Gerçeklerin yüzüne tokat gibi çarpması sadece kendi hatasıydı. Bilmeden kardeşini Fatih’in önüne atmıştı. Bilse yapar mıydı? Ciddi bir ilişki yaşayacak olsalar önünde durmazdı. Ama bu şekilde de davranmazdı.

 

Yine de kötü bir şey yaptığını düşünmüyordu, tabii Fatih kızı alıp buralardan gitmeseydi. Uzakta ve başbaşa olduklarını düşününce kafasını duvarlara vurma hissiyle boğuşuyordu.

Saatlerdir arıyor ama ulaşamıyordu. Aklına gelen tek ihtimal canını sıkıyordu.

 

Karahan kızla eğlenmesini değil, evlenmesini istemişti. Ve gittikleri yerden nasıl döneceklerini düşünmek bile istemiyordu.

Fatih’e kızamazdı. Kızılacak tek kişi kendisiydi. Ama bu kadar çabuk, işlerin bu hale geleceğini asla tahmin edemezdi ki bu da ona bilmediği şeylerin yaşandığını izah ediyordu.

 

Basit görüşmelerin, atışmalı konuşmaların daha dışında bir şeyler olmuştu. Yoksa Fatih, kendi kız kardeşi olduğunu bilmiyor olsa da Rüzgâr’ın kardeşini alıp gitmezdi.

 

“Bu kadar düşünme!” Yanına ne zaman geldiğini bilmediği karısına döndü. Düşünceleriyle cebelleştiğinden fark etmemişti. “Elimde değil. Kendi kazdığım kuyuya, kendim düştüm. Kardeşimi ellerimle sundum. Şimdi öfkemi kusacak yer bulamıyorum.”

 

“İyi tarafından bak, Fatih’in senin oğlun gibi, kardeşin gibi. Ayrıca, Fatih sen istiyorsun diye aşık olacak değil Hare’ye. Belli ki aralarında güzel şeyler var.”

 

“Fatih için bir şey diyemiyorum. Onu seviyorum. Kardeş gibi evlat gibi ama alıp götürdüğü de benim kardeşim. Sadece dokunuyor.”

 

“Karahan lütfen kendine eziyet ediyorsun. Görmüyor musun, sen kardeşlerinin tahtlarını yapabiliyorsun. Bahtları için elinden hiç bir şey gelmiyor. Kadere hükmedemezsin. Edebilseydin, sekiz yıl ayrı kalmazdık. Olacaklara kimse engel olamıyor. Kader bizim istikametimizi aklımıza ve kalbimize girerek belirliyor. Olana, neden diye sormak çok saçma. Olması gerekiyormuş ki gitmişler.” Karısını kolunun altına çekip saçlarından öptü.

 

“Haklısın güzelim.”

 

&

 

Gece, sabaha karşı geldikleri İstanbul’da, bana gidelim, hayır bana gidelim, tartışması yapmışlardı. Kendi evine gitmekte ısrarcı olan kıza şakadan kaşlarını çatıp bakan Fatih, “Koca sözü dinle, abin sabah basarsa evi, ikimizde duman oluruz. Hem araban benim evin otoparkında,” dediğinde Hare sesini çıkarmak istemişsede, abisi lafını duyunca vazgeçmişti.

 

Kapalı olan telefonlarını açtıklarında saat gecenin ikisi idi. Geri dönüş yapmak için uygun saat olmadığından Hare’nin evine gitmek hiç akıllıca gelmemişti Fatih’e.

 

Ne yapacakları belirsizdi. Bir şekilde, açıklama yapacaklardı ama sonuç ne olacak bilmiyorlardı. Bir kaç gün kadar gizlemeyi düşündüler. Zemin hazırlığı, nabız ölçümü derken illaki konuşacaklardı. Ama ayrı evde kalmak gibi bir girişimi Fatih hiç bir şekilde kabul etmiyordu.

 

Uyuşturucuya olan bağımlılığı hala devam ediyordu ve Fatih arkasını döndüğün de tekrar Hare’nin tekrar almasından korkuyordu. Karısına güveniyordu ama bünyesinde hala gezinen zehir onun aklıyla oynayabilirdi. Bu sözle bırakılan bir şey değildi. Yardımsa, sonuna kadar yanında kalacaktı.

 

Gün içinde nasıl baş edeceği de merak konusuydu ama bunu Hare’ye hissettirmiyordu. İçinden çıkılamaz bir duruma gelirse Hare’yi tekrar uzağa götürecekti. Uzun süre de dönmeyecekti. Bunun olmaması için dua ediyordu. Hare, doktora gitmek istemiyordu. Bunu da anlıyordu ama gitmenin ona daha iyi geleceği de su götürmez gerçekti.

 

Sabaha karşı evlerine geldikleri gibi uyumuşlardı. Sabah erkenden ikisi de kalkıp işlerine dönecekti. Bir kaç saatlik uykuyla idare edeceklerdi. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Daha enteresan olanı; aralarında ki bağ sanki daha öncesinde varmış gibi rahat olmalarıydı.

 

Üç günlük evli değil de üç yıllık kadar rahat davranmaları ikisine de garip gelmekle birlikte rahatlatıcı da bir huzur getirmişti. Dingin bir hayat ikisinin de arzu ettiği tek şeydi, çünkü.

