Eylül 6, 2020

16. Belli Olmuyor mu?

ile payelll

 

 

“Hala.” diyen minik kız bir kez daha vurdu halasının bacağına. “Al beni.” Kollarını havaya açmış Hare den gelecek sevgiyi bekliyordu. Fatih gülümseyerek izliyordu.

Hare, eğilip Aslınaz’ın boy hizasına indi. Sevimli yüz ifadesini inceledi. Yüzünde kocaman gülüşüyle kocasına baktı. “Bu kız bir dahi.” 

“Halası sensin.” 

“Yok hayatım hiç bana yorma, adı Aslı.” Aslınaz bir anda halasının boynuna sarıldı. Hare, minik bedeni kollarıyla sarıp ayağa kalktı. “Sen nerdeydin?” Aslınaz minicik elleriyle Hare’nin yüzünü avuçladı. 

Hare yeğenini sesli şekilde öptü. “Ben gittim evlendim. Ban sana enişte getirdim.” Eliyle Fatih’i gösterdi Hare. 

Aslınaz Fatih’e bakıp halasına döndü. “Hayır, o benim amcam,” dedi. “Enişte değil.” Kendi lisaninda söylediği yamuk harfleri ile kız daha sevimli bir hale geliyordu. Ama Hare amca, sözüne takılmıştı. 

Kaşlarını çatıp kocasına baktı. “Sana amca mı diyor?” 

“Evet. Ben onun amcasıyım.” 

Küçük kız kollarını halasına tekrar sardı. Ağır ağır eve doğru yürümeye başladılar. Sesler duyulmaya başlanmıştı. “Karahan, Aslınaz nerede?” diye bağıran Nazlı’nın az sonra ortalığı ateşe vereceğini biliyordu Hare. 

Görüş alanına giren ailesi ile başını önüne eğdi. Onlara ne diyeceğini bilmiyordu. Nasıl davranacağı hakkında fikri yoktu. 

Karahan ayağa kalktı. Etrafına bakınmaya başladı. Çok büyük bir çiftlikti. Görebildiği yerleri taramaya başladığında, gözleri kardeşini seçti. Kardeş sevgisinin adıydı Karahan. Koskoca adam ağlamak istemişti. Gözlerini kapatıp derin nefes eşliğinde ellerini cebine soktu. “Halasının yanında,” diye seslendi. 

Bile isteye yüksek tuttuğu sesini Hare duymuştu ve kucağındaki küçük kıza daha sıkı sarıldı. Omzundan tutarak güven veren kocası eve doğru yönlendirdi. Hare’nin ayakları geri gidiyordu. Fatih olmasa buraya asla gelmezdi. Bu raddeye bile gelmezdi. Gelemezdi. 

Hilmi bey oturduğu yerden ağır ağır kalktı. Kucaklarına torunları diye aldıkları bu kızı ölünceye dek torunu olarak bilecekti. Hem karısı hem kendisi. 

Verendanın beş basamaklı merdivenlerini çıktılar. Kucağındaki kızı indirdi Hare. Evin içine doğru koşarak girdi Aslınaz. Eve girerken bağırıyordu. “Anne halam geldi.” 

Evin içinden, kahkaha sesleri geliyordu. Anlaşılan hepsi buradaydı. Kahkaha atan sesleri tanıyordu. Mutfakta olmalıydılar. Karahan ve Hilmi bey birlikte kahve içmişlerdi. Biten fincanlar bunu işaret ediyordu. 

Başını kaldıramıyordu Hare. Ama kocası bir mermer gibiydi. Bu gücü nereden alıyordu bu adam? Ona hayret ediyordu. Dedesi istediği zaman çok sert biri olabilirdi. Ama Fatih için çok önemli değilmiş gibiydi. 

Ellerini arkasına alan yaşlı adam, önce Fatih’i süzdü. Fatih, yüzünde tebessümüyle enerji saçıyordu. Hilmi bey ile bugün içinde konuşmuştu. Aslı’nın fikri olan bu gece burada toplanma ve çözmeden de ayrılmayın, sözleriyle buraya kadar gelmişti. 

“Dedeciğim,” dedi. Hare’nin kaşları çatıldı. Uzanıp dedesinin elini öpen kocasına şok ifadesiyle baktı. 

“Hoş geldin damat.” Dedesinden duyduğu sözlerle bu sefer havalandı kaşları. “Hoş bulduk, size torununuzu getirdim.” diyerek karısını önce çıkardı. Hare başını biraz kaldırıp dedesine alttan baktı. 

Ben senin torunun değilim ama beni yinede sevebilir misin? Demek istemiyordu. Hiç bir şey konuşmak istemiyordu. Eskisi gibi olmak istiyordu. 

“Hare,” dedi. Hare başını tamamen kaldırdı.

“Efendim.” 

“Ayıp değil mi kızım, gelip dedeni öpsene, sarılsana…” 

Gözleri dolmuştu. Yüreğinden sevgi ve şefkat dışarı taşıyordu. Dolan gözlerine inat gülümsedi. Bir adımlık mesafeyi kapatıp kendini dedesinin kollarına bıraktı. “Affet beni,” diye mırıldandı sessizce. 

Karahan kardeşinin kendine ne zaman bu şekilde sarılacağını düşündü. Bir kez sıkıca sarsılsaydı. Bir kez içten, bu günki gibi abi, deseydi. Neler hissedeceğini merak ediyordu.

“Affedilecek biri varsa o da sen değilsin, rahat ol.” Sesli söylediği sözleri Fatih’te duymuştu. Karahan da. 

