Eylül 6, 2020

18. Sen Beni Sevmek İstiyorsun

ile payelll

 

 

Yatağın örtüsünü katlayıp kaldırdı. En son ne zaman çiftlikteki odasında kaldığını hatırlamayadı. Babaannesi ısrarla büyük odalardan birinde kalmalarını istemişti ama Hare odasını çok özlediğini söyleyip reddetmişti. Tek sorun yatak tek kişilikten az büyüktü. 

Dolabında, geldiğinde giydiği kıyafetlerinin olmasıyla mutlu olmuştu. Çiçekli pijamalarını üzerine geçirip bedenini yatağa bıraktı. Banyoda olan Fatih kapıda belirince ona döndü. Babaannesinin temkinli bir kadın olmasını kendine öğüt gibi algıladı. 

Evde her zaman misafirler için bulundurduğu paketli eşofmanlardan birini giymişti Fatih. Hare bakınca elini ağzına kapattı. “Biraz küçük değil mi?” diye soran kocasına bakıp gecenin bu saatinde sesini kimsenin duymaması için kahkahasını bastırdı. 

“Eh biraz.” dedi. 

Yatağa yanaşan Fatih, yatağın ebatlarını inceledi. “Bu yatak tek kişilik mi?” 

Hare gülerek başını salladı. “Evet.” 

“Ama biz çift kişiyiz,” diyen adam tek kaşını havaya kaldırdı. 

“Üzgünüm canım. Ben de çiftleşeli çok olmadı. Yatağımla idare edeceksin.” 

“Neyleşeli çok olmadı?” gülerek sorduğu soruyla  yatağa oturdu Fatih. 

Hare omuz silkti. “Çift yani. Sen artı ben eşittir biz olunca şey oluyor ya hani,” demesiyle adamın alevli bakışlarına yol açtı. 

“Hı, öyle diyorsun,” diye dudaklarına uzanan adama yaklaştı. “Evet öyle diyorum, arsız adam.” Kocasına dudaklarını bastırıp geri çekildi. Yatağa uzandı ve yan döndü. “İkimize yeter bence.” 

Ayağa kalkıp ışığı kapatıp karısının yanına uzandı. Hare’yi kollarının arasına yerleştirdi. “O kadar da küçük değilmiş,” diye mırıldanıp ipek saçların arasına öpücüklerini bıraktı. 

Bedeni ve ruhu bugün fazlasıyla yorgundu. Gözleri kapanmaya yüz tutmuştu. Rahat bir uykuya dalmak için tek istediği yerdeydi. Aklındaki tüm düşünceleri silmişti. Hayatları rayına girmek için yön buluyordu. Sorunlarının en çabuk yoldan çözüme ulaşmasını Fatih’e borçlu olduğunu biliyordu. 

“Kendimi çok kötü hissettim,” diyen sesle, gözlerini açtı. “Neden?” 

“Öyle konuştun ki kendimi bir an, bir hiç gibi hissettim.” 

Kocasının neden bahsettiğini bir kaç saniyede idrak etmişti. Masadaki konuşmadan bahsediyordu. “Seni öyle bir yakıştırmayacağımı bilmeliydin,” dedi. 

“O an bilmekten çok duydum. Düşünmeye fırsat vermeyecek kadar ağırdı.” 

“Üzgünüm, seni kırmak niyetinde değildim, biliyorsun.” 

Kollarındaki kadını iyice sıktı. Başını kaldırıp Hare’nin yanağını buldu. Dudaklarını bastırıp kokusunu içine çekip başını yastığına bıraktı. “Bu böyle olmayacak Hare. İki ateş arasında kalacaksın. Hem de her zaman. Abilerin bir süre sonra senin için yarışa girecekler. Karahan Abimi biraz tanıyorsam peşimizi bırakmaz.  Rüzgâr abi zaten soy adıyla bile senin arkanda ve bir tık önde. Karahan abin ikna olmadı. Olmayacakta…” 

Hare kollardan çıkmadan kocasına döndü. Haklıydı ve haklıydı. “Farkındayım,” dedi gülerek. 

Uzun uzadıya yatağa yerleşen adamın omzuna başını yasladı. “Ne yapacağız, peki? Planın nedir?” 

“Plan şu…” 

 

Çiftlik evinin bahçesine kurulan kahvaltı masasına bakındı Aslı. Sabah erkenden  ailesini alan çiftlik evine akın etmişti. Hilmi bey ve Nimet hanım çok mutlulardı. Evlerinde şenlik vardı. Bahçenin içinde koşturan çocuklara bakıp kahkaha atıyorlardı. Ali Poyraz bile çimlerin üzerinde emekliyordu. 

Aslı’nın ikizleri ve Nazlı’nın üçüzleri koşup eğleniyorlardı. Asya’nın kızı Gül, Azra’nın kızı Bade ve Nil’in oğlu bebek araçlarında güneşin tadını alıyorlardı. 

Elleri cebinde keyifle Aslı’ya doğru yürüdü Karahan. “Aslı?” 

Güneş gözlüğünün ardından baktı Aslı. “Oo abi, keyifli görünüyorsun,” dedi. 

“Sayende… Sana daha ne kadar borçlanacağız?” 

“İyi olun yeter. Gücüm yetene kadar yanınızdayım.” 

Karahan başını salladı. “Şey diyecektim…” dedi Karahan. 

Aslı gözlüğünü tepesine kaldırdı. “Hayır Karahan. Oyundasın ve oyunda kalacaksın,” dedi. 

