Eylül 8, 2020

21. Şansına Küs Sevgilim

ile payelll

 

 

Savcı Necip elinde büyük bir çanta ile girdiği cafede etrafına bakındı. Cam kenarında bekleyen Meriç ve Ekin’i görünce yönünü o tarafa çevirdi. 

“Merhaba.” dediğinde kızlar ayağa kalkarak Necip’in elini sıktılar. 

“Hoş geldin Necip, otur.” diyen Ekin yanındaki sandalyeyi gösterdi. Necip ile aralarında güzel bir arkadaşlık vardı. Bazen Necip Ekin’e şakadan ‘benimle evlen’ gibi sözler sarf eder ve ardından ikisi de kahkahalarla gülerdi. 

Necip yerine oturdu ve beklentiyle bakan kız kardeşlere gülümsedi. “Öldünüz meraktan biliyorum ama bulduklarım sizi tatmin edecek sanıyorum. Bir de bu işi benim yaptığımı, rica ediyorum kimse bilmesin. Yanarım!” dedi. 

Meriç kaşlarını çattı. “Yanacak kadar ne bulmuş olabilirsin ki?” diye sordu. 

Necip çantasından çıkardığı kalınca bir dosyayı masanın ortasına bıraktı. “Açın bakın, siz karar verin.” 

Ekin eline aldığı dosyayı çevirmeye başladı. Meriç sandalyesini alıp ablasının yanına geçti. Başta ilk olarak Sait Kırımlı adı, resmi ve bilgileri vardı. Ekin kaşlarını kaldırdı tıpkı kardeşi gibi… “Kırım tatarı mı?” 

Necip, “Evet. Yüz yıllar önce göçe sürüklenen Kırım Türklerinden sadece biri… Tabii ataları… Sait Kırımlı ölmeden iki yıl öncesi Tekirdağ da yaşıyormuş. Anne babasından başka bir de fazla kalabalık olmayan uzak akrabaları var. Onlardan olma akrabalar hala var tabii… ailenin tek çocuğuymuş. Annesi babası ölünce İstanbul’a gelmiş. Bir süre sonra,” deyip Ekin’e baktı. “Bana halan ile evli olduğundan bahsetmemiştin.” dedi. Ekin alttan bakış attı özür dilercesine.

“Ve her neyse… Bir oğulları olmuş ama yaşamamış. Doğumdan üç gün sonra evlerinde yanarak can vermişler.” 

Kızların bunları biliyor olduklarını yüzlerinden okuyordu Necip. Ama bilmedikleri daha çok şeyin olduğunu da kızlar bilmiyordu. Dosyaları çeviren kızların şaşkınlığı ile gülümsedi. 

Necip bulduklarıyla ikna olmamış saatlerce araştırma yapmıştı. Bulduklarına şaşırdıkça daha çok araştırma isteğiyle dolup taşmıştı. 

Ekin ve Meriç enişteleri Sait’in bu günkü fotoğrafını gördüklerinde donup kaldılar. 

“Adam yaşıyor. Fas’ta oldukça zengin biri. Öldü sanıldığında hiç bir şeyi yokmuş. Bu servete nasıl ulaştığı muamma. Fas’tan önce nerede yaşadığına dair bir bilgiye ulaşamadım. Muhtemel sahte kimlik pasaport kullanmışlar.” demesiyle kızlar başlarını Necip’e kaldırdı. 

Ekin, “Mış-lar?” diyebildi. Meriç bir sonraki sayfayı çevirdiğinde halasını gördü. Dehşetle açılan gözleriyle aklı uçup gitti. “Halam.” 

“Evet halanız. Otuz yıldır evliler. Birlikte kaçmışlar. Nasıl kaçtıklarını da bulamadım. Ama şunu buldum; üç kuzeniniz daha var!” 

Kızların dili lal olmuştu. Sadece Necip’e bakıyorlardı. Necip kızların şaşkın haline gülümsedi. Sayfaları çeviren kızlar kuzenlerinin resimlerini gördüklerinde gülümsediler. “İnanamıyorum!” diye mırıldandı Ekin. 

“İnan bence. Ama daha bitmedi. Öldükleri günden bir hafta öncesini ve sonrasını da araştırdım. Sonrasında bir şey yok. Cenazeleri -sahte cesetler- defnedilmiş. Bir tek şey hariç… Sonra herkes kaldığı yerden devam etmiş hayatına. Fakat öncesi… Halanız doğum yaptığında dünyaya bir erkek bebek getirmiş. Kayıtlarda ölü doğduğu yazıyor. İkna olmadım çünkü bu kadar komplonun içinde başka şeyler olacağını da düşündüm ve devam ettim. O gün ölü doğan ve yaşayan bebekleri de araştırdım. Ve o gün hastanede ölü doğan tek bir bebek varmış o da kuzeniniz değil.” 

