ben… Bunu ilk defa kendimden başka birine söylüyorum. On dört yıldır tek başıma taşıyorum.” deyip ellerini yüzüne kapatıp açtı.

 

“Neyi taşıyorsun?”

 

Adamın gözlerine baktı. Bu yola girmişti ve artık söylemek zorundaydı. “Ben Serdar Asilkan’ın kızı değilim. Babamın kim olduğunu bilmiyorum. Annem Derya ve Rüzgâr abim. Bekir dedemin torunuyum. Ama Asilkan değilim.”

 

Ağlamıyordu. Buna yıllar önce alışmıştı. Gerçeği gün yüzüne vurmamak ona hep iyi gelmişti. Eğer birine söylerse elinde olan aileyi kaybedecek ve kimin kızı olduğunu merak edenler peşine düşecekti. Olan ailesini olmayan aileye değişmek istememişti.

 

“Ne?”

 

Fatih duyduğu sözlere çok şaşırmıştı. Bunu aklına hayaline bile getirmezdi. “Duydun işte. Babamın kim olduğunu bilmiyorum. Belki kardeşlerim de var ama onları da tanımıyorum. Biyolojik olarak başka birinin kanını taşıyorum. Yani senden çok farklı değilim.”

 

“Ben… Ben çok şaşırdım. Emin misin, gibi saçma bir soru soracağım ama bunu senden duymak, yani ne bileyim,” Gerçekten şaşkınlığı diline vuran Fatih ne demesi gerektiğine karar verememişti.

 

“Evet anlıyorum. Daha önce kimseden duymadın. Duyamazsın da zaten. Bunu kaç kişinin bildiğini bile bilmiyorum.” Başını yana çeviren Hare omuz silkti. “Bence gerçek babam da bilmiyor. Abimin bildiğini de sanmıyorum. Hatta babaanne ve dede bildiğim insanlarda bilmiyor olabilir.”

 

Daha şaşkınlığa uğrayan Fatih kaşlarını çattı. “Peki sen nereden biliyorsun? Yani hiç kimse bilmiyor ama sen biliyorsun.”

 

Ellerini tutan adamın ellerini bırakıp arkasına yaslandı. Dizlerini karnına çekip bacaklarına kollarını doladı.

 

“On üç yaşındaydım. Annem ve babam her daim kavga ederlerdi. Genelde bu kavgalar her zaman gün içinde yada sabah kahvaltılarında olurdu. Gece Serdar babam eve gelmezdi yada sabaha karşı gelirdi. Çoğu zaman annemde öyle. Abimle aramızda altı yaş var, oda özgürlük yaşına eriştiğinde biz terk etti gibi bir şey olmuştu. Yani senin anlayacağın koskoca evde çalışanlar ve ben kalıyorduk. Sakin bir yapım vardı. Zaten şımarmak için bir nedenim de yoktu. Şımartacak ebeveynlerim de…

İçe dönük kimliğim işime geliyordu. Annem bana çok karışmıyordu. Ona göre tam sessiz, sakin söz dinleyen bir evlattım. Abime çok kötü davranırdı. Bana da sert ve seviyeli… Serdar Asilkan Rüzgâr’a söylediği her söz için aşırı tepki gösterirdi anneme. Annem de ona çıkışırdı, sonrası büyük tartışmalar. Kimin ne kadar suçlu olduğuna karar verecek yaşta değildim. Yaşım ilerledikçe öğrendim kimin suçlu olduğunu…

 

Bir gece, annem ile Serdar babam birlikte çıkmışlardı. Katılacakları bir davet olduğunu söylemişti babam. Anneme soru sormak ne mümkündü; odana git Hare, büyüklerin işine karışma Hare, gibi sözlerle bıçak gibi keser atardı. O gece bende odam da bebeklerime elbise dikiyordum.” Gülümseyen kızın mahmurluğuna baktı Fatih. Acı bir gülüştü. Adamın beynine kazındı. Ona uzanıp kollarına sarma hissiyle boğuştu ama yapmadı. Kızın anlatacakları daha bitmemişti çünkü.

