Eylül 8, 2020

23. Hoş Geldin Aşk

ile payelll

 

 

 

Kapıyı açtığı kartı hemen solundaki konsola elindeki çantasıyla fırlattı. Kapıyı kapatacağı anda kocasının bedeniyle karşılaşmıştı. Adama ateş saçan gözleriyle ters bakıp saçlarını savurdu. 

“Adam korece biliyormuş. Bana ne demiş miş. Tabii kalk bir tane geçir. Şart çünkü!” ayağındaki ayakkabıyı öfkeyle evin birer köşesine savurdu. Sinirden yerinde duramıyordu. Saatlerdir karakolda resmen tırnaklarını yemişti. Adamlar şikayetçi olmuş inat etmişlerdi. Her ne hikmet olduğunu pek anlamamıştı ama Karahan abisi ile Rüzgâr abisi birlikte şikayeti geri almasını sağlamışlardı. 

“Sana dediğimi duymuyorsun ki.” dedi Fatih ceketini çıkarıp koltuğa kravatıyla birlikte bıraktı. “Adam sana sulandı diyorum Hare.” 

“Alt tarafı bir imzaydı Fatih. Hem sen hani beni kıskanmıyordun!” dedi elleri belinde öfkesi geçecek gibi değildi. 

Fatih elini havaya kaldırdı konuşacağı esnada Hare elini kaldırıp engel oldu. “Başlama sen benim karımsın, Seni koruyorum falan diye vallahi avazım çıktığı kadar bağırırım.” 

“Zaten bağırıyorsun.” Fatih oldukça sakindi. Sinirleri gevşemişti. Murat, yanına gelip elini omzuna dayayıp, “İyi vurdun mu? Benim içinde bir iki vursaydın. Aslansın oğlum sen.” deyip omzunu sıktığı aklına gelince gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp elini ensesine götürdü. “Ama canım neden öyle diyorsun?” 

“Ne diyorum Fatih?” kollarını göğsünde bağladı Hare. 

“Yeşil gözlü benim, dedi. Böylesini hiç görmedim, dedi.” Diğer söylediğini söylemeye dili varmadı. “Bak yine sinirlendim.” 

“O dedi diye ben onun mu oldum. Batırdın bir çuval inciri. Adamın kafasında yumurta kadar şişlik vardı. Şikayetini geri aldığına dua etmelisin.” 

Fatih çokta umrumda, bakışlarıyla evin içine bakındı. “Benim de başım ağrıyor. Bir günde iki kafa ağır geldi. Sabahki bir şey değildi de bu ahtapot severlerin kafası kalınmış.” Elini başına götürdü Fatih. Gerçekten bir sızlama vardı başında. Bedenini koltuğa bıraktı. Başını arkaya atıp bedenini saldı. 

Hare göz ucuyla kocasına baktığında içi cız etti. Kollarını çözüp nefesini bıraktı. “Müstehak sana.” deyip kocasının yanına dizini koltuğa kırıp ayakta durdu. “Bakayım.” dedi. 

Fatih gözlerini kapatıp ellerini indirdi. Sesini çıkarmadı. Hafif bir kızarıklığın boy gösterdiği alnına bakınca iyice üzüldü. “Acıyor mu?” 

“Cevap vermek yerine başını iki olumsuz anlamda salladı Fatih. Sadece başı ağrıyordu ama bunu attı kafaya değil içinden uzun bir süre çıkamadığı gerginliğe bağlıyordu. “Buz getireyim. İyi gelir.” 

Dolaptan aldığı buz kalıbını getirip kızarık olan yere narince dokundurdu. “Başıma özel koruma kesildin. Bak şimdi canım yanıyor.” dedi acıyla büzülen yüzüyle. 

Gözlerini aralayıp karısının yeşil tanelerine baktı. “Canım yandı gerçekten.” dedi. 

“İyi ders olsun bir daha yapmazsın.” Gözlerini diktiği kadına baktığında Hare içinin titrediğini hissetti. “Canımın yanması darbeden değildi.” Elinde buz kalıbıyla kaldı Hare, kocası doğrulunca. Buz elini yakıyordu ama farkında değildi. “Neden di ki?” diye mırıldandı. 

