Eylül 6, 2020

17. Karakolda Ayna Var!

ile payelll

 

 

 

“Hare?” dedi Karahan. “Bana öyle bakma! Hiç birimize öyle bakma!” 

Başını kaldırıp Abisine baktı. Zamanla oturacaktı taşlar ama şimdi zorlanıyordu. “Nasıl bakıyorum, ben farkında değilim?” diyebildi. 

“Çaresiz, küçük bir kız çocuğu gibi… Sana zarar vereceğini düşündüğün birilerinin yanındaymışsın gibi, korkuyorsun.” 

“Çok üzgünüm. İçinde bulunduğum durumdan çıkamıyorum. Yoksa… hiç birinizin bana zarar vermeyeceğini biliyorum.” 

Elleriyle oynayan kızın çaresizliğini gördükçe daha çok üzülüyordu Karahan. Kardeşinin eline uzandı. Kızın, bir elini,  iki elinin arasına aldı. Yaz günü soğuk olan elleri ısıtmak istedi. “Bilmen bile bize yeter. Hare…” 

Genç kadın gözlerini abisine döndürdü. Sevgiyle bakıyordu abisi. Emek harcamadan abisine yürüyordu sevgisi. 

“Ben, Duru’yu, Nil’i ve Ruken’i çok fazla seviyorum.” 

Yutkundu Hare. Usulca uzanan kolun altına çekildi. Abisinin omzuna yaslandı. “Seni de çok fazla seviyorum. Ben seni hep sevdim,” deyip kardeşinin şakağına dudaklarını bastırdı Karahan. “Sen de benim canımsın. Tek isteğim bizi ailen olarak görmen. Birlikte çok güzel günlerde yaşamak istiyorum seninle… Kaybolan yıllara inat, sanki hep yanımızdaymışsın gibi rahat olmanı istiyorum. Şimdi istiyorum ama bunun zamanla oturacağını biliyorum. Kendini çok fazla sıkıyorsun. Buna gerek yok. Bu ailede kimse sana eğreti bakmaz. Bakamaz demiyorum. Öyle bir huyumuz hiç olmadı. Seni sevdiğimizi hiç aklından çıkarma!” 

Kocasından bir şeyler vardı. Teninde, sesinde, konuşmalarında. Bunun adı güvendi. Ağlamak için nedenleri azalıyordu. Yüreğine doluşan kasvetli bulutlar dağılıyordu. Gözlerini kapatıp dinlemeyi tercih etmişti. 

Hala aklının bir köşesinde tüp bebek konusu vardı. Bunu abisine soramadı. 

“Aklımdan çıkacak gibi değilsiniz,” dedi. “Yediğim tokattan sonra, mümkün değil.” 

Karahan’ın güldüğünü kabaran göğsünden ve çıkan ses tonundan fark etmişti. “Ağır mı eli?” 

“Fazlasıyla.” 

“Nil’e soralım birde, seninki nasılmış?” Attığı tokat aklına gelince güldü. “Hak etti ama. O başlattı.” 

Göğsünü kabartan bir nefes aldı Karahan. Hare’nin saçlarından öptü. “Hepiniz benim canımsınız. Babamız bana çok az şey bıraktı. Ben yıllarca ona düşman yaşadım. Nefret ettim. Bir babadan ne kadar nefret edilirse öyle nefret ettim. Bugün ki halime kendim geldim. Sen bunları bilmiyorsun. Sorarsan, sonra kızlar sana anlatır. Veya Fatih’e sorabilirsin. Ben, babamı ondan nefret ederken bile sevdim. Sadece kendimi kandırdım. Babamı çok seviyorum Hare. Bazı bağlar sen ne yaparsan, ne düşünürsen düşün, kopmuyor. Bizim seninle asla kopmayacak bir bağımız var. Ve… babamın bana verdiği en güzel hediyesin sen.” 

Aklında yeni soru işaretleri kalmıştı. Herkesin bir geçmişi vardı ve belli ki hiç biri için kolay olmamıştı. İlk fırsatta kocasına soracaktı. Lakin dediği diğer şeyler ziyadesiyle kalbine batmıştı. Yaslandığı omuzdan doğruldu. Abisinin kara gözlerine baktı. “Ben… Bir babanın ne demek olduğunu bilmiyorum. Baba kelimesini bile en son ne zaman kullandım hatırlamıyorum. Serdar Asilkan’a saygım sonsuz. Ama ne o bana baba, ne de ben ona kız evlat oldum. Kardeşe alışabilirim ama baba,” deyip saçlarını geriye itti. “Bilmiyorum. Bu konu da hiç bir bilgim yok. Bir baba ne işe yarar, bilmiyorum.” 