“Ama bunu nasıl saklayabilirler?” dedi Meriç. Şoktan açılan gözleriyle.

“Yapmak isteyen için çocuk oyuncağı. Paran çoksa her yere elin yeter. Pek çok şey olabilir.” dedi ima ile kızlarla bakarak. 

İki kız da yerinde doğruldu. “Yakup Şahkıran!” 

“Ona dair bir bilgiye rastlamadım. Ama başka biri gelmiyor akıllara. Yetimhanelere göz attım. Aslında hiç ihtimal vermemiştim. Pek çok şeyi bekledim. Hatta hiç bir bilgiye rastlamamayı da bekledim. Ve rastlamadım.” 

“Yaşadığını nereden çıkardın o zaman?” diye sordu Ekin. 

“Bir sonraki ve ilk bir haftayı araştırdığımı söylemiştim. Halanız öldükten üç gün sonra bir kimlik bilgisine ulaştım. Her ne kadar bilgiler başka yöne çekiyor olsa da devam ettim. Üç gün sonrasında Fatih Kırımlı adında biri kayıtlara bir günlük olarak geçmiş ve bir yetimhane de olması… işte bu biraz daha tuhaf. Bu bilgilere ulaşabilmek için kaç hakim, savcı ve kaç polis ile çene çaldığımı bilseniz. Fatih Kırımlı özel olarak korunuyor olmalı. Bilgiler on sekiz yaşından sonrasını gösteriyor önceki yıllara ait hiç bir bilgi yok.” 

Meriç’in iyice aklı karışmıştı. “Yetimhane de bulduğunu söylüyorsun. Benim aklım karıştı.” dedi. 

Necip gülümsedi. “Meriç, bizler savcıyız. Bizim işimiz bu, bulmak! Ve bilmek! Fatih Kırımlı’nın bu günkü kimliğinde yazan anne babası hiç var olmamış. İkisi de hayali. Bunlar da gizli bilgiler sağlam adamları olmayan bulamaz. Hiç bir bilgi silinmez! Silindi bilinir. Sır diye bir şey yoktur.  Her zaman ardımızda bir iz bırakırız. Bunu sizde iyi biliyorsunuz. Fatih’i biraz daha arayınca on sekiz yaşından önceki kimliğinde farklı anne baba isimleri  olduğunu gördüm. Oradan da yürüyünce yetimhane ortaya çıktı. Son bir şey daha var.” dedi Necip, kızlar daha fazla ne duyacaklarını merakla baktılar. 

“Halanız ve ailesi İstanbul’da.” 

….

Aynı bilgileri aynı saatlerde Yakup Şahkıran da odasında dinliyordu. İçindeki öfkeyi kusmak istiyordu. Kandırılmıştı! Kızı ve damadı yaşıyordu. Torunu bile yaşıyordu. Yüzü öfkeden şişmişti. Esmer teni iyice siyaha dönmüştü. İki yumruğunu birden masaya indirdi. Gözleri dışarı fırlayacak kadar büyümüştü. İçlerinden ateş çıkıyordu adeta. Beyazları kırmızıya dönmüştü. “Kadir!” diye bağırdı. 

Burhan karşısında öylece bekliyordu ve tek bir tepki vermiyordu. Kadir’in bunu neden yaptığını düşünmüş ama aklı almamıştı. 

“Onları öldü gösteren kendini göstermez mi? O da yaşıyor. Bulacaksınız onu bana! Duydun mu? O bulununcaya kadar size nefes almak bile yok.” 

“Efendim son bir şey daha var.” dedi Burhan. 

Ölümcül bakışlarla Burhan’a döndü. 

“Fatih Kırımlı’nın eşi Hare Kırımlı, bizim bölgeye ait  torbacılardan birinin müşterisiymiş.” 

Yakup Şahkıran’ın gözleri kısıldı. Aklında binlerce tilki dönmeye başlamıştı. “Çık!” diye bağırdı. 

Burhan başını sallayıp odadan çıkmıştı ama Kadir’i nasıl bulacağına dair bir fikri yoktu. Telefonuna sarıldı ve emirlerini sıralamaya başladı. 

“Ne demek patladı!” diye kükredi Kadir. Telefonun diğer ucundaki üst düzey emniyet amiri gelişmeleri aktarıyordu. 

