Eylül 6, 2020

19. Ruhunu Seveceğim

ile payelll

 

 

Kadir elindeki telefonla pencerenin kenarında önünde uzanan ormanı izliyordu. Son bir dakikadır duyduklarını sakinlikle dinliyordu. 

“Önce Yakup Şahkıran’ın adamları, ardından da oğlu Ahmet’in adamları ve şimdi bugün içinde Meriç ve Ekin’in araştırmaları gelen bilgiler arasında.” Emniyetten gelen bilgi, işleri yokuşa sürüyordu. En son vurgunun üzerinden bir ay geçmişti. Çok dikkat çekmemek adına diğer tırın sınırdan dolu geçmesine izin vermişlerdi. Ama işler kontrolden çıkmak üzereydi. 

“Ne buldular?” 

“Bunun için Karahan Atabey’e teşekkür borçluyuz. Onun izin verdiği kadarını buldular. Adam gerçekten iyi planlamış. Yetimhanede ki bilgileri yok ettiğini bilmesem Karahan’ın her şeyi bildiğini bile düşünebilirim.” 

Bu mümkün olabilir miydi? Kadir bunu ara ara düşünmüş ama ihtimal vermemişti. Her şeyi yok etmişti. Fatih’i bıraktığı geceki kayıtları elleriyle parçalamıştı. “İkna olmayacaklar. Ekin ve Meriç zeki kızlar ama ellerine bir şey geçmeyecek. Diğerleri için yapacak tek işimiz Fatih’in güvenliğini artırmak.” dedi Kadir. 

“Merak etme hallediyoruz. Peşinde birden fazla sivil polis var. Otele de yerleştirdik. Garson, aşçı bir tanede resepsiyonda var. Evine de güvenlik olarak bir tane bıraktık. Bir başka ekipte evinin yakınlarında bekliyor. Hare’nin peşinde de bir adamımız var.”  Adam derin bir nefes aldı. “Kadir, erken bir sona yaklaşıyoruz. Her noktayı kayıt altına aldık, uzaktan izliyoruz. Yeğeninin mankenlik olayı işi hızlandırdı.” 

“Anlaştığımız gibi olacak. Yakup benim olacak. Bu kayıt dışı unutmayın.” dedi Kadir. 

“Sen ülkene yardım eden birisin. Biz söz verdik, tutacağız. Sayende yapacağımız vurgunu bu ülke daha önce görmedi. Nasıl yapacağın da senin işin. Biz bilmiyoruz ve görmüyoruz.” 

Kadir telefonu kapatıp cebine attı. Sonun başlangıcına yaklaşmak içindekileri harlıyordu. İntikam almak için yaşamıştı. O günü görmeden ölmemek için çok dua etmişti. Ne evlenmişti, ne bir çocuğu vardı. Tüm hayatı bir intikam uğruna eriyip giderken tek yaptığı sevdiklerine sahip çıkmaktı. Artık genç biri değildi. Hurinur’a verecek zamanı ne kadardı bilemezdi. Ve bu yaşta aşkı tatmak kesinlikle Allah’ın ona bir hediyesiydi. Tatmadan ölmemesi gereken başka şeylerin de varlığını bilmişti. Gözlerinin önüne çakır gözler geldi. 

Karahan Atabey’e yakın olmak için aylardır Hurinur ile birlikteydi. Kontrol etmek için  seçtiği bir yoldu, oysa o aşık olmuştu. Kendine bunu yakıştırmıyordu. Kendi gibi bir cellât ne bilirdi sevmek ne demek? Yanılmıştı. Bu iş bittiğinde Hurinur’a ne diyeceğini bilmiyordu. Ne yapacağını da bilmiyordu. Tek istediği ölmeden önce biraz mutlu olmaktı. 

 

Biriken işlerini halletmeye canla başla koyulan Hare, günün nasıl akşam olduğunu anlamamıştı. Güneş artık tepeden indiğini belli etmek  için kızıl rengine bürünmüştü. Kocası da kendisiyle aynı oranla yoğundu bugün. Dün akşam çiftlikten dönmüş ve sabahında işlerine koyulmuşlardı. 