Dedesinden ayrılan kızın gözü Karahan’a ilişti. Kardeşinin nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu görebiliyordu. Ondan bir tepki beklemediğini anlatmak için arkasını döndü. 

Evin kapısında bir an da beliren kadınlara baktı. Hepsi buradaydı. Aslı bile bu partiyi kaçırmak istemediği için gelmişti. Zeynep ve Azra da olmazsa olmazdı. Hare, kız kardeşlerini görünce ne yapacağını bilemedi. Hepsi buradaydı ve hepsi gözünün içine bakıyordu.

Ama Nil ne yapacağını, biliyordu. Kaç zamandır bilenip duruyordu. Karahan engel olmasaydı çoktan kapısına dayanmıştı. “Çekilin bir şöyle,” diyerek kadınları yarıp öne çıktı. 

Hare’nin karşına geçip durdu. Hare şaşkın, Nil öfkeliydi. “Nerdesin lan sen?” 

Gözleri fal taşı gibi açıldı. Soru beynini delip geçti. Ne diyordu bu kız? Omuzlarını kaldırdı. Hare kimseye ezilmezdi. Laf isteyene lafını verirdi. Ve bir kız kardeşin ne olduğunu bilmiyordu. “Ne diyorsun sen?” 

“Elinin körü, gerizekalı. Sana nerede olduğunu soruyorum. Ne biçim kardeşsin sen?” 

“Nil!!!” diye kükreyen Karahan’a elini uzattı Nil.

“Sen karışma abi, onun bize bunu yapmaya hakkı yok. Ama biz hanımefendinin keyfini bekliyoruz.” 

“Vay çok sert oldu,” dedi Zeynep. Azra tırnağını ısırmakla meşguldü. “Dövecek bak diyim size.” 

Aslı, “Ay nerde ya… saç baş girseler de izlesek. Hiç kardeş kavgası da görmedim.” dedi. 

“Aşk olsun abla, deseydin ben seni döverdim.” diyen Asya’ya ağır çekimle tek kaşı havada döndü Aslı. “Beni döveceksin, bacaklarını kırarım senin.” 

Bakışlardan korkan Asya, “Ablam, sen yaparsın. Affet beni,” diyerek kollarını Aslı’ya doladı. “Abla, deme! Deme! Asya vallahi bir gün bu yüzden döveceğim seni…”

Fatih kuşkulu gözlerle süzdü Nil’i. Karışmak gibi bir niyeti yoktu. Uygun gördüğü yere kadar tabii… 

Hare’yi kolundan tutup merdivene çekti Nil. Gözlerini sinirle kapatıp kolunu sertçe çekti Hare. “Senin derdin ne?” diye bağırdı. 

Nil onu duymamış gibi, elinin tekini Hare’nin saçına daldırdı. Bir eliyle de kolundan tutup aşağı inmesi için dikkatle çekti kızı. Elini saçına götürüp Nil’den kurtarmaya çalıştı ama nafile çabaydı. Nil baya baya öfkeliydi. “Gebertirim seni Hare. Çok canımı sıkıyorsun. Haspamın peşinde geziyoruz.” 

Fatih peşlerinden bir adım atıp durdu. İçinden kendine telkinler verdi. Sabır. Olacak.

“Bırak beni.” 

Nil, boşluğa getirip itti Hare’yi. “Bağırma bana, ben senden büyüğüm.” 

Öfkesi dağ olan Hare bu kızın amacının ne olduğuyla ilgilenmiyordu artık. “Manyak mısın sen? Ne yaptığını sanıyorsun?”

Rüzgâr eşliğinde çiftliği dolaşmaya çıkan beylerde ufukta gördükleriyle adımlarını hızlandırıp yanlarına geldiler. Nihat, karısının neler düşündüğünü biliyordu ama bunları hayata geçirmesini, hemde burada herkesin önünde, beklemiyordu. 

Nil’in koluna yapıştı. “Nil saçmalama, ne yapıyorsun?” diye sessizce uyardı. Kolunu silkeleyip kurtardı kocasından. “Ne saçmalaması Nihat. Bu iş bugün bitecek. Bu hanıma kalırsak ohoo daha çok bekleriz.” 

“Bu şekilde olmaz. Lütfen sakin davran.” Karısına anlatıyordu ama onun kendisini takmayacağını da biliyordu. 

Fatih’le göz göze geldi Hare. Hare’nin gözünden çıkan kıvılcımların hiç iyi yerlere gitmeyeceğini fark etti Fatih. Adımlarını merdivenlere yöneltip aşağı indi. 

Yanlarına gelip durdu. “Nil, abartmasan,” diyebildi. 

“Bırak, ne derdi varmış söylesin. Ondan korkmuyorum.” Kocasını eliyle geriye gitmesini işaret etti. 

Turgut Kara kenarda öylece izliyordu. Kızlarının ilk kavgasına şahitlik edecekti. Biraz keyifli bile sayılırdı. Ama Rüzgâr için aynı şey geçerli değildi. “Sen ne dikiliyorsun orada? Alsana kardeşini kardeşimin üzerinden.” Karahan kendine söylenen cümleye burun kıvırdı. “Sana ne Rüzgâr. Senin kardeşinse onun da kardeşi. Öldürecek değil ya,” dedi. 

Duru, masum ve iyi niyetli ablaanne Duru. Kimseye kıyamıyordu. Kocasının yanına gidip üzüntüsünü paylaşmak istedi. Kızlara dönüp, tatlı bir ifade ile ikisi arasında göz gezdirdi. “Yara bere istemem. Kansız bir dövüş olsun.” dedi. 

Verandanın parmaklıklarına yaklaşıp izlemeye başladılar. Aslı kocasına seslendi. “Aşkım, gel yanıma. Buradan daha net.” dedi. 