“Fotoğraflar her şeyi berbat etti. Yakup artık biliyor. Meriç ve Ekin tarafından bir savcı dün gece ne var ne yok hepsini çözmüş.” dedi endişeli ses. 

“Buna nasıl izin verdiniz?” 

“Bu gizli bir görev ve tüm emniyetin bundan haberi yok. Bir grup kişi biliyor, sen de biliyorsun.” 

Eliyle burun kemerini sıktı Kadir. “Bugün Kara ailesiyle yemek yiyecektik.” diye mırıldandı. 

“Unut o yemeği! Evden dışarı burnunu bile çıkarma ne sen, ne de ailen. Biz olayları kontrol altına alıncaya kadar evdesiniz. Adam senin yaşadığından şüphe ediyor bile olabilir. Kızının yaşadığını biliyor artık.” 

“Ya Fatih!”

“Onu biz koruyoruz. Üç katına çıkardık korunmayı. Uzun bir süre yoksun Kadir bunu anlıyor olduğunu var sayıyorum. Sakın bir delilik yapma! Her şey boşa gider.” 

Kadir bunu biliyordu. Eli kolu bağlanmış gibiydi. En kötüsü de Hurinur’a ne diyeceğini bilmiyordu. “Tamam.” dedikten sonra telefonu kapatıp merakla yüzlerine bakan ailesine döndü. 

Nisa korkulu gözlerle bakıyordu dayısına. “Ne oldu?” 

“Yakup! Her şeyi öğrenmiş. Fatih’i biliyor. Seninde yaşadığını biliyor. Benden de şüphe ediyor. Leyla dan haberi yok. Aklına gelirse onu da bulur.” 

Nisa ve Sait ayağa fırlayıp dayılarına yaklaştılar. “Oğlum! Ya ona bir şey yaparsa.” dedi Sait. Nisa merak ve endişe karışık bakışlarıyla bekliyordu. Dayısının iki dudağı arasından çıkacak sözler onun için yaşamak demekti. 

“Korunuyor. Merak etmeyin, başına hiç bir şey gelmeyecek. Siz o acıyı bir kez yaşattım. Bir daha yaşatmam!” 

Nisa öylece akan göz yaşlarıyla ayakta kaldı. Kocası gelip iki omzundan kavrayıp göğsüne sardı. “Ağlama lütfen.” dedi ama kendisi de ağlamak istiyordu. Henüz oğlunu yakından görememişti bile. Yüreği evlat hasretiyle yanıyordu. Ve bunu eşine belli dahi edemiyordu.

“Ne yapayım Sait? babam ölmeden bize rahat yok. Oğluma bir şey yaparsa yemin ediyorum ben ellerimle öldüreceğim onu.” dedi Nisa içinde biriken tüm nefretiyle. 

“Yemeğe gitmiyorsunuz. Ben tek başıma gideceğim.” Verilen emirlere inat o yemeğe gidecekti. Hurinur’a bunu yapamazdı. İki saat zaman kalmış olan yemeği iptal etmesi demek Hurinur’u bu günden kaybetmesi demekti. Hazırlanıp evden ayrıldı. Zırhlı aracını almak yerine normal bir ataç tercih etmişti. Evden çıkar çıkmaz da telefonu çalmaya başlamıştı. En sonunda yolunu keseceklerini bildiği için açması gerektiğini biliyordu.

“Sana evden çıkma demiştim!” diyen ses artık bağırıyordu. 

“Tek başımayım. Bir sorun çıkmayacak. Ben o yemeğe katılmak zorundayım.” dedi net sesiyle. 

“Ah Kadir yakacaksın tüm operasyonu.” dedi bıkkın ses. 

“Hayır bu olmayacak. Bana güven! Bir kaç saat kalacak ve döneceğim. Beni bulması mümkün değil.” 

“Dikkat et. Peşinde bir ekip var. Sen girip çıktıktan eve dönünceye kadar seninle olacaklar.” 

Fatih ceketini giyerken aynanın karşısında hazırlanan karısına baktı. Zaten fazlasıyla güzeldi. Neden ihtiyaç duyduğuna anlam veremiyor olsa da kadının bedenini arsızca süzmeye başlamıştı.

“Keşke evde kalsaydık!” dedi Hare başını çevirip kocasına baktı. “Neden? Halam için önemli bir gün.” İki küçük adım atıp Hare’nin yanına geldi. Ellerini karısının sırtına yerleştirip gezdirmeye başladı. Hare’nin güzel yüzünü incelerken, “Evde kalırdık. Sonra birlikte yemek yapardık. Daha sonra birlikte ilk filmimizi izlemek için sen mısır patlatırdın.” dedi. 