Karahan babasıyla küs olduğu anlarda bile ardında güçlü biri var biliyordu. Başına en ufak bir şey gelse koşarak dünyayı yıkacak bir babası vardı. Bunun her zaman bilincindeydi. Peki ya bu genç kız? Bir babanın ardında duran dev bir kahraman olduğunu hiç mi, bilmiyordu? 

“Öğrenirsin. Yavaş yavaş ama öğrenirsin. Baban varsa güçlüsündür. Seni koşulsuz sevecek ve koruyacak biri vardır. Hem ne dedi; seni en çok o seviyor.” 

Babasının sözleri üşüştü aklına. ‘Kardeşler babalar gibi sevemez!’ omuzlarını düşürüp soluğunu bıraktı. “Öyle diyorsan,” diyebildi. 

Karahan tek kaşını havaya kaldırıp yüzüne minik bir gülüş takındı. “Öyle diyorsan öyledir…” dedi. 

Hare bir an ne demek istediğini anlamadı. İki saniye kadar boş baktığı yüzle aydınlandı. “Ha şey…” diye mırıldandı. 

“Ha ha o şey,” 

Beklentiyle bakan abisini kırmak içinden gelmiyordu. Bu kadar büyük yürekli bu insanları daha fazla hüzün yüklemek haksızlık olacaktı. Dilini damağına vurdu. “Öyle diyorsan öyledir, Abi,” dedi. 

Memnuniyetle parladı gözleri. Gülüşü tüm yüzünü talan etti. Nadas dönemi bitmişti. Artık mutluluk ekebilirlerdi. Ayağa kalkıp kardeşine elini uzattı. Tereddüt etmeden elini abisine verip ayağa kalktı. Kolunun altına çektiği kız ile salonun kapısına yürüdüler. “Bundan sonra bir derdin olduğunda önce bana sonra Rüzgar’a gideceksin. Ben ondan büyüğüm. Büyük abi benim. Yirmi yedi yıllık kayıp var hem. Şu aradaki farkı kapatana kadar bendesin.” 

Hare gözlerini devirdi. İç sesi kahkaha atıyordu. ‘İşte şimdi başlıyoruz,’ dedi. 

“Abi, ben evliyim. Bir derdim olursa kocama giderim.” Fatih’i hedef gösterip ikisinden de sıyrılma amacı içindeydi. 

“O konuya hiç girme! Halà içim yanıyor. Çok kolay oldu. Neyseki Fatih. Ama bu şu anlama gelmesin; gereken neyse yapılacak.” Konuşarak çıktıkları verandada gözlerin kendi üzerlerine çevrilmesiyle birden heyecana kapılan Hare abisinin kolundan çıkmak istemişti ama Karahan buna izin vermedi. 

“Sakin ol. Bu mutluluğun resmi,” dedi. Nefesini tazeleyip başını salladı Hare. 

Fatih gözlerini kısmış ışıkların arasından Hare’yi izliyordu. İşte bu kadardı. Dahası, daha güzel olacaktı. Etrafta kendini arayan kadına gülümsedi. Karanlıktan göremiyordu. Bahçenin girişinde bulunan büyük ağacın altıydı Fatih. 

Abisinden ayrılan karısının dedesinin yanına varıp bir şeyler konuştuğunu gülümseyerek izledi. Kesinlikle kendisini arıyordu. Başını kaldırıp etrafına bakınan Hare’nin ışıklar altında parlayan incecik bedenini, yaslandığı ağaçtan kımıldamadan izledi. 

Dedesinin yanağına öpücüğünü kondurup tarafına doğru gelen Hare den gözlerini çekmedi. Çekemiyordu. Etrafına bakınıyor ama göremiyordu. 

“Fatih,” diye bağırdı Hare. Dudakları yukarı kıvrılan adam ses vermedi. Işıkların izin verdiği kadar bakındı ama göremedi. Geri döneceği anda duyduğu, “Buradayım,” sesiyle dönüp gözlerini kıstı. 

“Göremiyorum, seni.” 

Ağacın altından gölgesiyle birlikte bedenini de gösterdi. “Ne demek göremiyorum? Göreceksin. Olmadı hissedeceksin.” 

Başını sola eğip tek kaşını havaya kaldırdı ama ikisi de birbirinin yüzlerini görmüyordu. “Yok canım, başka? Ne o öyle emir kipleri? Alır o kipleri yediririm sana,” diye tatlı sert takıldı Hare. 