“Aslı kez şunu!” dirseğiyle dürttü Nazlı. Kıvılcım çakan gözlerini Nazlı’ya çevirdi. “Dürtme beni, vallahi bende seni döverim,” dişlerinin arasından fısıldadı. 

Kocasına doğru sokuldu Nazlı. Bazen ürkütücü olabiliyordu Aslı. 

Nihat, hala karısının kolundan tutuyordu. “Nil lütfen karıcığım, başka türlü çözebiliriz.” Fısıltıyla söylediği sözleri Nil duymazdan geldi. Kokunu kurtardı. Hare’nin üzerine yürüdü. “Utanmıyor musun sen bu kadar insanı arkanda dolandırmaya?” 

“Ben mi dedim dolansınlar diye?” 

“Sen demedin ama bize bir adım mı attın? Beş yaşındaki veletler gibi köşe bucak kaçıyorsun.” 

“Sana ne Nil. Sana ne! İstediğimi yaparım.” Nil’i baştan ayağa süzdü. “Ne bu halin, elmanı mı çaldım. Bu öfke niye? Rahat bırak beni.” Fatih’e döndü hızla. “Götür beni buradan!” dedi. Fatih’in ise hiç niyeti yoktu ve biri bir an önce bir şeyler yapmalıydı. 

Parmağını Hare’ye salladı Nil. “Hiç bir yere gidemezsin. Bu iş burada çözülecek. Sen kendini ne sanıyorsun? Bir tek sen mi üzülüyorsun? Bir senin mi canın yanıyor?” 

Rüzgâr eliyle yüzünü sıvazladı. İçi gidiyordu ama elinden hiç bir şey gelmiyordu. “Sakin ol,” diye mırıldanan karısına üzgün yüz ifadesiyle başını salladı. Karahan ağzı kapalı çenesi gergin şekilde bu kısa filmin bir an önce bitmesini istiyordu. Nil bir deliydi. Hare de ondan aşağı kalır değildi. 

“Kes şunu Nil, kes!” diye avazınca bağırdı. Ellerini kulaklarına kapadı. Fatih bir adım atacak gibi oluyor ama kendini geri çekiyordu. Bu olmak zorundaydı. Her şey onun iyiliği içindi. Ama bu şekilde, ama başka şekilde. 

“Kesmeyeceğim! On yedi gündür bekliyoruz. Hem de yirmi yedi senenin üzerine. Sende hiç mi vicdan yok? Sen bizi tanımıyor musun?” 

“Sizi tanıyorum kahrolası. Tanıdığım için kaçıyorum anlasana!” Ellerini havaya kaldırıp tekrar bağırdı Hare. 

“Senin bu yaptığın bencillik. Kendini matah bir şey sanıyorsun. Senin kardeşin oldu da bizim neyimiz oldu. Sen çok üzüldün de biz çok mu mutlu olduk? Körsün sen,” diyerek elini havada salladı Nil. 

Hare duyduklarına inanamıyordu. Kendi düşüncelerine zıt yönde fikirlere sahiptiler. O herkesin iyiliği için uzak durmaya çalışıyordu. Anlaşılan o ki kendini beğenmiş biri olarak algılanmıştı. 

“Korkaksın sen!” dedi Nil, harareti azalan sesiyle. 

Tüm cesur yanına rağmen bir korkaktı. Ama korkusu bambaşkaydı. Bunu kimse görmüyor muydu? Başka korkuları vardı evet, ama Hare asla korkak biri olmamıştı. Hayatındaki her şeyi cesaretine borçluydu. 

“Değilim.” 

“Evet öylesin, kardeşimiz olmaktan korkuyorsun.” Ok gibi sözlerini kızın yüreğine saplıyordu. Ve bunu da, bile bile yapıyordu. Kör bir noktası olmalıydı. Risk almıştı ama başaracağını umuyordu. 

Hare, bunu birincil bir ağızdan duyduğunda tüm kanı çekildi. Bakış veya his değildi. Nil ağzına gelini esirgemeden söylemişti. Tüm bildikleri inkara koşuyordu. 

“Ben sizin kardeşiniz değilim.” 

“Öylesin,” diye bağırdı Nil. “Öylesin. Bunun neresini kabullenmiyorsun?” 

Başını iki yana salladı. Gözleri kapalıydı. Acının en alasını şimdi yaşıyordu. Yüzüne vurulan kulağına söylenen gibi değildi. Bildiği bir şeyi duyması onu zorluyordu. 

“Değilim.” diye haykırdı. Açtığı gözlerinden inci taneleri dökülüyordu artık. Fatih’in yüzü üzüntüden gerilmişti ama tek bir adım atarsa Hare’nin tekrar içine kapanacağını biliyordu. Yine perdeler arkasından bakacaktı. Kendi içinde yaşayacak ve susacaktı… 

Dişlerini sıktı Nil. Derin bir nefes aldı. Tek bir adımda kardeşinin karşına geçerek sağ eliyle Hare’ye tokat attı. “Kardeşimizsin, ulan!” 

Nihat, Nil’i anında geri çekti. Yapmıştı yine yapacağını. Tahmin edebilseydi geriye çekebilirdi. Ama geç kalmıştı.

Yüzü yana yatmış karısının haline bakamıyordu. Buna izin vermezdi eğer Nil’den gelecek tepkiyi hesap etseydi. “Kes artık!” sesini yükseltip Nil’in önüne geçti. 

Nil’in gözleri dolmuştu. O da üzgündü. Ama Hare’nin bir şekilde kabullenmesi gerekiyordu. Bunu yaptığı için daha sonra özür dileyebilirdi. Ama önce özür dileyecek bir kardeşi olması gerekiyordu. 