Artık gözleri çift görmeye başladığında kağıtları ve kalemleri topladı. Şirket zaten ufaktan boşalmıştı. Azra da çıkmıştı. Kendisi de artık gitse iyi olacaktı. İlk önce eve gitmeyi düşünmüş ama ardından vazgeçip otele gitmeye karar vermişti. Masasını toplayıp odasından ayrılmış ve akşam trafiğinde ağır aksak yol alarak otele gelmişti. Fatih’ten bir telefon almaması hala çalıştığına işaretti. 

Patronların bölümünde yavaş adımlarla ilerlediğinde gördüğü ilk yüz abisi oldu. Kardeşini gören Karahan kollarını açarak Hare’yi davet etti. Yakınlaşmak için hiç bir fırsatı kaçırmıyordu. Hare de ona uymaya başlamıştı. “Beni görmeye geldiğini düşünmek istiyorum.” 

Karahan’ın bu çocuksu halleriyle çok eğleniyordu Hare. “Seni de gördüm,” dedi. 

“Anlaşıldı. Fatih bir toplantıda birazdan biter.”

“Tamam.” Karahan’ın ardındaki açılan kapıdan Nazlı görünmüştü. Kardeşini bırakıp karısını kollarına aldı. “Hoş geldin Hare.” 

“Hoş buldum.” demesiyle kocasını yanında bir kişiyle konuşarak yanlarına yaklaştığını görünce abisinin yanına geçerek yolu açtı. Koridorun en ucunda karısını fark eden Fatih gülümseyip yanındaki adamlara geri dönmüştü. İstanbul civarında yeni inşa edilen tatil köylerinin gelecekteki müdürü Mehmet ile uzun bir toplantı yapmışlardı. En arkada Merve hala not alıyordu.

Abisi ve karısının yanında durdu. Parlayan gözleriyle karısına baktı. “Hoş geldin?” Elini uzattığı Hare’nin elini tutmasıyla kolunun altına abisinden hiç çekinmeden aldı karısını.

“Mehmet seni eşimle tanıştırayım, Hare Kırımlı,” 

Mehmet’in  yakışıklı yüzüne bakarak minik bir tebessüm etti Hare. “Memnun oldum.” 

“Bende. Tebrik ederim Merve anlattı evlendiğinizi..” Hare kaşlarını çatıp Merve’ye baktı. 

“Abim, Hare hanım.” dedi Merve göz devirip bir abisi eksikti zaten başında. Hayıflanıp duruyordu. Hare şaşırmıştı çünkü birbirlerine hiç benzemiyorlardı. İlla benzemeleri gerekmiyordu elbette ama Merve ve Mehmet saç renkleri dışında bambaşka insanlardı. 

“Düğüne bekleriz.” diyen Karahan’ın yüz ifadesi oldukça tatlı bir hal almıştı. “Yakında düğün olacak.” diye de ekledi. Fatih bıyık altı gülerken Hare abisine gözleri büyüyerek baktı. 

Mehmet,”Ben gitmeliyim. İşler beni bekler…” Müsaade istedi. Adam ayaklanınca Fatih karısını bıraktı. “Son bir şey kaldı. Sana eşlik edeyim anlatırım,” dedi. 

Karahan eşi ve kardeşini iki kolu altına alıp onların ardından takip etti. “Bu çocuğu çok seviyorum. Damadım olacağını bilseydim bu kadar sever miydim, bilemiyorum. Arada bir gıcıklık hissetmiyor değilim.” Karahan’ın sözlerine Hare iç yanağını ısırıp gülmemek için direndi. Nazlı göz devirip, “O gıcıklık senin içinde hep var Karahan. Senden ürüyor. Damatların bir günahı yok.” dedi. 

Fatih’in, beylere izah ettiği konuyu Merve bir adım arkalarında  not alıyordu. Neredeyse Fatih’in ağzından çıkan her şeyi not ediyordu. Abisi ile dip dibe çalışmaktan da şikayetçiydi ya, o ayrı bir konuydu. 