 

 

Kapının önünde iki abi de elleri ceplerinde birbirlerine baktılar. Öfkeli, sert ve acımasız duruşları birbirlerine değildi. Fatih’in evine gelmeden önce Rüzgâr Hare’nin evine gitmişti. Eski dairesi olduğundan kapıyı açıp girmiş ama kimseyi bulamamıştı. Döneceğini söylemişti.

 

İçinden bir ses aramaması gerektiğini söyledi. Rüzgâr Mert’i arayıp Hare’nin vericilerini kontrol etmesini istedi. Saat sabanın sekiz otuzuydu. Mert karısının sıcak koynundan daha yeni çıkmış işe gitmek için hazırlanıyordu.

 

Rüzgâr’ın isteği üzerine bilgisayar başına oturup beş dakika bile sürmeyen işlemle adresi Rüzgâr’a yolladı. Adresi bir kaç kez okudu ama inanmak istemedi. Kardeşi Fatih’in evindeydi.

 

Karahan’ı arayıp gelmesi gerektiğini söylediğinde aldığı soru, “Nereye ve neden?” olmuştu. Verdiği cevap ise, “Kardeşimiz şuan da Fatih’in evinde ya gel beni tut, yada kal ambulansı ara gelsin.”

 

Sonuç olarak ikisi birlikte, saat dokuzda Fatih’in kapısının önünde birbirlerine bakıp diş sıkıyorlardı. “Ben elimi sürmem. Biri kardeşim ama diğeri de kardeşim. Ama tabi sana karışmam. Aramızda kalsın ama affetme! Hatta benim için de vur bir tane.”

 

“Hiç merak etme. O iş bende sen Hare’yi tut yeter. Şimdi abi abi diye atlar olaya.” Karahan gözünü kapatıp başını eğdi.

 

 

Hare gece arabasından aldığı yedek iş kıyafetlerini üzerine giymiş makyajıyla işine devam ediyordu. Fatih gömleğinin kol düğmelerini geçirmek için çaba sarf ediyor ama Hare’yi izlemekten bir türlü başaramıyordu. En sonunda yere düşürünce Hare arkasına dönüp bakmak zorunda kaldı.

 

“Yardım ister misin?”

 

Düğmeyi yerden alıp karısının yanına yürüdü. Seni izlerken başaramadım, oysa her gün yaptığım iş, diyemedi. Düğme ile birlikte kolunu da uzattı. Kıza, yaklaşınca aldığı çiçek kokulu parfüm kokusu ciğerlerine doldu. Bu parfüm kokusu muydu, Hare’ye çeken, yoksa Hare miydi, bu kokuyu çekici kılan? Bunu çözmesi zaman alacağa benziyordu.

 

“Akşam nereye gideceksin?”

 

Düğme ile irtibat halinde olan kız, “Abime, sen?” dedi.

 

“Ben abimi otelde görürüm. Akşam eve dönerim. Geçte olsa dön, olur mu? Yalnız kalmanı istemiyorum.”

 

Hare, son düğmeyi de takıp Fatih’e döndü. Tek kaşını havaya kaldırmayı da ihmal etmedi. “Bilemiyorum ki belki eve geçerim. Burada kıyafetim yok. Eşyalarım, her şeyim evimde?”

 

“Senin evin burası, benim yanım.” Karısının yanağına uzandı. Kokusunu içine çekerek öpücüğünü kopardı. Hare vücudunu basan ateşi bulsa nereden geliyor, nereden doğuyor, üzerine buz kovası dökecekti.

 

Son zamanlarda hissettiği, Fatih ile gelen bu ateşi henüz tanımıyordu ve aşırı rahatsız edici hissettiriyordu. Rahatsızlığı, ateşi her hissettiğinde kocasına sokulma, sarılma hissiydi. Bu isteğiyle savaşıyordu. Kendine neden bu hisle savaştığını henüz soramıyordu.

 

Geri çekilen Fatih ile yüz yüze geldiler. Karşısındaki kadın, karısından çok başka bir şeydi. Hare’nin ona ait olması değildi görünen. Hare teslimiyet adına her şeyi sunandı. Fatih’in, Ela, gittikten ve o zor günleri atlattıktan sonra istediği, arzuladığıydı. Bir kadın düşünün ki, baktıkça mutlu olacağınız. Hare, o kadındı. Yüzüne dağılan samimi gülüşü esirgemedi. Nedensiz gülümsemesi kızda soru işareti bıraktı.

 

“Ne? Yüzümde bir şey mi var?” deyip aynaya döndü. Baktığında gördüğü Hare’nin yanakları allık sürmüş gibi olduğunu görünce daha da ısındı bedeni. Elini yüzüne yasladı. “Yokmuş, ne gülüyorsun?”

 

Seslice gülen adam, kızı kolundan tutup kendine çevirdi. “Çok tatlısın. Sadece gülmek istemiştim.”

 

“Bana bakıp gülme, gıcık etme beni.” Öfkeli gözükmeye çalışsa da başarılı olamamıştı Hare.