“Öpersen söylerim.” Hare gözlerini kısıp dudaklarını birbirine bastırdı. “Şantaj ha.” Elindeki kütleyi kocasının kafasına hafifçe vurdu. Minik bir zonklama hisseden Fatih olayı lehine kullanmaya karar verdi ve elini başına götürüp sesli bir “Ah” çekti. Paniğe kapılan Hare elindeki buzu yere atıp iki eliyle kocasının başını elleri arasına aldı. “İyi misin? Çok sert vurmadım.” 

Yüzü sözde acıyla büzülen adam karısına dayanamıyordu ki rolünü yerine getirsin. “Evet çok acıdı ama orası değil.” Kadının elini tutup kalbine götürdü. “Yemin ederim burası çok acıdı.” Kocasına hayran hayran bakan Hare, “Niye ki?” diye sordu. Bedenini karısına çevirdi Fatih. “Ben daha önce kimseye hissetmedim bu duyguyu. İnkar ediyorsam bilmediğinden. Kıskançlığın canımı bu kadar acıtacağını bilemezdim. Aklımı almasına engel olamadım.” 

Gözlerinden kalpler çıkıyordu kadının. Kıskançlık varsa AŞK vardı. Delirmişse çok sevdiğinden di. Boştaki elini kocasının ensesine götürüp tırnaklarıyla ritmik hareketler çizmeye başladı. “Sen niye kıskandın beni?” diye sordu, duymadan uyuyamazdı. 

“Dün gece uyumasaydın bilirdin.” dedi karısına doğru sokulurken. Hare iki eliyle omzundan ittirdi. “O ne demek?” 

“Boşver. Özledim seni.” Gücüyle karısına doğru iyice sokulsada Hare yine engel oldu. Gözlerini sinirle açtı. “Çok oluyorsun ama sen! Düzgün anlat şunu. Önce konuş sonra bakarız.” dedi başını yanma çevirdi. 

“Niye ben konuşuyorum? Sen de konuş! Sen niye beni kıskanıyorsun?” diye soran adam tek kaşını havaya kaldırdı. 

Hare omuz silkti. “Ne var bunda sen benim kocamsın. Her şeyinle benim olansın.” dedi. 

“Bu mu?” diye sordu Fatih yüzünü buruşturup. “Ben söyleyince kızıyorsun kendin başka bir şey söylemiyorsun.” 

“Amma uzattın. Ben yatmaya gidiyorum.” Kocasından kurtulmaya çalıştı ama adamın elinden kurtulmak öyle kolay değildi. “Otur. Daha bitmedi!” bıkkınlıkla hareketsiz kaldı Hare. Kocasına baktı kaldı. “Ne istiyorsun?” 

“Seni tanıdığım da bana ait olmayan Aşkını şimdi istiyorum.” Adamın sert çehresine kilitlendi. Aklında bir soru işareti kalan adama ne demeliydi? Şüphe içermeyen isteği yüreğini delip geçmişti. Öncesini değil şimdiki zamanı içeren isteğine nasıl cevap vermeliydi? 

“Benim kalbim öncesini tanımıyor ki. Sende buldum gerçeği.” dedi gözleri önüne düşmüş sesi de zayıflamıştı. Fatih’in yüreğine su serpilmiş gülüşü kaçırmıştı. “Ya sen!?” dedi hızla göz kapaklarını kaldırıp. Bana söylemediğin şeyler var.” Elini kaldırıp kocasının kalbinin üzerine koydu. “Kim ne yaptı da kırdı senin kalbini?” 

Göğsündeki eli tutup dudaklarına götürüp öptü Fatih. “Ne fark eder? Sen geldin kapandı gitti.” 

Her geçen gün daha da merak ettiği şeyi anlıyordu ki kocasından öğrenemeyecekti. Altından ne çıkacağını bilmiyordu ama yakın zamanda bir şekilde öğrenmeyi not aldı. Aklındakileri kenara itti. Gülümsedi. “Kıskandın demek beni. Açsana şu konuyu.” dedi yerinde kıpırdanıp. 

