Eylül 10, 2020

26. Karacadağlı Kadınları

ile payelll

 

 

Koridoru dolduran insanlara bakıyordu. Bir anda ortamı karmaşaya çevirmişti. Ağlayan insanlara Rüzgar açıklama yapmakla uğraşıyordu. Yarım saatin sonunda Karacadağlı’lar Rüzgar’ın evine gitmeye ikna olmuşlardı. Torunun evlendiğini yeni öğrenen Bekir ağa Fatih’e sertçe bakıp arkasını dönüp gitmişti. Bu bir tavırdı sadece. Haberi olmadığına içerlemişti. Rüzgar onu ikna etmek için bir kaç kelime etmişti sadece. Hastanede olmaları ve Hare’nin hasta olmasıda çabuk ikna olmasına nedendi. Ağlayan teyzeleri, anneannesi, kuzenleri camdan izledikleri canlarına yanmışlardı. Uzak bir kösede Fatih kollarını göğsünde bağlamış izliyordu. Yanına yaklaşan uzun boylu genç adamı görünce yerinde doğruldu. Aile fertleri teker teker  katı terk ederken genç adam Fatih’e yaklaştı. Elini uzattı. “Akın Doğan Karacadağlı,” dedi.

Fatih elini uzatıp sıktı. “Fatih Kırımlı.” 

“Geçmiş olsun. Hare benim ablamın kızı sayılır. Üzüldük ama iyi olacak o,” dedi Doğan. Karacadağlı aşiretinin gelecekteki ağası olacaktı Doğan. 

“Sağ ol. Olacak inşAllah. Memnun oldum. Başka şartlarda tanışmalıydık,” dedi Fatih. 

“O da olur. Düğününüze geliriz. Rüzgar amcamı ikna ederken duydum.” 

Fatih başını önüne eğdi. Hare uyandığı zaman ona düğünlerin en güzeli yapacaktı. Tek istediği uyanmasıydı. “Bekleriz,” diyebildi. 

“Doğan geliyor musun?” Doğan hemen başını çevirdiğinde arkasındaki Ayşem’i görmesiyle gülümsedi. “Sen gitme! Ben bırakırım seni,” dediğinde Ayşem’in yüzünden geçen gölgeyi gördü Fatih. 

Ayşem bakışlarını Fatih’e çevirdi. “Fatih yarın görüşürüz. Sabah erkenden geleceğim,” dedikten sonra Doğan’a bakmadan arkasını dönerek uzaklaşmaya başladı. 

Fatih gülümseyerek başını sağa sola salladı. Neden şaşırsın ki? Ayşem Hare’nin kuzeniydi. Doğan gözlerini kapatıp burnundan derin nefes aldı. Fatih’e döndü. “Nasıl başardıysan bana da söylemelisin. Karacadağlı kadınları… inanılmaz!”

“İnanılmaz evet. Sadece seveceksin,” diyen Fatih’e tek kaşını kaldırdı Doğan. “O kadar kolay?” 

“Kolay olan onunla birlikte olmak. Zor olan onların hayatımızda olmayacak olma ihtimali.” 

Doğan başını eğip onayladı. “Haklısın.” Tekrar elini uzattı. “Yarın sabah gelirim. Hare uyanıncaya kadar buradayız.” Doğan’ın elini sıkan Fatih adamı sessizce onayladı. 

Gece sabaha dönmüştü. Herkes bir tarafa dağılmıştı. Nazlı bir saat önce gelip zorla götürmüştü Karahan’ı. Rüzgar dedesi ve ailesiyle gitmişti. Anne babasıyla kalmıştı Fatih. Ve yorulmak bilmeyen Aslı ile. Doktor beklemenin Hare’ye bir faydası olamayacağını herkesin evine gitmesini söylemiş olsada dinleyen olmamıştı. 

“Söz ben beklerim. Sen biraz uzan,” diyen annesine başını olumsuz anlamda salladı. “İstemiyorum.” 

“Fatih, seni yine uyutmamı istemiyorsan,” dedi Aslı. “Git bir kaç saat uzan.” Aslı’nın dediğini yapacagını bildiğinden itiraz etmeyip ayağa kalktı. “Evine git abla,” dedi göz altları çöken kadına bakıp. 

Aslı gülümsedi. “Ablalar kardeşlerini bu halde bırakmaz. Sen beni düşünme. Ben doktorum, nöbet bizim işimiz.” 

Aslı ‘ya ne denirdi ki? O inatçı bir kadındı…

Sabahın erken saatinde açtı gözlerini. Güneş kendini göstermişti. Temmuz sonlarının en tatlı güneşi doğmuştu ama Fatih’in içine doğmamıştı o güneş. Odadan çıktığında kapının önünde Aybüke’yi gördü. Aybüke utanmış ve başını çevirmişti. Ona nasıl yaklaşacağını bilememiyordu genç kız.

Fatih kapıyı çekip Kardeşinin yanına yaklaştı. “Adını sorabilir miyim güzel bayan?” İsimler akındaydı ama birbirlerine hem kızlar hemde isimler çok benziyordu. 