 

“Ama sen gıcık edilince böyle bir sevimli oluyormuşsun. Yanakların pembeleşti. Küçük kız çocuğu Hare.” Deyip daha da keyifle gülünce, kızın şaltellerini attırmış oldu.

 

Eliyle adamın omzuna vurup ittirdi. İstemese yerinden milim kımıldamazdı Fatih ama bir adım geri gitti. “Bana bak Kırımlı, ben çocuk değilim, beynini patlatırım senin. Utanmıyor musun benimle dalga geçmeye?” Diye çakışıp Fatih’i bir kez daha itti omzundan, adamın üzerine doğru yürüyor yürürken de söyleniyordu.

 

“Ne dedim ben karıcığım?”

 

Hare ağzını büktü. “Küçük kız Hare, yüzün pembe Hare, gıcıkken tatlısın Hare, öküzler kervanına mı gireceksin lan? Valla yersin topuğu!” Geri geri gitmekten sıkılan Fatih kolundan tuttu karısının. Hare kolunu silkeleyip kurtuldu. “Bırak.”

 

Fatih yüzünde sönmeyen gülüşüyle, Hare’ye oynadığı tatlı oyundan zevk almıştı. Ama kızı da kırmak gibi bir niyeti olmamıştı. Tekrar tuttuğunda Hare karşı koymak istedi ama Fatih izin vermedi. Kollarını Hare’ye dolayıp yakın mesafeye hapsetti.

 

Hala trip atar haline gülmemek için boğazını temizledi. “Takılıyorum güzelim, neden alındın? Hem yalan demedim ki, çok tatlısın. Topuk yerine seni yesem. Topuk hiç cazip gelmedi.”

 

Hare olduğu yerden kurtulmak için hamle yaptı ama başarısız oldu. “Ben akşam abimde kalırım. Sende tırnaklarını yersin, oldu mu canım.” Çenesini kaldırıp diklendi kocasına.

 

Dilini damağına vuran Fatih, “ Olmaz.” dedi. “Ben çok alıştım sana. Geçecek gibi değil. Öyle bir şey yaparsan evi basarım. Sırtıma atar getiririm seni.”

 

“Ay ne korktum anlatamam.”

 

Gülüşü söndü. Yüzü ciddi bir hal aldı Fatih’in. “Senin kadar cesur bir kadın asla korkmaz. Benden de korkma! Seni üzecek bir şey yapmam. Ama sen yinede eve gel.”

 

Zaten gelecekti. Laf olsun diye söylemişti. Sabah sabah gerilmesinin nedenini biliyordu. Kaç gündür uyuşturucu diye inleyen bedeni onu her an daha da zorluyordu. Fatih’in göğsüne sokuldu. Daralan kollar onu sıkıca sardı. “Fatih, ben korkuyorum.”

 

Elini kızın saçlarına daldırdı. Diğer eli kızın sırtında gezindi. “Korkma. Geçecek. Sana güveniyorum. Sen Hare’sin, başarabilirsin. Başaracaksın ve ben hep yanında olacağım.”

 

Karısının başını iki eliyle tutup kaldırdı. Zor olacağı Hare’nin yüz hatlarından da belliydi. Kızın sıkıntı çektiği birleşen kaşlarından ve yalvaran göz bebeklerinden okunuyordu. İlgisini dağıtmak için en iyi yöntem olduğuna inandığı şeyi yaparak, öpmekten büyük haz aldığı dudaklara ilerledi. “Bikere öpeyim, kesin geçecek bak,”

 

Hare kendini tutamayıp kahkaha atınca, düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu görmüş oldu. “Ayağım taşa takılmadı canım, yemezler,” demesiyle kollarından çıktı.

 

Yatak odalarına kadar inleye inleye tırmanan zilin sesiyle birbirlerine baktılar. Bu saatte kimin gelmiş olacağı ikisini de düşünmeye sevketmişti. “Temizlik için gelmiş olabilirler. Sen devam et, ben bakarım.” deyip odadan çıktı ve alt kata indi Fatih. Hare de kalan son işlerini halletmeye başladı.

 

Ceketini merdivenlerde giyip, yakasını düzeltti. Halletmesi gereken çok şey olsa da şuan için oldukça mutluydu. Her şeyin üstesinden gelebilirdi, çünkü o Fatih’ti. Bir kez daha duyduğu zil sesiyle kapı koluna uzandı.

 

Karşısında her zamanki temizlik için gelen hanımlardan birini görmeyi tercih edeceği anı yaşadı. Yanılmıştı. İki abi de karşısında kısık bakışlarla kendisine bakıyordu. Fatih büyük oranlı şaşkınlık yaşarken bir kaç saniye hiç biri tek laf etmedi.

 

“Hoş geldin yok mu, damat?” demesiyle Rüzgâr’ın kafasını alnında hissetti. İçeri doğru savrulan Fatih aldığı darbe ile her şeyin gün yüzüne çıktığını da anlamıştı. Yere düşmeden iki adım gerilemiş elini alnına götürmüştü. Rüzgâr’ın tek hamlesiyle yıkılacak adam değildi Fatih.

 

İçeri giren Rüzgâr’ın ardından Karahan da girip kapıyı kapattı. Kollarını göğsünde bağlayan Karahan’ın yüzünde seçemediği duygu geçişlerinden bakışlarını Rüzgâr’a çevirdi.

