Eylül 6, 2020

15. Benim Olansın Benimle Kalacaksın

ile payelll

 

 

Karahan kardeşini tutmayı bırakmadı. Hare bir anlık boşlukta sallanır gibi oldu. Karahan dan duyduğu cümleyle kımıldayamadı. Dönüp bakamadı. Yüreğine usul usul inen sevgi damlalarıyla ısındı. Girdiği alemden Fatih’in sesiyle çıktı. 

“Sen benim karımın bin de biri bile etmezsin. Senden randevu isteyeceğime öleyim daha iyi. Defol git şimdi!” Sert çıkan sesiyle, Cansu yerinden sıçradı. 

Nazlı, “Karam bırak Hare’yi bayan dayaklara doymamış anlaşılan,” dedi. Karahan, kadına öfkeyle kararmış gözlerini çevirdiğinde, Cansu yutkundu. 

“Merve, bayana kapıya kadar eşlik et. Görevlilere de söyle bir daha bu otele girmeyecek.” dedi Karahan sert sesiyle. 

Cansu tavrından taviz vermeden saçını Hare’ye doğru son kez savurup Nazlı’nın açtığı yoldan çıktı. Karahan kollarını gevşetip Hare’yi serbest bıraktı. Hare hala içinde bulunduğu durumu tam olarak idrak edemiyordu. Giden Cansu’nun ardından gözlerini kocasına dikti. “Ne işi var o kadının burada?” 

“Fotoğrafları getirmiş.” 

“Benimkileri o mu getirdi? O neden getiriyor? Kurye diye bir şey var,” diyerek kocasına doğru bir adım attı. 

Nazlı dudağının kenarını dişleri arasına kıstırıp gülümsemesini engelledi. Karahan kardeşine bakarak kaşlarını kaldırdı. 

“Bana neden söylüyorsun, bende biliyorum?” 

Gözlerini kapatarak göğsünü şişirecek kadar derin nefes aldı. Ağır ağır açtı göz kapaklarını. “Ben, seni bekliyorum ama sen burada onunla birliktesin.” 

Yükselen tansiyonu hisseden karı koca birbirlerine baktılar. Nazlı, başını dışarı, anlamında sallayınca Karahan mecburen itaat etmek zorunda kaldı. 

Kapanan kapının ardından Fatih Hare’nin önünde durdu. Bedenini masaya dayayıp ayaklarını birbiri üzerine attı. “Ben çıkarken geldi. Zaten gidiyordu. Ona evli olduğumuzu söyledim. Daha açıklama ister misin?” dedi. 

“Kadın üzerine atlayacaktı ben gelmeseydim. Onun için ne önemi var, senin evli olduğun.” diyerek çıkıştı Hare. 

Fatih karısını kolundan tutup kendine yaklaştırdı. Hare’nin kıskançlıktan yüzünün geldiği hale, gülmek ve kızmak arasında kalmıştı. Sen bana güvenmiyor musun, gibi saçma bir cümleyi söylemek istemedi. Aralarında gereksiz bir tartışmaya yol açacaktı. Gülse hafife alıyor, zannedilecekti ki Hare fazlasıyla öfkeliydi. 

“Ben evli biriyim. Karımı aldatmam! Yüz tane Cansu gelse bir Hare etmezler, neden? Çünkü benim karım hepsinden daha güzel ve özel ve sadece benim.” 

Kadının içine içine işlemişti. Ettiği laflar yenilir yutulur hatta bozulmasın diye de saklanırdı. Kalbin de uçuşan kelebeklere bir kaç tane daha eklenmişti. Birden daha kalabalık olmuşlardı. Yan bakışlarını kocasına yollarken az önceki yüz ifadesinden de eser kalmamıştı. 

“Sana burada yalancı, diye kur yapmam lazımdı ama neyseki gerçekten güzelim.” 

“Kibirli cadı. Az mütevazı olsan ya.” 

“Huyum değil.” 

“Huyunu sevdiğim, senin bu kıskançlığın çok fena boyutlara çıkmaya başladı. Hayır bu kadar belli etmesen Karahan abimin kardeşi olduğunu.” 

Huyunu sevdiğim, bu kendisiyle sevgi sözcüğünü bir arada ilk defa duymasıydı. Fatih her şeyi söylüyor, her ince fikire sahip, her zaman kibardı ama sevgi sözcüğü…. Cümlenin başında aklı karışmıştı. Ama sonuna doğru toparlamıştı. 

“Beni tutan oydu,” ellerini yüzüne kapattı. “Ya çok utanıyorum,” demesiyle kahkaha atan kocasına, ellerini yüzünden çekip yumruk atmaya başladı. “Başlayacağım sana da Cansu’ya da rezil oldum.” 

“Dur!” 

Ellerini tutup kendi göğsünde birleştirdi. İyice kadına sokuldu. “O senin abin, neden rezil olasın ki? Hem alışık o böyle durumlara Duru dan Nil den. Nil ile Nihat az yıkmadı oteli sesleriyle.” 