Aybüke gözlerini kaçırıp başını çevirdi. Utangaç haline üzüldü. “Aybüke,”dedi. 

“Hımm, Aybüke neden bu kadar uzaksın?” 

Genç kız daha çok utandı. Beyaz teni kırmıza dönmeye başlamıştı. “Ben. Uzak değilim,” diyebildi. Utangaç kızın üzerine gitmek istemedi Fatih. Yavaşça kolunu uzatıp kızı kolunun altına aldı. Kendi adımlarıyla kızı yönlendirdi. “Bu kadar utanman gerekmiyor.” Genç kızdan ses çıkmayınca gülümsedi. “Yengen nasıl,” diye sordu onu görmek için ilerlediği yöne doğru giderken. “Hala aynı dedi doktor.” 

Başını kaldıran genç kız abisinin gerilen çenesini görünce içinden geldiği gibi davranmaya karar verdi. “İyi olacak Abi. Biliyorum ben, eskisinden de iyi olacak.” 

Kolunu daraltıp kızı kendine iyice çekti. Bir abi olmanın tadını bile alamıyordu. Hare’nin getirdiği hüzün rüzgarında savrulurken yeni sahip olduklarının tadını alamıyordu. ‘Ne yârdan’ dedi iç sesi ‘ne serden geçer gönül.’ Bu hastaneden çıktıklarında hayatları daha güzel olacak ve Fatih her şeyi baştan düşünecekti. 

“Hey!” Diyen sese döndüler Abi kardeş. Yanlarına koşar adım gelen genç kıza baktılar. “Bana yok mu?” diyen Ayperi izin istemeden gelip abisinin diğer kolunun altına girdi. Fatih kaşlarını çattı. Biri fazla utangaç diğeri fazla cesur. Ayperi kollarını abisinin bedenine sardı. “Of… Ne bekledim bu günü bir bilsen?” Dedi. 

Fatih bir şey diyememişti. Öylece gülen bir suratla bakmıştı kıza. “Değdi mi bari?” diyebildi. 

Ayperi sarı saçlarını başıyla arkasına savurdu. “The best abi of world.” Aybüke kardeşine göz devirdi. “Bu hep böyle acayip bir şey.” dedi. 

Fatih kızları iki koluyla sıkıca sardı. “Abi olmayı seveceğimi hissediyorum,” dedi.

Hare’nin kapısı açıldığında içeriden çıkan doktorları fark etti Fatih. Kızları bırakıp hızla yürüdü. Kendilerine endişe ile yaklaşan adama baktı doktorlar. “Fatih bey iyi haberlerim var,” dediğinde Fatih’in güneşi doğmaya başlamıştı simdi. 

“Yani,” dedi. 

“Ödem küçülmeye başladı.” 

Başını arkasına atan Fatih gülümseme eşliğinde doktora tekrar baktı. “Ne zaman uyanacak?” 

“Ödem küçüldükçe durumunun iyiye gitmesini bekliyoruz. Dua edin.” 

Umuduna darbe vurmadı Fatih. İyi oluyordu. Elbet uyanacaktı. Ona duaların en büyüğünü ediyordu. “Teşekkür ederim. Bu bile yeter. Uyanacak biliyorum.” 

Elini ensesine götürüp sıkıntısını içinden atmak istercesine derinden gelen nefesi dışarı attı Rüzgar. Karahan’ın kapısına kadar gelmişti ama ne olacağından haberi yoktu. Kapıyı açan hizmetliye boş gözlerle bakarak Karahan’ı sordu.    

Orta yaşlı hizmetli kadın, “İçeride efendim,” dediğinde Rüzgar ağır adım salona yürüdü. Evden çıkmaya hazırlanan Karahan kapıda Rüzgar’ı görünce kötü bir şey olduğunu düşünüp endişeyle, “Ne oldu?” diye sordu. 

Salonda Nazlı ile üç kişilerdi. “Hare iyi, yani uyuyor ben başka bir şey konuşmak için geldim.” 

“Otursana Rüzgar. Ben sizi yalnız bırakayım.” Diyen Nazlı gülümseyerek salondan ayrıldı. Soru doku bakışlar eşliğinde hala ayakta bekliyorlardı. Rüzgar Karahan’a yorgun baktı. “Dedem…” 

“Deden?” 

“Derya nerede diye ortalığı ayağa kaldırdı. Nerede bu kızın annesi? Öldü de bana mı söylemiyorsunuz? Ne biçim anne kızı can çekişiyor o yok, daha sayayım mı?” 

“Deden haklı ama kızının umrunda değil bilmiyor tabii…” 

Şaşıran Rüzgar başını yana yatırdı. “Haberi var mı?” 

Karahan başını salladı. “Tabii ki var! Ben söylemesem zaten medyadan duyardı.” 

“Ne dedi sana?” Gözlerini kısan Rüzgar cevabı biliyordu elbette. Ama yinede yanılmayı en çok kardeşi için istemişti. “Haberim var ve takip ediyorum, dedi kapattı telefonu. Sizin anneniz olduğuna inanmak o kadar zor ki Rüzgar…” başını önüne eğdi Karahan. Evlat için acı olmalıydı. 