 

Rüzgâr daha yeni başladığını belli eden hareketi ile ceketini çıkarıp kenara fırlattı.

Karahan olduğu yerde kalırken Rüzgâr, Fatih’in üzerine yürümeye başladı. “Benim kardeşim ile kaçmak,” dedi tek kaşını kaldırıp dişlerini sıktı.

 

Fatih başını yana çevirip gelecek hamleyi bekledi. Diyecek sözü yoktu. Ama bir anda olduğunu hatırladı. “Kaçmadık, ben onu kaçırdım.” Dedi.

 

Rüzgâr’ın yumruğunu çenesinde hissettiğinde düşmekten son anda kurtuldu. Karahan Rüzgâr’ın yerinde olmayı, ve ‘Ben onu kaçırdım,’ cümlesini Fatih’in suratına işlemek istedi. Ama sadece başını yana çevirip sakinleşmeyi bekledi.

 

“Ne diyorsun lan sen? Öldürürüm seni! Ne demek kaçırdım. Nerede kardeşim?” Fatih’in üzerine atlayıp adamı zorda olsa yere yıktı. Fatih karşılık vermediği için Rüzgâr’ın işi daha kolaydı, ama Rüzgâr tatmin olmuyordu. Karşılık vermesi ve ölesiye savaşmasını tercih ederdi.

 

Gördükleriyle kalbi ezilen, Hare koşarak abisin yanına ulaşmaya çalıştı. “Abi yapma!” diye bağıran kızın sesini Rüzgâr tiye dahi almadı. Abisinin kolundan tutup müdahale edeceği sırada Karahan kızın kolundan tutup kenara çekti. “Gel sen buraya!”

 

Bir kaç adım geriye zorla çekilen kız, yerde abisinin yumruk manyağı yaptığı kocasından gözlerini zorla çekip Karahan’a döndü. “Karahan abi,”

 

Karahan Hare’nin yüzüne bakıp iç çekti. “Abim, söyle?”

 

“Bıraksana beni, ayırsana, ne diye bekliyorsun?” ha ağladı ha ağlayacak olan kardeşine baktı. Kıyabilir miydi hiç o, kardeşlerine? “Öldürmez merak etme. Hak etmiş olabilir. Hem sen ne diye gidiyorsun onu söyle?” ayak üstü hatta üzeri kapalı kıza hesap soran Karahan kendinin hiç farkında değildi şuan.

 

Hare kaşlarını çatıp baktığında kendini topladı Karahan. “İkinizde delisiniz. Bırak!” deyip var gücüyle kolunu çekti. Boş bulunan Karahan kızın elinden kurtulup abisi yönüne koşan kıza engel olmak istemedi.

 

Rüzgâr’ın havaya kaldırdığı yumruğa engel olamadan Fatih’in yüzünde patladığını gördüğünde gözleri doldu. “Abi bırak!” diye bağırdı. Kardeşine çevirdi başını.

 

“Sen karışma! Sana da gelecek sıra. Kaçıp gitmek ha, bana yalan söyledin. Elin adamıyla gittin kaç gün nerede kaldın.”

 

Fatih başını yere bıraktı. Büyük ihtimalle yüzünde gözle görülür değişiklikler yapmıştı Rüzgâr. Nefesini tazeleyip bu anın bir an önce bitmesini bekledi.

 

“Giderim. Kaç yaşındayım. Kusura bakma ama kimseye sormam gerekmiyordu. Bırak onu.” Diyerek Fatih’e yaklaştığında Rüzgâr kardeşinin sözleriyle gaza gelip bir yumruk daha indirdi.

 

Karahan Hare’nin yanına gelip kızı kendine çevirdi. “Ne demek giderim, kaç yaşına gelirsen gel, bu yaptığın yanlış Hare.”

 

Hare delirmek üzereydi. Bu ikisi ne zaman kanka olmuştu da beraber hareket ediyordu. Hem Karahan ne hakla bunları ona soruyor ve söylüyordu.

 

Ellerini havaya kaldırıp bağırdı. “Size ne ya, size ne? Hayat benim, hayatım.”

 

“Bu dediğin bizde geçmiyor Hare!” Diyen Karahan yerde yatan can kardeşine baktı.

 

“Karşılık ver lan sende!” diye bağırıp Hare’ye döndü. Kız delirmiş gibi bakıyor ve susuyordu.

 

Rüzgâr hırsını alamamış olacak ki son yumruğunu havaya kaldırdığın da Hare eline yapıştı. “Onunla istediğim yere giderim, kocam o benim!” dedi.

 

Fatih’in yakasındaki el gevşedi. Diğer el havada asılı kaldı. Rüzgâr yerde yüzü kan İçinde kalan adamın yüzüne boş boş baktı. Odada ses kesildi. Kimse kımıldamadı. Kulaklardan girip beyinlere ulaşan sözcükler içerilerinde kendilerine yer aradı. Ve buldu.

 

Karahan kızın kolunu tutup kendine çevirdi. “Ne kocası?” Hare Karahan’a sert bir bakış atıp kolunu çekip, kurtardı. Yere eğilip abisini, kocasının üzerinden itti. Bedeni külçe gibi dağılan Rüzgâr tüm gücü çekilmiş gibiydi. Kenara itilen bedenine söz geçiremedi.