Gözlerini odanın içinde gezdirirken yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı Hare. “Muhteşem bir öneri. Yemekten erken ayrılıp eve döneriz. Ben sana yine mısır patlatırım. Birlikte film izleriz. Olur mu?” 

Fatih, eğilip karısının alnına bir öpücük bıraktı. “Olmaz mı? Yemekten sonra kalkıyoruz. Enişte beyi görsek yeter.” 

“Tamam ama filmi ben seçeceğim.” dedi Hare elinden tutup kendini aşağı indirmeye başlayan kocasına… 

“Türk filmi tercihim. Yabancı olacaksa aksiyon severim. Bilim kurgu da olabilir. Bunu da senin isteyeceğini sanmıyorum.” dedi en alt basamaktan adımını atıp Hare’yi de yanına çekti. 

“Ben bir Türkan Şoray aşığıyım ve Türk filmi severim.” 

Fatih gülümsedi ve işaret parmağını Hare’ye çevirdi. “Sultan mı Dila hanım mı?” 

“Kara Gözlüm.” dedi Hare kocaman gülerek. 

Selvi boylum al yazmalım, muhabbetiyle evden ayrılıp AZA’nın yoluna düştüler. 

 

Kapıdan el ele girdiklerinde herkesin gelmiş olduğunu gördüler. Rüzgâr abisine sarılıp öpücükler bırakan Hare’ye kıskanç bakışlar atan Karahan’ı fark eden Fatih, karısına eğildi.  “Diğer abine inme inmeden,” dediğinde Hare kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “Ben onu unutuyorum.” dedi etrafına çaktırmadan. Fatih gözlerini büyüttü. “Bunu abim duymasın.” 

Hare başını sallayıp gülümseyerek Karahan’ın yanına vardı. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır ayağına yattı. “Aşk olsun abi bana sarılmak yok mu, uzaktan bakıyorsun?” dedi. Karahan şaşkın bir gülümseme eşliğinde kardeşini kollarına aldı. “Bazen beni unuttuğunu düşünüyorum Hare.” dedi kızı kendinden ayırırken. 

“Seni unutmak mı? Senin gibi abi unutulur mu?” diyerek uzanıp abisini öptü. Karahan mest olurken daha fazla bir şey söylemedi. Söyleyemedi. Yanlarına gelen babasıyla Hare yutkundu. Abi tamamdı da ya baba? Bu konu da hala bir ilerleme yoktu. 

“Kızım!” dedi Turgut Kara en sevecen ses tonuyla yüzünde mesut gülüşüyle. 

“Efendim.” diyebildi Hare. Turgut Kara hala çekimser davranan kızına aldırmadı. Hare’yi kendi haline bırakırsa biliyordu ki Hare ona asla gelmez. Karahan’ın babası ve kardeşi arasında gezinen bakışları ‘ne olacak’ bakışlarıydı. 

Turgut Kara elini uzatıp kızının omzundan tuttu. Kendine doğru çekti. “Benim abinden ne eksiğim var? Bende o sarılmadan istiyorum.” dediğinde Hare gülümsedi. Karahan kadar içten olmasa da babasına da sarıldı. Babasından yayılan akımı seviyordu. Olduğundan daha rahat hissettiriyordu. 

“Babacım?” diyen sesle ayrıldılar. Karahan’ın tek kaşı havaya kalkmıştı. “Ne oldu Ruken?” diye kendisi sordu. 

Ruken abisine bakıp babasına döndü. “E… şey… Ben babama bir şey anlatacaktım, abi.” deyip toparladı Ruken. Babasını hala Hare den kıskanıyor olması kesinlikle istem dışı gelişen bir olaydı. Turgut Kara da kızının niyetini bildiğinden üstelemeden kızına döndü. “Gel babacım anlat bakalım.” deyip Hare ile Karahan’ın yanından ayrıldı. 

Hare gülümseyerek izlediği tablodan abisinin sesiyle ayrıldı. “Seni kıskanıyor, küçük cadı.” dedi. 

“Evet ve çok belli ediyor. Kendince haklı tabii ki. Evin küçük ve en sevilen çocuğu olmasından dolayı sanırım.”