“Seçemiyorsun ki,” dedi Rüzgar karışık bir ifadeyle. Karahan Rüzgar’ı belki de hiç bir zaman anlamayacaktı. O hep onu seven ve koruyan bir anneye sahip olmuştu. Derya gibi birini aklına sığdıramıyordu. Telefonunu cebinden çıkarıp birkaç yere dokunduktan sonra kulağına götürdü. 

“İlk uçakla…” dedi karşıdaki sese. “Kolundan tutup sürüyerek getir. Gelmezse diye bir şey yok! Dediğimi yap.” Telefonu kapatarak tekrar cebine attı. Rüzgar dedesine iyi bir haber verecekti ama annesini görecek olması canını sıkmıştı.  

“Teşekkür ederim,” dedi Karahan’a. 

“Etme Rüzgar. Deden gittiği anda buradan gidecek. Ömrünün sonuna kadar yalnız bir kadın olacak. Ve yalnız ölecek.” 

“Bu onun seçimi. Üzülmüyorum.” Karahan adamın yüzündeki ifadeden aslında kahroluyor olduğunu görebiliyordu. Konuyu değiştirmek adına, “Hastaneye gidiyorum. Sen?” dedi. 

“Bende.” Birlikte kapıya ulaştıklarında Nazlı da yanlarına gelmişti. “Bende geliyorum ve oradan otele geçeceğim. Küçük kardeşiniz uyandığında iflas etmiş olmamalıyız öyle değil mi?” dedi gülümseyerek. 

Karahan karısının saçlarına dudaklarını bastırdı. “O uyansın yeterki ben su bile satar bakarım hepinize,” dediğinde Nazlı minnetle baktı kocasına. 

“Ah bu arada,” diyerek araçlarına ulaşırken konuştu Rüzgar. “Dedem bozuk atıyor evlilik meselesinde. Haberi olmamış, ne biçim insanlar olmuşuz, ne edep kalmış ne haya… bitirdi beni.” 

Karahan gülümsedi. “Deseydin ya bizim işimiz hep böyle diye. Bizde normal evlenen yok.”

“Dersin… iyi hoş adam da bazen tehlikeli bakıyor. Bu yaşımda korkmam normal mi?” dedi Rüzgar. 

Nazlı arabasının kapısını açtı. “Normal ama korku değil, saygı. Hastanede görüşürüz,” deyip arabasına bindi. Karahan giden karısının ardından baktı. 

“Kadınlar hep dogruyu mu söyler sence?” 

Arabasına yürüyen Ruzgar çarpık bir gülüş takındı. “Kadınlar hep dogruyu söyler. Sorun bizde sanırım,” dedi ve arabasına bindi. Karahan yüzünü buruşturdu. “Hiç bile bende neden sorun olsun çakı gibi adamım.” 

Tüm günü ve geceyi göz altında geçiren Şahkıran fertlerini tereyağından kıl çeker gibi içerden çekip almıştı Kadir. Bunda savcı Necip ve avukat Mehmet’in de faydası olmadı değildi. Yasal işlemeler torpille göz önünden kaldırılacak şeyler değildi. Kadir, Ahmet’in holdinginde olan bitenle babasın işleri arasında bir bağ olmadığını biliyordu zaten. Yakup her zaman zenginliğini ört pas etmek için kullanmıştı holdingi. O kadar paranın nereden geldiğini sorarlardı adama. O da şirketlerini öne sürmüştü bu sorudan kaçmak için. Her ne yaşarsa yaşasın Yakup için oğlu her zaman önemli olmuştu. Belki de yaşadığı seksen yıl içerisinde hayatındaki en değerli insan oğluydu. Onu hiçbir zaman tehlikeye atmamıştı.  

Henüz yakınlarda bir evleri olmadığı ve Nisa oğlunu bırakmak istemediği için hastanede maaile bekliyorlardı. Özel bir hastane olmasıyla birlikte Zeynep ve Aslı’nın da bu konuda oldukça yardımı dokunmuştu. 

Hare den gelen ufacık iyi haberin üzerine rahat nefes alan Fatih o ufacık mutluluğun getirisi olan tebessümü yüzünden silemiyordu. Ödem küçülüyordu ve sonunda yok olacaktı. İşte o zaman Hare uyanacaktı. Ve mutluluk kaldığı yerden devam edecekti. Hare bebeğini kaybettiğini öğrendiğinde elbette çok üzülecekti ama Fatih onu asla yalnız bırakmayacak birkaç ay önce nasıl birlikte büyük sorunların üstesinden gelmişlerse yine öyle geleceklerdi. En azından Fatih bunu umut ediyordu. 

Eve gitmeliydi. Üzerinde hala kan lekeleri olan gömleği vardı. Buradan ayrılmak istemiyordu. Ama mecburdu. Kalması belki de Hare’ye yardım edemeyecekti. Ama karısının yanından bir adım öteye anca atıyordu. Hastaneden ayrılmak istemiyordu. 