Ellerini arkasına atıp omuzlarını kaldırdı Fatih. “Bak birde dikleniyor. Kocanım ben senin, ne dersem o. O kadar anlaşıldı mı Hare Kırımlı.” 

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ellerini önünde birleştirirdi. Başını da önüne eğdi. “Peki beyim,” dedi. 

Hare’nin ona hiç yakışmayan haline yüzünü buruşturdu. Ona birini hatırlatmıştı. En olmaması gereken yerde. Her şeye ‘peki’ diyen birini. Adını anmanın bile diline ızdırap olduğu birini. “Söyleme böyle! Beğenmedim.” 

Kocasının  bir anda değişen tutumuna dudak büktü. Oynadıkları oyundan sıkılmıştı. Oysa başta acayip keyifli gelmişti. Kocasına doğru yürüdü. “Öyle de beğenmiyorsun, böylede,” deyip karşısına geçti. 

Hare’nin gölgeli yüzünü izledi. Ellerini çözüp elinden tuttu. Çıktığı ağacın altına yürüttü. Görünmez olduklarına kanaat getirince çimlerin üzerine oturup Hare’yi de yanına çekti. Sırtını ağaca verdi. Hare’yi de iki bacağını açıp önüne oturtup, göğsüne yasladı. Sessizlik içinde karşılarındaki hummalı masa hazırlama işine girişmiş olan ailelerini izlediler. “Hadi anlat bana,” dedi Hare. 

Başını ağaca yaslamıştı. “Neyi?” diye sordu. 

“Dünyaya nasıl geldiği mi?” 

“Hmm, bu işi bana mı bıraktı Abim?” 

“Bilmem, ona soramadım. Henüz kimseye bir şey soracak kıvama da gelemedim.” 

“Sevgili karıcığım, sen bir tüp bebeksin. Tıpkı Nil gibi. Annenin babana olan hastalıklı aşkının bir oyunusun. Meral teyze ile annen aynı gün aynı hastanede, biri Nil’e diğeri sana hamile kalmış.” 

Tutulduğu yerden çıkmak için hamle yaptı. “Anlamadım,” dediğinde Fatih karısını geri çekti göğsüne. “Anlatıyorum, rahat dur,” deyip iyice sıktı Hare’yi. 

Bildiği her şeyi karısına en ince detayına varana kadar anlattı. Hare soru soracak olduğunda onu susturup devam etti. Bir süre sonra kımıldamadan dinleyen kadının yine iç dünyasında hesaplaşma işine girdiğini fark etti. “Bu kadar,” dedi. 

Annesinin yaptığı şeyler çok iğrençti. Kendini ucuz basit biri gibi hissetti. Belirsiz biri. Adamın bir çocuğu oluyordu ve bundan haberi olmadığı gibi de aklının ucuna bile gelmeyecek bir yöntemle… 

“Ne düşüneceğimi bilemiyorum.” Başını iki yana salladı. Bu şekilde dünyaya gelmekte başka bir acıymış. Bir an keşke normal şekilde olsaymışım, diye düşündüm. Bunu bana daha önce söylemeliydin. Bir ihanetin sonucu olduğum fikri beni öldürüyordu.”

“Senin bu şekilde düşünüyor olduğunu hiç tahmin etmemiştim. Konuşmak istemiyordun bende senin üzerine gitmek istemiyordum.”

Bilmedikleri ile kalbine taş oturmuştu. Çok ağır bir taş. Çalıntı bir hayatın çalıntı genleriydi. Çok  ucuz ve basit olduğunu hissetti. “Kendimi çok berbat hissediyorum. Anneme inanamıyorum. Bunu bu kadar insana nasıl yapar? En önemlisi kendi kızına bana!” Sesi titremeye başladığında tekrar ağlamasına müsaade etmedi Fatih. 

“Değil mi? Çok değişik. Annen bu planı yapmasaydı şimdi benim kollarım da kim olacaktı?” konuşmanın içeriğini farklı bir yöne çekmek için karısının kıskanç tarafını kullanmayı seçti. Hare’nin dirseğini midesine yiyince pişman olmadı. Acıyla inledi. 

“Olayı çarpıtma.” 

“Şansımı denedim.” 

“Şansına başlatma Fatih. Turgut’tan olmasaydım, başka birinden olur başına yine bela olurdum.” Gevşeyen kollardan çıkıp dizleri üzerinde kocasına döndü. “Neyim ben?” diye sordu. 