Karahan yüzünü buruşturdu. “Niye ben?” 

“Tipin çok uygun.” 

Karahan göz devirdi. “Fatih’te uzun, Yigit’te uzun bana ne gerek var?”

“Sen de olacaksın. Konu kapandı.” deyip mutfağa doğru yürüdü. Karahan ardından baktı. Yanına gelen Yiğit sırıtan yüzüyle Karahan’a döndü. “Ne o, yemedi mi?” 

“Bu kadına nasıl tahammül ediyorsun? Dominant Aslı,” yüzünü tekrar buruşturdu. 

“Size öyle o. Benim yanımda gayet sakin, melek gibi… Tahammül etmek ise, bence o bana tahammül ediyor. Fırtına da savrulan her geminin sakin bir limanı vardır,” deyip tek kaşını kaldırdı. “Bir birbirimizin limanıyız.” 

Bakışları çocuklar üzerine kaydı. Zihni uzaklara daldı. Bir zamanlar Nazlı’ya ulaşamazken, şimdi üç tane çocuğu vardı. “Hangimiz değiliz ki?” dedi. 

 

Mutfakta kahvaltı hazırlamaya devam eden kız  kardeşlerin üzerinde gezdirdi bakışlarını. Her şey süt liman gibiydi. Dudağının ucu  memnuniyetle yukarı kıvrıldı. “Allah’ım huyum da değil ama ağlamak istiyorum,” dedi. Zeynep ve Azra da gelip Aslı’nın iki omzuna dirseklerini dayadılar. Azra çenesini yukarı kaldırdı. “O ne tokattı be Aslı, Hare devrilecek sandım,” dedi. Hare göz devirirken Nil kardeşine suçlu suçlu baktı. 

“O da bir şey mi?” diyen Zeynep sözde Azra’ya konuştu. “Hare’nin attığı tokat neydi. Cüneyt Arkın gibiydi mübarek.” Elinin tekini alnına götürdü Zeynep. “Nokat nöyle neğil, nböyle atılır, deyip şak geçirdi,” dedi. 

“Bildim bildim.” Azra kızlara bakıp Zeynep’e cevap vermişti. Hare göz ucuyla Nil’e baktı. “Çok acıdı mı?” 

Nil’in eli yanağına gitti. “Nalçak, ben sana yavaş vurmuştum. Sen suratımı dağıttın. Kulağımdan ateş çıktı sandım,” dedi. 

Aslı kızlara bakıp sırıttı. “Öpün de geçsin, madem.” dedi. 

Hare böyle bir şeye hazır değildi. Kız kardeş farklıydı. Ve Hare bu farkı henüz bilmiyordu. Nil, elindeki domatesleri bırakıp Hare’nin yanına geldi. Kızın yüzüne başını eğerek baktı. “Ay sağ mıydı, sol muydu? Neyse ikisini de öpeyim,” Bir elinde bıçak diğer elinde salatalık olan kızın iki kolu da yana açıldı. Nil araya girip şapır şupur öpüp geri çekildi. 

İki kaşıda havaya kalkan Hare kızın kendini rahatça öpmesine şaşırmıştı. Ruken dilimledigi peynirlerden başını kaldırıp Nil ablasına baktı. “Aşk olsun ama beni hiç öyle öpmüyorsun?” deyip dudak büktü. 

Gözlerini kısan Nil, kardeşinin kıskanç tavırlarını gizlemeye çalışmaması, hatta alenen ortaya sermesine gülümsedi. Yanına varıp iki yanağını da elleri arasına sıktıktan sonra sesli şekilde öptü. “Aşk olsun Ruken, en çok sen sevildin bu ailede…” dedi. 

Ruken istemem yan cebime koy misali yüzünü buruşturdu. Eliyle ablasını itti. “Anladık. Yaladın yuttun,” dedi. Nil’in sözleri küçük kıskanç kardeşi biraz kendine getirmişti. Hare ile aralarındaki mesafenin nasıl kalkacağı oradaki herkesin merak konusuydu. Duru ve Nil için hiç bir sorun yokken. Ruken için minikte olsa bir sorun vardı. 

“Aşk olsun, bensiz ha..” sesine çevrilen tüm başlar mutfak kapısındaki Hilal’i görünce sevinçle parladı. 

İlk önce kuzeni Aslı’ya sarıldı Hilal. Hafifçe geri çekildi. “Beni çok ihmal ediyorsun Aslı. Operasyon olmasa ne zaman görüşecektik?” 

Hilal’in cam gibi parlayan mavi gözlerine sevgiyle bakan Aslı, tebessüm etti. “El insaf daha geçen hafta birlikte yemek yedik ya,” dedi. 

Diğer kızlara da sarılan Hilal merasimini tamamlayıp Aslı’nın karşısına geçti. “Hı yemiştik değil mi?” dedi. 

Hilal’in omzuna kolunu doladı Aslı. Kapının çıkışına doğru ilerlediler. Kafa kafaya veren kuzenlerin neler fısırdadığını dört kız kardeşte merak etmişti. Zeynep’te Azra’ya sardığı kollarıyla peşlerine takıldılar. 

“Acıdım Ceren’e,” diyen ve son ekmeği de dilimleyip sepete koyan Duru da kapıya yöneldi. 

“O değil de şimdi Kenan ve abim aynı prodüksiyonda rol olacak ya, ben ondan korkuyorum.” dedi Ruken. 

