Ağustos 30, 2020

13. Masalmış Gerçek Olmuş

ile payelll

 

 

Genç kadının feryadı kapıyı delip geçerek kulaklara hükmettiğinde hepsinin yüreği sızladı. Karahan ve Rüzgâr yaptıklarına bir kez, bin kez daha pişman oldular. O, nasıl bir sestiki insanın içine girip ne varsa tarumar etmişti. Nil’in bile gözleri dolmuştu. Duru çoktan dökmüştü göz yaşlarını.

Karahan, ellerini kulaklarına siper edip yüzünü acıyla büzmüştü. O, kardeşiydi ve içeride yalan, diye haykırıyordu. Rüzgâr başını duvara yaslamış acısını kimsenin görmesine izin vermiyordu. 

Turgut Kara, baba olarak dağılmıştı. Ruhu can çekişen kızına sarılmak, ‘her şey geçecek kızım,’ demek için hareket etmişti ki Aslı eliyle durdurdu. 

“Kimse girmesin!” dedikten sonra odanın kapısını hızla açıp içeri girdi. Ardından Zeynep ve Azra da girip kapıyı kapattılar. Hare’yi iki büklüm yatakta ağlarken gördüklerinde üçününde gözleri doldu. 

Fatih, karısının baş ucuna oturmuş kızı göğsüne çekip sıkıca sarmıştı. Kızlara doğru kaldırdı başını. En az Hare kadar üzgündü Fatih. Her halinden belliydi. 

Hare titremeye başladığında Zeynep koşarak kızın yanına geldi. Bileklerinden tutup kendine bakmasını sağladı. Hare’nin gözleri kimseyi görmüyordu. Serbest kalan başı daha sola savruluyordu. “Yalan” dan başka bir sözcük çıkmıyordu ağzından. Sürekli, durmaksızın inen göz yaşlarıyla kendini tamamen kaybetmişti. 

Delice bir güç gelmişti üzerine. Zeynep’ten kurtulmak için hamle yapıyordu. Oldukça da başarılıydı. “Aslı, Nurhan’ı bul,” demesiyle Aslı yerinden fırlayıp kapıya koştu. Kapıdan çıktığında kimseyi görmeyen gözleriyle koridoru arşınlamaya başladı. 

Arkasından bir adım atan aile, giden hatta koşan Aslı’nın ardından baktı öylece. İçeriden duyulan tek şey Hare’nin isyan dolu çığlıklarıydı. Bir avuç yüreğin derinden sızlaması, çaresizlikle çırpınmasıydı, Hare’nin sesi. 

& 

Doktorun düşündüğünden daha derin yara alan Hare’ye verilen yüksek doz sakinleştiriciyle, derin bir uykuya hapsedilmişti. Kimse ne evine, ne işine gidebiliyordu. Ne de kapının önünden bir metre uzağa… 

Her ihtimale karşı yanında Azra’yı bırakıp dışarı çıktı Fatih. Dün öylesine mutlu bir çift iken bugün tam tersiydiler. Bitik ve yorgun bakışlarıyla Karahan ve Rüzgâr’a baktı. Ayağa kalkıp Fatih’in yanına geldiler. 

“Nasıl?” diye sordu Karahan. 

“Uyuyor. Dışarı çıkalım mı, biraz konuşalım?”

Bakışları Rüzgâr ve Karahan üzerinde gezindi. 

Öğlen güneşi tepeden yakıcı sıcağını kainata bonkörce sergiliyordu. Büyük çınar ağacının altında, gölgede öylece bekliyorlardı. Birinin söze girmesi gerekiyordu ama anlaşılan bu ne Karahan ne de Rüzgâr olacaktı. Haklıyken bir anda haksız konumuna düşmüşlerdi. 

“O, özel biri. Cesur, güçlü, güzel bir kadın. Hakkında hiç bir şey bilmiyorsunuz ki bunları size söyleyecek değilim. Habersiz evlenmiş olabiliriz, bunun için özür diledim. Belki bir özür ile affedilecek bir şey değil. Belki hiç affedemezsiniz. Ben onu zorlamadım. İkimiz birlikte istedik. Bunun için özür dilemeyi düşünmüyorum. Özrüm sadece haberinizin olmadığına…” 

Rüzgâr sessizce ayak ucuna bakıyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu. Ama o fırtınadan sonraki sessizlik gibiydi. Geçmiş için pişmanlığı hiç bitmeyecekti. Önce kendine, sonra kardeşine… 

“En çok ben istedim Fatih. Ama bu neyin acelesiydi?” diyen Karahan, Fatih’in yüzüne baktı. “Ben kardeşim olduğunu bildiğimde ve senin onunla gittiğini öğrendiğim de bile içim rahattı. Bunu ne senin ne de Hare’nin abisi olarak beklemiyordum.” 

Ne demeliydi şimdi? O geceden bu güne neler yaşanmıştı. Hangisini açıklayabilirdi. Bu iki adam da hatta Hare’nin etrafındaki hiç kimse onu gerçekten tanımıyordu. Neyi nasıl açıklayabilirdi. Başını iki yana sallamakla yetindi. “Güvenin için teşekkür ederim, abi. Ben ona zarar verecek hiç bir şey yapmadım. Yapmam da. Size, söylecek ve neyi nasıl isterseniz o şekilde yapacaktık. Ama gelin görünki bu yaşananlar her şeyi değiştirdi.” 

Gözlerini Fatih’e çevirdi Rüzgâr. “Onu seviyor musun?” 

Sahi, seviyor muydu? Hare neydi? Hare onun karısıydı. Peki başka? Ona değer veriyordu. Hayatında, yanındaki yeri ona vermişti. Hare ona güvenmişti. O Hare’ye güvenmişti. Artık her şeyinin sahibiydi, Hare. En çokta hayatının. Ölene kadar elini bırakmayacaktı. Hare güzeldi. Her erkeği parmağında oynatacak güce sahipti. Kalbine sormadı. Aklına danıştı. 

Kalbi bir kez aşk sandığını, tepelere çıkarmıştı. Oradan aşağı atıp yerle yeksan etmişti. Aşka ihtiyacı yoktu. Hare de her şey yerli yerindeydi. O güzel kadından yayılan akım ona iyi geliyordu. 

Gülüşü yüzünü sarmaladı. “Tabii ki seviyorum. O benim için çok değerli,” dedi. 

Karahan kaşlarını çattı. O, aşık adamı tanırdı. Bilirdi. Daha önce bu hiç aklına gelmemişti. Gelecek kadar zamanı bile olmamıştı. Yanılmış olmayı diledi. İsteyeceği en son şeydi, birbirlerine aşık olmayan iki kişiye sebep olmak. Kaldı ki ikisi de canıydı. Başını yana çevirip dişlerini sıktı. 

Rüzgâr da tatmin olmamıştı. Düşünmek için aldığı bir kaç saniye boyunca düşünmesi yersizdi. Rüzgâr da aşkı sonuna kadar bilen, hatta ceremesini çekmiş biriydi. “Aşık değilsin!” dedi çenesini kaldırıp. “Ne için evlendin?” 