Hare’yi etkisi altına alarak söylediği sözleri altında bırakmıştı. Kadının üzerindeki etkisini dün geceden sonra iyice kavramıştı. Ama fark ettiği bir gerçek vardı. Kendisi de Hare’nin etkisi altına giriyordu. Ona yaklaşınca bedeni çağlayan misali kabarıyordu. 

Kadının dudaklarına diktiği bakışları, Hare’nin de durulup hazır hale gelmesini sağlamıştı. “Beni hazırlıyorsun, fark etmedim zannetme,” diye mırıldandı. 

Dudak kenarı yukarı kavislenen Fatih karısına biraz daha yaklaştı. “Zeki kadın.” 

“Öp artık!” 

Kapının önünde dikilen kocasına göz devirdi. Abilik damarları kabaran adamın bir kez daha kardeşini görmeden bu kapının önünden çekilmeyeceğine emindi. “Karahan…” dedi. 

Kulağını kapıya dayamış içerideki konuşmaları dinlemeye çalışan Karahan karısına kısa bir bakış attı. “Efendim.” 

“Sen kafayı yedin Karahan. Çekil oradan. Kızını, sevgilisiyle aynı odada olduğunu bilen baba gibisin.” 

“Ha kardeş ha evlat Nazlı. Ne fark eder?” 

“İçeride ki kocası be adam,” diyerek çıkıştı Nazlı. 

“Yok ben burada duramam Nazlı.” demesiyle kapı koluna asılması bir oldu. Nazlı elini uzatıp büyüyen gözleriyle engel olmak istemişti ama hiç faydası olmamıştı. Kapı bir anda açılınca karı koca odanın kapısında itiş kakış durdular. 

Henüz, karısını öpecekken kapının açılmasıyla yakın mesafe çift başlarını çevirdiler. Karahan ve Nazlı ile göz geze gelmişlerdi. Nazlı elini yüzüne kapatırken Karahan odanın içinde gözlerini dolandırdı. “Manyak herif rezil olduk,” diye tıslayan karısına boğazını temizleyerek cevap verdi. 

Ah evli olmayacaklardı ki Karahan biraz esip gürleyecekti. Ama adamın nikahlı karısıydı. Sonuç olarakta damat Fatih’ti. “Karahan seni geberteceğim. Allah’ım.” Yüzünü buruşturan Nazlı saçını geriye itti. 

Kaşlarını çattı Fatih. Utançtan kızaran karısına baktı. Göğsündeki elleri indirip yaslandığı yerden doğruldu. Hare’yi arkasına çekti. 

“Hayırdır abi?” dedi. Karahan kızın abisi olabilirdi ama bunu yapmaya da hakkı yoktu. Hare’yi olduğundan daha fazla utandırmıştı bu. 

Kısa bir an bocaladı Karahan. “Nazlı burası bizim o da değilmiş.” dedi saçmalamanın magmasına inerek. 

“Ya öyle mi? O yüzden mi iki saattir kapıyı dinliyordun?” Kocasından intikam alan Nazlı devam etti. “Fatih, sen işini bilirsin oğlum. Acıma bu adama. İyice zıvanadan çıktı.” diye bağırdı. Süt dökmüş kedi gibi kalan Karahan elini ensesine götürüp kaşıdı. 

Hare utançtan kocasının ardından çıkamıyordu. Ne meraklı bir abiydi? Rüzgâr abisi tam tersi biriydi. Eğer yıllarını Karahan ile geçirmiş olsaydı hayatının ne yöne gitmiş olacağını hemen oracıkta aklından geçirdi. 

“Bir sorun mu vardı?” diye sordu Fatih tek kaşını havaya kaldırıp. 

Karahan dudaklarını büküp başını iki yana salladı. “Sorun, yok hayır tabii ki ne olabilir. Şey diyecektim…” 

“Ney diyecektin?” diye tekrar etti Fatih. 

Saçmaladığı sözlerden sıkılan Karahan başını kaldırdı. Ne yani, Fatih ona haddini mi bildirecekti? “Şey falan yok. Sadece Hare ile konuşmak istiyorum.” dedi. 

Nazlı topuklarını yere vurdu. “Karahan!!!” 

“Ne Karahan? Bu benim de hakkım.” 

Arkasında gömleğini sıkıca kavrayan kadının daha da gerildiğini kasılan gömlekten algıladı Fatih. Başını hafif yana çevirdi. “Hare konuşmak istiyor musun?” diye sordu. Eğer istemezse buna izin vermeyecekti. Hare onun için önemliydi ve kim okursa olsun korurdu. 

Karısının başını iki yana salladığını gördü. Gözlerini sıkı sıkıya kapattığını görmüyordu ama gerilen bedeninden tahmin ediyordu. Abisine döndü. 

“Üzgünüm abi, o istemiyor.” 

Gözleri kısılan Karahan dişlerini sıktı. Kendi kardeşi onunla konuşmak istemiyordu. Ve… Ve bunu kocası aracılığıyla anlatıyordu. Kızmak! Kime ne için? Kendisi kaşınmıştı. Diyecek tek sözü kalmıştı. 