“Nasıl dünyaya geldiğinin bir önemi yok. Kendine değişik ithamlarda bulunma. Aklından ne geçiyor bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum.” 

“Bu çok iğrenç. Yüz yıl düşünsem bu şekilde olabileceği aklıma gelmezdi. İnanamıyorum, şeytanın aklına gelmez.” Sesi bir cızırtıdan farksızdı. Ağlamak için dermanı yoktu. Ruhu bile yorgundu. “İnsan buna nasıl alışır Fatih? Çalınmış biriyim ve kime ait olduğumu bile bilmiyorum. İstenen miyim, nefret edilen mi?” 

“Çok düşünüyorsun. Oluruna bırakmaya ne dersin? Belki kız kardeşlerinle öyle güzel zamanların okur ki annene teşekkür edersin.” Ayağa kalkıp karısına da elini uzattı. İnce bedeni havalandırıp kollarının arasına aldı. Bu gün hiç öpmemiş olmalıydı. Özlenen bir tarafı vardı. Hare deli gibi özleniyordu. 

“Annemi bulacağım ve bunu o zaman düşüneceğim.” 

“Olur.” dedi Fatih kızın dudaklarına uzanırken. “Sen yasak bir elma gibisin, biliyor musun?” Bunu söylediği için çemkirme hatta tekme tokat girecekti ama nefesini kapatılıp, ayakları yerden kesilmeseydi. Bütün öfkesi gecenin nemine karışmıştı. Neye kızdığını bile unutup yukarı çekilen beline destek vermek için kollarını kocasının boynuna doladı. 

Küçük öpüşlerle boynuna ilerleyen adama neden dur diyemediğini düşündü. Hep daha fazlası için yanıp kül oluyordu. “Biri görecek, rezil olacağız.” 

Fatih, gülümseyerek geri çekildi. “Aslınaz bizi basmazsa kimse bulamaz,” dedi. 

“Sorma… Hala hala diye dönüyor peşimde. Bu kız önceden de bana hala diyordu. Nasıl bir zekaya sahip? Çok ilginç.” 

“Adının Aslı olması…” diyen kocasına kahkaha attı. 

“Bu seni enjekte eden doktoru bulmuş biliyor musun?” 

Hare’nin gözleri kocaman açıldı. “Söyleme şöyle,” deyip yüzünü çevirdi. Çok eğreti duruyordu. 

Gülümsemesini hiç silmedi. “Kaçak elma mı demeliydim?” 

Kocasının deyimine öfkelendi. Elleriyle kocasına vurup kollarından çıktı. “Kes şunu! Çok iğrenç.” 

“Öyle düşününce evet, ama sana bakınca çok sevimli oluyor.” 

Yan gözle gülen kocasına bakınca onun da gülme istediği kabarmıştı. Elini ağzına kapattı. Başını iki yana salladı. “Aslı nerede? Buradaydı.” 

“Gitmesi gerekti.” 

“O doktoru ben istiyorum.” 

Omzuna doladığı kollarıyla kalabalığa doğru yürümeye başladılar. “Bende istiyorum,” dedi Fatih. 

“Sen neden?” 

“Teşekkür edeceğim.” 

“Yok artık. Ne diyeceksin? Merhaba doktor yıllar önce yediğin halt sayesinde evlendim. Hem de derdi çok biriyle, böyle mi diyeceksin?” 

“Hiç alakası yok. O doktor olmasaydı sana nasıl kavuşurdum. Dünya senin gibi bir güzelden mahrum kalırdı. Sonra yanımda kim bilir kimler olurdu. Ama onun sayesinde yanımda sen varsın. Ve ben bundan çok mutluyum.” 

“Senin beynin farklı çalışıyor Fatih. Hiç bir zaman senin kadar pozitif olamadım ben. Genlerinin asil zade bir soydan geldiğini düşünüyorum.” 

Fatih dudak büktü. “Kim bilir belki öyle. Belki de tam tersi…” 

 

Kurdukları büyük masaya en nihayetinde tam bir aile olarak yerleşmişlerdi. Ruken kaçamak bakışlar atarken Nil kısık gözleriyle inceliyordu Hare’yi. Hare bundan zerre rahatsız olmuyordu. Yalnız Ruken’in bakışları içine oturuyordu. Babasının dibine oturmuştu Ruken. 