Karahan gözlerini sıkıca kapattı. Sıkıntılı nefesini verdi. Fatih’in gözleri kısıldı. Hayatı boyunca yalan söyleyen biri olmamıştı. Olmayacaktı. “Bu, ona verdiğim değeri düşürmez. O, benim karım. Size saygım sonsuz. Ama Hare’ye saygım ebediyete varır. Biz bu yola bile isteye, gönüllü çıktık,” dedi. 

Başını hızla Fatih’e çevirdi Karahan. “O da sana aşık değil. Oğlum siz ne içtiniz? Hangi kafa bu sizdeki? Neyin çabası bu? Ben sana evlen dediğimde çok net hatırlıyorum ki aşka aşık edecek bir kadın, demiştim. Sen ne yaptın? Sizin birbirinizi sevdiğiniz gibi pek çok insan birbirini seviyor. Ama ne diye arkadaş diye. Dost diye. Aşk, diye değil,” 

“Aşık değiliz, diye suçlu olamayız,” dedi zayıf çıkan sesiyle. “Benim bu konuya olan inancımı en iyi sen biliyorsun,” derken gözleri abisiyle buluştu. 

Ellerini saçlarına daldıran Karahan sert hareketle arkasına dönüp toprağa tekme attı. Aynı hızla geri döndü. “Sen, hayatının hatasını yaptın! Ben şimdi hanginize yanayım?” 

“Korkunu anlayamıyorum,” dedi bakışlarını abisinden çekmeden. 

“Anlamayacak ne var, oğlum? Birbirlerine aşık insanların tahammül sınırları yoktur,” dedi sona doğru azalan sesiyle. 

Rüzgâr başını sağa sola salladı. “Umarım… umarım beklenen gün, bir gün gelir.”

Fatih anlamamıştı. Gözlerini kısarak baktı. İki abininde korkuları ona yersiz geliyordu. O Hare’yi üzmezdi. Bırakmazdı. “Ben onu üzmeyeceğim ve hiç bir zaman da bırakmayacağım. Bu süreç geçinceye kadar da ikinizin de ona yaklaşmasını istemiyorum. O sizi kabul ettiğinde kendisi bulacaktır,” dedi artık bu konudan diğerine geçmek istiyordu. Ama abilerin vazgeçeceği yoktu. 

Karahan, “Ya o seni üzerse, ya o seni bırakıp giderse? Sana aşık değil. Ya başka birine aşık olursa? Nasıl yanında tutacaksın?” dedi sertçe. Fatih’in gözlerinden geçen kara bulutlara şahit oldu. Hırçın bir dalga salise farkıyla vurup geçti yeşil gözlerinden. Ve ardından hüzün… ‘onun kalbi zaten dolu!’

Başını eğdi. Elleri cebinde ayak ucuna odaklandı. Sessiz kaldı. Verecek cevabı vardı. ‘O gitmez’ ‘O yapmaz’ ‘ aşk her şey değil’ Hiç birini söylemedi. Başını kaldırıp Karahan’a baktı.

“Ona güveniyorum,” dedi. 

Karahan’ın omuzları çöktü. Nefesini saldı. Bu beklediği cevap değildi. ‘Bırakmam’ ‘Gidemez’ demesini her şeyden çok isterdi. “En azından güven var. Bu da bir gelişme,” deyip ellerini cebine atıp yüzünü yana çevirdi. 

“Artık bana Hare’nin senin kardeşin olması gerçeğini anlatacak mısınız? 

& 

Günlerdir evden dışarı adımını bile atmamıştı. Tamamiyle Fatih’in evine yerleşmişti. Fatih, otelden ayarladığı iki kadına tüm eşyaları toplatmış, kendi evine yerleştirtmişti.

Hastanede geçirdikleri bir günün ne başında ne sonunda hiç kimseyi görmek istememişti. Azra, Zeynep ve Aslı dışında gözünün gördüğü tek kişi Fatih’ti. 

Azra, her gün uğruyor ve genç kadının her gün biraz daha eridiğine şahit oluyordu. Yalan olmadığını biliyordu artık. Ama ayrıntı adına hiç kimseye tek laf ettirmiyordu. Kocası da buna dahildi. 

İki gün iki gece boyunca ağlamıştı. Fatih ne dediyse, ne yaptıysa engel olamamıştı. İki kez nöbet geçirmişti ve Fatih birinde eve zor gelmişti. Evde kırılacak adına pek çok şeyi paramparça etmişti Hare. Çareyi, karısını kucağına çekerek istediği kadar ağlamasına izin vermekte bulmuş, ufak nöbetlerinde de elini hiç bırakmamıştı. Hare’nin de dediği gibi Fatih yanında olunca Hare kendini iyi hissediyordu.

Hare bir ilki daha yaşamıştı. Ağlarken, içinde debelenip durduğu anda güven veren adamın omzunda huzurla ağlamıştı. Canı, yıllar öncesine göre daha az yanıyordu. Çünkü; onu koruyan ve değer veren biri vardı hayatında… 

Her daim bildiği gerçeklerden kaçan zihnini tekrar faaliyete geçirmesi gerekiyordu. Bunu da halının altına süpürebilirdi. Hiç olmamış, bilmiyormuş gibi yapabilirdi. Bir kaç kardeşe ve bir babaya ihtiyacı yoktu. Zaten bir babanın ne işe yaradığını da pek biliyor denemezdi. Kardeş ise, bir abisi vardı. Ve onu seviyordu. 

Karahan’ı ve kızları da çok seviyordu ama onlar hep arkadaş olarak kalabilirlerdi. Hare bunu başarabilir miydi? Kendince buna inanıyordu ve artık sırtını güvenle yasladığı Fatih vardı.

Doktorun vermiş olduğu antidepresanlar biraz olsun kendini daha iyi düşünmeye sevkediyordu. Almadığı uyuşturucuların yan etkileri azalmaya başlamıştı. Bunu antidepresan ilaçlara değil de Fatih’e borçlu olduğunu biliyordu. Eğer geçen on gün içinde almadıysa, çok ama çok ihtiyaç duymadıysa bundan sonrasını daha kolay atlatabileceğine inanıyordu. 

Sürekli ağlamak, baygın yatmak, yaşamla ölüm arasında geçen on günü geride bırakmak için uyandı bu sabah. Bunu da Fatih’e borçluydu. Dün gece uyumadan önce kulağına fısıldanan sözleri uzun saatler boyunca düşünmüştü. “Sen çok cesurdun. Ben başka biriyle mi evlendim?” diyen kocasına cevap verememişti. 

İçindeki gücü tekrar hücrelerinde hissetmişti. Böylesine muhteşem bir eşe sahipken onu da kendi dertleriyle yeterince üzmüşken daha fazlasını reva görmek istemedi. 

Her şeyin üstesinden gelebilirdi. Ve artık yalnız değildi… 

Saçlarını kurutup düzleştirici yardımıyla alt kısımlarına dalga uyguladı. Bunu günlerdir yapmıyordu. Özlediğini hissetti. Keyifle gülümsedi. Başını aşağı eğip saçlarını eliyle kabartıp tekrar doğrulduğun da aynada bir çift yeşil gözle dondu. Bazen oluyordu ki Fatih bir başka bakıyordu. Bazen minnet, bazen mutlu, bazen sevgi dolu, bazen şehvet, bezen de …. değişikti işte. Hare çok anlam veremiyordu. 