Elleri cebinde sessizce çıktı odadan. Nazlı da onu takip etti. Kapıyı da ardından çekmişti. Karısına döndü. Kızarmış göz bebekleri ağlamamak için direndiğini seriyordu ortaya. Hare’nin başını iki elinin arasına aldı. 

“Rahatla biraz. Bu kadar kasma.” Göz kapakları kapanınca bir kaç damla yaş düştü. “Elimde değil.” Karısını göğsüne bastırdı. “Düzelecek.” 

Biraz sakinleşmişti. Kocasının huzurlu kollarında bulduğu rahatlamayı çok seviyordu. İlginç olan bu kadar çabuk alışmasıydı. Bazen bu soruyu kendine sormuyor değildi. Cevabını fark etmeden aldığı bir öpücük veya bir sarılma anından sonra unutuyordu. Cevap aramaktan vazgeçiyor kendini ve içindekileri akışına bırakıyordu. 

“Sen neden gelmiştin? Konuşacaklarımız var demiştin.” Kocasına tamamiyle unuttuğu anlatacakları aklına gelince soluğunu tazeledi. Ve anlatmaya başladı. 

“Bir daha ararsa ona geleceğini söyle. Bende seninle geleceğim. Telefon numarasını da bana mesajla gönder.” Fatih karısına fark ettirmemeye özen göstermişti. Fazlasıyla gerilmişti oysa. Tak sepeti koluna her kes kendi yoluna, diyecek değildi, Artuk. Fatih bunun bilincindeydi. 

“Kozlar onun elinde, isterse beni bir lafıyla rezil edebilir,” dedi Hare. Bundan çok korkuyordu. Herkesin her şeyi öğrenmesinden çok fazla korkuyordu. Hare’nin düşen yüzünden içinde gezindiği kasvetli ortamı fark ediyordu Fatih. 

“Hare,” dedi. 

“Efendim,” diyen ve kocasına soru dolu gözlerle bakan masum bir kız çocuğu gördü Fatih. Bir kaç saniye o kızı izledi. Sonrasında gülümsedi ve, “Saçların, saçların bağlıyken başka bir güzelsin,” dedi. 

Hayretle kalkan kaşlara sonrasında minik bir tebessüm eşlik etti. “Hadi oradan, açık bana daha çok yakışıyor.” 

“Kendini benim gözümden görebilir misin?” 

Gülüşü yüzünde dondu. Ne çok isterdi, kendini Fatih’in gözlerinden görmek. Başını eğerek iki yana salladı. “Göremem elbette.” 

Bir anda eski haline geri dönen kadının bu sefer ne için üzüldüğünü anlayamadı. Kalçasını masaya dayamış olan karısına oturduğu koltuktan bakıyordu. 

Koltuğunu biraz daha yaklaştırıp ellerini karısının beline sardı. Başını Hare’nin göğüs altına, karnına yasladı. “Senin, benim gözündeki yerine kimse çıkamadı. Hiç kimse. Ne kadar özel olduğunu bilemezsin.” 

Hare, bunu beklemiyordu. Kanı yine fokurdamaya başlamıştı. Fatih’in başını yasladığı derinin altında kelebekler dans ediyordu. Elleri istemsizce kocasının saçlarına yürüdü. Başını arkasına atıp sakinleşmeye çalıştı. “Bilemem evet,” diye mırıldandı. 

Kendisine her haliyle teslim olan kadından tek bir korkusu bile yoktu. Ondan beklediği her şeyi en muntazam şekilde yerine getiriyordu Hare. Buna her şey dahildi. 

Oysa Hare’nin bilmek istediği başka şeyler vardı. Kalbinin bu adama doğru koştuğunu biliyordu. Başka türlüsü aklına gelmiyordu. Bu heyecanları ilk defa hissediyordu. Hare, Fatih ona dokunduğu, gözleri birleştiği anda başka bir dünyaya geçiyordu. O yokken bile onu düşünerek heyecanlanan birinin bunu bilmemesi mümkün değildi. 

“Bilebilirsin bence,” dedi başını kaldırdı. Yeşil gözler buluştu. İçleri yeni yetme bir heyecan dalgasıyla savruluyordu. “Nasıl bilebilirim?” 

Fatih kadının göz bebeklerine derin derin baktı. Anlatmak istediği çok şey vardı ama dilinden dökülmüyordu. Ona, sen benim için gönderilensin, yaşamak için ikinci bir şanssın, diyemiyordu. Hare’nin kuşkuyla kısılan gözleriyle içindekileri kenara fırlattı. 

“Zamanla öğrenirsin, sen de ben de,” diyerek yerinden kalktı. Şaşkın bakan kadının dudaklarına eğilip ateşli bir öpücük kopardı. Ateşli olması kesinlikle kısa sürdüğü içindi. Doymamıştı. Hare’nin her an karşılık vermeye hazır olması ise kadını gözünde daha çekici hale getirmişti. 

“Yemeğe gidelim mi?” Elinden tuttuğu karısını Karahan’a yakalanmadan, otelden çıkardı. 