Arada başını babasına yaslaması, babasının kolunun altına girmesi içinde değişik duygular uyandırıyordu. O adam onun da babasıydı. Birden o da sarmalanmak istemişti. Ruken’i kıskanmak değildi içindeki. Aynısından istemek suç olmamalıydı. Bayılmadan önce babasına sarıldığı an, aklına dolmuştu. Kesinlikle güzel bir şeydi. Bir gün Ruken kadar sevilmeyi diledi. Çünkü şuan her şey bir kaptan diğer kaba aktarılan yabancı bir madde gibiydi. Özdeşmek zaman alacaktı. 

“Siz delirmiş olmalısınız!” diyen yüksek sesle düşüncelerinden sıyrıldı. Dedesinin sesiyle ona döndü. 

Masadakiler bir anda susmuştu. Ne olduğunu, ne kaçırdığını anlayamadı. Hilmi bey şaşırmış ifadesiyle Hare’ye döndü. “Ne demek Bekir’e gidip konuşacaksınız? Siz doğunun ne olduğunu pek bilmiyorsunuz sanırım.” 

Karahan arkasına yaslandı. Hiç bir şeyden korkusu yoktu. Ama Turgut Kara oğlu gibi düşünmüyordu. Doğunun katı kuralları olduğunu bilecek ve anlayacak yaştaydı. Yaşamamış olmak bilmemek anlamına gelmiyordu. 

“Ne önerirsin?” diye sordu Turgut bey. 

“Hiç bir zaman bilmemelerini… Derya’yı yaşatmazlar. Belki Hare’ye bile takarlar. Onlara laf anlatamazsınız.” 

Hare boğazına oturan yumruyu geri itti. Kocasına dönüp baktı. Dedesine odaklanmış, çenesi seğiren adamdan çıt çıkmıyordu. 

Karahan bir şey söyleyecek oldu ama Hare’ye bakınca vazgeçti. Derya onun umrunda bile değildi. Kardeşine kimse dokunmazdı. “O, o kadar kolay değil Hilmi dede.” dedi. 

Hilmi dede başını iki yana salladı. “Hiç bir şey bilmiyorsun oğlum. Sen onları medenice yaşıyorlar diye törelerinden sapmış zannetme. Onlar kimseden korkmaz! Bekir’i rahat bırakmazlar. Tıp dili falan bilmezler. Bilmek istemezler. Namus kavramları katıdır. Önlerine geçemezsiniz. Basit bir aileden bahsetmiyoruz. Bekir koskoca aşiretin en büyüğü. Ağalık yapmıyor olmasının hiç önemi yok. Zaten başına çökmek için bekleyen ne kurtlar vardır. Şanlıurfa’nın en çok toprağı ondadır. Erkek çocuğu olmadığı için geriye çekildi. Kardeşlerine bıraktı. Herkesin gözü onun tahtında. Adamın kalbine indirirler. Sonra da gelir bizim canımızı yakarlar. Evet, Hare’nin soy adı Asilkan, benim adımdan ama bu onları tutmaz. Hiç bir şey için olmasa bile para için kan dökerler. Çakaldan çok ne var. Bilinirse Bekir’in kızı der Şanlıurfa’ya rezil ederler. Bu haliyle Rüzgâr’ı da etkiler. Rüzgâr Bekir’in tek erkek torunu. Toprakları yönetecek tek varisi. Ondan sonra da Ali Poyraz.” 

Duru rahatsızca kıpırdadı. “Dedem haklı. Kimsenin bilmesi gerekmiyor. Bizim bilmemiz yeterli. Kan sevgisi belgeye işleyen bir şey değil.” dedi. Gayrı ihtiyari kocasını ve oğlunu da düşünmek zorundaydı. 

“Ne yani Hare bir Kara olmayacak mı?” dedi Karahan. 

Hilmi bey bıyık altı gülümsedi. “Sen o treni kaçırmışsın zaten,” dedi. 

Hare tek elini yüzüne siper etti. Fatih’te boğazını temizledi. “Kara Kırımlı oluyor da ben mi engel oluyorum dede,” dedi. 

Nil ağzı içinde mırıldandı. “Hare Kara Kırımlı, çok havalı,” dedi. 

“O da tehlikeli. Tek soy adı taşımalı. Kara olsa bile bunu saklamalı. Zaten akrabalarından uzakta yaşıyor. Kimse ona kimlik sormaz. Bana kalsa hep Asilkan kalabilir. O benim torunum,” dedi Hilmi dede. 

Karahan’ın ve Turgut beyin hiç hoşuna gitmemişti, soy ad meselesi… Hare kendine sorulmayan konuya açıklık getirmek istedi. 

“Ben soy adımın değişmesini istemiyorum.” 