Üzerinde kendine tam oturan beyaz tişörtü ve eşofmanla sabahları içilen sert bir fincan kahveyi andırdı Hare’ye. İçilmeli ve tadına varılmalı. Damakta tadı kalmalı… günlerdir onu ihmal ettiği gerçeğini de idrak etti. 

“Uyanmış gibisin.” 

Elindeki tarağı makyaj malzemelerinin yanına bıraktı. Kenarda duran fırçasını alıp pudraya bezedi. Başını kaldırıp aynadan yansıyan görüntüye baktı. Göz kırptı. “Ben güçlü bir kadınım. Bunu sen söyledin,” dedi. 

Karşılık olarak tatminkar ama yürek acıtan gülüşünü aldı kocasından. Bir erkek olarak, kesinlikle muhteşemdi. “Neyse ki benimsin,” diye mırıldandı. 

Kaşlarını tatlı bir ifade ile çattı Fatih. “Bunu neden söyledin?” 

Fırçaya bir kez üfledi. Alnında ve burun kemerinden yanaklarına gezdirip masaya bıraktı. Dönüp kalçasını masaya dayadı. “Evet, ben çok güzelim,” dedi gülümseyip elini havada salladı. Fatih kollarını göğsünde bağlayıp tek kaşını havaya kaldırdı. “Eeee…” 

“E, si sende taş gibisin. Bu kadar yakışıklı olmak zorunda değildin. Başım da Cansu gibi bir dert varken, başkalarıyla da uğraşmak zorunda kalmak istemiyorum.” 

Fatih elini burun kemerine götürüp sıktı ama bu kahkaha atmamak için seçtiği yoldu. Elini burnundan çekip karısına baktı. Aralarında konuşulmayan binlerce kelime vardı ama belli ki Hare ört pas etmek için elinden gelenin en iyisi bildiği üstünü kapatmak olarak seçiyordu. 

Artık Hare’yi daha iyi tanıyordu ve ona onun istediği kadar izin verebilirdi. Baktı olmuyor yola getirmesini de bilirdi. “Evet Sen çok güzelsin. Eteği uzat, üzerine de bir şey al. Benim de başım belaya girmesin,” diyerek banyoya doğru ilerledi. 

Gözleri büyüyen Hare başını eğip giydiklerine baktı. Dizden bir karış yukarıda etek, askılı büstiyer. “Hayır eteğim kalacak,” diye çemkirdi. Kapının koluna dokununca durup döndü Fatih. 

“Bacakların karıcığım. Fazla açıkta, neden?” 

Neden? Kadınlar kısa giyinmeyi severler. Kendileriyle alakalı olan bu durum, kesinlikle erkeler için farklıydı. Kadına yakışan kıyafetler genelde erkekler için büyük sorundu. Kendilerinin olan kadınları kıskanmaları doğaldı. Ama kadınlar erkeklere boyun eğmeyecek kadar inatla kuşanmışlardı. 

Saçını savurup, yatağın üzerinde ki kısa kollu gömleğini alıp giydi. Dar gömleğin sıkıştırdığı göğüsleri daha da belirgin olmuştu. Önden bir kaç düğmeyi açık bıraktı. Kendisini izleyen kocasına göz kırpıp öpücük attı. “Kahvaltı hazır canım. Ben iniyorum. Geç kalma,” diyerek soruyu cevapsız bırakıp odadan çıktı. 

Fatih başını sağa sola sallayıp banyoya girdi. “Sen koskoca otelleri yönet, bir etekle başa çıkama,” dedi kendi kendine. Ayna da yüzüne baktı. “Gayette çok yakışmıştı ama ben neden takıldım?” diyerek dudak büktü. 

Fatih kıskanmak nedir bilmiyordu. Hele ki aşık olduğu kadını kıskanmanın ne olduğunu hiç bilmiyordu. Hayatından çıkıp giden kadın, kıskanması için hiç şey yapmamıştı. Fatih, Ela’yı hiç kıskanmamıştı. Şimdi hissettiği durumu kendine özetleyemiyordu. 

Mutfağa indiğinde gördüklerine şaşırmıştı. Mükellef bir kahvaltı sofrası vardı karşısında, ve bunu Hare hazırlamıştı. Gerçi Bolu’da elinin yatkın olduğunu görmüştü ama bu kadar beceri fazlaydı. Tabletinden başını kaldırdı Hare. İhmal ettiği işleri ve dönmediği e-postalarına cevap vermekle meşguldü. 

“Fotoğraflarımız çıkmış,” dedi heyecanla. “Bilbordlar asılmaya başlanmış. Katalog basılmış.” 

Masada yerini alırken Hare çay doldurmak için kalktı. İnce belli çay bardağını doldurup kocasının önüne bıraktı. Hizmet bilmeyen ve beklemeyen Fatih başını kaldırıp karısını inceledi. Gülen gözlerinin ardında ki gerçeği görebilen tek kişi Fatih’ti. 

Hare, yeni öğrendiği gerçeklere yeni duvarlar örüyordu. Bunu da doğal haliyle yapıyordu. Etrafında ki herkesi kandırabilirdi. Ama artık birisi hariçti. 

Sandalyesini ileri itip yerine oturmak için yönelen kızın bileğini narince tuttu. Sırtı dönük olan Hare öylece kaldı. Artık kaçamayacağı biri vardı. O da bunu biliyordu. 

Usulca çekti ve Hare itiraz etmedi. Tek bacağının üzerine oturması sağladığı karısının sırtına elini yerleştirdi. Diğer eliyle dalgalı saçlarını omzuna attı. Hare boşluğa odaklanmıştı ama Fatih onun her halini gözden geçiriyordu. “Ne yapmaya çalıştığını görebiliyorum.” 

“Neden engel oluyorsun o zaman?” kocasına çevirdi yüzünü. Karısının güzelliği göz alıcı olduğu kadar da baştan çıkarıcıydı. “Bu sana iyi geliyor olabilir ama seni mutlu etmiyor. Her zaman boşlukta kaldın. Her şeyi havada asılı bıraktın ama gün geçip bu güne getirdi. Yani güzelim, kaçmak çözüm değil.” 

Hare, hoşuna gitmeyen bu konuşmayı bitirmek için ayağa kalkmak istedi ama belindeki el buna izin vermedi. “Konuşmak istemiyorum,” dedi tekrar boşluğa dönerken. 

Ne kadar inatçı olduğunu hesaba kattı Fatih. Biraz biraz, azar azar işleyebilirdi. “Peki,” dedi açıkta kalan göğsüne dudaklarını bastırdı. 

Tüy gibi bir dokunuş ve Hare’nin tüm bedeni kasıldı. Elleri hareketsiz kaldı. Bedeni, dokunuşa itaat edip karıncalanmaya başladı. Zihni karma karışık olup kızı da içine sürükledi. Fatih, her ne yapıyorsa kendine esir hale getiriyordu ve Hare bunun bilincine varamıyordu. 

Kollarındaki kadının kasılmasını yanlış algıladı Fatih. İstemediğini düşündü. Karşılık olarak tek bir hamle bile almamıştı. Bunu da içinde olduğu duruma bağladı. 