Karahan ve Rüzgâr abisi ve  Nazlı’yı  gördüğünde gülümsedi. Onları aramayı bile unutmuştu. Hare’yi izlerken aklına başka bir şey gelmiyordu. Cama yaklaşan ailesi kardeşlerine baktıklarında Fatih ‘e döndüler. “Yüzün gülüyor,” dedi Karahan. 

Rüzgar ve Nazlı meraklı bakışlarını ayırmadı Fatih’in üzerinden. “Ödem küçülüyor. Doktor, bu şekilde giderse iyi olacağını söyledi.” 

Hepsi birden derin bir oh çekerken Karahan kısık gözleriyle Fatih’e baktı.  “Niye aramıyorsun bizi? Daha önce haber verebilirdin.” 

Yarım saat önceydi ama yinede unuttum,” dedi Fatih. Nazlı elini ağzına kapatıp kıkırdadı. “Aptal aşık…” dediğinde abiler başlarını yana çevirdi. Fatih’te elini ensesine götürüp utancını saklama gereği duydu. Henüz bariz bir aşık adam kostümü giymemişti ve bu durum ona biraz garip gelmişti. 

“Annen baban nerede Fatih onları da görüp otele geçeceğim? Siz istediğiniz kadar burada kalın. Hatta hiç gelmeyin.  Geleceğimiz benim ellerimde.” 

“Annem, babam ve kardeşlerim koridorun sonundaki odada. Ve geleceğimiz bir de Merve’nin ellerinde, beni aramıyor olması işleri yürütebiliyor olduğuna işaret.” 

“Merve’yi elimizde tutmak şart oldu. Yönetici olacak vasıflara sahip,” diye söylenen Nazlı koridorun sonundaki odaya doğru yürümeye başlamıştı. 

Yanlarına gelen Zeynep, “Doktorla konuştum kızımız iyiye gidiyormuş.” 

Hepsi bir ağızdan çok şükür çekmişti. Karahan ve Rüzgâr Zeynep’e yan ama masumca baktılar. 

“Kapımda aç bekleyen kedi yavrusu gibi  bakmayın. Tabii ki de sizi içeri sokacağım. Ama tek tek.” Yüzleri aydınlanan adamlar da gülümsedi. Kapı tekrar açıldığında bu sefer kalabalık bir grup girmişti koridora. İçlerinden sadece dünkü kızları ve Kadir’i tanıyordu. Zaten geriye de iki kişi kalıyordu. Tahmin etmesi zor değildi. Dayısı ve yengesi. 

Karşı karşıya durduklarında yine Kadir asli görevini üstlenmeden önce, “Hare nasıl?” diye sordu. 

Bakışları tanımadığı insanlar üzerinde gezinirken sadece, “Daha iyi,” diyebildi. Orta yaşlarda olan adama bakıyordu. Ne kadar da annesine benziyordu. Gözü Meriç’e kaydı. Dün uzaktan gördüğünde ve aklı sadece Hare de olduğundan fark etmemişti. Otelde kendine çarpan genç kadındı. “Sen biliyordun,” dedi. 

“Sana çarparken evet. Ama öncesi yok.” dedi Meriç, gülümsedi. “Merhaba kuzen.” 

Asansörün kapanmak bilmeyen kapısı tekrar açıldığında kısaca göz attı Fatih. Tanımadığı bir adam ile Avukat Mehmet’ti gelen. Meriç’e geri dönüp gülümsedi. “Kuzen?” dedi aslında kendi içinden tekrar ettiğini düşünerek sesli söylemişti.  

“Evet. Bende Ekin hepinizin ablasıyım,” dedi tek kaşını kaldırıp, “kuzen,” diye bastırdı cümleyi. Fatih’in gülüşü yüzünü kaplarken Orta yaşlı esmer güzeli kadının sessiz göz yaşlarını fark etti Fatih. 

“Bu inanılmaz. Resmini görmüştüm yani  kızlar göstermişti ama babana bu kadar benziyor olman…” diyen dayısına döndü. 

“Öyleymişim. Asıl inanılmaz olan bir anda bir den çok akrabam olması. Benim gibi biri için bunu önemini anlayabilir misiniz bilemiyorum.” 

“Annen nerede?” diye sordu Nihan. Nisa’yı görmeyi herşeyden çok istiyordu şu an. 

Gitmek için odadan Nazlı ile birlikte dışarı çıkan Kırımlı ailesi gelenleri fark etmişlerdi. Nisa olduğu yerde kalmıştı. Koskoca yirmi sekiz yıl sonra abisini, arkadaşını ve yeğenlerini görünce kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. 

Annesiyle uzaktan göz göze gelen Fatih, “Orada,” dedi. Nihan ve diğerleri arkalarına döndü. Nihan kendini tutmayı bırakıp Nisa’ya giden adımları adeta üçer beşer atıyordu. Gözleri dolan Ahmet karısı kadar olmasa da onu takip etti. Nazlı geri çekilirken Nisa arkadaşına kollarını açtığında iki kadında birbirine sarılarak ağlamaya başlamıştı. Ahmet kardeşinin hiç unutamadığı ela gözlerine bakarak hiçbir şey demeden karısı ve kardeşini kolları arasına aldı. 