& 

Yakup Şahkıran koltuğundan İstanbul’un efsane güzelliğini seyredip sabah gördüğü yüzü düşünüyordu. Bu benzerlik aklının alabileceği bir şey değildi. Lakin tersi de mümkün değildi. Kadir… Hayatında tanıdığı en acımasız insandı. Kendinden sonra… 

Bir kez dahi ihanetine uğramamıştı. Kimseye güvenmeyen kendisi, Kadir’e güvenmişti. Bu güven yerle bir olmak üzereydi. Aklından geçenler doğru çıkarsa, kızının da yaşıyor olma ihtimali vardı. Aradan geçen yirmi sekiz yılı düşününce böyle bir şeye ihtimal veremedi. 

İçi içini kemiriyordu ki kapısı çalındı koltuğunu tersine çevirdi. “Konuş!” dedi katı sesiyle. 

Burhan karşısında durdu ve bir robot görünümünde konuşmaya başladı. “Adı, Fatih Kırımlı,” Yakup’un çehresi kasıldı. Yüzünün rengi tamamen siyaha döndü.

“Anne adı Sena. Baba adı Kartal. Anne ve babası yaşamıyor. Fatih Kırımlı on sekiz yaşındayken ölmüşler. O günden bu güne bir kişi bünyesinde yaşamış. İşletme fakültesi mezunu. Atabey otellerinde özel danışman. Uzun yıllar Karahan Atabey’in asistanı olarak çalışmış. Daha sonra danışman olmuş. Aynı zamanda da otelin hissedarı.” 

“Karahan Atabey…” dedi kendi kendine. Burhan’a baktı. “Turgut Kara’nın oğlu.” 

“Evet efendim. Turgut Kara’nın oğlu. Fatih Kırımlı aynı zamanda da Turgut beyin de manevi oğlu. Yakın çevre bunu biliyor. Karahan Atabey’in de kardeşim diyormuş.”

Arkasına yaslandı. Biraz içi ferahlamıştı. Yinede emin olmak istiyordu. “Bunlar yetmez. Bunu herkes bulabilir. Bana daha köklü bilgilerle gel. Anne babası ölmüş ve başka kimsesi yok mu? Aileyi iyi araştır.” dedi. 

Burhan başını eğdi ve başka söylecek bir şeyi olduğu için bekledi. Adamının niye beklediğini bilen Yakup eliyle işaret verdi. “Konuş!” 

“Efendim. Az önce bir bilgi geldi. Üç ayrı yerden adamlarımızı kaldırmışlar. Nerede oldukları ve kimin yaptığı belli değil. Adamlar sırra kadem bastı.” 

“Beni niye ufak işlerle meşgul ediyorsun?” diye kükredi. 

Burhan etkilenmedi. Alışık olduğu sahnelerdi. “Büyük başlardan haber geldi. Ortada bir dümen olduğundan şüphe ediyorlar. Üç adamın birden ortadan kaybolması normal değil. Üçü de en iyi torbacılardan. İstanbul da elimiz ayağımız olanlardan. Toplantı teklif ettiler.”

Bir ay önce kaybolan mallar ve bu kaybolan adamlar ile iyice işkillenen Yakup Şahkıran arkasına yaslandı. Düşmandan çok neyi vardı ki? Hangisi nereden bilecekti. “İyice araştır, toplantıyı da ayarla, çık!” dedi. 

Burhan çıkınca eski pozisyona geri döndü. “Fatih Kırımlı…” diye mırıldandı. Turgut Kara ile arası hiç bir zaman iyi olmamıştı. Ona götürdüğü iş birliği tekliflerine hiç bir zaman yanaşmamıştı Turgut Kara. Ne dosttular ne düşman. Bu işin peşini bırakmayacaktı. Sena ve Kartal onu ikna etmemişti. 

“Kadir sana kıyamadıysa, Burhan kıyar,” diyerek gülümsedi. 

&

“Ablaların en güzeli.” 

Aslı, bir gözünü kapatıp diğerini makinaya soktu. Karşısındaki sekiz yaşında olan kız çocuğunun gözünde ileri derece de miyopluk vardı. “Ablan kurban Fatih’im hadi dökül. Bu kadar yağ yeter bana,” dedi. 

Fatih’in gülme sesini duymuştu Aslı. “Biliyorum, çalışıyorsun seni yormak istemiyorum. Sadece akıl danışacaktım.” 

Aslı gözlük numaralarını kağıda yazıp, küçük kızın annesine uzattı. “Orada yazıyor. Bu hastaneye bu belgeyle gittiğinde seni yönlendirecekler,” dedi. 

Kadın tatlı bir tebessümle teşekkür edip ayrılınca Aslı arkasına yaslandı. “Ne için?” 

“Sence ablam?” 

“Valla bana kalırsa ben şeyi çok merak ediyorum Fatih.” 

“Neyi?”

“Hangi ara evlenmeye karar verdiniz? Mesela, kör kütük aşık mı oldunuz? Bak bunlar benim için mevzu. Sonra başın sıkışacak içinden çıkamayacaksın da bana geleceksin gibi bir his taşıyorum.” 