“Yaramazlık yapmak için uygun bir saat değil, bay Kırımlı,” derken gözleri buluşan ikili birbirlerinde bir şeyler arama telaşına kapılıp gözlerini yarı açık hale getirdiler. 

Tek kaşı havaya kavislenen adamın, uzanıp kalkan kaşına dokundu. Eliyle indirdi. Kocasının dudaklarına uzandı. Bedeni ve aklı Fatih diye yalvarıyordu ve bir öpücük ile onları susturabilirdi. 

Kollarını kocasının boynuna dolayıp ellerini ensesinde buluşturdu. Parmak uçlarıyla ensesine küçük dokunuşlar bırakıyordu. Adamın aklını aldığını bilmiyordu. Çok kısa bir an dudaklarını bastırdı ve geri çekti. “Daha sonra görüşelim,” deyip kalkmak için güçlü bir hamle yaptı ama yine ve yerine daha sağlam oturdu. “Ay bıraksana be ada….” nefesini kapatan tene gönüllüce karşılık verdi. Fatih’i itmek, istememek gibi hisse hiç bir zaman kapılmamıştı. Kollarını daraltıp iyice sokuldu.

Az önce kendisini istemiyor, diye düşündüğü kadın şimdi fütürsuzca daha fazlasını istiyordu. Kendine, aklı kapalı düşünmeyeceğine dair söz verdi Fatih. Çoğunlukla görünen ama bilinmeyenler vardı. 

Nefessiz kaldığını ikna olunca kendini geri çekti Hare. Başını arkaya itip nefes aldı. Ama durmayan, daha fazlasını isteyen Fatih gerdanına küçük ama acımasız dudaklarını kısa darbeler halinde değdirip geri çekiyordu.

“Durayım mı, emin misin?” diyerek sırıttı. 

İnleyerek başını indirip göz rengi değişen kocasına baktı. Şehvetle ışıl ışıl parlayan gözler kendini sevaba davet ediyordu. Kanmadı. 

“Geç kalıyorsun, bende biriken islerime gitmek istiyorum.” 

Karısının haklı olduğunu biliyordu ki Merve’nin ardı ardına attığı mesajları hatırlardı. Bugün yoğun bir gün olacaktı. “Haklısın, hakkımı daha sonra alırım,” deyip kısa ve hızlı öpücüğünü de çalıp kalkmasına izin verdi. 

Filmli camdan dışarıyı izlerken görmek istediği tek yüz oğlunun yüzüydü. Kalbi kulaklarında atıyordu. Kalbinin duracağını zannediyor, derin nefesler alıyordu. Dilinden düşürmediği duaları mırıl mırıl içinden tekrar ediyordu. 

Yasadıgı heyecanı ilkti. Nasıl ki oğlunu mezara koyduğu günün acısı ilk ve tekti bu hissettiği mutlulukta ilkti. 

Kaybolan yılları için yeterince göz yaşı dökmüştü. Artık bir şekilde ona ulaşmalı ve oğlunun gözlerine bir kez bile olsa bakmalıydı. 

Telefonunun sesini duyduğu dayısına dönmedi. Kocası arka koltukta oturuyordu. Kendisi de kılıktan kılığa giren dayısının yanında. İlk gördüğünde kahkaha atmıştı. Boynunda fılar, başında şapka, uzatılmış sakallar. 

Kendisi de saçlarını ensesinde toplamıştı. Büyükce bir şapka ve güneş gözlüğüne talim olmuştu. Tanınmamak önemliydi. Babası ile aynı şehirde yaşıyordu artık. Kimin nereden çıkacağı belli olmazdı. 

“Kesin mi?” diyen dayısı Kadir’e döndü bir an. Ve hemen kapısını gözetlediği rezidansın çıkış kapısına. 

“Tamam.” 

Telefonu kapatan Kadir önce gülümsedi. Sonra hüzünlü gözlerini yeğenine çevirdi. “Hayırlı olsun dayıcım,” dedi. 

Nisa tarafına dönmeden konuştu. “Babam mı ölmüş?” 

Kadir dilini dişine vurdu. “Yok. Fatih evlenmiş,” dediğinde Nisa hızla Kadir’e döndü. Gözleri büyümüş, ağzı balık gibi açılmıştı. Sait gözlerini kapatıp başını arkasına attı. 

“Nasıl, kiminle, sevdiği mi vardı?” diyerek soruları ardı ardına sıraladı Nisa. 

“Sanırım gizli bir şekilde olmuş. Bilgi geç geldiğine göre. On beş gün kadar önce Bolu da evlenmiş. Ali Rüzgâr Asilkan’ın, kardeşiyle. 

“O kim?” Diye sordu Sait. 

“Karahan Atabey’in kardeşinin kocası.” 

Nisa, bir anıyı daha kaçırmanın üzüntüsüyle az önce gözetlediği kapıya tekrar döndü. “Bunu da kaçırdım,” dedi gözünden düşen bir damla yaşı silip. 

“Çıktı.” 

Dayısının sesiyle cama ellerini yasladı. Onu tanımaması imkansızdı. Resimlerini görmemiş olsa bile tanırdı. Oğlu, kocasının minyatürü gibiydi. “Fatih,” diye mırıldandı. “Oğlum.” 

Kapıdan el ele dışarı çıkan Hare ve Fatih araçlarının gelmesini bekliyorlardı. Güzel ve güneşli bir sabah ve içi kaynayan iki genç insan birbirlerine bakıp gülümsediler. “Kendini iyi hissetmezsen beni ara, hemen gelirim,” dedi Fatih. 

Hare elini kaldırıp kocasının omzunda olan beyaz kumaş tozunu silkeledi. “Merak etme, gayet iyiyim. Daha iyi olacağıma inancım, sana olan inancımla aynı hizada,” dedi. 

Cevap verecekti vermesine ama kalbinde hissettiği kıpırtıya kapıldı Fatih. Kalbinde bir kuşun kanat çırpıyor oluşuyla elini kalbine götürdü. Yüzünde anlamsız bir ifade kol gezindi. 

“Neyin var?” diyen endişeli karısına gülümsedi. “Bilmiyorum,” deyip başını etrafta gezdirmeye başladı. Yolun karşı tarafında ki zırhlı olduğuna emin olduğu siyah araç çalındı gözüne. Olabilirdi. Burası rol çok önemli kişilerin oturduğu bir yerdi. Her gün ki kadar normal bir gündü. Ne hissettiğini bilmiyor ama güzel bir şey olduğunu biliyordu. 

Elini Fatih’in kalbinde olan elin üzerine bıraktı. Biraz dah yaklaştı. “Kalbin, ne oldu?” deyip sorusunu tekrar etti. Hare’nin telaşına gülümsedi. Boşta olan kolunu kızın boynuna doladı. Göğsüne çekti. “Sen benim için endişe mi ediyorsun?” dedi tatlı sesiyle. 

Korkusu geçmemişti ama Fatih’ten gelen soruyla başını kaldırıp baktı. “Kimin için edeyim, senden başka kimsem mi var?” gülüşü yüzünde asılı kaldı Fatih’in. Kimsesiz biriyken birden bire, birisi için herkes haline gelmişti. Uzanıp alnına buse bıraktı karısının. “Gerçekten iyiyim. Sadece bir şey hissettim. Tanıdık ama aynı zamanda da uzak, değişik bir şeydi.” 