Hare, Ruken’e göstermeden hafifçe gülümsedi. “Bence korkma! Aslı’ya güven. O bir yolunu bulur,” dedi Ruken’e dönüp. 

Ruken başını iki yana salladı. Henüz çıkmamış olan Duru da dönüp kardeşlerine baktı. Ruken kaşlarını çattı. “Hep sizin yüzünüzden bu başıma gelenler. Bir rahat duramadınız. Adamları görünce aklınız uçtu. Hemen kollarına atladınız. Oh ne ala memleket, Ruken çeksin acısını.” 

Ayağa kalkıp peynir tabaklarını eline aldı. Üç ablasına da saçlarını savurup kapıdan çıktı. Duru ağzı bir karış açık ardından baktı. 

“Haklı.” dedi Nil. 

“Ne haklı be sende,” deyip Hare’ye döndü Duru, “Hadi Rüzgâr beni bir şekilde kandırdı. Aşık etti. Ya sana ne demeli?” 

Dilimlediği salatalıkları tabaklara dizerken, Fatih’in evlilik teklif ettiği an geldi aklına. Omuz silkti. “Yani, şekli önemli mi? Fatih’te beni kandırdı.” dedi. Duru, Hare’ye hak verirken Nil göz devirdi. 

 

Hilal, Zeynep, Azra ve Aslı kalabalıktan biraz uzaklaşıp baş başa vermişlerdi. Önlerinden neredeyse yirmi yıllık bir aşk ve uzun yıllara dayanan ayrılığın nasıl olacakta biteceğinin tahlillerini yapıyorlardı. 

“Sen biliyor musun, bunlar neden ayrıldı?” diye sordu Aslı. Hilal başını iki yana salladı. “Ben değil, hiç kimse bilmiyor.” 

Şahin, Hilal ve Aslı’nın kuzeniydi. Hilal’in halasının oğlu. Aslı’nın da teyzesinin oğluydu. Aslı ailesini uzun yıllar sonra bulduğu için önceleri ile hiç bir bilgisi yoktu. 

“Kıskançlık, aldatma bunlar yüksek ihtimal bir ilişkiyi bitirmede,” dedi Azra. 

Hilal, “Hayır aldatma yok. Onu Ceren demişti. Aralarında ne geçmişse kimse bilmiyor. Şahin abim askeri okuldaydı. Ceren de polis okulundaydı. Uzun yıllar uzaktan yürüttüler ilişkilerini. Sonra, Abim, göreve başlamıştı. Ceren de atama bekliyordu. Bir anda bitti dediler. Çocukluktan beri birbirlerini severler. Zaten ikisinden biri bu sevgiye ihanet etse çoktan hayatlarına başka yönler verirdi.” 

Zeynep, “Cık, Ceren’in gözleri parlıyor Şahin’e bakarken. Şahin zaten mesleğini zirvede bıraktı, sırf Ceren’in yanında olabilmek için. Hâlâ aşıklar.” dedi. 

“Kahvaltıdan sonra çıkıyoruz. Önce emniyete gideceğiz. Ceren ve Şahin ikisi de bugün izinli. Zaten sırf izin işi için Yiğit’i soktum araya.” 

“Ne zaman başlıyoruz,” Azra’nın sorusu ile omuzları kalktı iki kuzeninde. “iki gün sonra, önce öndeki işleri halletmemiz gerekiyor.” dedi Aslı. 

Hilal kahkaha atarak kollarını esnetti. “Ya pas tutmuştum. Bu çok iyi gelecek.” dedi. 

Zeynep başını iki yana salladı. “Ah siz Karaçay kadınları…” dediğin de Aslı da kahkaha attı. “Kızım ben Gül Karaçay’ın kızıyım. Annem babama kaçmış. Ondan bu deli cesaret.” 

“Bende kaçtım sayılır. Halama mı çektim acaba,” deyip bir kahkaha daha attı Hilal. 

Uzaktan kocasıyla göz göze geldi Hilal. Kahkaha sesine dönen Kemal karısına baktığında gülümsemişti. Yanına gelen Yiğit’te Aslı’ya baktı. “Dostum başları çok büyük belada.” dediğinde Kemal Yiğit’e döndü. 

“O bela bizimkiler gibi olacaksa, Şahin sadaka versin,” dedi. 

“Bencede,” dedi Yiğit. 

 

Ek yapılan masaya baştan uca baktı Hilmi dede. Yüzünde memnun bir gülümseme ile eşine göz kırptı. Misafirlerine döndü. “Evim bu güne kadar böyle güzel tablo görmedi. Her zaman bekleriz.” 

Hare ile Rüzgâr dedelerinin yüzlerinde ki mutluluğa şahit olmuş ve birbirlerine bakmışlardı. Bu kalabalık ve mutlu ailenin temel taşlarıydılar. 

“Az da bana baksan öyle,” diyen Karahan’a döndü Hare. Merakla bekleyen Karahan’a kahkaha atmamak için sıktı kendini. Beş yaşında kıskanç çocuklara benziyordu. Kocası ne kadar da haklıydı. İki abi arasında kalması kaçınılmaz gibi görünüyordu 

Gülümsedi. “Bakıyorum,” dedi. Karahan memnun bir ifade ile Fatih’e döndü. Herkes kendi halinde muhabbet edip yemeklerini yiyordu. 

“Aklıma bir şey geldi.” Karahan’ın aklına geleni çok merak eden Fatih başlarının nasıl bir dertte olduğunu merak etti. “Ne geldi?” 