Büyük cam kapıya yaklaştıkları sırada Fatih halâ yapılması gerekenleri tekrar ediyor, aklına yeni gelenleri izah ediyordu. Biri gelip omzuna çarparak durmasını, susmasını ve hatta çarptığı kişiyi tutmasıyla son buldu. 

Durup döndüğünde yüzünü saçlarının kapladığı bir kadına çarpmanın endişesiyle kaşlarını çattı. Elleri yüzünde olan kadın acıyan çene kemiğini unutmak istemişti. Bu planı yaparken bu acıyı da hesap etmişti Meriç. 

“Çok üzgünüm. İyi misiniz?” kadının kollarını bıraktı. Yanındaki Mehmet ve Merve de dikkat kesilmişlerdi. Meriç ellerini yüzünden çekip sarı saçlarını geriye itti. Ela gözlerini Fatih’in yeşil gözlerine korkusuzca dikti. Ne aradığını bilmeden, ne bulmak istediğini bile bilmeden… Sadece yakından görmek istediği için gelmişti. Ve en yakın bu şekilde görebileceğini düşünmüştü. Her ne kadar Ekin buna ‘hayır yapma’ demişsede dinlememişti. 

Fatih, gözlerinin yanlış görüyor olma ihtimaline kapıldı. Kendini bildi bileli rüyalarına gelmeye başlayan kadını karşısında görüyordu. Gözleri büyürken kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Boş boş bakıyordu. O, annesi olamayacak kadar gençti. Çizdiği resmin yaşayan hali gibiydi karşısındaki kadın. Canlısıydı. O hüzünlü ela gözlerin cam gibi bakar haliydi. Bir an boşlukta sallanıyor olduğunu hissetti. Karşısındaki kadının yüz hatları sarı saçları beynini kepçeyle vurulan darbeler gibi karman çorman etmişti. 

“İyiyim. Üzgünüm benim suçumdu. Daha dikkatli olabilirdim.” Meriç’in sesiyle uykudan uyanır gibi kendine geldi. 

Meriç’in de aklı adamın ona bu şekilde bakmasıyla karışmıştı. Şaşkın bakan gözlere anlam verememişti. Tanıdığı birini görmenin şaşkın bakışları vardı adamın yüzünde. 

Ekin dayanamayıp kardeşinin ardından merdivenleri tırmanıp kapıdan içeri girdiğinde gözüne ilk çarpan Mehmet’in parlak kahverengi  gözleriydi. Hemen toplanıp kardeşine baktı. 

Numaradan bir telaş ile Meriç’e yaklaştı. “İyi misin, ne oldu?” diye sordu. Meriç ablasına döndüğünde Fatih’te sesi takip edip başını ağır ağır Ekin’e çevirdi. Ama onda tanıdık bir sima bulamayıp tekrar Meriç’e baktı. 

“İyiyim abla, beyefendiye çarptım yanlışlıkla.”

Ekin, Mehmet’e kısa bir bakış atıp kardeşine döndü. Gelmişlerdi ve olay raydan çıkmıştı. Geri dönemezlerdi. Ayak üstü bir bahane buldu. “Tamam. Müvekkilimiz gelmeyecekmiş. Gidelim artık.” dedi. 

Mehmet’in kaşları havaya kalkmıştı. Demek bir avukattı, diye düşündü. 

Fatih hala bir rüyanın içinde olduğu hissiyle boğuşuyordu. Bu kadar benzerlik ona saçma geliyordu. Nedendi? Kimdi? Rüyaları ona yalan söylemezdi. Bir kez değil yüzlerce kez aynı kadını görmüştü. Hatta çizmişti. “Fatih,” diyen ses beyninde yankılandı. Başını karısına çevirdi. 

Fatih’i beklerken gördükleri olaya uzaktan bakmışlardı ama uzayıp giden görüntü sinirlerine dokunduğu için kocasına yanına gelmişti. Hare, kocasının dikkatle baktığı kadına kıskançlıkla bakmıştı. Ona da bir yerden tanıdık gelen görüntüyle gözlerini kısmıştı. Ama nereden çıkaramıyordu. Bir kez gördüğü kara kalem bir resimden karşısındaki kadını seçmesi ona biraz zor gelmişti. Ama görmüş olduğu his içine yerleşmişti. 