Kollarını kocasının beline dolayıp sıkıca sarıldı. “Eski sevgililerin mi geçiyor da antenlerini açtın?” 

Küçük çaplı kahkaha atan Fatih kızı iki koluyla sardı. “Emin ol tatlım, İstanbul sınırları içinde tek bir sevgilim bile olmadı. Bu şehirde her zaman sana aittim, bundan sonrada sana aitim.” 

Kaşları havaya kalktı kızın. Başını ileri iterek kocasını görüş alanına soktu. “O ne demek ya?” Diye sordu şaşkınca. 

Hare’nin burnunu parmaklarının arasına alıp hafifçe sıktı. “O demek işte,” demesiyle araçlar önlerine durdu. 

Hızlıca yanağına uzanıp akşama kadar idarelik öpücüğünü alıp kızı bıraktı. “Dikkat et. İlaçlarını almayı ihmal etme ve beni ara.” 

Şaşkınlığını kenara bırakıp göz devirdi Hare. “Peki kocacığım,” dedi. 

Fatih hissettiği anda Nisa oturduğu yerden annesel iç güdüleriyle bağırmıştı arabada, “Hissetti hissetti Sait. Bak beni arıyor,” diyerek şiddetle ağlamaya ve oğlunu izlemeye devam etmişti. Oğlunu ve gelini olduğuna kanaat ettiği kadını izlerken acısı üzerine mutluluk göz yaşları da dökmüştü. Karşısındaki kadına olan bakışları ve samimi görüntüleri ona çok tanıdıktı. 

Anne tarafı pare pare olmuş ama aynı zaman da mutluluktan kanat açmıştı. Omzuna dokunan kocasının eline yüzüne yaslamıştı. “O çok mutluydu değil mi Sait?” 

Baba oğul demek, pek çok şeyi içinde barındıran demekti. Oğullar her şeyi babadan öğrenirlerdi. Babaları en büyük rol modelleriydi. Sait bunların hiç birini yaşayamamıştı. Ferid ile dolmuştu bir yanı Ama Fatih ile boş kalmıştı. Babalar ağlayamaz anneler gibi samimi görüntü çizemezlerdi. O yüzden acıları daha farklıydı. 

“Çok…” diyebildi.

& 

Otele adım atıp odasına doğru hızla ilerlediğinde son on gündür olduğu gibi Karahan Fatih’in yolunu kesti. “Nasıl?” sorusunu, günlerdir bıkmadan her sabah soruyordu. Bazen sabahları göremediği Fatih’in kardeşini yalnız bırakmamak adına geç gelip erken gittiğini de biliyordu. O zaman da sadece arıyor ve değişmeyen sorusuna, değişmeyen cevaplar alıyordu. 

“Çok iyi.” Demesiyle Karahan’ın yüzü aydınlandı. 

“AZENAS’a geçti. Eski haline dönüyor ama hiç bir şey konuşmuyor sizinle alakalı.” 

“Konuşmayı denedin mi?” 

“Evet ama kestirip attı. Üzerine gitmek istemiyorum.” 

Eliyle olmayan sakallarını sıvazladı Karahan. “Bu ne demek peki?” 

“Bu, şu demek abi, görmezden hatta bilmezden geliyor. Sizi kabul etmek gibi bir düşüncesi yok. Olduğu gibi kalmak istiyor. Üzgünüm ama bu net!” 

“Bu dediğin onun kaçış yolu mu?” 

“Evet.” 

“Sence ben bunu kabul eder miyim?” 

“Et ve ya etme. Ama Hare bu. Biraz sabır.” 

Merve koşar ayak yanlarına geldiği andan itibaren sıralamaya başladığı bilgilerle Fatih odasına doğru ilerledi. Arkalarında karma karışık Karahan bırakarak. 

& 

AZENAS’ın kapısından içeri girdiğinde nasıl da özlediğini hissetti. Burası onun hayatıydı. Yılların birikimi ile ortak olduğu başarı tablosuydu. Azra’ya bunun için ne kadar teşekkür etse az kalırdı. 

Asansörden çıktığında ilk karşılaşacağı kişinin Yağmur olması kader değil de neydi? O günü düşünmek istemiyordu. O anlara geri dönmek, elleriyle parçaladığı gelinliğini düşünmek isteyeceği son şeydi. Kendini kötü hissetmek demek, uyuşturucuya bir adım demekti ama o, kendinden önce Fatih’e söz vermişti. İlk defa birisi onun için canını dişine takmıştı. Onun güvenini zedeleyecek en ufak girişimde bulunmayacaktı. 

Yüzünde güller açan Yağmur’a sıcacık gülüşüyle karşılık verdi. “Neredesin sen?” deyip sarılan Yağmur dan kendini esirgemedi. 

“Kaçamak yaptım,” dedi. 

Geri çekilen kadının yüzüne baktığında her şeyin yolunda olduğunu anladı. Üzüldü mü? Hayır. Kendisi kadar yolunu bulan biri var mıydı, etrafında? Ona göre yoktu. 

“İyisin?” diye soran kadının yüzünde duymak istemediklerini aradı Hare. Mert abisinin en yakın dostuydu. Yağmur da onun karısı. Biliyor olduğuna emindi. 

“Çok iyiyim. Evlendim, ama sen kesin duymuş olmalısın?” 

Şaşırmayan kadına kendisi de şaşırmadı. Yakında kim var yok duyacaktı. Hem de her şeyi. 

“Duydum. Senin için mutluyum.” 

“Teşekkür ederim,” dedi ve öylesine soruyor olduğu soruya geçti. “Ya sen?” 

Bir anda yüzü ay gibi parlayan ve gözleri ışıl ışıl olan kadına gülümsedi. Mert onun için her daim yanlış insandı. Bunu görmesi için karşısına Fatih’in çıkması gerekiyordu. Nihayetinde geldiği yerde mutluydu. 

“Dur, söyleme! Yüzünden her şey okunuyor,” dedi gülümseyerek. 

“Mutluluk başka bir şeymiş Hare. Bu güne kadar tatmadığım, bilmediğim bir dünyadayım. Kaybım çok büyük ama telafi için bir ömür var önümde.” 

“Haklısın. Umarım daha mutlu olursun. Sen bunu hak ediyorsun.” 

“Umarım. Her kadın mutluluğu hak ediyor. Cümleten mutlu olalım, diyeyim de dua etmiş olalım.” 

“Vay vay, kimleri görüyorum.” Azra gülen gözleriyle yanlarına geldiğinde Yağmur izin isteyerek ayrıldı. 

“Hare?” 

“Ne? Beni işten atarsan seni kocama söylerim.”

Azra kahkaha atınca ona eşlik etti Hare.

“Kocam, kocanı döverse ya, o zaman ne olacak?” 

Hare omuz silkti. “Benim kocam dayak yemez, atar.” 