 

“O gece son kez bebeklerime elbise diktim. Ondan sonra hep çizdim. Öğrendiklerim beni çocuk olmaktan uzağa fırlatmıştı. Eve tartışarak girdiler. Bende sesleri duyunca ışığımı kapattım. Beni de uyanık görürse annemden azar yiyecektim. Alt salondan geliyordu sesler. Bir ilk yaparak kapıyı açıp çıktım. Çocuktum ve merak etmiştim ne için tartıştıklarını. Merdiven başına geldim. Çok ışık yoktu evde. Onlar beni göremezdi. Ama ben onları duyuyordum. Babam bağırıyordu anneme, sesini alçak tutmak istiyor vede başarıyordu. Ben odamdan çıkmasaydım asla duyamazdım.

 

‘Her baktığım yüzde Hare’nin babasını arıyorum, Derya Allah belanı versin.’ Demişti babam. Annem boş durmadı. ‘Sana ne Serdar, bıraksana artık bu işin peşini, seni ilgilendiren bir şey yok.’ dedi. Babam tekrar hiddetle çıkıştı anneme. ‘Kimin kızına babalık ediyorum? Sen hastasın. Al götür Hare’yi babasına. Bu senin kızın de. Belki kızın da mutlu bir aileye kavuşur. Senin gibi hasta bir annesi var.’ dedi.” Hare boğazına oturan yumruyu gözlerini kapatıp açarak geri itmeye çalıştı. Artık ağlamak istemiyordu.

 

“Çocuk aklımla uzun süre düşündüm. Anlayacak yaştaydım ama yine de düşündüm. Serdar Asilkan’ın kızı değildim. Bilinç altıma yerleşen cümleleri gecelerce aklımda sinema gibi oynattım. Gerçek babamın kim olduğunu hiç merak etmedim. Ama anladım ki yakın çevreden biriydi. Ve yine anladım ki benden haberi yoktu. Çok korkmuştum. Beni alır başka bir eve götürürler diye deli olmuştum. Kimseye tek kelime edememiştim. Anneme sormak aklımın ucundan bile geçmemişti. Alıştım. Sustum. Sustukça büyüdü. O bir dert oldu. Başkası geldi bir dert oldu. Dertlerimi unutmak için uyuşturucuya bulaştım. Kendim için yaptığım tek şey sevdiğim işti.

 

Kalem ve kağıt beni rahatlatıyordu. Sonra buralardan gidince tek başıma taşımakta zorlandım.”

 

“Bu yükü nasıl taşıdın?”

 

Fatih’in sorusuna başını olumsuz anlamda salladı Hare. “Başka bir hayat istemedim. Belki iyi mutlu bir aile değildik ama en azından tek bir ailem vardı. Ve gerçek babamın bana ne getireceğini bilemiyordum ki hala da istemiyorum bilmek.” Başını kaldırıp kocasına baktı. “Ben varlık içinde yokluk çektim. Yokluğum sadece sevgiydi. Gideceğim yerde, o da belki kimse sonradan ortaya çıkan bir evladı çok çok sevemezdi. Taşımaya mecburdum.” Yaşadığı her şeye değildi, bir damla akan göz yaşı, sevgisiz geçen yıllara idi.

Der top olmuş karısını kollarından tutup kendine çekti. Göğsüne sardı. Tepesine, teselliden çok merhametle bastırdı dudaklarını.

 

“Baban, yani Serdar Asilkan sana kötü davrandı mı?”

 

“Hayır. Elinden geldiği kadar başkasının kızını sevmeye çalıştı. O iyi biriydi. Ben onun oğlunun kardeşiydim sadece. Bazen saçımı okşar, yanağımdan makas alırdı. Mesafeliydi. Zamanla aklım başıma geldiğinde onun için üzüldüm. Annemle evli olmak demek cehennemde yanmakla aynıydı. O boşanmak istiyordu. Annem de yanaşmıyordu. Sonrası malum trafik kazasında hayatını kaybetti.”