“Ben gidiyorum, bir şey olursa yine arasın Fatih.” diyen Mehmet’in sesine ağır çekim dönerek başını salladı. Konuşmak için hiç gücü yoktu. Hâlâ beyni aktif bir şekilde görüntüyü tarıyordu. Bulduğu veriler iyice aklını karıştırıyordu. 

“Beyefendi, benim suçumdu. Çok üzgünüm.” deyip çıkan adamın pesinden de abla kardeş birlikte çıktılar. 

Fatih giden kızın arkasından sessizce baktı. Engel olamamıştı. Konuşamıyordu bile. Ne düşünmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Keşmekeşin içine yuvarlanmıştı. “Çok mu hoşuna gitti?” 

Hare’nin öfkeyle çıkan sesine çevirdi başını. Karısının kızgın bakışlarında oyalandı. “Ne?” diyebildi. 

“Ne, ne kıza nasıl baktın öyle? Bir de utanmıyorsun ardından bakıyorsun.” 

Yerinde kıpırdanıp elini saçına daldırdı. Gözlerini kapatıp açtı. “Hare?” 

“Ne Hare, bana şimdi abartıyorsun, ben öyle bir şey yapmadım falan dersen, burada çekinmem o güzel suratına tırnaklarımı takarım.” Çığrından çıkmaya hazırlanan karısına bakıp gülümsedi. Kıskanılmanın her geçen gün daha çok hoşuna gittiğini fark etti. 

“Evde, benim çizdiğim resmi hatırlıyor musun, hani rüyalarım da görüyor olduğum kadın?” 

Hiç beklemediği soru karşısında gözlerini kapıya, giden kızların boşluğuna çevirdi. Kasılan yüz hatları evdeki resmi hatırlayınca gevşemeye başladı. Gözleri büyürken kocasını buldu. “Ama… Ama nasıl olur?” 

Alnını ovalayıp soluğunu tazeledi. “Bilmiyorum.” deyip Hare’yi süzdü. “Ne olacak senin bu kıskançlığın?” 

Hare omuz silkti. “Ben kıskanç değilim, sen çanak tutuyorsun.” 

“Ben mi?” 

“Yok baban derdim ama neyse…” 

Fatih şok olan gözleriyle karısına bakıp ardından başını sağa sola salladı. “Seninle çok işim var, çok…” Karısını kolunu uzattığında Hare geri çekildi. Fatih göz devirip tekrar sertçe çekti. “Kıpraşma.” dedi tekrar çıkmaya çalışan kadına. Hare burun kıvırdı. “Kıskançmış… yok eben.” diye mırıldanan karısına bakıp sırıttı. “Hmm. Sen beni özledin ben anladım. Eve kadar dayanamam dersen yukarıda odam var.” Ne odası diye soracaktı ki abisi ile Nazlı yanlarına gelmişti.

“Abiciğim, biz eve gidiyoruz. Yarından sonraki  akşam ikiniz de AZA’ya geliyorsunuz unutmayın.” dedi Karahan. 

“Olur, geliriz de özel bir şey mi var?” diye sordu Hare. 

Fatih gülümsedi. “Nasıl unutursun Hare! Halamın görücüsü geliyor.” dediğinde Karahan burnunu kıvırdı. “Ah Fatih Fatih… içim hep yanacak sen bu yollardan geçmedin. Ama benim adım Karahan. Sen o iğrenç kahveyi içeceksin. Maksat adet yerini bulsun.” 

Hare gözlerini devirdi. “Abi ne kahvesi biz evliyiz… Ev-li!” 

“Ne olmuş Hare?” diye Nazlı da kocasından taraf oldu. “Abin içtiğinde -ki içmemişti- biz de evliydik. Rüzgâr abinin çocuğu vardı.” dedi. 

“Aynen öyleydi. Ve biz gidiyoruz. Düğün haberi bekliyorum unuttum sanmayın.” 

Karahan ve Nazlı girerken ikisi arkalarından baktı. “Çok ilginç bir aileyiz… baktığında zengin ve modern içine girdiğinde eskimeyen adetler…” dedi Fatih. 