Karahan, kardeşine kısık bakışlar attı. Turgut Kara’nın kaşları çatıldı. Rüzgâr’ın dudakları yukarı kıvrıldı. 

“Doğru olan bu,” dedi Karahan. “Soy adının hak ettiğin gibi olması.” 

Fatih için bir sıkıntı yoktu. Sadece dinlemeyi tercih etmişti. Hare her halükarda bir Kırımlı idi. Karısı ne istiyorsa ardında durabilirdi. 

“Asilkan kimliğimin kimseye bir zararı yok. Kaldı ki zaten artık kimliğimin ücra bir köşesinde yer alıyor. Bunun ne sakıncası olabilir ki?” Abisine bakarak sarf ettiği cümlelerin cevabı için gözlerini Karahan dan çekmedi. 

“Sen bir Kara’sın. Biz beş kardeşiz. Yasal haklarını almak zorundasın. Neyimiz varsa beşe böleceğiz.” 

Hare derin bir nefes alıp verdi. Ellerini dizlerine indirdi. “Tamam, kabul ediyorum. Ben sizin kardeşinizim. Evet bir Kara’yım. Ama yasal hiç bir şey talep etmiyorum,” dedi. 

Rüzgâr’ın gizleyemediği gülüşü yüzünü kaplarken, Karahan aksine kararmaya başlamıştı. “Olmaz o dediğin. Biz neysek sende o sun. Bir kaç cümle ile bitecek bir şey değil, dediğin.” 

“Ne yapmamızı önerirsin, Abi? Ya bir gün biri duyarda anneme bir şey yaparsa? Bana zarar verirse, dedem kahrından ölürse, abimin başı derde girerse… Bunları hesap etmek zorundayız.” 

“Bunlar olacak diye sen yokmuşsun, hiç olmamışsın gibi davranacağımı sanıyorsan yanılıyorsun,” dedi Karahan. “Hakkın neyse senin olacak.” 

“Abi, benim paraya ihtiyacım yok. Rüzgâr abim bana torunlarıma yetecek kadar biriktirdi.” demesiyle Karahan’ın gözlerinde hüzün belirdi. Bakışları önüne düştü. 

Bu söylediğine en çok Fatih içerlemişti. Masadaki herkes Hare’yi bir kaşık suda boğma isteğiyle dolmuştu. Rüzgâr bile boğazını temizlemişti. Bu biraz ağır kaçmıştı ve Hare bunun bilincindeydi. Fakat daha son sözlerini söylememişti. Fatih sıktığı dişlerini kimsenin görmemesini istediği için başını karanlıktaki bir boşluğa çevirdi. 

“Kızım, elbette ihtiyacın yok.” dedi Turgut Kara. 

Hare babasının gözlerine bakıp devam etti. “Beni yanlış anlamayın. Sizin hayatınıza tepeden iniyorum. Ve aslında benim sizin hiç bir şeyinizde gözümün olmadığını bilin istiyorum. Ben kendim, zaten şirket sahibiyim.” dedikten sonra arkasına yaslandı. “Bunların hiç biri bile olmasa, ben evliyim.” 

Masadakiler biraz gevşeyip yerlerinde kımıldadılar. Fatih’in gerilen yüz hatları eski halini alırken karısına döndü. Hare ile göz göze gelince karısının gülümseyen bakışlarına bir kez daha vuruldu. Sayısını unuttuğu kadar vurgun yemişti. Bu kadın içine işliyordu. 

“Benim eşim, bana bakar. Yaşamak çok şeye ihtiyacım yok.” Fatih’in parlayan göz bebeklerinden çekilip Karahan’a döndü. 

“Çok istiyorsan Fatih’e verebilirsin,” dedi. 

Karahan’ın kaşları havalandı. “Onun kendi hisseleri var.” dedi. 

Hare omuz silkti. “Tamam işte, o bize yeter.” 

Ailesi üzerinde gezdirdiği bakışların ardından başını biraz önüne eğdi. “Ben yıllarca para içinde yaşadım. Ne istesem sahip oldum. Tek bir şey hariç başka yoksunluk çekmedim. Abimin de benim de her  şeyimiz vardı. Yalnızca bir ailemiz yoktu. Tek isteğim bu!” dedi başını kaldırıp masada dolaştırdı. “Sadece sevgi dolu bir aile istiyorum.” 