“Yalan söylersem anlarsın sen o zaman.” 

“Hiç şüphen olmasın kardeşcim, anlarım.” 

“Âşık olarak evlenmedik. Ama bu karımı sevmediğim anlamına gelmesin. Hare benim için çok değerli.” 

Tam da tahmin ettiği gibiydi. Aslı bir anda evlenmiş olmalarını başka şeylere yormuştu. Fatih için bir amaç, Hare için bir kurtuluş. “Peki beğendim. Sadede gel.” 

“Sence de Hare için bir şeyler yapmam gerekmiyor mu?” 

“Bence geç bile kaldın. Karahan devesini nasıl zaptediyorsun.” 

“Bunu abim duymasın.” 

“Bir de selam söyle,” 

“Ben bir şey duymadım,” dedi Fatih gülerek. “Senin engin fikirlerine ihtiyacım var, abla.” 

&

Aracın kapısını açıp bindi. Çantasını arka koltuğa atıp kocasına baktı. Işıl ışıl parlayan yeşil tanelere bayılıyordu. Bir de o kıvrılan dudaklara… 

Kendini frenlemek istemedi. O kocasıydı. Fatih her hareketini içinden geldiği gibi yaşıyordu. Hemde kendi üzerinde. O neden yaşamasındı. Uzanıp iki eliyle adamın yüzünü kavradı ve dudaklarına kısacık bir buse kondurdu. Aynı hızla önüne dönüp kemerini takmaya çalıştı. 

“Nereye gideceğiz?” 

Ama Fatih hala öpüldüğü yerdeydi. Hare den gelen ani sevgi gösterisi kalbinde bir delik açmıştı. Kan pompalayan adamın kalbi daha hızlı çalışmaya başlamıştı. Gözleri şaşkınlık ve heyecan içeren haliyle hala Hare’nin üzerindeydi. Tekrardan, “E nereye gidiyoruz?” Kocasına döndü ve adamın kendini izlediğini fark ettiğinde kaşları çatıldı. “Neyin var?” 

Hare’nin sesiyle ayılan adam önüne döndü. “Hiç dalmışım,” diye mırıldandı. “Sürpriz. Arkana yaslan, hatta uyuyabilirsin. Dün geceden uykusuzsun zaten.” 

“O kadar uzak mı? Ayrıca sende benimle uyanıktın. Sende benim kadar uykusuzsun.” 

Bir eli direksiyonda kalırken diğerini de koltuğa yaslayıp Hare’ye döndü. Yüzünde gülümseme ve o bilindik bakışa gözleriyle dokundu Hare. 

“Benim canım karıcığım, kocasını da mı düşünürmüş?” 

Hare’nin uzun zamandır uyuyan iç sesi şaha kalktı. Kalbi derisinin altından dışarı çıkmak istercesine atmaya başlamıştı. ‘Kızım bu adam bizi içine çekiyor. Acayip deli Manyak bir şey çıktı. Bakarken öldürecek bizi…” 

“Senin beni düşündüğünün yarısı kadar bile düşünebiliyorsam ne mutlu bana kocacığım.” 

“Hmmm,” diyerek dudak büktü Fatih. “Az önceki öpücükten yine isterim. Varlığını hep belli et bana. Kendini hissettir. Bunu sevdim.”

Saçındaki tokayı çıkarıp saçlarını eliyle kabarttı. Kendiyle ilgileniyor gibiydi. Fatih’in sözleri çok hoşuna gitmişti. Adam için delirdiğini belli etmek yerine işi deliliğe vurdu. “Canın sağ olsun hayatım. Fazlası garanti.” 

Kahkaha sesine kendisi de katıldı. Fatih ile gülmek bile güzeldi. Yok yere… ortada hiç bir şey yokken… 

“Hare,” dedi gülümsemesi yüzünde huzura yayılırken. Ona baktığında başka bir şey hissetmiyordu. Huzur diyordu ona. Pas tutan kalbi başka bir şeye inandırmıyordu. İhanetin en ağır darbesini yemiş olan kalbine kanmıyordu. Bencil bir hikaye vardı zihninde. 

Aşk yalan! 

Ama Hare her haliyle gerçekti. Hare’yi aşkla buluşturduğu gün başına ne geleceğini bilmiyordu. Öyle bir günün gelmesinden korkuyordu. Şuan için bildiği tek gerçek Hare onundu ve mutluydu. Fazlasına, ihtiyacı yoktu. 

Başını yasladığı koktuk başından kaldırmadan döndü. “Evet.” 

Dirseğinden tuttu. Yavaşça kendine çekti. Kolunu Hare’nin sırtından geçirip kadını kendine sardı. Saf bir teslimiyetle kocasının göğsüne sokuldu. Sorgusuz, sualsiz girerdi bu kollara. Girmişti ve hiç pişman olacak gibi değildi. Derin nefesiyle iç çekti. “Bana ne yapıyorsun bilmiyorum ama sana her geçen daha çok bağlanıyorum Fatih.” Açıkça yüreğini ortaya koymuştu Hare. Aynı şekilde karşılık beklemesi kadınca bir iç güdüydü. Kadın, hissettiği yerden hissedilmek isterdi. 