Seslere dışarı çıkan odanın içindeki diğer aile fertleri ağlayan dayılarını ve yengelerini tanıyor olduklarından hemen olayı çözmüş sıranın kendilerine gelmesini beklemeye başlamışlardı. Aybüke ağlayan annesine dayanamayıp ağlamaya başladığında gözlerini silmek için başını yana çevirdiğinde Necip’in Mavi gözlerine yakalanmıştı. Aklından tek bir şey bile geçirmeden başını çevirmişti. Fakat bilmediği bi şey vardı ki o da Necip bir fotoğrafa tutulmuştu. Ve fotoğraftaki kadın karşısında duruyordu. 

“Ahmet.” 

Bir evlat için bundan daha güzel bir ses olmazdı. Hem de kaybettim sandığı annesinin sesiyse,  asla olamazdı. Kaç yaşına gelirse gelsin bir anne için evlat hep küçük ve sevilesi kalırdı. Büyürse boyu büyür tadı ilk gün neyse son nefeste de o olurdu. 

Karısını ve kardeşini bırakan Ahmet yılların değiştirdiği kadına hasretle ve göz yaşlarıyla sarıldı. Annesinin kokusunu içine çekerken dünyaya yeniden geldiğini hissetti. “Annem,” diye mırıldandı kulağına. 

“Seni nasıl özlediğimi bir bilebilsen Ahmet.” Oğlunun göğsüne sokulan kadın içli içli ağlamaya başlamıştı. Ahmet ellerini annesinin saçında gezdirip ara ara ak düşmüş saçlarından öptü. “Ya ben.” 

Rüzgar boğazındaki düğümü çözebilmek adına öyle sert yutkundu ki kuruyan boğazının acıdığını hissetti. Otuz dört yaşındaydı ve bir kez bile böyle bir sahnede rol almamıştı. Boğazını temizledi ve Zeynep’e döndü. “Önce ben girmek istiyorum,” dedi adamın  değişen yüz ifadesinden çakal bakışlarıyla bir saniye de durumu çözen Zeynep, “Aşk olsun tabii ki ilk sen… Hadi gel hazırlan,” diyerek Rüzgar’ı aksi yöne ilerletti. 

Nazlı da dahil hepsi ağlıyordu. Burnunu çeke çeke gelip kocasına sarıldı. “İçim ezildi Karam. Ben gidiyorum.” Başını sallayan ve en az kendi kadar üzülen kocasının elini tutup tüm gücüyle sıktı. Karahan da ayni şekilde karşılık vermiş ve saçlarından öpmüştü. 

Kendi annesine hasretken, annesinin annesi de evladına hasretti. Anne kız birlikte evlat hasretiyle yanmış kavrulmuşlardı. Arada büyük farklar olsada durum pek değişmiş gibi gelmemişti Fatih’e. Uzaktan dayısı Ahmet’e sarılan erkek kardeşini gördü. Aralarında bariz bir yakınlık olmamıştı. Elbette kızlar kadar sıcak olmasını beklemiyordu. Kadınların doğasında vardı sıcaklık. Ya erkekler..? Birbirlerini kabul etmekte ne kadar tez canlı olabilirlerdi? 

Tanışma faslıyla arada kaynayan adama baktı Fatih. Gözleri mavi kumral teni uzun boyuyla bu adamın kim olduğunu merak ediyordu. Akrabası çıkarsa şaşırmazdı. Adamın nereye baktığını fark ettiğinde gözleri bakışı istikametine kadar takip etti. Kesinlike yanlış anlıyordu. Kuruntu yapıyordu. Bir günlük abiydi sadece. Çok saçmaydı bu düşündüğü. 

“Necip,” dedi Meriç. Arkadaşının yaptığı hatayı fark ederek. Necip genç kıza döndü. Fatih’le göz göze gelince yerinde kıpırdanıp elini Fatih’e uzattı. “Necip Aratlı, savcıyım. Geçmiş olsun,” dedi bir çırpıda. Allah’ın özene bezene yarattığı kızın abisine yakalanırken. 

Adamın elini sıktı Fatih az önce gördüklerini yok saydı. Saçmalıyor olduğunu düşündü. “Teşekkür ederim. Fatih Kırımlı.” 

Ekin, “O seni tanıyor Fatih. Seni, onun sayesinde bulduk. Büyük yardımları dokundu,” dediğinde Fatih’in kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Arkasından ne çok iş döndüğüne hala şaşırıyordu. Birkaç günde elde etiklerine hala alışmış değildi. 

“Abartma Ekin. Sadece işimi yaptım.” Necip övülmekten hiç hoşlanmazdı. Bir de hayatında gördüğü en güzel kızın abisine hiç…

“Sanırım teşekkür etmeliyim.” Fatih Necip’e baktığında Necip, ciddi bir ifade ile, “Kızlara bakmayın lütfen. Ekin ile aynı okuldaydık.  Sadece bir arkadaş yardımı olarak düşünün.” 