 

Hare, kocasının yüzüne ellerine yasladı. Gözlerine baktı. “Manyak mısın ya, ne diye dayak yiyorsun?”

 

Gösterdiği cesarete hiç şaşırmayan Fatih, başını yerde, iki yana sallayıp kanayan dudağını acıyla yukarı kaldırdı. “İyiyim,” dedi.

 

Hare yaralara bakarak yüzünü buruşturdu. Yüreği dağlanmış gibiydi. Abisi, kocasını bildiğin enkaza çevirmişti. Fatih’in elinden tutup yerde oturur vaziyete getirdi. Başını kaldırıp ayakta olan Karahan’a ve yerden kalmak için hamle yapan Rüzgâr’a baktı.

 

“Çok güzel oldu. Kocamın yüzünü dağıttın.” Karahan’a dönen Hare, “Sana da aşk olsun, bu arada,  insan bir engel olur. Anlaşarak mı geldiniz?” dedi.

 

Elini alnına koyan Rüzgâr hala sindirmeye çalışıyordu. Ne ara hangi olay bu raddeye getirmişti onları. Neden bu şekilde olmuştu. Hiç bir şey bilmiyordu ve bilmemesiyle birlikte bir kez daha Hare’nin hayatında olup bitenden habersiz olması kalbine dokundu.

 

Karahan sessizliğini korurken o da Rüzgâr gibi içinde hissediyordu eksikleri. Bir kardeşi daha kendi hayatını bildiği gibi eline almış, yüklenmiş gitmişti. “Ulan biriniz de düzgün yapın şu işi, Nil’e madalya takacağım. Ne diye evlendiniz? Burada size engel olan mı vardı? Deseydiniz bizde pek ala size uyardık.”

 

Kalkmak isteyen Fatih’e yardım enden Hare de ayağa kalkıp kocasının elinden tuttu. Ayakta ve hepsi birbirini süzen dört insan için söylenecek çok fazla bir şey yoktu. “Öyle gelişti. Özür dilerim ikinizden de. Ama pişman değilim.” Dedi Fatih.

 

Karahan dişlerini sıkıp alttan bakış attı Fatih’e. “Kes sesini, kalan yerlerini de ben kırarım.” Karahan’ın öfkeli sesiyle Fatih üzerine gitmek istemediği için sustu.

 

Ama diğer abinin sözleriyle gaza gelen Rüzgâr, Hare’nin yanında biterek kızın kolunu tutup sertçe çektiğinde Hare acıyla büzüldü. “Hangi akla hizmet? Doğru düzgün de evlenebilirdiniz. Neden?” Diye bağırınca Karahan canı yanan kardeşini kurtarmak için adım attığında Fatih’in tok sesiyle durdu.

 

“Bırak onu.” Rüzgâr sinirden kasılan suratıyla Fatih’e döndü ama  eli hala kardeşinin kolundaydı ve kız acı çekiyordu. Sessizce bakışıp, sessizce meydan okudular birbirlerine. Fatih elini Rüzgâr’ın bileğine koyup sertçe çekti ve kurtardı Hare’yi.

 

Abisinden kurtulan kızı elinden tutup arkasına aldı. Bakışlar sessizdi ama kati bir gerçeği de anlatıyordu. “Ayıp mı, günah mı? Zaten size açıklayacaktık. Öyle istedik öyle oldu. Özürse diledim. Kabul etsen iyi edersin. O artık benim karım ve elini süren abisi bile olsa bileğini keserim.”

 

Yapılan yanlıştı ama Karahan yetiştirdiği genç adamla gurur duydu. Bu haltı yediği kız kardeşi olmasaydı da  gurur duyardı. Gördüğü şey gerçek bir aşkın nişanesiydi. Ama bu elinden çekmeyecek anlamına gelmiyordu. Bir an aslında çekenin kendi olduğunu da düşündü. Karahan, Karahan olalı damatlardan çekiyordu.

 

Rüzgâr için olay farklıydı. Öfkeliydi. Öfkesi kendineydi aslında ama bunu dışa nüksetmesi bu şekilde cereyan etmişti. Adamdan duyduğu sözler iyice kanını fokurdatmıştı. Sakinleşmek adına içinde hiç bir şey yoktu içinde. Havada süzülen yumruğu Karahan son anda yakaladı. “Yeter!” diyerek Rüzgâr’ı geriye çekti.

 

Rüzgâr abi olarak eksik kalmıştı. Üzüntüsü, öfkesi evlenmiş olmasına değildi. Hare’nin hayatında kendisinin hiç bir önemi olmayışıydı. Rüzgâr bunu iliklerine kadar hissetmişti.

 

Kolunu sert bir hamle ile silkeleyip kurtardı Rüzgâr. Karahan’a baktı. “Yetti. Yetmiş zaten. Ne oldu, bu senin işindi aslında? Benim ağzımı burnumu kırmayı biliyordun. Fatih mi daha değerli, Hare mi? Ama görüyorum kimin daha değerli olduğunu.”

 

“Kes sesini Rüzgâr!” diye dişlerinin arasından öfkeyle konuştu Karahan.