Hare kahvaltısına odaklandı. Kulağı abisindeydi ve gelecek olan sözleri bekliyordu. “Düğününüzü burada yapalım,” dedi Karahan. “Mevsim yaz. Kır düğünü biz bize…” Başını kaldıran Hare abisine baktı. 

“Bence olur.” diyen Fatih çatalını eline aldı ve tabağına döndü. “Ama biz henüz konuşmadık. Karar verirsek seçenek çok cazip,” dedi. 

Karahan gözlerini kısıp Fatih’i dövecekmiş gibi olan bakışlarını uzun süre de çekmedi üzerinden. Fatih ona dikleniyor muydu? Karşısında inat mı ediyordu? Dediğim dedik Fatih, Karahan’ın sinirlerine dokunuyordu. Kahretsin ki bu çocuğu çok seviyordu ve kardeşini böyle birine vermektente aşırı mutluydu. Ama bu şuan kızmasına engel değildi. 

“Karahan ne oldu?” Tek kaşını havaya kaldırmış olan Aslı’nın hain sırıtışıyla gözler Karahan ve Aslı üzerinde dolaştı. 

“Çok meraklı Aslı…” deyip burun kıvırdı Karahan. 

“Yok ya aşk olsun. Ben onu sormadım zaten,” diye karşılık veren Aslı’ya çevirdi başını. “Ne sordun peki?” 

“Boynuz diyorum, kulağa geçmiş.” dudağının  kenarı iyice yukarı kırılmıştı Aslı’nın. Karahan’ın gözleri ince bir çizgi haline gelmiş Fatih’i esir etmişti. Fatih abisine bakarken gözlerini kaçırmadı. Bir meydan okuyuş değildi onunki. Sadece meydanı boş bırakmayıştı. 

Nazlı, “Aslı sen asıl haberi bilmiyorsun,” demesiyle Aslı antenleri açıp yerinde doğruldu. “Dökül neymiş?” meraklı gözlerle Nazlı dan  gelecekleri dinlemek için genç kadını odağı seçti. 

“Huriş’in görücüsü geliyor.” 

Aslı’nın gözleri büyüdü ve Hurinur halayı buldu. Ağzı kulağında gözleri bulutlarda dolaşan Hurinur’u buldu. 

“Ay Allasen bende diyorum bu niye on sekizlik çıtır gibi kırıtıyor?”  Aslı’ya çemkirmeye gerek duymadı Hurinur. Eliyle saçlarını düzeltti. “Aşkın yaşı yok canım. Öğretmediler mi sana?” 

“Bende geleceğim. Ne zaman geliyor. Ya da,” deyip Nazlı’ya döndü. “Evde hiç uğraşma, AZA da hallederiz. Tanışma yemeği değil mi? Öyle hop diye kız veremeyiz. Bakalım enişte iyi mi? Kızımıza istediği hayatı sunabilecek mi? Değil mi ama?” 

Hurinur göz devirirken, Turgut Kara onayladı. “Aslı haklı. Şu sizin plandan sonraki gün olsun.” dedi. Hurinur Aslı’ya dişlerini sıkıp homurdandı. Ama Aslı sırıtmasıyla birlikte öpücük attı. 

Bir saat sonra masayı toparlayıp etrafına ellerinde kahvelerle yerleşen genç takım sessizlik içinde sırayla konuşuyorlardı. Geneli dinleyici olarak katılım sağlıyordu. Kenan’ın kahvaltıya gelmemesine içerleyen Ruken elleri eteğinde somurtup duruyordu. Bu kavgaları bitmek bilmiyordu. Kenan’ın uçarı karakteri, Ruken’in sakin karakterine tersti. Birbirlerini çok seviyor olmaları aradaki farkı kapatamıyordu. Çünkü; ikisi de inatçıydı ve birbirlerine uyma fikrine yanaşmıyorlardı. 

“İki gün sonra hallediyoruz. Bugün emniyete gidip oradaki işleri halledecegiz.” Yiğit’e bakan Aslı kocasından onay almış bakışlarla etrafına bakındı. “Ceren’i az tanıyorum. Bu yüzden ben emniyetten çıktığım anda Hilal devreye girecek.  İki gün içinde istediğimiz her şey hazır olacak. Gerisi size anlattığım gibi…” dedi Aslı. 

“Aman ne güzel.” Karahan gözündeki güneş gözlüğünü parmağının ucuyla burnunun üzerine iyice itekledi. “Baş rolde Karahan Atabey. Yan karakter Yiğit Demirkan. Yönetmen Aslı Demirkan.” 

“Çok mız mız birisin ama sen. Seni kaçırıp Nazlı ile bir eve kapatırken iyiydi. Onlar sizden kıdemli. Bu kadar beklemiş olmam bile hata. Karahan, sus ve yine sus!” dedi Aslı. “Ama şu yönetmen işi aklıma yattı. Rüzgâr?” 

Aslı’ya hızla döndü Rüzgâr. “Çenen kopmasın Karahan,” diye mırıldandı. 

“Sana vereceğim adrese on on beş gizli kamera yerleştir. Odalardan birine de monitör. Herkese birer kulaklık beni duymanızı istiyorum.” 

Rüzgâr için çocuk oyuncağı olan bu işi seve seve kalbim etti. “İsteğin bu olsun Aslı,” dedi. 

 

Yirmi yedi yıllık ağacın altında birbirlerine aşkla baktıklarından habersiz karı koca gülümsediler. “Cidden enteresan duruyor.” 