Rüzgâr bir adım attığında karısının engeline takıldı. Hare’yi bu şekilde görmek isteyeceği en son şey bile değildi. “Sabırlı ol, lütfen,” diyen karısına cevap vermedi. 

Nefeslerini tutarak izlemiş olan ev halkı da şok içindeydi. Bu kadarını Kimse beklemiyordu. Karahan’ın yüzü öfkeyle kasıldı. “Karışmayın!” Bağırması üzerine Nihat ve Fatih Karahan’a baktılar. 

“Bu şekilde olmaz! Onu buraya daha fazla üzülsün diye getirmedim.” Fatih’in tok sesi ortamda yankı buldu. Karahan’ın gözlerine bakıp söylediği sözleri, Karahan başını yana çevirerek cevapsız bıraktı.

“Sen onun hali kadar bizi de düşünüyor musun?” Nil’in Fatih’e hitaben söylediği sözle başını yana çevirdi Fatih. “İleri gittin. Bunu nasıl yaparsın? Buna ne hakkın var? Kardeşin olması bu hakkı sana vermiyor.” Sakin tutmaya özen gösterdiği ses tonuyla karısına döndü. Öylece dikiliyordu. Sessizce. Fırtınadan sonra durulmuş deniz gibiydi. Gözleri çiftliğin geniş arazisi üzerinde sabit bakıyordu. 

Tekrar aileye döndü. Bu insanlar onun ailesiydi. Ve hiç kimseyi ne kırmak ne de üzmek istemiyordu. “Onu buradan götüreceğim,” dedi. Hare’ye dönüp elini tuttuğun da gitmek istemediğini belirten işareti aldı. Elinin içindeki parmaklar kasılmış ve tenine tırnakları batmıştı. 

Nil, kocasından kurtulup öne çıktığında Nihat bileğinden yakalayıp kendine çekti. “Nil, yeter!” diye dişleri arasından fısıldadı. “Şimdi izin verirsek bir daha asla bize gelmez,” diye aynı fısıltıyla kocasına onu anlamasını isteyen bakışlarını uzattı. 

Gözlerini kapatıp ciğerlerindeki sıkıntılı havayı dışarı verdi Nihat. “Acele et,” deyip bıraktı. Başıyla onay verip Fatih’e döndü. “Sen ne yamanmışsın öyle, çekil şuradan,” deyip Fatih’in ardında duran Hare’nin önüne geçti. 

Hemen yanlarında, her hangi bir tepkiye engel olmak için bekledi Fatih. Hepsi inattı. Biri değil beşi de ayrı inatçıydı. “Şimdi bir daha söyle, kimmişsin?” 

Usulca çevirdi başını. Hiç acele etmedi. Gözleri çakmak çakmak öfkeyle yanıyordu. Elini kaldırıp az önce yediği tokadın aynısını Nil’e attı. “Belli olmuyor mu?” diye bağırdı. 

Herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Şok üstüne şok yaşayan aile olduğu yere kazık gibi çakılmıştı. Rüzgâr sinsice gülümsedi. Karahan da ona eşlik etti. Fatih arkasını dönüp burun kemerini sıktı. Bir kaç derin nefes aldı. Karısına hayran iç dünyasından bir ses yükseldi. ‘Kimin kadını?’ 

Tokadın hızıyla yana dönen yüzünde sızı hissetti. Çenesi de ağrımıştı. Kulağında da bir çınlama olup geçmişti. Gözlerini Hare’ye çevirdi. Kızıl akşam güneşi kendini karanlığa bırakmıştı. Işıklandırılmış bahçenin loş görüntüsü bile Hare’nin gözlerindeki kıvılcımı gizleyemiyordu. 

İki eliyle Nil’i omzundan itti. Geriye doğru iki adım attı. Herkesi görüş alanına soktu. Ya şimdi kusacaktı, ya da her zaman susacaktı. 

“Bana bakınca ne görüyorsun? Kardeş falan demeyin! Sizin bana ihtiyacınız yok. Bana her baktığınızda babanızın annenize ihanet ettiğini göreceksiniz!” 

Fatih eliyle alnını ovaladı. Gerçeği bilmiyordu ama hiç öğrenmek istememişti. Karısının gerçekte ne düşündüğünü burada anlaması, içine oturmuştu. 

Kardeşlerinin gözlerine teker teker baktı. Onların gözlerinde gördüğü hüzünle daraldı kalbi. Gözlerine hücum eden yaşlara engel olamadı. Yutkunarak, titreyen sesiyle devam etti. 

“Görmüyor musunuz? Çok utanıyorum. Sizin yüzünüze bakamıyorum.” 

Babaanne ve dedesi ağlıyordu. Aslı’nın bile gözleri dolmuştu. Eliyle gözünü silenler başlarını başka tarafa çevirmişti. Karahan kalabalığın arasından ağır adımlarla merdivenlerden indi. Yaklaşamadı. Babasıyla kesişti gözleri. Turgut Kara eliyle durmasını isteyince adım atmadı. 

“Beni niye seviyorsunuz? Ben, sizin hayatınıza düşen bombayım. Bana bakmayın, sevmeyin daha çok utanıyorum.” 

Çakır gözleri kan çanağına dönen Nil, kardeşine baktı. Bu hiç aklına gelmemişti. Utanıyor olmasını bir kez bile ne kendisi, ne diğer kardeşleri düşünmemişti. 