“Sen bendeki yerini bilsen,” dedi saçlarından öperek. “İyiki benim karımsın. Hep hayatım da kal.” 

Hare’nin de tek istediği buydu. Ölene kadar Fatih ile yaşamak. Hayata dair tek istediği bu adamdı. Onunla bulmuştu yolunu. Onunla her duyguyu öğrenmişti ve devam ediyordu. Bilmediği, çok fazla güzel duygunun var olduğunu yeni yeni fark ediyordu. 

‘Bizi seviyor,” diyen iç sesine, ‘kendini kandırma! O aşka inanmıyor. Onunla yaşamak çok güzel ve fazlası için yorulma.’ İçindeki kız omuz silkti. Hiç hoşuma gitmemişti. 

‘Sende inanmıyordun. Evet aşk acımasızdı. Çok ağladık. Gerek yok dedik. Olmuyormuş öyle, Fatih’e kapıldık kör müsün?’

İçinden çıkamayınca gözlerini kapatıp kocasına daha sıkı sarıldı. Bazen içimizdeki insan bize ne derse desin biz tam tersini yapmakta ustaydık. Hare de bu işte uzmandı. ‘illaki aşık olacak değilim, değiliz. Böylede güzeliz.’ Düşüncesiyle hareket edecekti. Sabrının onu götürdüğü yere kadar… 

“Bak sen teklif ettin, öyle madem kalıyorum.” Başını kaldırıp gülen gözlerini buluşturdular. Karısını burnunun ucundan öptükten sonra serbest bıraktı. “Gidecek olabilecegini kim söyledi?” 

Gözleri büyüyen ve ağzı şaşkınlıkla acılan kadına, tek kaşı havada gülümsedi. “Dengesiz adam, sen demedin mi kal diye?” 

Arabayı çalıştırıp caddeye çıkardı. Kendini parçalayacak gibi bakan karısına kısa bir bakış atarak yola odaklandı. “Benim ki dua. Sana bunu teklif bile etmem. O kadar da kibar biri değilim. Benim olansın, benimle kalacaksın.” 

Hare daha da fazla şaşırmıştı. Bir gün kendisinden sıkılacak, bırakıp gidecek diye korktuğu adam kendine onunla kalacağına dair emirler veriyordu. Sessizce önüne döndü. Yüzünü camdan tarafa çevirdi. Fatih görmüyordu ama Hare gülümsüyordu. 

‘Gül tabi, Allah’tan belanı mı arıyorsun?’

iç sesine bile güldü. Omuzları kımıldayınca Fatih ağladığını düşündü. Hayır ileri gidecek bir şey de dememişti ama… 

“Hare?” 

Hare yüzünde engel olamadığı gülümsemesiyle boş bulunup kocasına döndü. “Efendim,” demesiyle sesindeki tatlı tınıya kaşlarını çattı Fatih. Hare’ye bakmak için yüzünü çevirdiğinde güldüğünü görmüştü. Tekrar yola döndü. “Koltuğu yatır, uyu biraz.” diyebildi. 

“Sen emret kocacığım.” 

Adamın içini bir hoş ettiğinden habersizdi. Hare öfkeliyken ayrı çekici, tatlı, söz dinleyen biriyken ayrı bir dünya idi. Her türlü gideri olan bu kadına bayılıyordu. Aklının her köşesi Hare ile doluydu. 

Şehir içinden çıkamamıştı henüz. İstanbul trafiği inci gibi dizilmiş yüzlerce araba eşliğinde güç bela ilerliyorlardı. O kendi içinde düşünüyordu. Hare de koltuğunu yatırmış ellerini başının altına almış uzanıyordu. Uyumadığını biliyordu. Ama dokunmuyordu. Ona kendiyle yalnız kalma fırsatını vermek istiyordu. O içinden çıkamazsa kendisini zaten buluyordu. 

İlerledikçe gözüne ilişen dev fotoğraf dikkatini çekmeye başlamıştı. Gözlerini kısıp baktı. Yanlış görmek için neler vermezdi. Kendisinin üstü yok. Karısının hali yarı çıplak denecek kadar açık. “Hare?” 

İlk seslenişte gözlerini açtı Hare. “Söyle canım,” diye yanıt vermesi kocasını biraz yumuşatacak gibi olmuştu ama önünde büyüyen görüntü yeniden kıskançlık damarlarını kabarttı. 

“Dışarı bak!” diyen sert sese kaşlarını çattı Hare. Hızla doğrulup etrafına bakındı. Gördüğü ile adamın neye kızdığını anladı. “Buna neden kızdın ki, birlikte çalıştık. Hatırlatırım, ikimizde gönüllüydük.” 

“O zaman karım değildin. Başımı hangi taşa vurmalıyım? Şimdi tüm İstanbul senin bacaklarını ve göğüslerini izliyor.” Dişlerini sıktı ve başını camdan tarafa çevirdi. 