“Bırak şimdi o konuyu. Ben hala duyamadım.” 

Hare göz devirip “Off” çekti. “Ya ben kadınım be adam ne diye bekliyorsun Seni seviyorum deme…” ne dediğini fark edince ellerini ağzına kapattı. Gözleri fal taşı gibi açılıp kocasını hedef almıştı ve kocası gülüyordu. 

“Ne dedin?” 

“Vallahi bir şey demedim. Lafın gelişi o.” dedi Hare ellerini yüzünden çekip. 

“Şimdi ödeştik.” 

“Yok daha başlamadık ki?” 

“Dün gece başladık sen uyurken.” Hare gözlerini orta sehpaya dikti. Dün gece ne kaçırmış olabilirdi o anları zihninden geçirmeye başladı. Ödeştik diyen adamın ne kast ettiğini anlamakta çok gecikmedi. Pişman bakışlarını Fatih’e çevirdi. “Hadi canım.” diyebildi. 

“Yaaa…” dedi Fatih başını aşağı yukarı sallayıp. “Sana bir şey demek istiyorum Hare.” Kadının yüzüne gülümseyerek duyacağı şeye gözleri parlayan kadına baktı. “Evet.” 

“Saatlerdir açım.” demesiyle Hare havası sönen balon gibi yerine yığıldı. “Geber!” dedi yerinden hızla kalkıp söylenerek mutfağa yürüdü. “Tost falan yapacağım bekle ondan sonra geber!” dedi. Kocasının Kahkahasıyla gülümsedi ama Fatih göremedi. 

Hazırladığı şeyleri keyifle ve gözlerinin içine baka baka yiyen adama başını kaldırmadan ters baktı. “Keyfin yerinde tabii giden bizim anlaşma.” 

“Anlaşmayın canım. Böyle de iyisiniz. İlla yurt dışına açılacaksınız diye bir şey mi var?” 

Sütünün içindeki bal kaşığını çıkarıp kenara bıraktı Hare. İlaçlara veda ettiğinden beri her gece içiyordu. “Sebep?” 

“Sebep yok.” 

“Çok kıskanıyorum seni diyemiyorsun,” dedi göz devirip. 

“Dedim,” diyen genç adam yerinden kalkıp karısının yanına oturdu. Sandalyeyi kendininkine tamamen sabitledi. Hare kocasına sırtını döndü. Beline kadar inen saçları sırtını doldurduğunda kokusu Fatih’e ulaştı. “Bu ne şimdi? Küçük kız çocuğu küsmüş mü?” diyerek saçları toplayıp tek eline doladı. 

Kadının içini titreten ses tonuyla açılan ensesine dudaklarını bastırıp fısıldadı. “Saçlarını çok seviyorum, söylemiş miydim?” 

Hare omuz silkti. “Hatırlamıyorum. Konumuz bu değil ayrıca.” Gülümseyen Fatih boştaki kolunu Hare’nin belinden geçirip kendine yaklaştırdı. “Konumuz neydi?” 

“Senin, benim işlerime balta vurman. Evet adam çapkın olabilirdi ama bu bana yaklaşacağı anlamına gelmezdi. Her erkekli toplantılarım da başımda mı bekleyeceksin?” 

“Tabii ki hayır.” 

“Peki bu neydi?” dedi yüzünü hiç dönmeden. 

“Bu ilk aşamaydı sanırım alışabilirim,” dedi ama buna kendi bile inanmadı Fatih. 

Hare hışımla kocasına döndü. “Ne demek alışabilirim? Ne yani zamanla beni kıskanmayacak mısın?” dedi gözlerini büyütüp. 

Fatih şaşırmıştı. Her türlü kızıyordu. Her türlü kızacaktı. “Böyle bir şeyin olacağını sanmıyorum.” 

“Sanmıyorum ne ya? Emin bile değilsin.” 