 

“Neden? Hani o senin de kardeşindi? Hani senin kardeşlerin çok değerliydi? Hani elini sürenin canını alırdın?” Rüzgâr delirmiş gibi bağırıyor, ne konuştuğunu da kulağı duymuyordu. İçinde hissettiği kırıklık, hüsran aklını kullanmasına engel oluyordu.

 

Hare kaşları çatık, kalbinde abisine hissettiği acıyla kocasının hemen yanında ne olup bittiğini anlamadan öylece izliyordu. Anlam veremediği konuşma da konunun tam olarak neresinde olduğunu çözmeye çalışıyor ama başaramıyordu.

 

Damarına basan adamı bir kaşık suda boğma isteğiyle dolup taşıyordu. Kardeşinin daha değersiz olduğunu ima eden Rüzgâr’ı burada öldürebilirdi. İki arada bir derede kalması işi olduğundan daha da yokuşa çekiyordu. Birde kalkıp karşısındaki adamın senin kardeşin değersiz, demesi hali hazırda karışık olan düşüncelerini darma duman etmiş, Karahan da içinde kalıp, boğulma hissiyle cebelleşir olmuştu.

 

“Senin canını almadım, neden? Çünkü kardeşim seni seviyordu. Fatih’in canını almıyorsam bu da benim kardeşimi sevdiğini gösterir.”

 

Odanın içinde olan ikiliyi unutup kendi dertlerine düşen iki adamın tartışmasına şahitlik ederken duydukları sözlerle nefesleri kesildi. Tek bir baş hareketiyle birbirlerine döndüler. Büyümüş gözlerde, odanın içine hapsolan cümleyi aradılar. Cümle odanın içindeydi. Sözcükler havada asılı kalmıştı. Kuğu misali süzülüyor ama konacak yer bulamıyordu.

 

“Yalan söylüyorsun. Hare yıllardır benim yanımda. Fatih yıllardır senin yanında ikisi arasında kalsan Fatih’i seçersin. Ve seçtin, o yüzden kılın bile kıpırdamıyor.” Zıvanadan çıkan Rüzgâr artık kayışı koparmış yokuş aşağı gidiyordu.

 

Daha sonra çok pişman olacağı şeyleri şimdi söylerken hiç zorluk çekmiyordu. Öfke damarda ki kandan daha hızlı ilerliyor, nereye sapacağını da biliyordu. Çünkü şeytan öfkenin en önemli ayrıntısıydı. Görünmeden sinsice girmişti Rüzgâr’ın damarlarına. Sol tarafından meltem gibi üflemişti kulağına; Abi olmayı bile beceremedin. Bence sen kabul etme, hem o hemen de kabul etti. Kardeşini senin kadar sevmiyor da. O Fatih’e çok düşkün.” diye fısıldayan şeytan istediğini elde etmiş Rüzgâr’ı avucu içine almıştı.

 

Uyma sen şeytana, sözlerini çok az insanın dinleyeceği bariz belliydi. Rüzgâr ele geçirilmişti. Karahan da ona uymuştu.

 

Karahan da artık öfkenin ele geçirdiği biriydi. Odanın içinde sesizce bekleyen var mıydı, yok muydu? Unutmuşlardı.

 

“Hare’nin yıllardır benim yanım da olmayışı, kardeşim olduğu gerçeğini değiştirmez.”

 

Artık son raddeye gelen genç kadın kızaran göz bebeklerini rahat bıraktı. Kesilen nefesiyle rengi değişen yüzü kırmızı tona bürünmeye başlamıştı. Elini göğüs oluğuna yerleştirip ağzını açtı. Nefes almak için bir kaç kez hamle yaptı ama başarısız oldu. Dizleri, onu ayakta tutacak olan gücü bedenini gönderemedi.

 

Diğer eli kocasının elini daha sıkı kavradığında Fatih başını çevirip karısına baktı. Öyle kapılmıştı ki bir kaç saniyelik gözden kaçışla Hare’nin ne hale geldiğini görmemişti. Dizlerinin üzerine çöken karısını son anda tutarak yere yavaş iniş yapmasını sağladı. “Hare!” diye bağırması Karahan ve Rüzgâr’ı kendine getirdi.

 

Öfkeden gözleri dünyayı görmeyen, iki adam içinde ağızlarından dökülenleri toplamak artık imkansızdı. Galeyana gelerek hiç olmadık yerde kalplere dar gelen gerçeği ortaya sermişlerdi. Nasıl bir gafletti ki gözleri bir anda kör olmuştu. Dilleri kilitleri kırmış maraton koşmuştu.

 

Fatih’in sesiyle başlarını çevirdiklerinde kardeşlerinin can çekişir hali ikisini de oldukları yere geri getirdi. İki adımda hızlı davranıp yere dizlerini bıraktılar. Hare dünyadan soyutlanmıştı. Alamadığı son nefesiyle kocasının kollarına yığıldı.

 

&

 

Hastane koridorunda geçen zor dakikalar boyunca, Karahan ve Rüzgâr karşılıklı oturmuş ve tek kelime etmemişlerdi. Odaya girmelerini yasaklayan Zeynep hastanede olmasalardı ikisini de evire çevire dövmeyi aklına uygun bulmuştu.