“Yalnız tüm İstanbul değil, Türkiye olacaktı canım, ayrıca sende çıplaksın. Beni görüyorlar da sen görünmez misin?” 

Karısına döndü. Kıskançlıktan gözü dönmek üzereydi. “Bunları kaldırma imkanımız var mı?” 

“Artık çok zor. Belki olabilirdi. Ama artık imkansıza.” 

Öfkesini bastırmak için derin nefes aldı. Kabul ettiği güne daha çok pişman olacaktı…. 

Kocasını uzaktan izledi bir kaç saniye. Bu kadar öfkeli halini ilk defa görüyordu. Yaklaşmaya biraz korkuyordu ama geri adım atamazdı. Bir kez yaparsa her zaman geri dururdu. “Canım o zaman sen de bende özgürdük. Buraya geleceğimizi nereden bilirdik.” diyerek kocasını omzuna yaslandı. 

Karısının bir günahı yoktu. Kendinin de öyle Hare haklıydı. Yinede bir şeye memnundu. Azra’nın teklifini kendi kabul etmeseydi, bu boy boy resimlerde kendi yerine başka bir erkek olacaktı. İşte o zaman delirebilirdi. Kolunu kaldırıp Hare’yi bedenine yasladı. 

“Haklısın, neyseki yanındaki benim.” 

“Zaten sen olacaktın. Seni kandırdım.” diyerek kahkaha attı Hare. Bir yola bir de karısına bakan Fatih şaşkınlıkla anlamaya çalışıyordu.

“Ne demek kandırdım?” 

Bir kolunu kocasının ensesine uzatıp boynundan öptü. Kocasının kaslarının gerildiğini ellerinin altındaki tenden hissediyordu. Hare dokunur dokunmaz tüm sinirleri alınmaya başlamıştı. Narin bir bedenin kendisi üzerindeki etkisine inanamıyordu. 

Kulağına doğru fısıldadı. “Sen kabul etmeseydin, ben de etmeyecektim. Başka biriyle çıkarım diye kandırdım seni.” 

Başını aşağı yukarı salladı Fatih. “Bunun acısını fena çıkaracağım, demek beni kandırdın?” 

“Ya öyle yaptım. Senin kabul etmemeni çok istedim ama, ettin.” 

“Sen de bana başkasıyla olacağını demeyecektin, yoksa benim de niyetim yoktu.” 

“Kendi oyunumuza mı geldik şimdi?” 

& 

Bir saatlik yol iki saate çıkınca Hare uyuya kalmıştı. Fatih’in de tek isteği uyumasıydı. Uyanık olsa yolu tanıyacak ve bin tane soru soracak belki de gitmek istemeyecekti. 

Her zaman, ertelenen şey daha kötüye gitmekten başka bir işe yaramazdı. Kartları her daim açık oynayan net biriydi Fatih. Karısının bu ikilemden bir an önce kurtulmasını istiyordu. Olabilecekse eğer, daha mutlu günlere, gözleri gülerken uyanmak istiyordu. 

Bebek gibi uyuyan karısına çevirdi başını. Saçları tüm yüzünü kapatmıştı. Arabanın sarsıntısı beşik vazifesi görüyor olmalıydı ki derin ve tatlı bir uyku çektiği belliydi. 

Hare’yi izlerken hayatta ondan başka bir şeye sahip olmasının çok değer arz etmediğini düşündü. Yanında o vardı. Başka ne olabilirdi ki? Genişleyen göğüs kafesine kızı sokmak istiyordu. Hare hep orada kalmalı ve her zaman içinde büyüyen ateş gibi yanmalıydı. 

Bu hisleri tanıyordu, belki de tanımıyordu. Bildiğini zannettiği duygulara tersti. Daha önce hissetmediği teslimiyeti karısın da görüyordu. Kendi sırlarına rağmen açık yürekli olan bir kadındı Hare. 

Ona Ela’yı anlatmayı asla düşünmüyordu. Geçmişi ona anlatarak aklına olur olmadık şeyler gelmesini istemiyordu. O kadın gitmişti ve nefreti kalmıştı. Bunun ikisine de getirisi olmayacaktı. 

Hare gibi bir kadına sahip olduğu düşüncesi kanını kaynatıyordu. Onu her zaman görmek, dokunmak, sarılmak ve kollarından çıkmasına asla izin vermemek hissiyle boğuşuyordu. Her fırsatta kadına sokulması, bu yüzdendi. Bunu kendisi de biliyordu.

Aklında binlerce düşünceyle park etti. Birazdan başlarına gelecekler için üzgündü ama bu şarttı. Bu evden ayrılırken daha mutlu ve daha huzurlu bir Hare istiyordu. Elini hiç bırakmayacaktı. Karısının üzerine eğildi. Saçlarını ileriye itti. Açılan yanağına uzandı. Kokusunu içine çekerek uzun sayılan öpüşünü, Hare’nin onu öpen dudaklarıyla biraz daha bastırdı. Biraz geri çekildi. Mahmur yeşil gözlere baktı. 

“Geldik.” 