“Ama ne desem kızıyorsun Hare. Ne deseydim; Evet hepsine balta vuracağım. Her adımda peşindeyim. Sana bakacak adamın gözlerini söker eline veririm. Kafasını kırmak bedava zaten. Sen benim karımsın sana kimse bakamaz baksa da hayal kuramaz bir yerlerine yazık olur. Yemin ediyorum içimde bir sadist yatıyormuş yeni fark ettim.” Kollarını göğsünde bağlayan adam arkasına yaslandı. 

Kendini sıktı ama tutamadı. Gülmeye başladı. “Hah şöyle yola gel. Ben alışamam etrafta Cansu minyatürlerine ona göre. Sen de kendini bil.” Sandalyesini itip ayağa kalktı Hare. “Ben gidiyorum yatacağım. Sen kal burada daha nasıl kıskanç olunur hesap yap ama anlaşmalarımdan uzak dur.” 

Mutfaktan çıkan kadının ardından birleşen kaşlarıyla baktı. Gözleri kısıldı ve yerinden hızla kalktı. Karısının peşinden üst kata çıktı. “Ne demek hesap yap ne demek uzak dur? Sende beyefendilerle anlaşma yap!” 

Yatak odasına girer girmez küpelerini çıkarıp kutuya bıraktı. Eline aldığı mendille makyajını silmeye başladı. Saçlarını tepesinde topladı ve kocasına döndü. “Karpuz mu bu dışına bakıp yapalım? Nereden bile bilirim?” elleri belinde kocasının karşısında durdu. 

“O zaman daha çok kırılacak kafa var desene,” dedi tepeden baktığı kadına. “Ben bilmem canım. Mahallenin mafyatik abisi misali artık geceleri nezarette geçirmeye hazır ol o zaman.” Bir şey söylemek için ağzını açacak adama bakıp erken davrandı. Arkasını döndü. “Şunu bir açar mısın?” deyip gelecek hamleyi bekledi. Uzun fermuar Fatih’e feleğini şaşırtabilirdi. Karısına kısık gözlerle bakıp elini fermuara uzattı. “Demek canın oyun istiyor Hare hanım.” 

“Yok, canım uyumak istiyor. Ama elbise ile yatamam. Açacak mısın?” 

“Açacağım tabii ki,” deyip enseden başlayan acılı işkenceye ilk adımı attı Fatih. Bir kaç santim açarak durdu. Açılan alandan görünen pürüzsüz parlak tene yaklaştı. Sıcacık nefesiyle kadının tenine üfledi. Öyle bir andı ki Hare’nin tüm tüyleri isyanla ayağa kalktı. Kaskatı kesilip olduğu yerde çivi gibi oldu. “Benim diyorsan benimdir, kimse bakamaz! Bakmayı aklından bile geçiremez,” deyip bir-kaç santim daha açtı aşağı doğru. İyice genişleyen elbiseden gördüğüyle dişlerini sıktı. Ama vazgeçmedi. Dudaklarını kadının sırtına bastırıp çekmedi. Kadının yay gibi gerilen tenini teninin altında hissediyordu. Aceleci davranan elleri fermuarı aşağı çekti. Ve Hare kısıldığı yerden kaçmaya yeltendi. “Beni emrine alamazsın! Bu oyunlar sökmez.’ dedi adamın sıcaklığından uzaklaşmak için bir adım attı ama bu sefer çıplak sırtı Fatih’in göğsüne yapıştı. 

“Bak sen neler de söylermiş… Seni niye emrime alayım ki? Ben senin bu hırçın haline ölüyorum,” dedi kadının boynuna uzanırken. Az sonra eriyecekti ama pes etmek yoktu. “Bende senin bu beni küle çeviren halini seviyorum ama işimden uzak dur!” dedi arzuyla yoğrulan sesiyle. 

Elleri kadının göbeğinde, göğüslerinde gezinirken kendine iyice bastırdı. “İşin değil sorun, iş yaptığın insanlar ama deneyeceğim.” Kadını kendinden hızla ayırıp çevirdi. Dudaklarına kapanacağı anda Hare başını yana çevirdi. Pes etmeyen kadına gülümsedi. Bu şekilde Fatih’in aklını başından aldığını bilmiyordu. “Şimdi ne oldu?” dedi boynuna doğru ilerleyip. 