Hare başını salladı. Kocasına döndü. “Sen az önce ne dedin?” 

“Ne dedim?” 

“Odam var dedin. Burada bir odan mı var? Ne halt etmeye odan var? Sen… Sen yoksa otele gelen turistler…” 

“Hare!” diye nefesini tüketen Fatih gözlerini kıstı. “Bunları aklına nasıl getiriyorsun?” 

“Ne! Ben ne dedim? Sen dedin odam var diye. Ayıp ayıp insan kendi otelinde böyle şeyler yapar mı? Hiç yakıştıramadım sana. Oh tabii onlar da meydanı boş buldular, gördüler dalyan gibi delikanlıyı…” 

“Hare!” 

“Ne Hare Hare be!” Etrafına bakınmaya başladı. “Çok turist geliyor mu buraya? Hangi ırktan? Bende ki de soru ne fark eder…” 

Car car konuşan karısını orada bırakıp resepsiyondan kartını alıp geldiğinde Hare hala kendi kendine sayıyor öfkeden kendi kendini yiyordu. Kolundan tuttuğu kadını asansöre bindirdi. 

“Bu böyle olmaz! Senin yüzüğün nerede, bakayım?” deyip adamın elini havaya kaldırdı. “Buradaymış.” Fatih yanağının içini ısırdı gülmemek için. Kıskanç! Fevkalade bir kıskançlık vardı karısında. Niye şaşırıyordu ki damarı belliydi. Kadının dudaklarına yapışıp susturmak vardı şimdi ama bu kısa ana sıkıştırmak istemedi. 

Acılan kapıdan elinden tuttuğu kadını sürükleyerek odasının önüne getirdi. Kartı okutup kapıyı açtı ve karısına eliyle gir hareketi yaptı. 

“Ben girmem bu odaya. Ben senin karınım, bir ağırlığım, bir değerim olsun.” dedi çenesini kaldırıp. 

Sessizce sabır çekti Fatih. Başını eğmeyi ihmal etmedi. Kolundan tuttuğu gibi odanın içine çekip aynı hızla kapıyı kapattı. Kadını kapının arkasına sertçe yasladı. Bedenini karısına bastırdı. Sırtında hissettiği acı, kıskançlığıyla baş edemiyordu. “Bana bu oyunlarla gelme! Yemezler… kadınları getirdiğin odaya soktun be…” 

Kadının ağzını, içinde kabaran şehvetiyle doldurdu. Her anı bambaşka olan bu kadına bu şekilde ilk çekilişiydi. Daha niceleri olacağını biliyordu. Sanki, bütün uvuzları Hare diye inliyordu. Göğsünden koparak karısına ulaşan milyonlarca parça vardı içinde. 

Elleriyle kadının ellerini kapıya dayamıştı. Kendini öyle sert bastırıyordu ki, Hare’yi ne kadar hissetse az geliyordu. Dudaklarına kapanan kocasıyla irkilmiş olması kesinlikle heyecanın en üst seviyesiydi. Kalbinden yayılan aşk kabarcıkları ruhunu bile ele geçirmişti. Bacaklarını hissetmiyordu. Ayağı yerden kesilmiş gibiydi Hare’nin. Tenini talan ederek ruhuna kazınan adamın tamamını istiyordu. Her zerresinde onu hissetmek, geri kalan ne varsa unutmak… 

Ciğerlerindeki hava azalınca kendini geriye çekti Hare. Fatih’in bırakmak gibi bir niyeti yoktu. Kadının çenesinden başlayarak dudaklarını aşağılara indirmeye başladı. Bir kadını, aklını kaçırırcasına istemek! Fatih bunu yaşıyordu. Kapıya dayadığı kollarını indirdi. Ve karısının bendinde tekrar ve tekrar ilk defa çıkarmış gibi keşfe çıktı. 

Hare ellerini kocasının omuzlarına bıraktı. Hissettiği yakın geçmişe bir özlemdi. Her seferinde bu adam onu yeni keşiflere çıkarıyordu. Fatih onun hissettiği tatların yarısını hissediyor olsa, onu asla bırakamazdı. Bilseydi; Fatih kendini bildi bileli en güzel çağını yaşıyor, Hare her ne olursa olsun onu asla bırakmazdı. “Başka oda yok muydu?” dedi zevkten deliren bedenine inat. 