 

Hare ile her an şaşırmak mümkündü. Fatih yaşayarak öğreniyordu. Oysa kendini bilirdi çıkmazda. Hare kendisinden on tabak fazlaydı. Dışarıdan bakıldığında, kızın güçlü, delinmez kalkanları olduğu, onları kimsenin yıkıp geçemeyeceğini zannediyordu. Ama maalesef ki kucağında ki genç kadın, masum ve savunmasız kız çocuğundan farksızdı. Kendi ruhunda acılan deliklerden içeri sızıyordu Hare. Kalbinde ki sızının merhamet olduğuna inandı.

 

“Sen bilmek istemiyorsan zorunda değilsin. Nasıl istersen hayatına o şekilde devam edebilirsin. Çok önemli değil baban kim? Kardeşin var mı? Benim için sadece Hare’sin. Hem senin en azından sadece baban kayıp, birde beni düşünsene!”

 

Başını gömdüğü yerden gülerek çıktı. “Seni arasam bulamazdım sanırım. Kaderin oyununa geldik.” Ani ruh değişimiyle kaşlarını çattı Fatih. Az önce ağlıyordu. Şimdiyse gülüyor. “Bu şekilde ayakta kaldın.” dedi.

 

“Hmm gülmemi söylüyorsun, evet sürekli ağlayamam ya. Bak bunu öğrenmen lazım. Kan kusarım kızılcık içtim derim. Eğer ben istemiyorsam beni çözemezsin. Yılladır bu şekilde saklandım.”

 

Gözlerini kıstı Fatih. “Bu çok iddialı oldu. Benimle dans ediyorsun karıcığım dikkat et.”

 

Hare dizleri üzerinde doğruldu. Ellerini beline yerleştirip adama tepeden baktı. “Etmezsem ne olurmuş?” çenesini de kaldırıp kocasına meydan okudu.

 

Kollarını göğsünde bağlayıp karısına gülen gözlerle baktı. “Saçını da geriye savur tam olsun, hırçın güzel.” Kızı beline yerleştirdiği sol bileğinden yakaladı ve kucağına geri çekti. “Çok çekilir bir yanın var Hare.” Elleri karısının bedeninde arsızca gezinmeye başlamıştı. Hare’yi istemek çok farklıydı Fatih için. Sürekli tüketilmesi gereken, alınmazsa kötü hissettirecekmiş gibi gelen ilaç gibiydi.

 

Hare, çoktan vücudunda dolaşsan ellerin etkisi altına girmişti. İtiraz etmek yerine ona alan sağlıyordu. Her an istense, her an hazırdı. Fatih onun kahramanı, onun kurtarıcısıydı. Fazla istekli ve oldukça yakışıklıydı. Kendisine hissettirdiği duygulara teslim olmakta hiç zorlanmıyordu.

 

“Gitsek mi artık?”

 

Kızın sırtında gezdirdiği elleri daha da arsız dolanmaya başladı. Karısının, yüzünün her zerresine dudaklarını bastırdı. “Gidelim, de aklıma takılan bir şey var.”

 

“Ne?”

 

“Şimdi biz evlendik dersek, abin bizden düğün isteyecek. Gel kızı iste diyecek. Tuzlu kahve dedikleri ritüeli de yap diyecek. Bunları hayata geçirirken de seni benden uzak tutacak gibi bir hisse kapılıyorum.”

 

Hare ellerinden destek alarak doğruldu. Bunlar aklına hiç gelmemişti. “Hadi ya. Kız isteme mi? Tuzlu kahve mi?” diyerek yüzünü buruşturdu. “Ben düğün istemiyorum. Diğerleri belki olabilir ama ay hayır ya. Buna izin verme lütfen.”

 

“Ben ne diyorum Hare, sen ne?”

 

“Ne dedin ki aynı şeyler işte?”

 

“Seni diyorum uzak tutacak diyorum. Sen sanki düğün olsa uğraşmaktan yakınıyorsun. Ayrıca düğün olacak. Hayatımızda bir kez evleniyoruz.”

 

Hare bacaklarını aşağı sarkıtıp ayağa kalktı. “Ben olmayacak diyorum. Düğün falan istemiyorum. Evlendik işte, bitti. Aile arasında bir kutlama yaparız, olur biter. Hadi kalk gidelim.” demesiyle bahçeye inen bir kaç merdiveni hızlı hızlı indi. Fatih’te ayağa kalkıp peşinden yürüdü. Kızı kolundan tutup kendine çevirdi.