“Yani tamam dene ama ben kıskanılmakta isterim. Anlaşmalara dokunma, kafa göz girme yeter.” Fatih geri çekilip Hare’ye baktı. Ellerini kadının omuzlarına yerleştirdi. “Söz vermiyorum,” demesiyle elbiseyi kollarından aşağı serbest bıraktı. 

…. 

Ertesi gün akşam üzeri Karahan ve Rüzgar sahilde buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Karahan aracını sahile çekmiş sıcak bir yaz günü batan güneşi izliyordu. Bu görüntüyü Nazlı ile izlemesi gerekiyordu. Ama o içinden çıkamadığı sorunları bilmesi gereken diğer Abi Rüzgâr’ın da ögrenmesi için onu bekliyordu. Kaportaya yaslanan adam yanına duran araca kısa bir bakış atıp yine gün batımına döndü. 

Karşısına geçen Ali Rüzgâr bu sefer ne olduğunu merak ederek direk konuya girdi. “Lütfen iyi şeyler olduğunu söyle! Birine bir sürpriz yapacağız ya da birinin doğum günü yaklaştı ve parti falan düşünüyorsun.” Duyacaklarının aksi olduğunu bile bile elinden gelmeyeni diline vurmuştu Rüzgâr. 

“Bir sürpriz sayılır tabii. Bakış açısına göre değişir.” dedi Karahan Rüzgar’a dönüp. 

“Dinliyorum.” 

“Fatih’in ailesi..!” 

Ali Rüzgâr’ın kaşları havalandı. Karahan’ın dudaklarından dökülen her sözcükle birleşen cümleleri büyük şaşkınlık içinde dinledi. Özellikte takıldığı “Tehlike” sözüne, düşünceleri darmadağın oldu. 

“İnanılmaz… Bu çok garip anlattığın her şeyin merkezi Fatih. Yıllarca düşünsem aklımın bir ucundan asla geçmezdi.” 

“Benim bir kaç fikrim vardı her zaman. Ama bu denli bir olayın kahramanı olacağı benimde aklıma gelmezdi, gelmedi.” Karahan ayak uçlarında olan bakışlarını Rüzgâr’a kaldırdı. “Kadir den fikir istedim. Bizimde yapabileceğimiz bir şeyler olmalı diye düşündüm. O bana; İki kişinin bize yardım edebileceğini söyledi.” 

“Kim onlar?” diye sordu Rüzgâr. Karahan saatine baktı. “Gelmiş olmaları gerekiyordu.” Etrafına bakındı ve çaprazında duran siyah jaguar dikkatini çekti. Açılan kapılardan dışarı çıkan iki genç kız kapıları kapatarak Rüzgâr ve Karahan’ın yanına yürüdüler. 

“Ekin Şahkıran.” deyip elini uzattı beylere ardında da Meriç. “Meriç Şahkıran.” diye tanıttı kendini. 

Rüzgâr’ın şaşkınlıkla açılan gözleri Karahan’ı buldu. “Evet Fatih’in kuzenleri ve bize yardım edecekler.” Karahan kızlara döndü. “Telefonda konuşmuştuk. Eve ve ofisine yerleştireceğiniz dinleme cihazlarını rüzgar size verecek.” 

Meriç, “Biz de yerleştireceğiz Karahan bey bizden şüpheniz olmasın ama bizim de sizden bir isteğimiz var.” dedi. 

“Nedir?” 

Ekin, “Sizi, bizi kim gönderdi? Bunu bize açıklamadınız. Her kim gönderdiyse ona bizi halamıza ulaştırmasını söyleyin. Buraya kadar işi kendimiz çözdük ama buradan ileri bir adım gidemiyoruz.” dedi. 

Karahan başını olumlu anlamda salladı. “İletirim.” dedi ve Rüzgar’a döndü. “Senden istediklerimi hanımlara ver!” Rüzgâr arabasının bagajından alıp getirdiği üç minik böceği kızlara uzattı. Nasıl çalışır hale geldiğini kısaca izah etti. “Aktif hale getirmeniz yeterli gerisi bizim işimiz. Biri izlemek, ikisi dinlemek için.” 