Daldan olmuş can eriğini koparıp küçük bir parça ısırdı. Ekşi eriği çatur çutur çiğneyip ekşi tadı genzinde hissedince gözlerini yumdu. Fatih’e acılı anlar yaşattığından haberi yoktu. “Ay Allah’ım bu nasıl tat.” Gözlerini açıp kocasına baktığında kendini ısıracak gibi duran adama tek kaşı havada baktı. 

“Sen çok mu seviyorsun erigi?” 

“Kim sevmez, hem de dalından?” 

“Ben sevmiyorum, hem de dalından.” 

Kalan parçayı ağzına atıp çekirdeğinden kurtuldu. “Kusura bakma ama siz erkeklerin bu erik takıntısını anlamıyorum. Alt tarafı ekşi erik. Hep tatlı yenir mi?” 

“Ama elma severim, hem de dalından, hem de ekşi.” Daldan kopardığı olmaya yüz tutmuş elmayı koparıp aldı. “Demek bu ağaç senin.” Bir ısırık aldığında Hare de onu izliyordu. Elmayı ısıran dudaklara takıldı. 

“Evet, benim. Bir tarafı elma bir tarafı erik.” 

“Bir tarafı senin sevdiğin, bir tarafı benim sevdiğim.” 

“Ama ben elma da severim.” Kollarını göğsünde bağlamıştı Hare. 

“Bende erik sevebilirim, sen seviyorsun.”  Elmayı ağacın çatalına bıraktı. Karısına yaklaştı. Yakınında durup omzunu ağaca yasladı. Kollarını göğsünde bağladı. 

“Benim sevdiğim şeyleri sevmek zorunda değilsin.” 

“Zorunda olduğum şeylerden hiç haz etmiyorum. Bana kimse zorla bir şey yaptıramaz.” Gün ışığında parlayan yeşil tanelerin içindeki harelerin oynaşmasını zevkle izledi Fatih. 

Hare dudağını büküp kocasına bir adım daha attı. “O halde tek bir şey anlıyorum, bu dediğinden.” 

Dudağının ucu yukarı kavislenen Fatih, gözlerini kıstı. “Neymiş?” 

Elinde olmayan dürtülerin etkisine kapılıyordu. Yapmak istemekle alakası olmayan durumdu. İsteğe göre değil, hisse göre yön bulandı. Kollarını çözdü. Fatih’in de çözdüğü kolların arasına girerken kollarını adamın boynuna dolayıp elmayı ısıran adamın çekici dudaklarına yaklaştı. Sırtına dolaşan ellerin yakıcılığının güneşten olmadığını biliyordu. Hiç bir güneş ışığı bu şekilde yakamazdı. 

“Sen beni sevmek istiyorsun.” dedi Hare.

“Sende deli gibi sevilmek istiyorsun.” 

“Suç mu?” diye sordu Hare. 

“Evet.” Hare bir an durdu. Kımıldamadı. Yakın duran gözlere baktı. Karma karışık bakışları inceledi. 

“Bunu benden isteyemezsin.” 

İçinde kırılan kalp parçalarıyla dağıldı. Kolları gevşedi. Gözleri en acımasız arayışa girdi. Korkak bakışlarını geriye çekilip arayışa devam etti. Adamın boynundan sıyrılmaya çalışan kollarıyla bedeni de geri çekilmeye hazırlanıyordu. Karşısındaki yeşil gözler hep cüretkardı. Yine öyle bakıyordu. Hep olduğu gibiydi. 

Geri çekilmek için hareket eden Hare’nin bedeni adama sert biçimde geri çekildi. Ama kalbi dağılmıştı. Tek istediği Fatih’ten biraz uzaklaşmaktı. “Bırakır mısın?” diye mırıldandı. 

Fatih, Hare de öpmeyi en çok sevdiği yere uzandı. Kulağının hemen altı, yüz hatlarının bittiği yere dudaklarını bastırıp başını döndüren kokuyu içine çekerek öptü. Kulağına doğru tırmandı. Fısıltıyla, “Bırakmak mı? Seni bırakmam, bırakamam. Benden seni sevmemi istemeye hakkın yok, zaten o yoldayım. Suç mu?” 

Boşalan sinirleriyle itti kocasını ama çıkamadı olduğu yerden. “Dengesiz herif. Kalbimi kırdın! Bu böyle mi söylenir?” kollarını göğsünde bağlayıp yüzünü yana çevirdi. Gülmemek için dudağının kenarını ısıran adamı görüyordu ve daha çok sinirleniyordu. 

“Suç mu, diye sordum?” 

“Suç! Sen beni sevemezsin, tamam mı?” ”Çarpılacaksın, ağzın eğilecek, gudubet. Az önce dağılan kalbimizin sahibine söylenir mi bu,’

Elleri bağlı kendine cık cık atan iç sesine de yüz çevirdi. 

“Allah Allah, sen benim karım değil misin? Niye sevemiyor muşum?” Kırılmış bir Hare gözüne ve gönlüne o kadar alıcı gelmişti ki bu kadını şimdi öpmek istiyordu. 

“Karın olmasam sevmeyeceksin yani? 

“Hı hı,” 

“Öküz.” 

“Fazlasıyla hemde…” 

“Dengesizin de,” 

“Sayende,” 

“Ben miyim, suçlu?” yüzünü kocasına çevirip parmağını kendi göğsüne bastırdı. 