“Bak bak,” kızın koluna girdi Azra. Hare’nin odasına doğru yürümeye başladılar. “İyi tatil yaptın. İşleri yüklen de ben kaçayım biraz da. Bade’yi çok özlüyorum. Evden çıkasım gelmiyor. Ha bu arada fotoğraflar geldi masanda. Onlar nasıl görseller aman Allah’ım. Kız Hare kocasını yem ettin. Şimdi genç kızların ağızları açık kalacak,” Azra altta uyuyan hiç bir konuya girmeden normal şeylerden bahsetmeyi uygun görmüştü. 

Hare buna müteşekkirdi. Her şey bir yana gelinliğe olanları sormaması bile ona yetmişti.

“Olsun. Gerçi olmasa da iyiydi ama, neyse artık. Sonuçta o benim,” dedi. 

“Tabii ama sende fena göründün gözüme. Fatih’te bilseydi sen eşi olacaksın hayatta izin vermezdi.” 

Hare kahkaha attı. “Bak o doğru,” dedi. 

& 

Tırın kapısını kapatıp göz muayenesi için kullandığı aletin başına geçti. Telefonunu dengeleyip görüntü tuşuna dokundu. Zeynep beyaz doktor gömleğiyle, Azra ise koltuğunda arkasına yaşlanmış şekilde ekranda belirdi. 

“Anlat bakalım,” diyen Aslı da ardına yaslandı. 

Zeynep, “Biraz acele et hastalarım bekliyor,” dedi. 

Azra, “Hare geldi. Odasında ve her zamanki neşeli haliyle mutluluk saçıyor,” dedi. 

Başını tırın içini keşfeder gibi dolandırdı Aslı. “Normal değil.” Zeynep parmağını çenesine dayadı. “Amacı ne, olabilir.” 

Azra, “Havadan sudan muhabbet ettik. Diğer konulara girmedi. İma dahi etmedi. Gelinliğini bile sormadı,” dedi. 

“Senin bildiğini senden saklıyorsa, bunun tek açıklaması; kaçıyor,” diyen Aslı’ya iki kız da başını salladı. 

Zeynep, “Nereye kadar kaçacak? Henüz nasıl dünyaya geldiğini bile bilmiyor. Öğrenmek istemiyor. Psikolojik destek istemiyor. Bu hali devam ederse kendi içinde cöküş yaşaması çok kolay. İnsan herkesten kaçabilir ama kendinden nasıl kaçacak? Ayrıca iç içe yaşadığı insanlar, önünde sonunda yüzleşecek,” dedi. 

“Yüzleşmek istemiyor oluşu kabul etmiyor anlamına gelir. Karahan küplere binecek ama elinden bir şey gelmeyecek. Burada en büyük görev Fatih’in. Kocası ki bu ne hız arkadaş onu da daha çözemedim ya neyse, ikna kabiliyetini bir görelim taze damadın,” diyerek güldü Aslı. 

“Sahi ya, Azra öğrensene neden bu hızla evlenmişler. Hamile falan mı bizim kız. Gerçi oğlan da bizim ama, bu işte pis kokular alıyorum ben. Daha önce bunlar sırılsıklam aşıktı da biz mi göremedik?” diyen Zeynep’ti. 

“Sırf Yağmur gelinliğini giydi diye parça pinçik etti. Neyin aşkı bu?” dedi Azra. 

Aslı, “Herkes aşık olarak evlenmiyor. Bende kocamı daha önceden benimsiyor ve seviyordum. Çekici züppenin önde gideniydi. Erkek olarak aklımı çalmış olabilir ama aşk dersen onu beraber öğrendik. Dokunmayı, hissetmeyi, görmediğin, bilmediğin şeylerin adı aşk olamaz. Aşk yaşanınca filizlenen, büyüyen bir duygu. Hare’nin Mert’e hissettiği de aşk değildi. Ama gözünü karartıp Fatih’le evlendiğine göre; aşık değilse de aşk yola çıkmış geliyor olabilir,” dedi. 

Zeynep, “Ya oğlumuz? Onun cephede işler nasıl, kim bilir? Of ben çatlarım Aslı. Nasıl öğreneceğiz?” dedi merakla gözlerini büyütüp. 

“Çıkar kokusu yakında. Önce kardeş olayını çözsünler,” diyen Aslı’ya hem Azra hem de Zeynep aynı da, “Çözsünler mi?” dedi. 

“Ay ne var? Bir haltı da biz olmadan yapsınlar. Biz bunları çok tembel ettik. Her şeyi bizden bekler oldular. Bırakın ne halleri varsa görsünler. Beceremezlerse bakarız…” 

& 

Gün içinde yarım saatte bir arayan Fatih, toplantı içerisinde olursa da mesajla ulaşım sağlıyordu. Yeterki cevap gelsin. Toplantıya adapte olamıyor ve Merve her saniye patronunu sessizce uyarıyordu. Ya yerinde kıpırdıyor, ya da boğazını temizliyordu. 

Karahan, durumun farkında olarak sürekli Fatih’i inceliyordu. Hâlâ içine sinmeyen şey ise; birbirlerine gözü kara aşk beslemeden evlenmiş olmalarıydı. Her hareketten anlam çıkarmaya çalışıyor, bu iki delinin öylesine evlenmiş olmasına inanmak istemiyordu. 

Toplantı bitimi saatine göz atan adama gülümsedi. Bütün gün zor durmuştu. Bir an önce kaçmak istediği her halinden belliydi.

“Onunla konuşmanı istiyorum,” dedi Karahan. “Rüzgâr ile de görüşmüyormuş. Telefonlarına cevap vermiyormuş. Babaannesi ve dedesi de görmek ve konuşmak istiyor. Bu şekilde kaçmasına izin verme. Ona en yakın sensin. Herkesi sildi ama senin yanında iyi. Buna sevinmiyorum dersem yalan söylemiş olurum.” 

“Elimden geleni yapacağım. Bugün biraz iyiydi. Günlerdir başını yastıktan kaldırmadı. Zamanla…” dedi Fatih. Karahan başını salladı. 

“Benim için zaman geçmiyor Fatih ama onun için bekleyeceğim. Yeter ki abi desin, kabul etsin.” Hüsranla dolu mimiklerine baktı adamın. Hare gibi hepsi acı içindeydi. Kendisini düşündü. Bir gün biri çıkıp gelse, ben senin annen, baban, kardeşinim derse ne hissedeceğini bilmiyordu. Ama öyle bir günün geleceğine de inancı sıfırdı. 

“Bana kızdığını biliyorum,” diyerek bakışlarını dosyaya indirdi. O, abisiydi. Ailesi, her şeyiydi. Bugün olduğu yeri, ve oluştuğu insanı ona borçluydu. Onun güvenini sarsmak isteyeceği son şey bile değildi ama bilmeden canına el sürmüştü. Bilseydi yapar mıydı? Şu an için bilmiyordu. Üzerinde uzun soluklu düşünmemişti. Ucunda Hare vardı ve ona toz konduracak tek bir düşünceye bile yer vermek istemiyordu. 