Küçük öpücükler bırakarak çenesine ulaştı Fatih. Bakışlarını alamadığı kızarmış dudaklara bakıyordu. “Yok! Burası benim odam.” deyip bir hamlede karısını kucağına aldı. “Anladık senin odan ben onu mu soruyorum?” dedi tekrar çemkirme moduna girerek. 

Fatih duyuyor ve her duyduğu söz kıskanç kadınını daha fazla istemesine neden oluyordu. Bir odadan çok bir daireyi andıran suiti görünce gözlerini kıstı Hare. “Odaymış sen kimi kandırıyorsun? Burası gayet müsait…” demesiyle sırtını yatağın yumuşak kollarında buldu. “Bak birde yatağa bıraktı.” Kalkacağı anda üzerine kapanan adamla gerisin geri yatmak zorunda kaldı. 

“Yatağım bakir güzelim. Sandığın gibi hiç bir ırktan kadın görmedi.” 

Hare’nin gözleri büyüdü. “Ama ben inanırım, sen yalan söylemezsin.” 

“Söylemem tabii ki.” dedikten sonra karısının boynuna sokulan Fatih’in kadının kendini teslim etmeyişiyle ateşi hat safaya çıktı. Elleriyle kocasını omuzlarından itti. “Ama böyle de olmuyor ki. Çok resmî beni biraz kandırman gerekiyor.” dedi tek kaşı havada. Tatlı yalanların bir zararı olmazdı. Biraz daha istenmek ve istemekten ne çıkardı. Kaşlarını çatıp karısına baktı. “Anlamadım. Ne resmiyeti?” 

Adamın omuzlarından çektiği ellerini kocasının vücudunda gezdirmeye başladı. “Kabul ediyorum bedenimi güzel seviyorsun.” dediğinde Fatih’in gözlerinde kıvılcımlar çakmıştı. Ama devamını merak ediyordu. “Sonra…” dedi karısının yatağa her yayıldığında ellerine dolamak istediği uzun saçlarına bakarak. 

“Sonra… Ama ben ruhumu da sev istiyorum.” 

“İkisi aynı anda nasıl tatmin olacakmış peki? Bunu da bildiğine eminim.” dedi Fatih kedisi de biliyordu kadının neden bahsettiğini. Ama Hare den duymak için her sözü yokuşa sürmeye hazırdı. Biraz da işkence edebilirdi. 

Basını eğip incecik bluzun üzerinden Hare’nin göğüslerini ısırdı. Önce birini sonra diğerini. Yay gibi gerilen kadın gücünü sonuna kadar kullanmaya kararlıydı. Kocasını tekrar itti. “Kaçak oynuyorsun.” 

“Sen de çok ağırdan alıyorsun. Ruhunu seveceğim daha…” 

Hare kahkaha atarken başını yastığa bıraktı. “Çok fenasın. Biliyorsun ve ikimize de işkence ediyorsun. Hadi söyle de kurtul.” dedi. Fatih başını iki yana salladı. “Önce sen. Ben senden duymak istiyorum.” deyip karısının üzerinden biraz uzaklaştı. Bedenleri arasına küçük bir mesafe girdi. 

Hare kocasının göz bebeklerine odaklandı. Fatih onun gerçeğiydi. Etrafında dönen tüm yalanlara inat en gerçek olandı Fatih. Tatlı tatlı baktı. Başını yana eğdi. “Sevgilim,” dedi iç gıcıklayan sesiyle. Fatih’in gözleri kısıldı. Dişleri birbirine girdi. 

“Bana böyle sözlerle geleceksin!” dedi Hare gözlerini kısıp adamı kravatından yakalayıp üzerine çekti. Burun buruna gelmişlerdi. “Anladın mı?” 

Fatih kaşlarını havaya kaldırdı. “Anlamadım. Şunu başa sarıp ‘Sevgilim’ den devam eder misin?” dedi. Hare gülümsedi ama Fatih gülümsemedi. Avına kilitlenen aslan gibiydi. 