Fatih’in gözleri bu sefer Mehmet’e kaydı. “Her şey yolunda mı?” Mehmet yakışıklı suratına az gelen gülümsemeyle, “Hiçbir sorun yok. Her şey yolunda.” Ekin ile aralarında geçen kısa bir bakışmanın ardından adama teşekkür etmedikleri akıllarına gelmişti iki kız kardeşinde. 

“Çok teşekkür ederiz Mehmet bey. Kusura bakmayın tüm gece göz altında kalınca bir de bu karmaşada unuttuk.” Adamın gözlerine bakarak sarf ettiği sözlere Fatih’ten esirgediği gülümsemesini Ekin’e sundu Mehmet. “Rica ederim. Görevim.” 

“Mehmet bey daha önce nasıl oldu da sizinle karşılamadık?” Merakına yenik düşen Meriç samimiyetle sormuştu. 

“İstanbul’a birkaç ay önce geldim. Ve sadece Atabey otelleri avukatıyım.” 

“Aynı zamanda da Aşk-ı Naz tatil köylerinin müdürü,” diye ekledi Fatih. Ekin’in kaşları şaşkınlıkla havaya kalkarken Mehmet’e döndü. “Duydum o tatil köylerini. Ama şaşırırdım doğrusu.” 

“Neden?” diye sordu Mehmet. 

“Bizi kolayca içeriden çekip çıkardınız. Avukat olmak için dünyaya gelmiş gibisiniz. Ama sanki avukatlığı hobi olarak yapıyormuşsunuz gibi hissettim.” 

“Sayılır,” diyerek kestirip attı Mehmet. 

“Babamla babaannemin göz yaşları duracak gibi değil abla. Geliyor musun?” Meriç yönünü babası tarafına çevirince Ekin de başıyla onaylayıp peşinden yürüdü. Karahan ve Kadir kenarda detayları konuşurken Rüzgar üzerini değiştirmiş gelmişti. Odanın kapısını açan Zeynep, “Ben buradayım doktor gelirse idare ederim,” deyip Rüzgar’ı odaya soktu. 

Fatih, abi kardeşi rahat bırakmak adına, “Bizde böyle geçelim,” diyerek beyleri ailesinin olduğu tarafa yöneltti. 

Rüzgar arkasından kapanan kapının sesini duyunca yaşadığı herşey tekrardan aklına üşüştü. Annesi, babası, sevgisiz geçen yılları, Duru ile yaşadığı acı dolu anlar… Ve kardeşini kaybettiğini sandığı saatler… Üzerinden dumanlar yükselen arabadan başından kanlar damlayan Hare… Daha yanına varamadan döküldü gözlerinde sakladığı yaşlar. 

Hareketsiz yatan, gözleri sıkı sıkıya kapalı kardeşini görmek acıyan ruhuna zehir olarak işliyordu. Hayatta sevdiği insanlar vardı elbette ama ya kanından? Ya canından? 

Yanına varıp elini tuttu. Dudaklarına götürüp öptü. “Bize geri döneceğini biliyorum ama bu halin beni yıkıyor Abim. Sen benim gözümün nurusun. Ben tek başıma ayakta kalmak için uğraşırken sende aynı şeyi yapıyordun ve ben bunu fark edemedim. Affet beni! Hare seni öyle çok seviyorum ki canımın yarısı seninle uyuyor. Senin hissetmediğin ne kadar ağrın varsa hepsi benim bedeninde yaşıyor. Annem gelecek biliyor musun?” dedi ağlamsı gülüşüyle. “Anne dediğimi duymuyor olman… duymak istediğini bilmem… Annemi görmek için çabuk uyanırsın belki. Her ne olursa olsun onu sevdiğini biliyorum. Ondan nefret etmek istiyorum Hare. Ediyorum da, bir evlat annesinden ne kadar nefret edebilirse o kadar nefret ediyorum.” 

Ellerini kardeşinin kapalı saçlarına götürdü. Bonenin üzerinden sevdi saçlarını. “Kocan seni çok seviyor. Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin. Bana, hayatta en çok ne lazım diye sorsunlar Hare, ben o soruya beni çok seven bir eş derim. Hayatta başka neye ihtiyaç duyar insan? Tabii ki sevilmeye… ikimizde çok şanslıyız. Kader bize gülüyor abim. Gözlerini açtığında daha çok gülecek.” Uzanıp tekrar elini öptü. “Birdahaki gelişimde uyanmış olursan beni dünyanın en mutlu abisi yaparsın.” 

Gözündeki yaşları silerek arkasını döndüğünde Camdan bakan Karahan ile göz göze geldi Rüzgar. Sırasını bekliyordu anlaşılan oydu. Kendi giydiği kıyafetlerden onun üzerinde de vardı. Karahan’ın hüzünlü bakışlarından cekti gözlerini. 