Fatih karısının yanına gelip omzuna dokundu. Başını kocasını çevirdi Hare. “Anlat onlara, lütfen.” Fatih’in kollarının arasına girdi. Tutmak için çaba sarf ettiği hıçkırıkları kendine yer bulmuştu. Burası, Fatih’in yanı onun en iyi olduğu, kendi olduğu yerdi. Hiç bir şey için kendini zorlamadığı yerdi. 

Fatih’in nefesi bile canını yakıyordu. Karısı acı çekerken canı, hiç yanmadığı kadar yanıyordu. Her fırsatta yeni bir şey öğreniyordu kalbi; Acıtıyorsa, seviyorsun! Kıyamıyorsan; sende, ondan bir parça var…

“Ben karıma ihanet etseydim bile,” diyen sese döndü hızla. Kalın sesi ensesinde hissedince istemeden dönmüştü. Babasıyla göz göze geldi. Karahan’ın kopyası olan adama yaşlı gözleriyle baktı. 

“Ben karıma ihanet etseydim bile, onlar beni siler, seni yine de severlerdi.” Kızının, kızaran beyazları bir baba olarak dokunuyordu. “Ben karıma hiç ihanet etmedim. Nil dünyaya nasıl geldiyse sen de öyle geldin. Utanma! Sen bir Kara’sın. Benim kızımsın!” 

Yüreğine balyoz yemişti. Kalbinin üzerinde sert bir darbe hissetti. Ağırdı. Çok ağırdı. ‘Sen benim kızımsın’ demişti. Kızım, sözcüğünü ilk defa duyan kalbi dağılmıştı. Kalbinin duvarları balyoz darbeleriyle kırılıyordu. Ardından yeni duvarlar çıkıyordu. 

Sicim sicim inen yaşların ardından görüyordu kara gözleri. Başka bir bakıştı. Tanımıyordu. Başını Nil’e çevirdi. Kendi gibi ağlayan kızın dünyaya nasıl gelmiş olabileceğini aklı almamıştı. Başka bir cümle gizliydi, bunu anlamıştı. 

Nil, Fatih’e çıkıştı. “Anlatmadın mı? Onca zamandır yanındasın,” dedi. Fatih başını olumsuz anlamda salladı. Hare, konuşmak istememişti hiç. 

Eliyle yüzünü sildi Nil. “Bakma öyle sivri zekalı. İkimiz de tüp bebeğiz. Sen Derya dan ben Meral den,” dedi. 

Tüp bebek! Boş boş baktı. Hala net değildi. Aklı tamamen karışmıştı. 

“Benim beş çocuğumdan birisin. Bunu hiç bir şey değiştiremez. Seni herkes seviyor. Ama en çok ben seviyorum. Kardeşler, babalar gibi sevemez, kızım!” kızına küçük bir adım atıp elini elinin içine yavaşça aldı. Geri çekecek olma ihtimalini göz önünde bulundurdu Turgut Kara. Hare elinin içinde olduğu ele bakıyordu. Beyni boşalmış gibiydi. Hiç bir şeyi tam olarak tahlil edemiyordu. 

“Ben kendi adıma çok mutluyum. Tek üzüldüğüm nokta; bu kadar geç öğrenmiş olmam. Eğer bilseydim seni asla yalnız bırakmazdım.” 

İçinden kana kana ağlama istediği boy göstermişti. Hata mı etmişti, babasının başkası olduğu bilgisini saklamakta? Yitip giden yıllarını yalnız geçirmekte. Geçmiş ve gelecek birbirine girmişti. Ne düşüneceğini şaşırmıştı. Göğsünden kabarıp gelen yumru boğazını yakıyordu. Elleri titriyordu. Sanki, kanında karıncalar geziniyordu.

Bu kadar insanın önünde kriz geçirmek sonu olurdu. Kendini sıktı. Bedenini kasmak, ve ağlama isteğini bastırmaktan iyice gerilmişti. 

İki kolunu birden açan babasına doğru çekiliyordu. Engel olamadığı gibi tek düşündüğü de kendine hakim olmaktı. Hangi kapıdan gireceğini bilemiyordu. Turgut Kara kızını kollarının arasına aldığında, sakin kalmak ve kızı ürkütmemek için verdiği çabanın sonuna geldiği sıkıntılı nefesi dışarı saldı. Kollarını daraltıp göğsüne bastırdı. 

Yüzü babasının göğsüne değer değmez gözleri kendiliğinden kapanan Hare, kendinden vazgeçip cansız bedenini babasına teslim etti. 

Babasının kollarında evin içine taşınan ve koltuğa yatırılan Hare’nin başında bekleyen aile sus pus olmuş öylece kendinden haberi olmayan kıza bakıyorlardı. Baş ucunda oturan kocası bir nebzede olsa yol kat etmiş olmalarına mutluydu. Ama bu hale geleceğini de tahmin etmemişti. 

Bilseydi, buraya getirir miydi? Asla! Bir şekilde baş başa konuşabilecek olmalarını tercih ederdi. Fakat biliyordu ki, ikisi arasında da konuşma bir türlü mesafe alamıyordu. Karışık ruh hali kesinlikle Hare’yi bu halde gördüğü içindi. 

“Dağıttınız kızı,” dedi Hurinur hala. Yeğeni Nil’e döndü. “Nasıl elin kalktı ona vurmaya?” Halasına alttan bakış atıp gözlerini abisine çevirdi. Karahan da halasıyla aynı fikirdeydi. 

“O da bana vurdu,” diye savundu kendini. 

Elini havada salladı Aslı. “Hah şimdi oldu. Tamam kardeşsiniz. Asya da benden bir tokat yemişti.” dedi. 