 

Hala nasıl olupta o şekilde orada konuşmuş olduklarını idrak edemiyorlardı. Bencilce davranarak her şeyi mahvetmişlerdi. Başını ellerinin arasına alan Rüzgâr, bakışlarını yere sabitledi. “Bir çuval inciri berbat ettik.” Diye mırıldandı.

 

Karahan, sıkıntıyla başını yana çevirdi. “Sana uyduğum için en büyük aptal benim.” Dedi.

 

Kabile halinde koridoru basan ailenin ayak sesleri kulaklarına ilişince başlarını o yöne çevirdiler. Şimdi işitecek bir kamyon lafları vardı.

 

Duru kocasının yanına ilerledi. Nazlı Karahan’ın. Nil, Azra ve Aslı ortada kaldı. Aslı gözlerinden fışkıran alevleri ikisi arasında götürüp getirdi. Adamlar sessizce, suçlu oldukları bilincinde tavırsız bakındı.

 

“İkiniz de Malsınız! Allah’ın kas verirken beyni çok gördüğü adamlarsınız. İçeride yatan sizin kardeşiniz ve sayenizde içeride sinir krizi geçiyor. Utanın!”

 

Nazlı’nın duyduğu sözler hoşuna gitmemişti. Aslı çok haklıydı ama beyler yeterince üzgündü. Bir de Aslı’nın bu sözleri dokunmuştu ona. “Yavaş biraz Aslı.” Dedi.

 

Aslı Nazlı’ya döndü. “Ne yeter, Nazlı?” Gözlerini kısan Nazlı sivri dilini devreye sokacağı an da kocası durdurdu. “Aslı, haklı Nazlı. Beni savunma. Bizi öyle görseydin, ondan daha ağır bile konuşurdun.”

 

Yaşına rağmen çevik adımlarla yanlarına gelen Turgut Kara ile hepsi sustu. Turgut Kara da gözlerini iki adam üzerinde gezdirdi. “Yaptığınız abiliğinize sığmadı. Umarım bunu anlıyorsunuzdur.”

 

“Birden gözüm döndü. Aynı evdeydiler. Fatih’in evinde. Fatih’e vurmaya başladığımda bana kocası olduğunu söyledi. Bu daha da kendimi kaybetmeme neden oldu.” Rüzgâr’ın söyledikleri şok etkisi yapmış hepsinin ağzından, “Ne?” fırlamıştı.

 

“Evlenmişler.” Dedi Karahan başını sağa sola sallayıp.

 

Duru kocasını kendine çevirdi. “Bunun için kızmış olmazsın Rüzgâr. Ben seni tanıyorum. Sen buna takılmış olamazsın. Tamam habersiz olması ve duyduğunda kızman normal ama kızın önünde kendini neden kaybettin?”

 

Başını önüne eğdi Rüzgâr. Elleri cebinde, yükü omzunda. “Ben ona iyi bir abi olamadım Duru. Evlenecek kadar yakın bir adam varmış yanında, ama ben bunu bile göremedim.”

 

Duru başını yana eğdi. Gözleri doldu. “Buna mı öfkelendin? Bunu nasıl düşünürsün?”

 

Karahan, Rüzgâr’ın derdini şimdi anlamıştı. Neden o şekilde bir anda köpürdüğüne anlamı şimdi yüklemişti. Kendisi, ardından dönen dolaplara alışkındı ama Rüzgâr değildi. Ve yanlış düşünüyor olduğunu kabul etti.

 

“Kendini suçlamaya son ver. Bu senin yada benim elimde olan bir şey değildi.” Demeyi kendine borç bilmişti.

 

Önünde durdukları oda kapısı açıldığında Zeynep yanında bir doktorla çıkıp kapıyı çekti. Aslı’nın da tanıdığı olan Psikiyatır Doktor Nurhan’a bir adım yaklaştı. “Durumu nasıl Nurhan?”

 

Doktor Nurhan, kalemini cebine yerleştirip Aslı’ya döndü. “ Yoğun stres yaşamış. Ağır bir atak geçirdi. Zeynep biraz bahsetti. Bundan sonrası için depresan tedavisi mümkün olabilir. Kendini yalnız hissettiği veya içindeki duruma alışamaması söz konusu dahilinde. Bir anda, dört tane kardeş ve bir babayı kaldırmasını beklemeyin. İçinden çıkamaz ise psikolog yardımı işe yarayacaktır. Şuan uyuyor ama birazdan uyanır düşük doz sakinleştirici verdim. Gerisi için uyumasını bekleyip göreceğiz. Odaya, görmek istemeyeceği kimse girmesin. Kendine gelmesini sağlıklı düşünmesine izin verin.”

 

Karahan arkasında bulunan oturaga ağır ağır çöktü. Daha sağlıklı bir ortamda, daha anlaşılır bir dille açıklayabilirlerdi. Kelimeler hepsine yardım edebilirdi. Ağlarsa susturabilir, ikna yoluna gidebilirlerdi. Ama şimdi görmek isteyeceği son kişiler olarak kalmışlardı.

 

“Teşekkür ederiz Nurhan.” Diyen Aslı giden doktorun ardından gözlerini çekip, kızlar üzerinde gezindi.