“Seni sevdiğinden şüphe duyuyor musun? Sana fazla yaklaşmıyor ama kötü düşündüğünü sanmıyorum.” dedi Karahan. Hare başını iki yana salladı. “Yoo öyle bir düşüncem yok. Zamanla alışacağız, yani öyle düşünüyorum.” Karahan kolunun altına aldı kardeşini. Birlikte büyük masaya doğru yürümeye başladılar. “Bırak sen şimdi Ruken’i, ben sana bir şey soracağım.” dedi. 

“Dinliyorum.” 

Başıyla Fatih’i işaret etti Karahan. “Fatih. Onu seviyor musun?” Hare durdu ve abisine döndü. “Hiç öyle bakma bana. Nasıl evlendiğinizi az çok biliyorum.” 

Ağzını oynatıp bir kaç şey söyleyecek oldu ama vazgeçti. Böyle bir şeyi kocasına bile itiraf etmemişti, abisine edemezdi. “Hayatta karşıma çıkacak en iyi insan o. Bunu bilmen yeterli diye düşünüyorum.” 

“Hiç tatmin olmadım. Sevgi, iyilikten fazlasıdır. Kötü insanlar da sevilir.”

“Evet ama Fatih iyiliği ile beni etkiledi.” dediğinde Karahan cevabını almıştı. Bir de şu Fatih’ten bir kaç cümle çalabilirse aklında şüphe kalmayacaktı. 

“Anladım.” Tekrar yürüttü kardeşini. “Emin ol beni de iyi tarafıyla etkiledi. O benim için senin kadar kıymetli. O benim, erkek kardeşim. Aramızda kalsın, beni en iyi o tanıyor.” 

Hare kahkaha attı. Salonun ortasında kahkaha atan Hare’ye döndü başlar. Ve herkes onun gülüşünden nasibini almıştı. 

“Ruken çok haklı.” diye fısıldadı abisine. 

“Hangi konuda?” diye şaşkınca sordu Karahan. 

“Bir an seni kocamdan kıskandığımı hissettim.” Bu sefer Karahan kahkaha attı. “Siz kadınlar… Neden hayatım da bu kadar çok kadın var diye hep soruyorum kendime. Sebep açık; siz mutlu olun diye varım.” 

Bahadır adı altında şık giyimi ve güler yüzüyle cafeden içeri girdi Kadir. Etrafını saran insanların tamamını en ince ayrıntısına kadar tanıyordu. Ama onu tanıyan tek bir kişi vardı o da Turgut Kara idi. Uzayan sakalları ve gözündeki lenslere güvenen Kadir’in tek isteği adamın onu tanımamasıydı. Elini sıkan adamın gözlerine çekinmeden baktı. Göz teması önemliydi ve Turgut Kara tanıdığı en çakal bakışlı adamdı. Namı büyüktü ve uzun zamandır işlerden elini çektiğini de biliyordu. 

“Bahadır Gök.” dedi kendini tanıtıp. 

“Turgut Kara.” Adamın elini sıkıca tuttu. Bir mesajdı aslında. Adamı kısık gözlerle inceliyordu. 

Ailenin geri kalanıyla tanışan Kadir’in hemen yanında duruyordu Hurinur. “Hani bunun ailesi?” diye fısıldadı Aslı. “Bana bak kız, ailesi seni istemiyor mu yoksa? Öyleyse işin yaş kızım.” Hurinur Aslı’yı dirsegiyle itikledi. “Kapat çeneni!” diye mırıldandı dişleri arasından. Yanındaki kızlara döndü Aslı. “Azmış bu azmış.” dedi kızlar kahkaha atmamak için dudaklarını birbirlerine bastırdılar. 

“Çok özür dilerim. Ailemin acil bir işi çıktı. Aslında benim de katılmam şarttı ama saygısızlık olacağı için ben tek başıma gelmek zorunda kaldım.” 

Nazlı ev sahibi olarak gülümsedi. Kara ailesinin mahidevranı olmak böyle bir şeydi. “Sorun değil Bahadır bey, daha sonra tanışırız.” dedi. 

Karahan ve babası bakışlarını hiç çekmeden Kadir’e bakıyorlardı. Karahan adamın tipine gülmek istiyordu. Boğazında bir flar yaz günü giymiş olduğu yelekli takım elbise başında fötr şapka adam dışarıdan tam bir kıl gibi görünüyordu. Konuşmasına kattığı incelikte her konuştuğunda adama gülmek istiyordu. Halası bula bula bu kıl kuyruğu mu bulmuştu? Düşünmeden edememişti. 