Eli yanağına giden Asya acıyı hissetti. “Hem de ne tokattı. Yirmi beş yıllık birikimini birden attı.” dedi. 

Kocasının yanından bir an olsun ayrılmayan Duru iç çekti. “Sabır. Zamanla düşündüğü şeylerin yanlış olduğunu anlayacak,” diyerek sakinliği korumaya çalıştı. 

Saatine bakan Aslı gitme vaktinin çoktan geçiyor olduğunu gördü. Tek araba gelmişlerdi. Aras, Fırat ve Murat bir de çocukları getirmemişlerdi. “Bizim gitmemiz gerekiyor. Size bol şans. Yiğit gidelim mi canım?” Yiğit başını aşağı yukarı salladı. “Gidelim Aslı’m.” Karahan ve Hilmi bey misafirlerini yolcu edip salona geri dönmüşlerdi. 

Hare hala kendine gelmemişti. Babaanne Nimet hanım elinde kolonya bileklerini ovalayıp kalkınca yerine Turgut bey oturdu. Kızının elini elinin içine alıp şefkatle okşadı. “Çok hırpaladın Nil.” Kıyamamıştı kızına. Bir baba için kızını bu şekilde görmek ziyadesiyle üzüyordu. 

Nil göz devirdi. “Sarılırken öyle demiyordun baba,” dedi. 

Kızıyla başa çıkabilir miydi Tuğut Kara. Gülümsemekle yetindi. 

Ruken salonun en üç köşesinde eli çenesinde kolunu dayadığı masaya gözlerini dikmiş dalmış gitmişti. Evin en küçük ve en sevilen çocuğu iken bir den bir ablasının daha olması ona da ağır gelmişti. Hare’yi babasına sarılırken gördüğünde, babasını yeni biriyle paylaşacak olmasının gerçeğini idrak etmişti. Hare’ye düşman değildi. Olması ihtimal dahilinde bile değildi. Diğer kardeşleri kadar o da seviyordu Hare’yi. Biraz kıskanmıştı. Bunu aşabileceğini düşünüyordu. 

Elinden tutup eve getirdiği üçüzleri salonda bıraktı Nihat. Ne kadar zordu bu çocukları yerinde tutmak. Biri sağa biri sola giderken Aslınaz kendi başına bir devlet gibiydi. “Nazlı bunlar birer canavar.” diye söylendi. 

“Sorma…” dedi Nazlı.

Nazlı’ya koşarak eteğinde toplanan çocukları kucağına tırmanmaya başlamıştı. Karan ve Kaan tek tük kelimeler söylerken Aslınaz her şeyi söylüyordu. Baygın halasını görünce annesinin kucağından inip Hare’nin yanına koştu. “Baba, halam uyuyor,” dedi. 

Eliyle alnını sıvazlayan Karahan kızına baktı. “Evet babacım uyuyor,” diye cevap verdi kızına. 

Aslınaz minik ellerini halasının yüzünde gezdirdi. Fatih elini çenesine dayamıştı. Bu küçük kız ile Hare arasında görünmeyen bağı gülümseyerek izliyordu. Henüz iki yaşında olan bir çocuğun bu tür algıları tuhafına gidiyordu. 

“Aslınaz,” dediğinde minik kız amcasına döndü. Fatih elinden tuttuğu çocuğu kucağına aldı. “Sen minicik tatlı bir kızsın,” diyerek küçük kızın ellerini öptü. 

“Tatlı deme şuna, o bir Konsantre Aslı,” dedi Nazlı. “Aslı dan bir tane ama bundan boy boy çıkar,” 

Odanın içinde hafif kıkırtılar yükselmişti. Rüzgâr’ın dudakları yukarı kıvrıldı. “Vah vah, senin damada acıdım Karahan,” dedi Rüzgâr. 

Karahan’ın kaşları çatıldı. Ne damadı? Kim verecek kızını? Karahan’ın damarları kasıldı. “Şakasını bile beğenmedim Rüzgâr.” 

“Şaka yapmadım ki, elbet biri çıkar karşısına.” 

“Çıkmaz! Benim kızım o. Evlenmeyecek.” Karahan’ın katı sesi odanın içinde yankılanmıştı. Nazlı göz devirdi. Kocasına yan bir bakış attı. 

Ruken tutmadığı çenesiyle içinden geldiği gibi konuştu. “Halaları belli kesin evlenmez.” dedi. Karahan’ın kardeşine dönen sert bakışlarıyla Ruken sandalyesine sindi. Nazlı elini ağzına kapatıp kahkaha atmasına engel oldu. Kocası sert bakışları ona çevirince ellerini havaya kaldırdı. “Tamam sustum.” Ruken’e döndü Nazlı. “Ağzına sağlık canım. Hayırlısıyla seni de bir verelim de bu iş bitsin artık. Hayır evlendiğimden beridir görümce evlendiriyorum. Kocama yazık, normal de gitmiyorsunuz ki anacım.” 

Ruken’in gözleri yuvasından çıkacaktı. Karahan sinsice gülümsedi. “Hadi Nil tamam. Madalyalık.” 

Nil yerinde kıpırdanıp omuzlarını gururla dikleşletirdi. “İşte bir Nil kolay yetişmiyor,” deyip kocasına göz kırptı. Nihat’ın gizlice attığı öpücüğü gören tek kişi Fatih’ti. 

“Duru olmuş bitmişti mecburen verdim. Yoksa çok çekecekti Rüzgâr.” Rüzgâr hiç üzerine alınmadı. Karısının omzuna kolunu attı. “Ben zaten çok çektim. Başka kapıya.” 