Çok içine sinmemişti ama yapacak bir şey yoktu. Kimse bilmek zorunda değildi. Sevgiyi kendi bildikleri gibi yaşayabilirdi. Fatih masanın altından karısının ellerini tutup sıktı. Hare de onun elini sıktı. Masada konuşmalar tekrar kendi haline dönmeye başlamıştı. Nil kimseye fırsat vermiyordu. Hem konuşuyor hem de güldürüyordu. Karşılarında iki abi, bir baba ve bir dede olduğu için karısına fazla yanaşmıyordu. Ama yalnız kalacakları anı iple çekiyordu Fatih. 

“Eh madem herkes burada bende bir şey açıklamak istiyorum,” diyen Hurinur’a döndü başlar. 

Nil, “Sonunda…” dedi. 

Hurinur Nil’e kaş çattı. “Kes çakma Huri, yedin bitirdin beni zaten,” dediğinde Karahan kardeşine destek çıktı. 

“Yeter sende ama… Anladık enişte adayı ama bu gizem nedir? Çıkar karşımıza biz bir bakalım sana uygun mu? Seni el üstünde tutacak mı? Önce bizim güzümüze bir girsin.” 

“Ha oldu. Çıkarayım da adamı kaçırın. Ben karar verdim. Bana uygun ve evleneceğim.” dedi Hurinur. “Abim müsade ederse tabii…” deyip abisinin gözüne yavru kedi gibi baktı. 

Olmayan sakallarını ovaladı Turgut Kara. Herkes sanıyordu ki Turgut Kara araştırma yapmamıştı. Öylesine kardeşini göz kapatıp kendi haline bırakmıştı. Çok yanılgıya düşmüşlerdi. Aklını kurcalayan çok fazla şey vardı. Araştırdığı adam ile hisleri hiç uyuşmuyordu. 

“Ne diyeceksin?” dedi kardeşine. 

“Müsade edersen Bahadır bir akşam ailesiyle yemeğe gelecek.” dedi Hurinur. 

Duru bir karış açık ağzıyla halasına bakıyordu. Rüzgâr karısının bu hâline bakıp sırıttı. “Ağzını kapat yoksa öperim,” diye fısıldayan adamın sesiyle masadaki yerine geri döndü. Bir an buradan ayrılmış biriydi. Kocasına kızgın bakış atıp halasına geri döndü. 

“Ailesi derken, hala?” 

Hurinur göz devirdi. “İşte, karısı çocukları falan Duru,” demesiyle Karahan içtiği suyu yutamadı. Nazlı kocasının sırtına vurdu. “Ay helal ya,” diğerlerine dönen Nazlı çemkirmeye başladı. “Kocamı öldüreceksiniz sonunda. Kızlar bitti hala başladı. Karam bakma önüne ardına ver bunların hepsini, oh onlar sağ biz selamet…” 

Yemek bıçağını eline alan Nil halasına doğru salladı. “Bana bak Huriş oyarım. Ne karısı ne çocuğu?” 

“Ay siz salaksınız yemin ederim. Ana babanız da zeki ama siz kime çektiniz? Hayır hala da benim yani,” dedi. 

Hare elini yüzüne kapatmış gülüyordu. Ruken saf saf konuşanlara  bakıyordu. Nihat alışkın oluğu sahneleri keyifle izliyordu. Fatih zaten bu ailenin daimi bir parçasıydı. “Halacım sen anlat biz Hare ile anladık.” dedi Fatih. 

“Halan kurban sana, bunlara kalsa kuma gideceğim.” deyip yeğenlerine burun kıvırdı. “Ablası ve yeğenleriyle gelecek,” deyip ortaya bıraktı. 

Karahan kuşku dolu gözlerle bakındı. Bir süre masanın üzerindeki tabaklarda gezindi gözleri. Halasına döndü. “Neden ailesi ile? İlk önce teke tek görüşseydik.” 

“Buna gerek yok biz kararımızı verdik. İsteğimiz sadece tanışmanız.” 

Duru, “Sen tanıştın mı ailesiyle?” diye sordu. 

Hurinur başını salladı. “Hayır, bende tanışmadım.” dedi. 

Karahan babasına baktı. Hiç bir şey demiyordu madem kendisi konuşurdu. “Olur. Fatih ile Hare’nin düğünden sonra gelsinler.” 

“Ne?” 

“Ne?” 

Halasıyla aynı anda bağıran Hare abisine, gözleri büyümüş şekilde bakıyordu. “Ne düğünü? Ben düğün istemiyorum,” dedi. 

“Ne demek düğün istemiyorum. Bunu konuşmuştuk,” diyen Fatih’i Hurinur susturdu. 