“Hayır kızmıyorum. Hiç kızmadım. Buna hakkım olmadığını da biliyorum. Seni ona ben sürükledim. Kardeşim olduğunu bilseydim, bu değişmezdi. Tabii ki bugün olduğunuz yere gelmeniz biraz geç olurdu ama onu sana ellerimle verirdim. Dışarıdan nasıl görünüyorum, bilmiyorum. Ama dikkatli bakarsanız; ben kardeşlerimi istedikleri kişilerle evlendirdim. Kaldı ki bu sensin. Onları korumak en büyük gayem. Evli olmaları bir şeyi değiştiremiyor. O, da onlar da benim canım. Annemden kalanlar, Hare de babam dan kalan olarak kalbimde yerini aldı.” 

Fatih bu adama hayrandı. Adı gibi değildi. Ya da adı gibiydi; Han dı. Herkesi içinde toplayan, saklayandı. Kilitlerini üzerine vurandı. “Kara, kardeşler çok şanslı. Senin gibi bir abiye sahipler.” 

Mütevazı gülüşüyle döndü Fatih’e. “Kırımlı kardeşim de çok şanslı,” dediğinde Fatih’te abisine tebessüm etti. “O halde Kırımlı kardeşin gider. Küçük bir işim var. Sonra Hare’yi alacağım,” deyip ayağa kalktı. 

Karahan koltuğunu itip kalktı. “Konuşmayı unutma! İyi haber bekliyorum,” derken kapıya doğru ilerledi. “Bu iş bitince de onu senden alacağım. Düğüne kadar benim evde görürsün,” diyen adamın ardından göz devirdi Fatih. “Hiç değişmiyor, hiç…” diye mırıldandı. 

& 

“Neredesin?” 

“Yoldayım, geliyorum.” 

“Benim de biraz daha işim var. Baya birikmiş. Odama gel kahve içelim.” 

“Sen kahveleri söyle, beş dakikaya oradayım.” 

Telefona bakarak gülümseyen Hare içinde olduğu saçma duruma anlam veremedi. Boş yere gülüyordu. Ve bundan hiç şikayetçi değildi. Telefonu masaya bırakıp şirket hattından kahve söylemek üzere ahizeyi kaldırdığında kapısı bir kez çalınıp açıldı. 

Yağmur’u görünce hafifçe gülümsedi. “Gidiyor musun?” Diye sordu. Ama Yağmur içeri girdiğinde ardından gördüğü adamla öylece kaldı. Elini ahizeden çekti. Gözlerini kırpamadı. Mert ile göz göze geldi. Artık, Mert baktığında eriyen biri değildi. Her bir bakışın ardında kırıntı kadar bile beklentisi yoktu. Onunla ilgili hiç bir şeyi merak etmiyordu. 

Geçen on beş gün de bir kez bile aklına gelmemişti. Neden gelsindi ki? Mert Hare için hiç bir şey ifade etmiyordu. Mert, Hare için uzun soluklu gaflet uykusundan ibaretti. 

“Hare?” dedi Mert masaya doğru yürüdü. 

“Efendim,” dedi Hare, gözlerini hiç çekmeden. 

“Seni görmek istedim. Belki biraz konuşuruz.” 

Abisinden ve şu gerek görmediği gerçeklerden konuşmak istemiyordu. Bütün gün kaçmıştı. Şimdi neden Mert’e bunun için izin versindi.

“Üzgünüm. Fatih, beni almaya gelecek, çıkmam gerekiyor,” deyip masanın üzerinde ki kalemlerini toplamaya başladı. 

“Abin çok üzgün Hare. Onu bir kez arasan yeter,” Mert en yakın arkadaşı için, kardeşine ricaya gelmişti. Yağmur burada olduğunu söyleyince görmeden gitmek istememişti.

“Abimle ilgili bir sorunum yok. Kendimi iyi hissettiğimde onu arayacağımı söylersin.” 

Yağmur kolları bağlı kapı girişinde izliyordu. Hare’nin konuşmak istemeyeceğini kocasına söylemişti. Ama Mert onu dinlememişti. Hare’nin kararan yüzü bir an önce sohbeti değiştirmesini yada Mert’i buradan uzaklaştırmasını söylüyordu. 

“Mert, kızı rahat bırak. Rüzgâr onun abisi, istediği zaman görecektir. Belli ki Hare bu konuyu konuşmak istemiyor.” 

Yağmur’a minnetle bakan Hare, bir an önce kocasını da buradan gitmesini diliyordu. Az sonra Fatih gelecekti ve Mert’i burada görmesini istemiyordu. Aklına olur olmadık düşünceleri sokacak hiç bir hareket etmeyecekti ama bu iş biraz da karışık bir işti. Erkeklerin bu konuda müsamaha gösterecek canlılar olmadığını bilecek yaştaydı. 

“Yağmur’u dinlemelisin,” diyen sesin sahibiyle gözlerini kapattı. Tekrar açtığında Mert ile Fatih’i karşı karşıya birbirlerine bakarken buldu. “Konuşmak istediği zaman kendisi gelecektir. Sonuçta abisi…” dedi Fatih. 

“Haklısın, tabii ki… En kısa sürede abini ziyaret etmelisin. O gerçekten üzgün.” 

Fatih karısının yanına varıp Hare’yi başından öptü. “Edeceğim. Ama şimdi değil. Abime bunu ilet Mert,” dedikten sonra ekleme ihtiyacı hissettiği kelimeden çekinmedi. “Abi,” 

Odaya girdiği andan bu yana damarlarında yılan misali kıvrıla kıvrıla her hücresine dağılan öfkeyi durup düşünmesi gerekiyordu. Eğer durup ne hissettiğini düşünecek olsa biraz olsun durumu idrak edebilse, kıskandığını anlayacaktı. Anlayamadığı için, Hare’yi koruma iç güdüsüne yenildi. ‘Abi’ sözcüğüyle korkuları uçup gitti. Kalbine doğru gelen serinletici melteme kapıldı. 

Mert tebessüm etti. “Görüşürüz.” Dedikten sonra kolunu karısının omzuna atıp odadan çıktı. O görüntü bile etkilememişti Hare’yi. Fatih Hare’nin yüzünde aradığı şeyleri bulamamanın hazzıyla rahatladı. Koltuğunu kendine çeviren güzel kadının gözleri parlıyordu. “Çıkalım mı?” 

“Kahve?” 

“Evde yaparım ben sana,” deyip göz kırptı Hare. Elinden tutarak kaldırdı karısını. Öpecekti ama kapıdan, “Öh hö,” sesini duymasaydı. 

“Ooo gençler aşkınız bol olsun,” diye şakıyan Azra gülerek odaya girip masaya yaklaştı. Elindeki taslakları masaya bıraktı. 

“Nasılsın abla?” derken kokunu Hare’ye doladı Fatih. 

“Sizi gördüm daha iyi oldum ve çıkıyorum. Hare bunları çantana at canım. Ya da kilitli çekmeceye bırak. Önümüzdeki sezonun taslakları.” 

“Peki,” deyip aldı ve taslak çantasına bıraktı. 