Karahan başını iki yana salladı. Hem kardeşlerini alıyorlardı hem de bilmiş bilmiş konuşuyorlardı. “Hare de oldu bittiye geldi. Yeter ama. Benimde bir sınırım var. Gelecek olan bilmeli-ki Ruken kolay kolay gitmeyecek!” Ruken’in gözlerine bakarak söylediği sözlerle yutkundu genç kız. Kenan ile araları hiç bir zaman çok iyi olmamıştı ama deli gibi seviyordu. Gelecek ne gösterecekti bilemiyordu ama yinede üzüldü. 

Turgut Kara oturduğu yerden oğlunu izliyordu. Kızlara ne kadar sınır tanırsa tanısın herkesin kendi hayatı olduğunu biliyordu. Karahan olana çare oluyordu ama olmayana engel olmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Oğluna hiç bir vakit karışmamıştı. Çok gerekirse sözünü dinleyeceğini biliyordu. 

“En kolay kim aldı kızı?” Karahan babasından gelen soruyla başını yanındaki Fatih’e çevirdi. Fatih’te başını çevirmiş abisine bakıyordu. “O da soru mu baba?” dedi Karahan. Fatih Hare’ye dönüp baktı. İyiki de evlenmişti. Pek çok söze hedef olabilirdi. Hare buna değerdi. 

“En zor kim aldı?” diye tekrar sordu babası. 

“Tabii ki ben,” diyen Nihat yüzünü buruşturdu. 

“Cevap net,” dedi Karahan babasına bakarak. 

“Madem her iki türlü de kız gidiyor, derdin ne oğlum?” 

Odanın içinde kıkırtılar duyulurken Karahan hiç kendini bozmadı. “Gıcıklık olsun,” dedi. 

“Rahmetli eniştem iyi adamdı der miyiz, abi?” Nil sorusunu sorarken Ruken’e gülerek bakıyordu. Ruken öfkeden ve utançtan kırmızıya dönmüştü. 

“Nasip göreceğiz.” 

Babasının elinin içindeki el, hareket etmişti.  Turgut beyin, “Uyanıyor,” demesiyle herkes susup dikkat kesildi. Ruken de konunun kapanmasıyla rahat bir nefes aldı. 

Hare göz kapaklarını ağır hareketle açtı. Etrafında hiç ses yoktu. Tavanı gördü ilk. Gözlerini tekrar kapatıp açtı. Elini ovalayan eli hissediyordu. “Hare?” 

Adını duymak istediği tek insanın sesi kulağına dolduğunda derin nefes aldı. Kendinin nerede olduğunu henüz bilmiyordu. Aklı daha yeni uyanıyordu. 

Omzuna dokunan ele başını çevirdi. Fatih’in kendine has tatlı gülümsemesini gördü. Ama hemen yanındaki Karahan’ı görmesiyle bayılmadan önce ne yaşadıysa bir anda aklına üşüştü. Elini babasının elinden hızla çekti. Kollarından destek alıp koltukta doğruldu. Dizlerini kendine çekti. Odanın içinde ona dönen bakışları tek tek izledi.

Boşalan koltuğa oturmak için kucağındaki Aslınaz’ı indirdi. Ayağa kalkıp karısının yanına oturdu. “İyi misin?” diye sordu. 

“Bana bakmazlarsa daha iyi olabilirim,” diye mırıldandı Hare. 

Nil başını yana yatırdı. “Of başa sardı.” dedi. Başını kaldırıp Hare’ye baktı. “Bir tokat daha ister misin?” 

Hare gözlerini kısıp Nil’e baktı. “Sen de istiyorsan olabilir,” dedi. 

Kocasının yanından kalkıp yanlarına gelen Duru, babasına gülümsedi. “Babacım, az müsade edersen oraya oturabilir miyim?” 

Turgut bey gülümseyip yerinden kalktı. Hare kocasına doğru sokuldu. Babasının ardından oluşan boşluğa oturdu Duru. “Hare, anlamadığın bir şey var. Bunu ya anlamak istemiyorsun. Ya da gerçekten bilmiyorsun.” dedi. 

Sessizce bakan kızın aklından çok fazla şey geçiyordu. Neyi anlamadığı veya neyi anlamak istemediğini bilmiyordu. Hare den ses çıkamayınca Durdu devam etti. “Bizi kardeşlerin olarak görmekten hoşlanmıyor musun? Çünkü utanmanı gerektirecek hiç bir şey yok. Bunu anlaman gerekiyor. Sen bu olaydaki en masum kişisin. Tabii bu olayda masum çok. Ama sen en birincisin. Bak bunları çok iyi anlamalısın. Her ne olmuşsa olmuş. Değişmeyecek bir şey var. O da senin bir Kara olman.” 

Karahan başını önüne eğmişti. Turgut Kara salondaki bir noktayı gözüne kestirmiş sadece bakıyordu ama görmüyordu. Kulağı kızlarındaydı. Rüzgâr gözlerini bir an bile çekmedi kardeşinden. 

“Anlamadığın bir şey kaldı mı?” diye sordu Duru tek kaşı havada. 

“Anlamak değil. Kabul etmek zor geliyor. Siz de bunu anlamıyorsunuz.” 

Karahan başını kaldırıp Hare ‘ye döndü. Onun için uğraşan bu kadar insanın başka ne gibi bir amacı olabilirdi? Kabullenmek ise olay herkes için geçerliydi. “Sence biz zorlanıyor muyuz? Bize bir baksana!” dedi. 

Hare bu söylemden utanmıştı. Hiç zorlanıyor gibi değillerdi. Aksine fazla sahipcil davranıyorlardı. 