“Tabii ki de sensin.” Elini Hare’nin ensesine götürüp bastırdı. Kendine yaklaştırdı. Karısının direnmesine aldırmadı. Burun buruna geldiklerinde Hare öfkeyle soluyordu. “Neymiş suçum?” dedi çenesini kaldırıp. 

Gözlerini aşağı indirip karısının birer kiraz tanesini andıran kırmızı tenine açlıkla baktı. “Kapattığım kapıları zorluyorsun, yetmiyor kırmaya çalışıyorsun. O da yetmiyor bir de beni sev diyorsun. Hiç bir şey yapmadan kırıp döküyorsun, içeri sızmaya çalışıyorsun. Sonra da suçlu ben miyim diye soruyorsun.” 

Ruh kabına dar gelmişti. Derisinden içeri girip damarlarına sızdı. Lavın dokunduğu yeri yok etmesiydi, duydukları. Kıskançlığın ilk defa ruhunu ateşlere attığını en derinden hissetti. Gözleri incecik çizgi halini aldığında başka bir erkeği bu derece kıskanamayacağını anladı. Kollarını daraltıp sıkıca doladı. Dudaklarını sert bir hızla kocasına teslim etti. İçindeki kıskanç kadının ateşi kocasını da yakmıştı. 

Hare’nin aklında tek bir cümle vardı; Kapattığım kapıları zorluyorsun! 

Ne yaslandığı bedene dokunan, ne de kocasının kalbine girebilmiş bir kadına zerre tahammülü yoktu. Geçmiş, geçmiş olsa bile… 

Şahkıran Holdinge girdiğinde öğlen saati olmuştu. Meriç bu sabah kendine izin vermiş ve arkadaşlarıyla kahvaltı planı yapmıştı. Ablasının ısrarla aramalarına da dönmemişti. Aramalara cevap vermiş olsaydı, işiteceği azarın haddi yoktu. Holdinğde işler onu bekliyordu ama o, biraz eğlenceden ne çıkar düşüncesindeydi. 

Ablası Ekin’e yakalanmadan odasına varıp dosyalara gömülmesi gerekiyordu. Gözleriyle tarama yaparak ilerliyordu. Sakinlik kol geziyordu çünkü yemek saatiydi. Ablasının da yemeğe gitmiş olmasını diledi. 

Odasına doğru sakin adımlarla ilerliyordu. Önünden geçtiği aralık kapıdan gelen seslerle durdu. Başını kapıya çevirdi. Önünde bulunduğu oda Burhan’ın odasıydı. Hâlâ bu adamın neden bu holdinğde bir odası olduğunu bilmiyordu. Alt tarafı dedesinin yanında dolaşan biriydi. 

“Evet AZENAS. Kadın giyim üzerine çalışıyormuş.” 

Meriç’in kaşları havalandı. AZENAS’ı  duyunca. Burhan’ın o şirketle ne ilgisi olabilirdi ki? Kendisi iyi bilirdi. Nihayetinde kadındı ve  isim yapmış ünlü bir firmaydı. Kulağını iyice açtı. Merakı artmıştı. 

“Başka?” 

Burhan’ın sorusuyla karşısında duran genç adam konuşmaya devam etti. “Fotoğraftaki kadın eşiymiş. Yakın zamanda evlenmişler. Kadın Rüzgâr Asilkan’ın kız kardeşi. Aynı zamanda da Karahan Atabey ile akraba…” Burhan başını bildiğini açıklar şekilde salladı. 

“Adının Fatih Kırımlı olduğu resmi kayıtlarda da açıkça ve tek bir şüpheye yer bırakmayan şekilde ortada. Annesi ve babası da belli. Anne ve babasının akrabaları da hayatta değil. Kayıtlara bakıldığında zaten çok kalabalık olmadıkları da bariz… hayatta kimsesi yok. Öğrenebildiğim bu kadar. Açık bulamadım.” 

Fatih Kırımlı kimdi? Burhan neden bu ismi araştırıyordu? AZENAS markasının bu adamla ne ilgisi vardı? Meriç ayak üstü kendine sorduğu sorulara cevabı yine kendisi verecekti. Burhan’ın adama, “Git” demesiyle telaşa kapılıp hızlı hızlı bir kaç adım attı. Onları dinlediğini bilmelerini istemiyordu. Önünde sıralanan kapılardan alelacele ikinci kapıdan içeri girdi. 

Ablasının odasına girdiğini biliyordu ama başka çaresi olmadığı için en iyi seçenek olarak görmüştü. Kapıyı içgüdüsel olarak hızla kapatıp arkasına döndüğünde dosyalara gömülü ablasıyla göz göze geldi. 

“Ne o, biri mi kovaladı?” Ekin’in şüpheli bakışları üzerinde gezindi. “Abla?” dedi. Masaya yaklaşıp çantalarını koltuğa bıraktı. 

Ekin elindeki kalemi kardeşine salladı. “Hiç cıvıma Meriç. Sabahtan beri senin işlerini halletmeye çalışıyorum. Yıktın benim üzerime kendin eğlenmeye gittin.” İşlerden bunalan Ekin hırsını kardeşinden çıkarmak istemişti. Sıcacık bir yaz günüydü ve o, odasında kağıtlarla zaman öldürüyordu. 

Meriç çakmak çakmak yanan ela gözlerini ablasına dikti. “Abla, Burhan’ı bir adamla konuşurken duydum,” demesiyle Ekin kollarını masaya yasladı. Burhan dan haz etmeyen Ekin de en az kardeşi kadar gizemli buluyordu Burhan denen adamı. 