Fatih’e sıra geldiğinde yakından ilk defa gördüğü yeğenine baktığında yerinde Nisa’nın olmasını çok istedi. Kanlı canlı karşısında duruyordu. “Evimizin oğlu ve damadı.” diye tanıştırdı Hurinur. 

“Hem oğlu hem damadı. Ne kadar güzel.” dedi Kadir. Fatih’te tıpkı Karahan gibi gülmek istiyor ama kendini tutmakla cebelleşiyordu. Adam yanından ayrılınca Hare’yi eğildi. “Bir piposu eksik.” dedi Hare elini ağzına kapattı. “Sessiz ol halam duyacak.” Fatih yüzünü buruşturdu. “Yemeğini hızlı ye, çabuk çıkalım. Bütün gecemiz bu aristokrat kılıklı enişteyle heba olmasın.” Hare başını sallayıp masaya ilerledi. 

Kadir’e yönetilen sorulara Bahadır olarak kırıla kırıla cevap verdi. Hurinur’a baktıkça gençleştiğini hissediyordu Kadir. Yaşının aksi bir gençlik ve güzellik vardı kadında. Kendisini ona eksik görüyordu. Kendi gibi bir cellât onun kadar saf birini sevemezdi. Yaş kaç olursa olsun kalbin kendi kafasına göre hareket ettiğini yeni anlıyordu. Ne kadar ömrü kalmış olabilirdi ki? Hurinur’u ne kadar mutlu edebilirdi? Edebilir miydi? Gerçeği öğrendiği gün kaybedecekti onu. 

Fatih masadan kalktı. “Bizim gitmemiz gerekiyor. Başka bir planımız daha var.” dedi. Karahan itiraz edecek gibi olduğunda Nazlı masanın altından ayağına bastı. Göz göze gelen karı kocadan Nazlı belerttiği gözleriyle galip çıkmıştı. 

Bahadır’ın elini tekrar sıkan Fatih adama baktıkça gülmek istiyordu. Bu yaptığının hiç hoş bir şey olmadığını da biliyordu ama etrafında daha önce böyle birini hiç görmemişti. En azından tanıdığı biri olmamıştı. “Tanıştığıma gerçekten memnun oldum.” dedi Kadir’in gözlerine bakıp. 

“Bende genç adam.” deyip ilk seferinden farklı, sertçe sıktı Fatih’in elini. Ve gözlerini Fatih’in gözlerine dikti. Gülme isteği ilk defa üzerine uğramadı. Adamın kendine bu şekilde bakması dikkatinden kaçmamıştı. Elini çekti ve salonda olan herkese iyi geceler dileyip aklında bir bakışla ayrıldılar AZA’dan. 

“Ben artık kalkayım.” dedi Kadir. Saat epeyce olmuştu. Nil ve Duru da eşleriyle birlikte bebekleri düşünerek Hare den bir süre sonra ayaklanmış Ruken de onlarla birlikte eve geçmişti. Azra da erken ayrılmıştı. Zeynep ve Aslı dışında Cafede Bir avuç kişi kalmışlardı. 

“Son bir kahve içelim. Biraz da gelecekten bahsedelim.” dedi Turgut Kara saat on ikiyi vurmuştu ve kahveler çoktan içilmişti. Kadir içindeki kılıktan bir an önce kurtulmak istiyordu. Bahadır iken nefes alamıyordu. Ama hayır, diyecek cesareti de yoktu. Bahadır’ın kibarlığına tersti. Kadir olsaydı; o kahveyi sen iç ben gidiyorum der, çıkar giderdi. “Anlıyorum. Tabii ki içelim.” dedi mecburen.

Kahve beklerken tekrar bir muhabbet açılmıştı. Kadir sessizce dinliyor kendine dönen soru olursa cevap veriyordu. Hurinur elleriyle yaptığı kahveleri masaya dağıtmıştı. 

Masada Aslı, Zeynep, Nazlı ve Hurinur kalmıştı kadınlardan. Karahan da bu eziyetin bir an önce bitmesi için saniyeleri sayıyordu. Hiç hoşlanmamıştı bu adamdan. Ama halasına da karışacak değildi. O mutlu olacağına inanıyorsa istediğini yapmakta özgürdü. 

“Hurinur gel benim yerime otur. Biz Bahadır bey ile aramızda biraz muhabbet edelim.” dedi Turgut Kara. 

Hurinur abisi ve Bahadır arasında gezdirdi bakışlarını. “Olur tabii.” demek zorunda kalmıştı. Eş zamanlı Hurinur ve Turgut Kara yerinden kalktı. Masanın karşısına dolanan abi kardeşten oturan ilk Hurinur oldu. 