Karahan, “Bir de şöyle düşün; Rüzgâr ile senin başka bir kardeşiniz daha var. Ve sen peşinden koştukça o senden kaçıyor. Ne hissederdin? Derya’ın bir çocuğu daha olsa sen onu kabul etmeyecek miydin? Babası veya annesi başka biri diye onu istemeyecek miydin? Onu sevmeyecek miydin?” 

Başka bir kardeş! Kendisi değil de çıkıp gelen başka biri? Ciğerine bile sokardı. Severdi. Çok severdi. Kardeşti sonuçta. Bir bağdan kopup gelen daha kuvvetli başka bir bağ.

Kendiliğinden oluşan sevgi bağı. Kardeş kardeşi sevmek zorunda değildi. Zaten doğuştan, hatta doğmadan başlayan bir sevgiye başka bir sevgi karıştırılmazdı. Saf bir sevgiydi. Nedensizdi…

“Severdim,” diye fısıldadı. 

“Peki sen bizi sevmiyor musun?” sağ tarafındaki Duru dan gelen soruyla başını ablasına çevirdi. Ne diyecekti şimdi? Elbette seviyordu. Elini sıkan kocasından güç alıyordu. Parmaklarıyla usul usul oynayan adam ona her hareketiyle, anlat! diyordu. 

Köşeye sıkışmıştı ve kaçacak hiç bir yeri yoktu. Başını hafifçe önüne eğdi. “Seviyorum tabii ki,” dedi. 

“E tamam işte olay bitti,” demesiyle ayağa kalktı Nil. “Ya babaanne ben çok acıktım. Kuralım şu masayı,” dedi. 

Hilmi bey de ayağa kalktı. “Ben şu mangalı yakayım, di’mi?” 

Turgut Kara da ayağa kalktı. “Ben de sana yardım edeyim,” deyip, Hilmi bey ile salondan ayrıldı. 

Hurinur hala da Hare’nin karşısına dikildi. “Bana hala diyeceksin. Ben halayım, anlaşıldı mı?” deyip kızın yanağından makas aldı. “Fıstığım,” diye de ekledi. 

Odadan çıkarken de söyleniyordu. “Sizin yüzünüzden sevgilimi ektim. Kaç yaşında kadınım, bulmuşum aşkı yeniden, sizinle uğraşıyorum. Te Allah’ım ya,” deyip elini havada savurup Nimet hanımla salonu terk etti. 

Nil ellerini havaya açtı. “Yarabbim sen bilirsin,” deyip ellerini beline attı. “Kim bunun sevgilisi ya?” 

Duru omuz silkti. “Sana ne canım. Kendi işine bak,” deyip o da ayağa kalktı. “Oğluma bakayım uyanmıştır.” Rüzgâr da ayaklandı. “Bende geliyorum.” Rüzgâr karısının omzuna kolunu atıp salondan çıkarken, Duru’nun kulağına fısıldadı. “Bak temiz hava bol oksijen,” Duru tek kaşını kaldırıp başını kocasına çevirdi. “Ee,” dedi. 

“E si ne Aşkım, ikinci çocuk. Bak bu sefer kız olacak. Minnacık Duru,” demesiyle Duru kocasının kollarından silkelenip çıktı. “Rüzgâr, bebek falan yok,” dedi. Önden giden karısının ardından sinsice gülümsedi. “Var canım var olacak.” deyip konuşarak peşine takıldı. 

Fatih gülümseyerek izliyordu. Hare gülmemek için kendini tutuyordu. Bu hallerini biliyordu bu ailenin. Zaten bir parçasıydı, şimdi bir bütün parçası haline gelmişti. 

Nazlı da az önce odanın içinde dolanan ama şimdi ortalıkta gözükmeyen çocuklarına bakmak için kalktı. “Üçe bölünsem yine de yetişemem bu çocuklara,” dedi. Daha odadan çıkmadan Kaan, Karan, Aslınaz diye bağırmaya başlamıştı. 

Ayakta dikiliyor olsa da pek çıkmaya niyeti olmayan Nil’i kocası elinden tutup kapıya yönlendirdi. “Madem en çok ben çektim. Gel hayatım mehtabı izleyelim, hak etmişim nasıl olsa,” dedi. 

Eli hala yüzünde dayalı duran Ruken de saf saf ablasıyla abisine bakıyordu. Sessizleşen ortam ile birden ayıldı. “Bende gideyim di’mi?” dediğinde Hare kahkaha atmak istemiş ama atamadığı için kendini sıkmıştı. Kocası hafifçe kalkan omuzlarından anlamıştı. 

Üç kişi kaldıkları odada derin bir sessizlik hakimdi. Fatih gitmek için hareket etti. Eline batan tırnaklar gitmemesini söylüyordu. Ama o gidecekti. Ayağa kalktığında yalvaran yeşil gözlere gülümsedi. “Ben dışarı çıkıyorum. Mehtap, en güzel nereden görünüyor bir inceleyeyim. Yani en kolay ben evlenmişsem suçumuz ne?” deyip kısılı gözlerle kendini süzen abisine kısa bir bakış atıp salon kapısına yürüdü. 

Karahan’ın ardından, “Zevzek,” dediğini duyunca geri dönmedi. 

“Bende seni seviyorum, Abi,” deyip çıktı. 

Dudağının ucu yukarı kıvrılan Karahan, kapıdan çektiği gözlerini Hare’ye çevirdi. Bu kızın bu çaresiz bakışları artık fazlasıyla kanına dokunuyordu. Yerinden ağır biçimde kalktı ve Hare’nin yanına oturdu. Kız kardeşlerin kaynaşması çok zor değildi. Ama ya bir Abi? 

“Hare, bana Bak!” 

&