Arabanın üst camından batan güneşin kızıllığını gördü. Gök yüzünden başka bir şey görmüyordu. Yerinde gerinip doğruldu. Etrafına bakındığında gözleri sonuna kadar açıldı. Dedesinin çiftliği… 

“Sen çemkirmeden, ben söyleyeyim güzelim; deden seni çok özlemiş. Bana da öyle bir bağırdı ki anlatamam. İzinsiz evlendiğimiz için baya bir fırça yiyeceğiz. Babaannen en sevdiğin yemeği ve üzrine de ev baklavası açtı.” 

Onca sözün üzerine;

“Beni kandırdın!” dedi. 

“Hayır sürpriz yaptım. Şimdi içeri giriyoruz ve unutma seni çok seviyorlar. Hem deden, babaannen, hem de,” dedi ve durdu Hare’nin gözlerine baktı. Korkuyla kısılan gözler gülsün diye neler vermezdi. İki eliyle kadının başını kavradı. Alnına ‘Ben hep yanındayım korkma’ güveni veren busesini bıraktı. Sözlü olarakta anlattı.

“Sen benim karımsın. Ne bir Asilkan ne de bir Kara’sın. Ben yaşadığım sürece sana kimse zarar veremez. Kalbini dahi kıran olursa,

karşısında beni bulur. Ben bu sözleri söylerken gücümü senden alıyorum. Beni sana çeken şeyin aslında içindeki ve dışındaki cesur kadın olduğunu bil. Ben, sendeki cesur kadını seviyorum,” bir buse daha bırakıp yüzüne baktı. 

Kalbi ve aklı karman çorman olmuştu. İyi edeyim derken daha çok hasta etmişti. İçeride görecekleri ile kocasının son sözleri beyninde birbirine girmişti. Üzüntüyle atan kalbi bir anda seviyorum, sözüyle heyecanla atmıştı. Başını aşağı yukarı salladı. Ama tamamen karışmıştı. Fatih’in sözlerini tekrar etmeye başladı. En azından güvenin ana vatanındaydı. 

Fatih inerken o da kapı koluna uzandı. Sıcacık bir yaz akşamıydı. Esen meltem saçlarını hafifçe savurdu. Etrafına bakıldığında çiftlik girişindeydiler ve etraflarında abilerinin arabaları vardı. Beş araba yan yana duruyordu. Büyük eller narin ellerini sıkıca kavradığında gözleri buluştu. “Hadi gel.” 

Eve giden uzun patikaya baktı. Ne zamandır gelmiyordu? Dedesi yine köklü bir değişim yapmış olmalıydı. Arnavut kaldırımlarını anımsatan görüntüye hayran oldu. Çimleri de kesin bugün biçmiş olmalıydı. Ağacı geldi aklına. Dedesi daha küçük bir kız çocuğu iken ona bir ağaç dikmişti. Gülümsedi. “Biliyor musun, benim burada bir ağacım var.” 

Merakla karısına döndü. “Öyle mi, ne ağacı?” 

“Bir tarafı elma, diğer tarafı erik.” 

Kaşları çatıldı ve bir an düşündü. Onun bu şaşkın haline küçük bir kahkaha attı Hare. “Nasıl oluyor o diye düşünüyorsun. Aşılama tekniği ile yapmıştı. Dedem çok beceriklidir.” 

“Dedesi varmış ta becerikliymiş,” diyerek karısının burnunu sıkıp alaya aldı. Tekrar çekerek yolu takip ettiler. “Abimin de var. Hatta dedem Ali Poyraz içinde dikti bir tane,” dedi. 

“Bak bu güzel haber. Bir tane de bizim çocuğumuz için hazırlasın.” 

Bir bebek en büyük korkusuydu. Biliyordu, uyuşturucu kullanan insanların bebek sahibi olmalarının çok zor olduğunu, olduğu takdirde de engelli doğuyor olduklarını. Bir anda tüm sevinci yerle bir oldu. Sessiz kalan kadına döndüğünde durdu. 

“Ne oldu?” 

Sıkıntıyla dağılan yüzünü toparlayamadı. Bunu ondan saklayacak değildi. Fatih’e her zaman açık olacağına söz vermişti. 

“Sen baba olmak istiyorsun ama benim kullandığım lanet olası haplar yüzünden, bebek sahibi olmam çok zor.” dedi ayak ucuna bakarak. 

Karısının elini bırakıp omzundan tutup kendine yasladı. “Şimdi olmazsa sonra. Sonra da olmazsa kader diye bir şey var. Allah isterse taşa bile can verir. Bunu mu dert ediyorsun?” 

Hiç bir şey diyemedi. Bu nasıl bir adamdı. Nasıl güzel bir kalbe sahipti. Kesinlikle asil bir soydan geldiğine inandı. Fatih öylesine biri değildi. Ne kendisi, ne bilinmeyen ailesi… 

Bacağına yapışan bir çift minik ellerle yerinden sıçradı. Fatih karısını bırakınca başını eğip baktı. Hare de başını eğmişti. 

Saçları iki yanında bağlanmış yeşil gözleriyle kendisine benzeyen minik Aslınaz… 

“Hala.” 

&