“Ne konuşuyorlardı?” 

Ablasının karşısındaki koltuğa oturdu. “Birini araştırmışlar. Adı Fatih Kırımlı. İlginç olan adamın AZENAS markasıyla bağlantısı. Daha ilginç olan Burhan ve AZENAS…”

Ekin gözlerini odası içinde gezdirdi. Burhan ve AZENAS arasında bağlantı kurmaya çalıştı. “Kadın giyim markası, Fatih Kırımlı ve Burhan,” diye mırıldandı. “Bilemedim. Zaten bu adam ne iş yapıyor onu da bilmiyorum. Bir odası var ama tek dosyada adı, imzası yok.” 

Meriç yerinde merakla kıpırdadı. “Sana da bazen fazla gizemli geliyor mu?” 

“Fazlasıyla, ama dedemin yüzünden tek soru soramıyorum. Babama sorduğum da; Onun işlerini yürütüyor asistan olarak düşün, deyip kestirip atıyor.” 

İşaret parmağını çenesine ritmik hareketler halinde vurup geri çeken Meriç yerinden kalktı. Ablasının yanına varmak için masanın etrafını dolandı. Ekin’in başına gelip durdu. “Abla arama motoruna yazsana adamın adını.” 

Ekin göz devirdi. “Başka işimiz kalmadı, hafiyelik işine mi soyunduk? Bize ne Meriç.” 

“Ay abla yaz işte, adam kimmiş çok merak ettim. Ne iş çeviriyor bilelim. Hem ne belli Burhan belki dedemi parmağında oynatıyor. Ne alaka yani AZENAS ve Burhan?” 

“Of,” deyip masa üstü bilgisayarına yaklaştı Ekin. Klavye üzerinde hızlı hareketle Fatih Kırımlı yazdı. Ama bir çok seçenek çıkmıştı. Bunların içinden aradıkları adamı bulmak samanlıkta iğne aramakla yarışırdı. “AZENAS  yaz, orada ile alakalı olabilir.” Meriç’in isteği üzerine AZENAS’ın internet sitesine girdiklerinde ekranda beliren büyük reklam resmi ile iki kız kardeşte ekrana boş boş baktılar. 

Ne Meriç ne de Ekin tek kelime etmedi. Ekrandaki fotoğraf değişip yerine bir başka poz geldiğinde gözlerini kırptılar. “Benim düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun?” diye mırıldandı Ekin. Ekrandaki suret ona çok eski bir fotoğrafı hatırlatmıştı. Bir kez gördükleri bir tek fotoğraf. Bir kaç ay önce, babalarıyla birlikte  yaşadıkları anlarda, evde sıkılan kızlar aile albümlerini anne babalarının odalarından almış ve odalarında tek tek bakıyorken  babalarına yakalanmış ve Ahmet bey ellerinden almıştı. Halalarının yanında duran genç ve yakışıklı adamı ikisi de uzun süre incelemişlerdi. Bir halaları olduğunu o gece öğrenen kızlar için oldukça şaşırtıcı olmuştu. Ekin eline geçen o fotoğrafa baktığında Meriç’e dikkatle bakmış ve benzerliğe ağzı açık kalmıştı. Meriç’te baktığında aynı tepkiyi göstermişti. Bu kadın kimdi ve yanındaki adam beyin nesiydi? Baba ve annesi odalarına girdiğinde Ahmet bey öfkelenmiş ellerinden almıştı. .

Akabinde, Ahmet’in  ‘dedenizin asla haberi olasın bu fotoğraftan’ diye de uyarmıştı. 

Kızlar sebebini annelerine sorarak öğrenmişlerdi. Nihan onlara; Dedenizin istemediği bir evlilik yaptığını ve yıllar önce bir evde yanarak can verdiğini kısa haliyle anlatmıştı. Bildiği bazı gerçekleri anlatmayı uygun görmemişti. Dedelerini sevmeyen kızlarının iyice nefret etmelerini istememişti. 

“İnanılır gibi değil. Enişteme çok benziyor,” ufacık sesiyle konuşmuştu Meriç. 

“İkizi gibi… Ama adı yazmıyor.” diyen Ekin hemen elinin altındaki klavyede tuşlarla dans edip bir kaç yere daha girdi. Basılan tüm resimler, katalog kapağı ve isimler… 

“Fatih Kırımlı bu adam!” diyen Meriç’in gözleri büyüdü. Aklı karışmazdı ne onun ne de ablasının. Onlar avukattı ve bu işler onların zekalarını konuşturdukları yerdi. 

“Bu adam bizim eniştemize benziyor. Ve Burhan bu adamı araştırıyor.” Ekin aklını tane tane masaya döküyordu. 

Meriç, “Eniştemi dedem sevmemiş, istememiş. Bu adam onun kopyası ve Burhan dedemin adamı.” dedi. 

Ekin ekrana bakarak başını salladı. “Burhan’ın neden araştırdığı belli ama bu adamın rahmetiyle ne ilgisi olabilir ki? İlla benziyor diye bundan ne çıkar?” dedi. 

“Çok boşluk var ama ben çok merak ettim. Akşama bir yemek ayarlayacağım annem ve babamla. Soracağım. Eniştemin adını, soy adını bile bilmiyoruz. Anneme o zaman sormak hiç aklıma gelmemişti. Ama bu çok ilginç.” 

“Ne bekliyorsun Meriç?” Ekin arkasına yaslanıp kardeşine baktı. “Ne zaman olduğu, nerede olduğu, kim kiminle nerede ne yaşadı, hiç bir şey bilmiyoruz.” 