 

“Rüzgâr ve Karahan ister bekleyin ister gidin. Görmek isterse o sizi bulur.”

 

Nil, “Ya biz? Sen ne yapacaksın, peki?” Diye sordu.

 

“Sizde beklemeyin, sizi görmek isterse sizi bulacaktır. Bende, Nasrettin hoca gibi yapacağım bende.”

 

Nazlı kaşlarını çattı. “Nasıl yani?”

 

“Eşekten düşenin halini Eşekten düşen anlar. Benim de yirmi beş yıl sonra ortaya çıkan bir kardeşim var.” Dedi Aslı.

 

 

 

 

 

 

 

İnce narin parmakları elinin içine almıştı. Gözlerini bir an olsun üzerinden çekmediği karısını izliyordu. Bir kaç güneşli günün ardından yağan kar gibiydi yaşananlar. Güneş az görünmüş, kar çok yağmış çığa dönüşmüştü.

 

Bitkin bir halde boylu boyunca yatan kadın onun için çok değerliydi. Hare, kendini hiç zorlamadan Fatih’in kıymetlisi yapmıştı. Bu başarı onundu. Fatih gücü kalbinde taşıyan bu kadını önemsemekten, değer vermekten ziyade onunla gurur duyuyordu.

 

Ela dan sonra hayatına girecek kadın Hare den başkası olamazmış, bunu da hissetti. Güçlü görünmek adına herşeyini feda eden bir kadın, erkeğin gözünde yükselip indirilmez olmuştu.

 

Öte yandan, sözde kaçırdığı, üzerine birde nikahına aldığı kızın, tüm hayatını borçlu olduğu adamın kardeşi çıkması, abisiyle olan güven dengesini sarsmasından korkuyordu. Bu, Karahan dan gelecek bir kaç cümleden ibaretti.

 

Bilemezdi. Aklına en son gelecek şey bile değildi. Bunun için özür dilemeyi düşünmüyordu. Yanlış bir şey yapmış olması sadece gizli bir nikahtan ibaretti. Kendine eş diye seçtiği kadın için kimseden özür dilemeyecekti. Çok üzgündü, Karahan ile arasında böyle bir şeyin yaşanmasını ölse istemezdi ama olmuştu.

 

Ellinin içindeki parmaklar kımıldayınca düşüncelerinden sıyrıldı. Gerçekle yüzleşecek olan karısı için şimdiden üzgündü. Hali hazırda zor bir sürecin içindeydi Hare ve bu olanlarda pek yarımcı olacağa benzemiyordu.

 

Ayağa kalkıp gözlerini açmaya çalışan Hare’yi alnından öptü. Yüzüne kondurduğu eğreti gülüşü hissettirmemeye çalışıp, kendini gerçekçi olmaya zorladı.

 

Göz kapaklarını aralayan genç kadın görmek istediği tek yüzü karşısında gördüğünde derin nefes alıp tekrar kapattı gözlerini. Boğazında çöreklenen düğümü çözmek adına yutkundu. Gözlerini tekrar açıp kocasının dağılan yüzüne dikkatle baktı.

 

Dudağının kenarı patlamış çenesinde kızarıklık alnında küçük bir bant vardı. Keşke abisi onu da bu şekilde tartaklayıp canını yaksaydı da duydukları gerçek olmasaydı.

 

“Bana yalan olduğunu söyle Fatih,” gözlerinden sızan yaşlar yastığına doğru yuvarlandı.

 

Karısının yıkılan ruhunun göz yaşlarını eliyle sildi. Başını iki yana salladı Fatih. Karısının ağlamasını istemiyordu ama bugün bundan kaçış yoktu. “Ağlama! Seni bu şekilde görmek istemiyorum. Sen tanığım en cesur kadınsın.”

 

Elini, Fatih’in elinden hızla çekip aldı. Başını yastığa gömdü. Ardına iyice gerildi. Bacaklarını karnına doğru çekip yatakta yan döndü. Yüreği parça parça oluyor, her yana dağılıyordu. Nefesleri sık sık ve kesik kesik çıkmaya başlamıştı. Gerçekleri istemiyordu Hare. Yıllarca kendini bir yalana hapsetmişti ve mutluydu. Gerçek demek, acı demekti. Olanca gücüyle bağırdı. “Bana yalan olduğunu söylesene! Yanlış duyduk, sen kimsenin kardeşi değilsin de bana!”

 

Acıyla kıvranan karısına yalan söylemek onu iyi etmeyecekti. Bu saatten sonra hiç bir yalan bunu kapatamayacaktı. Üzüntüden ezilen yüzünü cam tarafına çevirdi. “Yalan değil. Gerçek bu!”

 

Hastane koridorunu inleten feryadı, kapıda onun için bekleyenlerin de yüreğini delip geçmişti. Fatih’in canı yanmıştı ama sadece Hare’nin canı yandığı içindi.

 

Boğazını zedeleyen sesiyle her şeyin yalan olduğunu anlatmak istemişti genç kadın. O, gerçeğe dair ne varsa bilmek istemeyendi. O, karanlıkta kalmayı tercih etmişti.

 

“Yalan!”

 

&