“Tamam vazgeçtim.” dedi bedenini yatağa serbestçe bırakıp. Fatih’in uyarı dolu sesiyle dirsekleri üzerinde sırtını havaya kaldırdı yataktan. 

“Hare!” 

“Sana da bir şey demeye gelmiyor. Ne merakıymışsın…” 

Kadının üzerinde dizleri üzerinde durup saçlarına elini daldırıp köklerinden yakaladı. Hare’nin başına eliyle verdiği destekle eğildi. “Ben çok meraklı biriyimdir. Bekliyorum.” dedikten sonra boşta kalan eli vazifesini ziyadesiyle yerine getirmek üzere dolaşıyordu kadının bedeninde… 

Hare içinde olduğu durumdan büyük keyif almış ve bedeni de arzuyla dolmuştu. “Sen benimsin Fatih. Senin gözlerini bile paylaşamam ben başka kadınlarla! Deliye döndürme beni.” 

Dudakları yukarı kıvrıldı. Gözleri artık yeşilin en koyu tonuna bürünmüştü. “Bu kıskançlığının altında yatanı bilmek istiyorum.” dedi kadının dudağının kenarına baştan çıkarıcı bir dokunuş bırakıp. 

“İnsan kendinin olanı kıskanır.” dedi adamın gözlerine dikti yeşil gözlerini. “Sen benim erkegim değil misin?” deyip göz kırptı.

Dayanma sınırını fazlasıyla aşan Fatih kadının saçlarını daha sıkı kavradı. “Tıpkı senin, benim kadınım olduğun olduğun gibi mi?” 

Hare gülümseyerek başını salladı. “Evet sevgilim.” 

“Gel o zaman erkeğin ruhunu biraz sevsin. Kadınım…” 

En yavaş, en acı, en demli tadıydı hissettikleri… Kadın kendini koşulsuz bir teslimiyetle verirken Fatih emanetine en nadide parçaymış gibi dokundu. Her bir dokunuşun tadında Aşk vardı. İkisi de bu aşkı iliklerine kadar hissediyordu ve hissettiriyordu. Birbirine dolanan bedenler böylesine bir tutkuyu ilk defa hissediyor akıllarına sığdıramıyorlardı. Dünya üzerinde aşktan gözü dönen iki kişilerdi… 

Ay ışığının aydınlattığı odada vardıkları inanılmaz tatları beyinleri tartıyor olmanın sessizliği hüküm sürüyordu. Açık pencerenin akşam meltemi bedenlerine değdikçe nefesleri tazeleniyordu. Kollarındaki kadına inanamıyordu. Bir kadını her an istemenin her an hissetmenin inanılmaz duygularıyla baş ediyordu Fatih. 

Kıpırdanan karısının sırtını göğsüne daha sıkı bastırdı. Hare bir milim bile uzağa gitmemeliydi. Daha önce nefes alıyormuş olduğunu hissetti. Şimdi, yaşıyor olduğunu… 

“İnanılmaz birisin!” diye fısıldadı Hare’nin kulağına… 

“Bende aynı şeyi senin için düşünüyordum.” 

Fatih başını kaldırıp karısının en sevdiği yere dudaklarını bastırdı. Kulağına en yakın olan yanağı kenarında oyalandı. Hare’nin o an aklından tek bir şey geçiyordu. ‘Sevilmek bambaşka bir şeymiş…’ kocasının sözleriyle aklındakileri katladı. 

“Ruhun, yolumda yemin bozduruyor… Aşk mısın SEN!?” 

Şimdi daha da mükemmel hissediyordu. Fatih’in aşkıydı kendisi. Bundan daha iyi başka ne duyabilirdi. Bozulan yemin aklının en uç köşesindeydi. Sırtını adamdan çekip doğruldu. İncecik bedenini kocasının bedeni üzerine serdi. Karanlıkta parlayan gözlere yaklaştı.

“Soru sorduğuna göre tam anlamamışsın. Başa saralım, ben bir daha anlatayım sana.” 

&