 

Kapıyı hızla açtı ve içeri öyle bir daldı ki anahtar kartını nereye fırlattı göremedi. Telefon açan Hare’nin ‘Çabuk gel’ sözüyle neye uğradığını şaşırmıştı. Aklından binlerce şey gelip geçmişti. “Hare!” diye bağırdı. 

Ses yoktu… 

Alt katta bulamayınca üst kata çıktı. İlk yatak odasına girdi. Hare yatağın üzerinde şaşkın ve boş gözlerle yatağın üzerindeki bir nesneye bakıyordu. Omuzları düşen adam nefesini saldı. Ne olduğunu bilmiyordu ama karısı sağ salim evindeydi. “Fatih deliriyorum galiba,” dedi gözlerini alamadığı şeyden kocasına çevirdi. Yatağa yaklaşıp karısının karşısına oturdu. O kadar korkmuştu ki aklını kaçıracaktı. Hare’yi kollarına çekti. “Ne olduğunu bana da anlatırsan birlikte delirebiliriz,” saçlarının arasına bıraktığı öpücüğüyle. 

“Bu şey yalan söylemiyorsa ben hamileyim.” Başı kocasının göğsünden hızla kaldırıldı. Adamın şok olmuş ifadesine zoraki gülümsedi.

“Nesin sen?” 

“Yani ben… biliyorsun olmaz diye biliyordum. Yan etkileri işte sana da söylemiştim. Sıfır ihtimaldi. Tedavi görmeliydim yani ben öyle biliyordu…” 

“Hare!” 

Konuşmasını kesip kocasının parlayan yeşil gözlerine baktı. “Hamileyim.” Yatağın üzerinde duran uzun çubuğu eline aldı ve kocasına gösterdi. “Yüzde bilmem kaç yanlış çıkma ihtimali varmış ama baksana çift çizgi.” 

Hare’nin elindeki daha önce hiç görmediği nesneye boş boş baktı. Testten çektiği gözlerini karmakarışık bakışlara çevirdi. “Sen hamilesin,” dedi. Hare başını olumlu anlamda salladı gülümseyerek. Fatih hiç beklemediği olay karşısında nutku tutulmuştu ve ne diyeceğini bilmiyordu. Ne denirdi ki böyle bir duruma? 

Ne anne, ne baba bilen biri olarak karısının hamile olması ona çok şey ifade ediyordu. Bir aile! Minicik bir beden! Kendinden bir parça! 

“Hoşuna gitmedi,” dedi gözlerini kaçıran kadın. Halâ bir sevinç ifadesi görememişti kocasından. Kendisi zaten dağılmıştı. Bir kaç ay öncesinde asla anne olmayı istemeyen bir kadındı. Kendi içinde debelendiği hayata bir canlı getirmek onun için kabus gibiydi. O kabusa ortakçı istemiyordu ama işler hiç ummadığı şekilde boyut değiştirmişti. 

Gözlerini kapatan Fatih gülümsedi. Açtığında karısının sulanmış gözlerine baktı. “Ben baba oluyorum. Bunun benim için anlamını bilebilir misin? Ben bu hayatta tek kişiyim. Kimim, neyim bilmiyorum ve sen bana hoşuna gitmedi diye mi soruyorsun?” hakikaten delirmiş olabilirsin.” Mutluluktan dolan gözleriyle kocasının boynuna sokuldu. “Sırtında gezinen ellerle kendini daha sert bastırdı kocasına. “Seni kim doğurdu çok merak ediyorum,” dedi geri çekilip gözlerini silerken. 

Fatih bu konulara takılmayacak kadar kendiyle barışıktı. Yirmi sekiz yaşında genç bir adamdı ve Hare’nin bahsettiği kişileri merak etmeyi uzun zaman önce bırakmıştı. “Bunu öğrenebileceğimizi sanmıyorum ama neden sordun?” 

“Ona teşekkür edeceğim.” 