 

“Neden istemiyorsun? Mantıklı bir açıklaması var mı?”

 

Ellerimle gelinliğimi parçaladım. Belki ben o gelinliği giymeyecektim. Belki, benden başka herkes giyecekti. Ama ben onu parçaladım. Bir daha gelinlik giyebileceğimi sanmıyorum, diyemiyordu. Fatih, karşısındaki kadının sessizce yaptığı iç mücadelesinden çıkamayacağını anladı. “Sorun ne?”

 

“Ya sen demedin mi bizi ayırırlar diye. İşte onu diyorum. Bir düğün en az bir ay! O da en az, şimdi senin abin çıkar burada olacak, benimki çıkar olmaz burada olacak. Zaten zıt insanlar. Oho mahşer yerine döneriz. İyi sen bilirsin, kal bir kaç ay benden ayrı aklın başına gelir belki. Sonra keşke Hare’yi dinleseydim der, duvarlara tırmanırsın. Bende abime yerleşirim, nasıl uyar mı?” diyerek göz kırptı kocamana.

 

“Hare nefes almadan mı kurdun o kadar cümleyi?” Sırıtan Fatih’in takıldığı noktaya göz devirdi Hare.

 

“Canım ben ne diyorum, sen ne?”

 

“Tamam, haklı yönlerin var ama bu asla engel değil.”

 

Hare burnunun ucuna düşen serin su damlasıyla başını havaya kaldırdı. Yağmur yağacaktı ama aldırmadı. Kocasına döndü. “Anladım ben, sen beni özlemeyeceksin.” Omuz silkti. Kaçacak her ihtimali kullanmaya karar verdi. Eski konulara tekrar tekrar girmek istemiyordu artık. Geride kalmalıydı. “Fatih vallahi oyarım, billahi oyarım. Beni yabana atma! Fırsattan istifade eder Cansu denen manyak, peşinden ayrılmıyor zaten.”

 

Fatih kahkaha attı. Konu buraya nasıl gelmişti hiç bir fikri yoktu. Tepelerine inen tek tük yağmur damlaları aniden hız kazanmıştı. Serin yaz yağmuruydu. Yaz yağmuru aşka, aşk getirirdi.

 

Omzuna dokunup kendine sardı kızı. Güvenin da kendisiydi bu adam. Her kötü şeyin ardından gelen güzel şeydi. Fırtına sonrası ortaya çıkan gökkuşağıydı. Islak kumları kurutan, ısıtan güneşti. Kocasına sıkıca doladı kollarını. Gözlerini, hissettiği huzurla kapattı. “Yağmur yağıyor…” diye fısıldadı.

 

Fatih daha sıkı sardı. Islak saçlarına dokundu. Kızın başını kaldırması için elini ensesine bırakıp kendine bakmasını sağladı. Hare ne kadar huzurlaysa, Fatih o kadar mutluydu. Aşktan değil de, şansını huzurdan yana kullandığına pişman değildi. “Ben sana asla ihanet etmem. Başkasına da bunun için asla izin vermem. Ne kadar gerekiyorsa o kadar beklerim.”

 

Gecenin sessizliği vardı. Fatih’in fısıltısı gecede çığlık gibi iniyordu kalbine. Hare ihanetlerin  darbelerini en derinden alandı. Fatih onun ödülüydü.

 

“Ben edersin demek istemedim.” diye mırıldandı.

 

Yüzünden, saçlarından inen yağmuru ikiside görmüyordu, hissetmiyordu. “Bu konuyu daha sonra konuşalım mı?”diyen kocasının artık gidelim demek istediğini düşünerek kollardan çıkmaya çalıştığında tekrar serçe tutuldu.

 

“Nereye güzel karım.”

 

“E, gitmiyor muyuz?”

 

“Gideceğiz. Önce şu yağmurun hakkını verelim.” demesiyle kapandı kızın dudaklarına.

 

 

 

 

&