Bahadır, Aslı’nın başına gelen kısa hikayeyi dinliyordu. Küçük bir kız çocuğunu anlatan Aslı herkesi kendine kilitlemişti. 

“İnanın bu kadar ihmalkâr bir aile görmedim. Kızlarının gözleri kör olmak üzereymiş ve aile bunu hiç umursamıyordu.” demesiyle ortamı çınlatan klik sesiyle başlarını çevirdiler. 

Karahan da dahil hepsi şok olmuştu. Hurinur’un gözleri kocaman açılmıştı. Abisinin ne yapmaya çalıştığını bilmiyordu ve aklı da şuan düşünmek için fırsat vermiyordu. “Abi!” 

Kadir başını eğip gözlerini yumdu ve sessizce beklemeye başladı. Turgut Kara adamın başına dayadığı silahın horozunu indirmiş, mermiyi hazneye sürüklemişti.

“Nasılsın Cellat Kadir?” 

&

Kapıyı açıp içeri girer girmez ayakkabılarından kurtuldu Hare. Çıkardığı topukluları eline aldı. “Ben rahat bir şeyler giymeye gidiyorum. Sen filmi ayarla gelip mısır patlatırım.” dedi iki basamakta çıkmıştı. 

Ağır ağır ceketini çıkaran Fatih karısının ardından arsızca bakıyordu. “Fazla rahat giyin.” 

Hare üçüncü basamakta durup kocasına döndü. “O nasıl oluyor?” Islık çalarak tavana baktı Fatih. “Hava sıcak ya bunalma, ondan dedim. Sen bilirsin zaten ne giyeceğini.” Hare gözlerini küçülttü. “Film izleyeceğiz Fatih. Aklından başka şeyler geçmesin.” Arkasını dönüp yukarı söylenerek çıkmaya başladı. 

“Arsız! Aklı fikri kemerinde. Ben yokken ne halt ediyordun sen? Ay aklıma gelince bile deli oluyorum. Bile bile yapıyorsun değil mi?” karısı uzaklaştıkça seste azalıyordu. Yanağının içini ısırıp boşalan merdivene bakıyordu. “Valla senden önce böyle değildim.” Başını iki yana sallayıp filmi indirmek için televizyonun karşına geçti. 

Hare mısırları patlatırken üzerini değiştiren Fatih’te içecekleri hazırlamıştı. Evlerinde ilk defa birlikte bir şeyler yapma adına paylaştıkları çok özel anları ikisi de zihinlerine kazımıştı. Sürekli bir aksiyonun içinde debelendikleri hayatlarında normal bir çift olma yolunda ilk adım saymışlardı. Işıkları kapatıp yan yana oturdular. Ayakları altına çektikleri geniş pufun üzerine uzattıkları bacaklarıyla ve kucaklarında bulunan büyük kase mısırlarla artık hazırdılar. “Başlat!” dedi Hare heyecanla. 

“Sen ne istedin de ben yapmadım?” deyip kumandanın düğmesine dokundu ve ekranda KARA GÖZLÜM yazısıyla birlikte başbaşa anın tadını çıkarmaya başladılar. 

Filmin karakteri Azize’nin sahnedeki sulukule kargası Handan’ın söylediği şarkıyı sabote etmek için  mikrofon kablosunu kesmesi üzerine saç baş birbirine girmişlerdi. Fatih kolunun altındaki kızın çıplak kollarında oyalanıyordu. “Bir an gözümde Cansu ve sen canlandın.” dedi çarpık gülüşüyle. 

“Adını anma şunun. Az bile yaptım. Ne demek benim kocama yanaşmak?” dedi Hare gözünü filmden ayırmadan. 

“Hiç işte. Ben Hare Kırımlı’ya aitim. Ne bilsin garip.” 

Başını kocasına çevirdi. “Ne garibi ya? O mu garip şu saatte kim bilir kimin koynunda. Ay konuşturma beni.” 

“Tamam sustum.” deyip sakin dokunuşlarla karısını sakinleştirdi. 

Filmin ortalarına geldiklerinde Azize’nin şhopen’e (Chopin) yaptığı pansuman sahnesini izliyorlardı. Azize’nin Şopen’in yarasına pamuğu bastırması ve üzerine ‘seviyor musun beni’ sözüyle aklına otel odasında ki Hare gelmişti. Ağzından aşka dair başka bir cümle çıkmamıştı ama Hare ona her dokunuşla adının AŞK olduğunu anlatmıştı. Gözleri karısına kaydı. Yüzü görünmüyordu. Eliyle saçlarını okşadı. Bir ay önce birisi ona bu kadına ‘tutunacaksın ve tutulacaksın’ deseydi, saçmalıyor diye güler geçerdi. 