Kapıyı açıp çıktığında ne Zeynep ne Karahan ile göz göze gelmedi. Başındaki ve üzerindekileri çıkarıp Zeynep’e uzattı. “Ben biraz hava alacağım,” dedi. Sessizce onayladılar. 

Karahan başını sağa sola salladı. Ne yaparsa yapsın ne kadere ne kedere engel olunmuyordu. Kapıyı kapatıp kardeşine ağır adımlarla ulaştı. Ağzında nefes almasına yardım eden maske vardı. Vücudundan geçen ince kablolar. Hiç susmayan bir makine… uzanıp alnına dudaklarını bastırdı. “Ne kadar uğraşsamda ne abini ne seni anlayamayacağım biliyorum. Ama üzülmediğim anlamına gelmesin.” Boğazı düğümlenmişti yutkundu. “Çok uyuma, ben daha gözlerine bakmaya doyamadım. Hare ben koskoca adamım ağlatma beni. Etimden parça kopuyormuş gibi oluyor. Canım yanıyor kardeşim. Ben sevdiğini öyle çok dile getiren bir adam değilim ama çok severim. Öyle çok severim ki sevdiklerim için yapamayacağım şey yok. Herkes sevdiğine yanarmış ya benim yana yana içim kavruldu Hare.” Elini tutup hafifçe sıktı. “Seni nasıl sevdiğimi anlatamam ama uyandığında göstereceğime söz veriyorum.” Ardına baka baka odadan çıktı Karahan. Yüreğinde bir ateş olduğu gibi yanıyordu. Uyandığında bile geçmeyecek bir ateşti bu. Sevginin içindeki kaybetme duygusunu tekrardan tatmıştı. Artık aklının bir köşesinde bu günleri de hep hatırlatacaktı.

Kulağındaki telefonla sağa sola yürüyor hemde Merve ile görüşüyordu Fatih. “Ne yaptın?” 

“Her şeyi hallettim Fatih bey.” 

“Nerede?” 

“Karahan beyin evine on beş dakika. Büyük, konforlu ve mobilyalı aynen istediğiniz gibi. Sözleşmeyi yaptık. Satış işlemi iki gün içerisinde halledilecek. Az önce de otele haber verdim. Buz dolabından aklınıza ne gelirse yaşanılır bir ev haline gelecek.” 

Omuzlarından küçük bir yük daha kalkmıştı Fatih’in. “Merve?” 

“Efendim Fatih bey?” 

“İyiki varsın!” 

Övgü sözcüklerinden utanan Merve sessiz kalınca Fatih devam etti. Biliyordu ki Merve övülmekten hiç haz etmezdi. “Neredesin şimdi?” 

“Hastaneye yaklaştım. İstediğiniz kıyafetler icin evinize gidemedim ama en sevdiğiniz markadan size yenilerini aldım.” Saatine baktı Merve. “Beş dakikaya oradayım. Ailenizi alacak ve eve götüreceğim.” 

“Bekliyorum,” deyip kapattı telefonu.  

“Abi!” 

Abi… Ruken dışında ona Abi diyen hiç kimse yoktu. Bir erkek sesi hemde… Ferid’in Abi diyen sesiyle ılık bir sevgi akıntısı hissetti. Arkasını döndü. 

“Efendim?” 

Ayni boyda olan iki kardeşi ayıran tek özellik Ferid’in gözleri annesi gibi ela idi. Bir babanın iki ayrı kopyası gibiydiler. “Sen biraz dinlen istersen, yengemi ben beklerim.” 

“Yorgun değilim ama teşekkür ederim.” Genç adamı baştan ayağa inceledi Fatih. Kırık bir gülüşle, “Ne kadar benziyoruz. Aynaya bakıyor gibi hissediyorum.” 

Ferid de gülümsedi. “Bir de bana sor… ben alıştım ama yıllardır evimizde senin resimlerin var.” 

“Öyle mi?” dedi şaşkınca Fatih.  Neden şaşırdığına sasırdı bir an.

“Evet. İlk zamanlar enteresan geliyordu ama sonra seviyorsun. Sana benzeyen kaç insan vardır hayatta?” 

“Sanırım biz üç.” Fatih tekrar gülümsedi. Uzaktan izleyen annesini fark etti. “Ben tek bir insandım. Önce Hare geldi. Sonra siz. Ben Abi olmayı bilmiyorum ama sana sarılabilir miyim? Öğrenirim belki…” 

Ferid kocaman gülümsedi. Abisine kollarını açmadan acıkan kollara tereddütsüzce sarıldı. 

Bir kaç saniye süren sarılmayı boğaz temizleme sesi ayırdı. Ayrılan kardeşler sese döndüğünde gözleri büyüyen Merve ile karşılaştı. “Fatih bey,” diye geveledi Merve. 

Karşısında birbirine benzeyen iki adamı görmeyi beklemiyordu. Ferid çapkınca gülümseyip tek kaşını havaya kaldırdı. İşte Ferid ve Fatih’i ayıran tek özellik buydu. Ferid kadınları çok severdi. Güzel kadınları daha çok severdi. Karşındaki kadın uzun boyuyla kısa siyah saçlarının ucuna attığı kırmızı renk boya ile mavi gözlerini aydınlatan beyaz teniyle Merve çok güzel bir kadındı. 