& 

Gecenin geç saatine kadar biriken çizimleriyle uğraşmıştı. Aklını dağıtmak için en sevdiği yoldu. Kalem ve kağıt gördüğünde zihni boşalıyordu. Kendi çizimleriyle, Azra’nın şirkette vermiş olduğu çizimleri birleştirdi. Fatih uzun süredir ortalarda görünmüyordu. Ev oldukça büyüktü. İki katlıydı. Üst kattaki odalar yatak odalarıydı. Alt kat çalışma odası mutfak ve salondan ibaretti. Geniş, ferah odaları sade renklerle buluşturmuştu Fatih. Belki sonra bir iki değişiklik yapabilirdi. Fazla bekar evi gibi değildi. Sıcak havası vardı evin. Elindeki dosyaları nereye koyacağını düşündü. Etrafına bakındı. Karşı duvarda geniş konsolun üst çekmecelerini gözüne kestirdi. 

İlk çekmeceyi açtığında üst üste istiflenmiş dosyalar görünce diğerini açtı. Büyük çekmecenin içinde büyük beyaz resim kağıtlarına çizilmiş kara kalem resim direk olarak kendine bakıyordu. Kaşlarını çattı. Elindekileri konsolun üzerine bıraktı. Uzanıp büyük kağıdı aldı. 

Uzun saçları, oval yüz hatları minicik burun ve ağlayan gözler… 

Kimindi bu resim? Kim çizmişti? Bu kadın kimdi? Kıskançlık duygusu hızlıca bedenine girmeye başladı. Güzel bir kadındı. En önemlisi de kim di? 

Ağaç kabuğundan çıkmamıştı ya bu adam. Kendinden önce hayatında illaki birileri vardı. Ama bu kıskanmasına engel değildi. 

Açık duran kapıdan içeri baktığında Hare’yi çizdiği resmi incelerken gördü. Kendisini fark eden karısına gülümsedi. Yanına yürüyüp karşısında durdu. “Bunu kim çizdi?” 

“İlginç, önce bu kim diye soracaksın sanmıştım.” 

Sormak için deli oluyordu ama önceliği bu yöndeydi. Daha sonra kim olduğuyla ilgilenip öğrenecekti. On beş gün önce hayatına girmiş biri olarak ona hesap sorma cüretini kendin de göremedi. “Ona da sıra gelecek tabii,” diyebildi. 

“Ben çizdim. Senin kadar başarılı olamam ama benim de yetenek adına çalışmalarım var.” 

Bakışlarını kağıda çevirdi Hare. Bu yetenek gözle görülür nitelikteydi. Harika darbeleri vardı. Her ayrıntı düşünülmüştü. “Peki bu kim?” kağıttan kaldırdığı gözlerini kocasına çevirdi. 

“Bilmiyorum.” 

“Nasıl bilmiyorsun, tanımadığın birini nasıl çizdin?” 

“O kadın,” dedi resmi işaret ederken, “Çocukluğum dan bu yana rüyalarıma giriyor. Yıllar önce başladım o resme. Her rüyamda bir ayrıntısını çizdim.” 

Resme tekrar baktı Hare. Aklından geçenleri söyleyip söylememe ikileminde kaldı. 

“Sor hadi,” diyerek konsola yaslandı Fatih. 

“Annen olma ihtimalini sevdim. Unutamadığın bir kadın olmasından ise, bu daha iyi.” 

Unutamadığı kadın! Öyle biri yoktu. Ela için unutamadığı tek şey ihanetiydi. Boşuna kaybolan yılları. Aşk adına harcadığı emekleri. Aptal yerine konması ve giderken de Ela’nın bunu sözlü şekilde anlatması. Fatih bunları unutamıyordu. 

Resmî çekmeceye aldığı gibi yerleştirdi Hare. Taslaklarını da yanında bulunan boş çekmeceye bıraktı. Fatih’e döndü. “Ne diyorduk?” dedi adamı baştan çıkaran sesiyle yaklaştı. Ellerini geniş omuzlara yerleştirdi.

“Nerede kalmıştık, unuttum,” Fatih kendine sokulan kadını anında kabul ederek tenine sıkıca sardı. 

“Unuttuysan baştan başlayalım.” 

“Başlayalım,” demesiyle kızı uzaklaştırdı. Hare ne yaptığını anlamadan bedeni Fatih’in omzuna ulaşmıştı.

“Delirme be adam. Ayaklarım var. O kadar da hafif değilim.” 

Açık bacaklarına elini atan Fatih’in aklına sabahki konuşma geldi. Etek! Canını fazla yakmadan üst baldırını iki parmağı arasında sıkıştırınca Hare çığlık attı. Üst kata odalarına doğru yürüdü Fatih. “Sana bu eteği giyme demiştim.” 

“Giyerim. Giyeceğim.” 

“Evet giyersin. İnatsın sen. Koca sözü de dinlemezsin.” Sırtı yatakla buluşan kadının üzerine uzandı. Gözleri alev alan kadının aynı zamanda da kısılmış bakışları inatla direniyordu. Yatağa dağılan saçları Fatih’e görsel şölen yaşatıyordu. Hare her zaman çekiciydi, akıl karıştırıcı, benlikten çalıcıydı. 

“Ask olsun ama, dinliyorum seni.”

“Evet. Sadece istediğin kadarını. Sonra Fatih kim ki?” diyerek dudaklarını büktü Fatih. Altında kahkaha atıp kıvranan kadını, dudaklarına kapanarak susturdu. 

Sırtını yasladığı adam, başta güvenden ibaretti. Ama durmaksızın her şeyi olmaya koşuyordu. Bu naif duyguları zirveye taşıyordu. Kadın erkek olarak bile akıl almaz anlar yaşıyorlardı. Sonrasın da girdiği kolları, kendini sıkıca saran, kısa ama olmazsa olmaz buselere arsızca açlık hissediyordu. Şuan olduğu gibi… saçlarının arasına gömülen adamla, gözlerini kapattı. 

Karısının, başının altından geçirdiği kolunu kıvırıp Hare’nin elini tuttu. Parmaklarıyla oynamaya başladı. Her geçen gün tutkusu haline geliyordu bu kadın. Ve her geçen gün yanılmadığını kanıtlıyordu Hare. Karısı, canının yarısı olmaya and içmiş gibiydi. 

“Bir varmış, bir yokmuş. Mutluluk…” diyerek parmakları ovaladı. Hare hala içerisinde olduğu anların hazzıyla doluydu. Fatih’in fısıltısını duyuyordu. 

Elinin içinde ki narin eli havaya kaldırdı. Kadife kadar yumuşak tende oyalandı. 

Soğuk metalin sıcak teniyle buluştuğu an algıları açıldı. Yerinde kıpırdadı. Ay ışığının aydınlattığı odada, parmağına baktı. İnce yüzüğün ışıltısı gözlerini doldururken yüzüne de gülümseme ekledi. 

Bir metalin daha parmağına girmesiyle şaşırdı. Yüzükleri taktıktan sonra elini geri çekti Fatih. İkinci yüzük ışıl ışıl parlıyordu. Hey beni her yerde görebilirsin, diye bağırıyordu. 

“Masalmış, gerçek olmuş,” dedi Fatih fısıltıyla. 

Sırtını yasladığı tenden çekip kocasına döndü. Dili dönseydi teşekkür edecekti ama dönmedi. Ne demesi gerektiğini ilk defa bilemedi. Karanlıkta parlayan yeşil gözlerin gölgelerini izledi. 

“Bu masalın kahramanı sensin!”