Başını kocasının güven, huzur veren göğsüne yaslamıştı Hare. Fatih karısının çıplak kolunda olan eliyle kadından teması kesmeden aşağı yukarı kaydırıp kıza varlığını hissettiriyordu. 

“Beni seviyor musun?” diye soran Azize’ye bakan Şhopen’in ne diyeceğini ikisi de biliyordu. Fatih televizyondan gelen ses ile tekrar etti. Dudakları arasında mırıldandığı sözcükleri Hare duysa bile çok zor seçerdi. 

Neydi Hare? Kimdi? Bunu en başında sormuştu kendine. Bütün cevapları zaman içinde almıştı. Ona güvenmiş, inanmıştı. Kadınlara olan güvenini yeniden yapılandıran kadındı Hare. Bazı duyguların esaslığına açılan kapıdan içeri davet eden kadındı Hare. Bunu kendine sürekli olarak  soruyordu. Hare bir eşten, bir kadından fazlasıydı. Hayatında olmazsa nasıl devam edeceğini bilmediğiydi. Ten aramak değildi Aşk! 

Aşk, tenden tene nüfuz eden nefesti. 

Fatih, Hare de kaybettiği nefesini buluyordu. Olmaz! Dediği ne varsa baştan yaşıyordu. Hiç şikayetçi değildi ama ölesiye korkuyordu. Her kayıp bir ihanet ile gelmezdi. Aşk demek onun için kaybetmek demekti. İçinde tarifsiz bir korku onu avucuna alıp sıkıyordu kalbini. Bunun geçmişte yaşadığı deneyimden kaynaklandığını biliyordu. Ama bilmesi şuan ki korkusunu hissetmesine engel değildi. 

Çok uzun ve huzurla dolu bir ömür diledi Rabbinden. ‘Ölünceye kadar birlikte kalalım.”

Televizyonun sesini elinin altındaki kumanda ile minimum seviyeye getirdi. Karısına doladı iki kolunu da. Hare sarmalanmanın verdiği rahatlıkla iyice yerleşti yerine. Saçlarının mis gibi kokusunu içine çekti. Çenesini Hare’nin başına dayadı. Az önce izlediği sözleri kendine uyarladı. 

“Seni seviyorum güzel kız. Hem seviyorum hem korkuyorum.” diye fısıldadı içinde ne varsa rahata kavuşmuş gibiydi. Yüreğinden bir kuş havalandı özgürlüğe doğru… Aşktan öte diyarlara… 

Hare den tepki bekledi. Ama karısı hiç kımıldamamıştı bile. Başını geriye atıp gülümsedi. Karısını kollarında çevirince kızın başı koluna düştü. Uyuyan bir Hare kesinlikle çok tatlıydı. Hatta kadının en masum haliydi. Uyanıkken tam bir tatlı cadıydı ama şimdi… küçük bir kız çocuğu sevimliliğindeydi. Eğilip burnunun ucuna dudaklarını tüy hafifliğinde değdirip geri çekti. “Şansına küs sevgilim, ben itiraf ettim bir kere.” diye fısıldadı.  Gözlerini ufacık açtı Hare. 

“Bitti mi film?” diye esneyerek mırıldandı. 

Gülüşü bütünüyle yüzünü kapladı. “Bitti.” dedi daha yarım saati olan film için. Kumandaya dokunup kapattı. Odayı ay ışığı sarmıştı şimdi. Ayağa kalkıp karısına elini uzattı. Uyku sersemi elini zorla uzattı kocasına. Elini kavrayan adam karısını ayağa kaldırdı. Ayakta uyuyan kadına bakıp kahkaha atmamak için dudağını dişleri arasına aldı. Ne kaçırdığını bilse gözlerinin cam gibi açılacağını biliyordu. Hare sevilmek için yanıp tutuşan bir kadındı. 

Eğilip kolunu karısının dizleri altından geçirip doğruldu. Kucağına aldığı kadını yatak odasına çıkarıp yatağa bıraktı. Hare uyanıktı ve girdiği yatakta yerine yerleşti. Kendini bırakan adamın elini tuttu. “Sende gel.” 

İkiletmedi. Yanına uzanıp sarıldı. “Ben geldim. Sen uyuyordun.” Hare uykunun kollarını arşınlamaya başlamıştı. Kocasının ne demek istediğini anlamadı. 

&