Elini kaldırıp Hare’nin yüzünde ki yaşları sildi. “Hmm o neden?” dedi gülümseyerek. “Eşi benzeri az bulunur belki hiç bulunmaz birisin ve ben senin çocuğunu doğurup annesi olacağım,” dedi kollarını adamının boynuna dolarken. 

“Tüh ya çok yazık oldu şimdi bak. Nereden bulacağız annemi? Neler kaçırdığını bilseydi keşke. Ama bir de şöyle düşün; çok nemrut bir kadınmış sana kaynanalık yaparmış. Beni senden kıskanırmış,” dediğinde Hare’nin gözleri kısıldı. “Bana söker mi acaba?” dediğinde Fatih kahkaha attı. “Gel buraya güzel anne…” 

….

Yatağın içinde sağa sola dönmekten uyuyamıyordu. Yerde mi gökte mi bilmiyordu. Baba! diye tekrar ediyordu içinden. Annesi rüyalarını hep süslemişti ama babası… bir kez bile görmemişti. Neye benziyor hayalinde bile canlandıramıyordu. Kendisi kime benziyordu mesela… 

Yıllar önce ötelediği ne varsa bugün aldığı haberle tekrar su yüzüne çıkmıştı. Aklında hiç baba profili oluşmamıştı. Her ikisinden de nefret edemiyordu. Özellikle annesinden… küçük bir çocukken her gece gelir ve kucağında uyuturdu. Rüya olsa da Fatih onu gerçekmişçesine yaşardı. Rüyalarına gelen bir annenin kötü bir anne olduğuna hiç inandırmadı kendini. Hep iki şık arasında kaybolmuştu. Biri; ya bırakmak zorunda kaldığı. Diğeri; yaşamıyor olduğu… 

Sırtı dönük ve bebekler gibi uyuyan Hare’ye döndü bedeniyle. Elini başının altına aldı. ‘Üzerime ağırlık çöküyor’ diye diye uykuya dalmıştı. Yatağa dağılan kumral saçlarda ellerini gezdirdi. İpek kadar yumuşak ve bahar kadar güzel kokuyordu. Hare’nin içinde büyüyen minicik bir canlı vardı, yarısı kendinden, yarısı sevdiği kadından. Hayal etmeye çalıştı bir kız mı? Yoksa bir erkek mi? Kız babası Fatih. Erkek babası Fatih. Kendi kendine sırıttı. İnanmakta güçlük çekiyordu ama gerçekti. Bir kadına aşık olmaktan çok baba olmayı arzuladığı anlar geldi aklına. 

Ne kadar da saçma olduğuna karar verdi. Annesini sevmediğin bir çocuğun babası olmak üçüne de zarar verirdi. Bebeğine, kendine ve sırf baba olmak için evlendiği kadına… Neyse ki böyle bir şey olmamıştı. Mantık mantık diye nikah kıydığı kadına öncekine nazaran bambaşka duygularla kapısını ardına kadar açmıştı. Aslında Hare parçalayarak kendisi girmişti o kapıdan. Karısına yaklaştı ve iyice sokuldu. Elini, mışıl mışıl uyuyan kadının karnına yerleştirdi. İçinden, “Merhaba bebeğim,” diye geçirdi. “Hoş geldin.”

Bedeninde gezinen elin verdiği hareketle uykusu içinde hareket edip kocasına döndü. Çok yakınında olan adamın göğsüne sokuldu. Büyük bir mutlulukla karısına sarıldı. “Sende hoş geldin Aşk!” diye geçirdi içinden. “İyi ki geldin.” 

…. 

Hare’nin arabasının kaputunu indirdi. Yarım saattir bakıyordu ama sorunun ne olduğunu anlayamamıştı. “Sen benim Mavi kızımı al. Ben siyah kızımla giderim. Akşam buluşalım sana yenisini alırız. Sürekli sorun çıkarıyor bu,” dedi kırmızı spor arabayı gösterip. 

“Hemen yanında ki mavi BMW ye baktı Hare. Rengine hasta olduğu araba… “Başka istemez, ben şunu alayım.” 