“Tuhaf olanda bu değil mi? Bir halamız varmış, biz bunu yıllarca bilmedik. Neden? Çünkü kimse onun hakkında tek kelime etmiyor. Annem bize söylemeseydi yine de bilemezdik. Sence de her şey fazla garip değil mi? Bunun sadece basit bir sorma soruşturma olduğunu düşünmüyorum. Biz avukatız en ince ayrıntı bizim işimiz ve bu kalıbımı basarım ailesel bir mevzu. Sonunda veya ucunda biz varız. Şüphe bir kez geldi içime oturdu.” 

Kardeşine hak verdiğini başını sallayarak ifade etti Ekin. “Akşam bende geliyorum. Organize sende git ayarla bana haber ver.” dedi. 

Sessiz ve nezih bir restoranda yer ayrılmıştı Meriç. Ablasıyla birlikte yanlarında bulunan dosyalara göz atıp her vakti değerlendirme çabasındaydılar. Gözleri işten başka bir iş görmeyen kız kardeşlerin etraflarına bakmak akıllarından bile geçmiyordu. 

“Çok fazla çalışıyoruz, bilmem farkında mısın?” 

Meriç’in sorusuna başını kaldırmadan cevap verdi Ekin. “Dedem ile babam sağolsun.” 

Meriç’te elindeki kağıtlar üzerinde çalışıyordu. “Abla yirmi sekiz yaşındayım. Sen otuz. Biz ne zaman evleneceğiz? Veya ne zaman ciddi bir ilişki yaşayacağız?” 

Ekin başını kaldırıp çaerık kaşlarla baktı. “Elimizin tersiyle itemeyeceğimiz biri geldi de biz mi yol verdik? Hepsi Şahkıran mal varlığı peşinde olan tipler.” deyip dosyaya geri döndü. 

“Desene kuruyup kalacak, kız kuruları denen şeye dönüşeceğiz.” Girişte anne ve babasını gördü. Elindekileri çantasına atarken ablasına, “Annemle babam geliyor.” dedi. 

Anne babaları masanın başına gelince ayağa kalkıp annelerine sarıldılar. Babalarına da öpücük kondurup gülen yüzleriyle hep birlikte oturdular. 

“Sizi çok özlemiştim, ne iyi ettiniz.” Nihan kızlarına bakıp gülümsedi. Kendi evlerine taşındıklarından beridir eskisi kadar göremiyordu. Ara ara birlikte plan yapıp yine birlikte yemeğe çıkıyorlar ya da alış veriş yapıyorlardı. “Babanız sizi her gün görüyor ama ben göremiyorum,” deyip dert yandı kızlarına. 

“Çalışıyoruz anneciğim. Ama yakında infilak edebiliriz. Babam bizi köle gibi çalıştırıyor.” Meriç’in muzip halini görmezden gelip kocasına döndü Nihan. “Aşk olsun Ahmet.” deyip göz devirdi. 

Kızlarına kaş göz edip eşine döndü. “Sen onlara bakma tatlım. Kızlarımız olmasa işimiz zor.” dedi. 

Yemekler masaya açılıncaya kadar havadan sudan sohbet ederek geçmişti. Kızların konuyu istedikleri yere çekme becerileri takdire şayandı. 

Konuyu esneten Meriç, annesine öve öve bitiremediği AZENAS markasının yeni kataloğunu anlatıyordu. Annesi merakla dinlerken Ekin çantasından aldığı orta boy kalın kataloğu çıkarıp annesine uzattı. “Al bak anne, harika parçalar var.” 

Nihan hanım kızından aldığı kalın kataloğu eline alıp masaya bıraktığı ve ilk sayfasını çevireceği anda gördüğü suretle dondu. Gözlerini fotoğraftan alamazken masada ses kesilmişti. Kızlar anne babaları üzerinde gezdirdikleri gözleriyle her bakıştan bir anlam çıkarmaya çalışıyorlardı. Birbirlerine attıkları kısa bakışlar doğru yolda olduklarına işaretti. 

Karısının baktığı fotoğrafa bakmasıyla aynı Nihan gibi sessizlik içerisinde kala kaldı. Nihan’ın başını kaldırıp kocasıyla buluşan gözleri çaresizlik içinde bir anlam arayışından ibaretti. 

Birbirlerine bakan karı kocayı Meriç ayırdı. “Çok beziyor değil mi? Biz de ablamla aynı fikirdeyiz,” dedi. 

Ekin, “Burhan bu adamı araştırıyor ve biz bizden sakladığınız bir şeyler olduğuna eminiz,” dedi. 

Nihan yutkunarak önüne döndü. Ahmet’te gözlerini kapatıp ardına yaslandı. “Bilmek size bir şey kazandırmayacak,” dedi Ahmet bey. 

“Ona biz karar veririz baba,” Meriç’e gözlerini devirdi Ahmet bey. Daha sonra Ekin’in kararla ve duymak için can attığı bakışlarıyla karşılaştı. 

“Anneniz anlatsın. O halanızın yakın arkadaşıydı.” 

Nihan, kızlarına hüzünle baktı. Sırtını rahat sandalyesine yasladı. Önündeki fotoğrafa dikti gözlerini. Gördüğü adamın kim olduğunu bilmiyordu ama benzerlik yüreğini parçalamıştı.

“Klasik zengin kız fakir oğlan… Büyük bir aşk hikayesiydi onlarınki…” 

&