“Gelmişsin. Seni kardeşim ile tanıştırayım. Bu genç adam benim kardeşim Ferid,” dedi eliyle kardeşini gösterip. “Asistanım Merve…” 

Merve elini Ferid’e uzattı. “İkiz miydiniz Fatih bey?” dedi safça. Hala etkisinden çıkmış değildi. “Hayır değiliz,” dedi Ferid. “Çok ama çok memnun oldum Merve hanım.” 

Merve elini çekerken kısaca, “Bende,” dedi. Elindeki çantaları Fatih’e uzattı. “İstediğiniz herşey burada.” 

Fatih çantaları kenara bıraktı ve uzakta bekleyen annesine seslendi. “Anne gelir misin?” Nisa ikiletmeden yanlarına geldi. “Asistanım Merve.” Nisa’nın da elini sıktı Merve mütevazı bir tebessümle. 

“Size bir ev ayarladı. Size eve kadar eşlik edecek.” 

Nisa bakışlarını oğluna çevirdi. “Ben kalsam olmaz mı?” 

“Olmaz anne! Hepiniz perişan oldunuz. Yarın yine gelirsin belki Hare de uyanmış olur. Gidin ve dinlenin.” Nisa itiraz edemedi. Kendini değil ama annesinin sakinbir ortama ihtiyacı vardı. “Peki.” 

….

Ailesinin boşalttığı odada kısa bir duş alarak üzerine yeni kıyafetler giydi. Kat bir anda boşalmıştı ve bunun iyi mi kötü mü olduğuna karar verememişti. Akşam olmuştu ve ikinci günün sonuna gelmişlerdi. Hare uykunun en derin kuytusunda sakince dinleniyordu. Fatih bu şekilde düşünüyordu. Aldığı serumlarla kanının zehirden arındığı da bir artıydı. Bütün gün gelen gidenin haddi hesabı olmamıştı. Özellikle Karacadağlı ailesi kalabalık bir şekilde gelip gitmişlerdi. Doktor bir saat önce gelerek daha iyiye gittiğini söylediğinde yüreğinden birkaç ton ağırlık daha kalkmıştı. 

Artık kimsenin gelmeyeceğine ikna olduğunda sıralanmış koltuklardan birine huzurla çöktü. Asansörün sesiyle başını yana çevirdiğinde Aslı’yı gördü. 

“İyi haberler aldım.” Fatih’in yanına oturdu Aslı. 

Başını duvara dayadı Fatih gözlerini kapattı. “Harika haber. Birkaç güne kadar uyanabileceğini söyledi doktoru. Bundan daha güzel ne olabilir?” 

“Elbette hiçbir şey… Mutluluk çok yakın…” 

“Çok…” diyerek gülümsedi. “Saat on abla bu saatte geldiğin için teşekkür ederim ama eve çocuklarının yanına dön. Lütfen!” 

“Döneceğim canım. Sadece görmek istedim.” 

Asansör kapısı açılmıştı tekrar. Hemşirelerde olabilirdi. Ama o kapı açılınca illaki dönüyordu başlar. Hiç tanımadıkları bir adam çıktı önce. Eliyle asansörün içindekine ‘çık’ işareti yaptığında Aslı ve Fatih dikkatle adamı izliyorlardı. Kapıda polis hala bekliyordu. Herkes çıkamıyordu ama bu adam kimdi? Siyah topuklu ayakkabısı göründü ilk önce daha sonra yaşına tezat inçe ve zarif bedeni.  

Aslı’nın gözleri yuvalarına dar gelirken Fatih bilemediği bir güç tarafından öfkeye itildi. Gözlerini kısarak baktı kadına. Ayağa kalkıp ellerini cebine attı. Diğer asansör kapısı da açılınca bir anda ortalık karıştı. 

Turgut Kara ve ardında görünen dört çocuğu… Ve Rüzgar! Derya başını çevirdiğinde hayatında sevdiği tek insanı görmenin özlemiyle yandı. Fakat Turgut Kara için her şey bambaşkaydı. Sorulacak bir hesabı vardı ve bugün o gündü. 

Karahan da dahil kız kardeşler Derya’yı gözleriyle öldürmeye çabalıyorlardı. Rüzgar annesine baktı. Tepeden tırnağa siyah giyinmiş kadına… Herkesi ardında bırakıp öne çıktı. 

“Ne o cenazeye mi geldin?” dedi çenesini yukarı kaldırarak. Annesine rant vermemek adına kanını bile kuruturdu. Ama eline koz vermezdi.  Onun sahip olamadığı ailenin içerisindeydi. Biliyordu ki Derya bunu ölesiye kıskanıyor. 

Derya çenesini kaldırdı. Küstah ve ilgisiz bakışlarını oğluna dikti. “Belli mi olur,” diyen Derya’nın ardından kimin kime sahip çıktığı bir anda karışmıştı.