“Arabamda gözün vardı demek. Hiç yakıştıramadım sana.” 

“Vallahi o bana çok yakışıyor. Gözlerim kamaşıyor rengi görünce.” Gülümsemesiyle kocasını kandıramamıştı. “Kirasını isterim.” Hare ellerini arabanın üzerinde gezdirdi. “Olur olur öderim. Anahtarı ver ben gideyim. Sen de siyah mı kara mı neyle gidiyorsan git.” 

Arabaya bakarak konuşan karısına gözleri kısık baktı. “Sen siyah olanı al ben mavi ile giderim.” Hare kocasına döndü. “Niye? Ben bunu istiyorum.” 

“Bende seni istiyorum ama arabayla aşk yaşıyorsun.” 

“Yuh be adam kıskançlıkla uzaya çıkacaksın arabandan da kıskanılmaz ki.” Saçmalama evresini tamamlayan Fatih pes etti. “Saçmalıyorum.” 

“Kesinlikle…” 

Cebinden çıkardığı anahtarı karısına uzattı. “Araba senin olmayacak ama sana aynı renk daha iyi bir model alırım.” 

“Sen arabanı mı kıskanıyorsun beni mi anlamadım.” 

“Ne alakası var iki canlı karıcığım? Daha iyisi olsun diye dedim ben.” 

“İki can? Bildiğin gibi insanların tek canı var.” Pis pis sırıtan adamın karnını işaret etmesiyle ne demek istediğini da anlamıştı. “Anladım.” 

Şakağına ve saçları arasına bıraktığı sahiplenici dokunuşlarıyla Hare kendini bulutların arasında gibi hissetmişti. Geri çekilen adama gözlerini kaldırdı. “Dikkat et! Şirkete girince ara beni. Ben çıkıp anahtarı alacağım. Sen beni bekleme.” Hare’nin gözleri ışıl ışıl arabaya döndü. “Sen meraklanma hayatım kuğu gibi süzülür, melek olur uçarız.” Arabaya binip motoru çalıştırdığında Fatih gülerek izlediği tablodan gözlerini ayırdı. Eve doğru yürüdü. Hare çoktan otoparktan ayrılmıştı. 

…. 

Evden anahtarı alıp keyifle aşağı indi ve o da karısı gibi önce arabasını sevdi. Motoru çalıştırıp otele gitmek üzere ana yola çıktığında telefonu çalmaya başlamıştı. CD ekranda ‘Abim’ yazısını görünce keyifle açtı. Arabanın içini dolduran endişeli ses… 

“Neredesin?” diyen Karahan’ın sesi öfkeyle karışık boğuk çıkıyordu. 

“Evden yeni çıktım,” dedi gayri ihtiyari ne olduğunu anlamaya çalışarak. “Sorun nedir?” 

“Kenara çek ve frene bas!’ diye bağırdı Karahan. 

Arabayı anında kenara çekip durdurdu Fatih. Ellerini direksiyondan çekmedi. Bir şeyler oluyordu ve o ne olduğunu anlamanın verdiği korkuyla tüm bedenini kastı. “Ne oldu?” diye bağırdı. “Durdum.” 

“Hangi arabadasın Fatih? Hare nerede?” 

“Siyah mercedes.” 

Karahan telefonun diğer ucundan çok az rahatlama yaşadı. Her gün Mavi aracını  kullandığını biliyordu Karahan. Aynı saatler içinde gelip yine aynı saatler içinde otelden ayrılıyorlardı. 

“Abi!!!” diyen sert ses ile Karahan gözlerini açtı. “Bana da söyler misin ne oluyor?” 

“Hare nerede?” 

“Şirkete geçti.” 

“Fatih arabanın frenleriyle oynamış olabilirler. Öyle bir haber aldım o araçtan in ve bir taksi ile gel.” 

ARABANIN FRENLERİ İLE OYNAMIŞ OLABİLİRLER…. Tam üç kez tekrar etti içinden. Göğsünün daraldığını hissetti. Nefesinin sıkıştıgını hissettiğinde gaza sonuna kadar bastı. 

“Benim arabam Hare de.” 

….