“Siz bir durun!” diyen Hurinur Karahan’a çevirdi başını. “Bana bak kara hulk beni delirtme! Onlar etmiş muradına ben mi çıkacağım kerevetine?” 

Karahan gülümseyerek başını ölümü anlamda aşağı yukarı salladı. “Evet hala tam olarak öyle demek istemiştim,” dedi. 

Fatih onları duymuyordu. Kendisi Hare’nin sözlerine takılı kalmıştı. Bedenini karısına çevirdi. “O düğün olacak Hare,” dedi. 

Hare göz devirdi. “Burada bunun kavgasını mı yapacağız Fatih?” 

Turgut Kara da damadı artı manevi ogluna destek çıktı. “Evet evet o düğün olmalı. O kadar da değil. Ben kızımı gelinlikle görmek istiyorum,” dediğinde babasıyla göz göze gelen Hare’nin kalbini ateş basmıştı. Kanının bir anda kaynamasına engel olamamıştı. 

Hurinur az sonra bayılacaktı. “Abi, bana bak bana! Ben buradayım. Bu konuyu ben açtım. Benim saadettim önemli değil mi?” 

Turgut Kara kardeşine döndü. “Ne münasebet Hurinur, kızımla aranda ne fark var. O konu ayrı…” deyip kızına döndü. Hare eliyle saçlarını geriye itti. 

“Halam evlensin. Ben zaten evliyim. Ne bu düğün merakı?” dedi. 

Fatih kaşlarını çattı. “Boşanacak mıyız Hare?” diye sordu. 

“Sıkarım topuğuna, doğru konuş,” diye uyardı Karahan. Fatih abisini dikkate almadı. Gözleri büyüyen Hare’ye birleştirdiği kaşlarıyla bakıyordu Fatih.

“Ne o boşanmaya yol mu arıyorsun, sen?” diye çıkıştı Hare. 

Masadakiler bir ona bir diğerine bakmaktan yorgun düşmüştü. Sessiz giden muhabbet ne ara buraya gelmişti? En çok eğlenen şüphesiz Rüzgâr dı. 

“Sorumun cevap değil bu!” 

Hare bedenini Fatih’e çevirdi. “Boşanmayacağız, duymak istediğin buysa.” 

“Demek ki bir daha evlenmeyeceğiz. Bu düğün olacak!” 

Gaza gelen Nil elini havada salladı. “Yürü be Fatih,” elini indirip ablasına döndü. “Ne giyeceğiz?” 

Rüzgâr kahkahayı basınca herkes ona baktı. Adam katıla katıla gülüyordu. Abisine bakınca ne hale geldiklerini anlayan Hare de elini yüzüne kapatıp gülmeye başlamıştı. Azar azar başlayan kıkırdamalar ardını kahkahaya bırakmıştı. 

Gecenin sonunda Hurinur’un Bahadır’ı için bir gece kararı verilmişti. Düğün mevzusu da Hare ile Fatih’in bu konuda anlaşma teklifiyle bir kaç günlük bir askıya çıkmıştı. Fatih karısını ikna edecekti. Hare ikna olacak mıydı, orasını kimse bilmiyordu. 

Bitmek bilmeyen masadaki aile muhabbeti bir anda herkesin telefonuna gelen bildirim sesleriyle kesildi. Gençlerden hepsinin telefonu da aynı anda bildirim sesiyle çınlayınca herkes birbirine baktı. Şaşkınlık nidalarıyla ellerine aldılar telefonları… 

Nil, “Aslı grup açmış,” dedi. 

Duru, “Hayırdır inşAllah,” dedi. 

Nazlı, “Kesin operasyon var. Bak heyecan oldum,” dedi. 

Hare, “Ben bile varım,” dedi. 

Fatih, “O da ne ki, ben de varım,” dedi.

Nihat, “Operasyon büyük anlaşılan,” dedi. 

Ruken, “Ay Kenan da var,” dediğinde ablasından tekme yedi. “Ay o da varsa başımız büyük dertte,” diye toparladı Ruken.

Karahan burun kıvırdı. “Bu ne böyle?” dedi. 

Rüzgâr, “Operasyon adı; Karakolda Ayna Var,” diye okudu sesli şekilde. 

Herkes birbirine baktı. Birbirlerinin göz bebeklerine bakıyorlardı. Her kes burada ve birlikteydi. Ne aşkı kimin aşkıydı bu. Aslı’nın işleri aşktan ibaretti.

Nazlı, “Yazıyor, bekleyin.” dedi. 

Aslı; Aşk Timlerim. İstikamet Şahin ve Ceren…

&