Fatih dişlerini sıkarken öne doğru bir adım attığında Aslı kolundan tuttu. Kızlar Derya’yı parçalamak için öne çıktıklarında ise babalarının sesiyle durmuşlardı. “Olduğunuz yerde kalın!” 

Karahan, Rüzgar’ı düşündüğü için bir girişimde bulamadı ama dişlerini biraz daha sıkarsa kırılacaktı. Derya yerinden bir milim bile kımıldamamıştı. Çenesi havada burnu yere düşse almayacak havasını sürdürüyordu. 

“Seni buraya kızını gör diye getirmedik. Biliyorum ki senin için çocukların hiçbir şey ifade etmiyor,” dedi Rüzgar. “Dedem seni görmek istediği için buradasın. Geldiğin yere geri döneceksin. Vicdanın olmadığını da biliyorum ama ben insanım, sen değil! Cenazeye geldiğini sanman senin için çok acı olmalı Derya. Hare iyileşiyor ve sonunda ne olacak biliyor musun? Senin bir türlü sahip olamadığın adama baba diyecek. Kocaman bir ailesi var ne kadar mutlu bilmiyorsun. Bir anda dört kardeşi daha oldu. Ve bir baba! Senin bize vermediğin ne varsa biz şimdi sahibiz. Bana çevirdiğin o sert bakışların altında yatan kıskançlığı görebilecek kadar tanıyorum seni. Sen kaybettin! Her şeyini kaybettin. İlk defa yaptığın bi şeye kızamadım. Çevirdiğin dolaplar sayesinde Hare’yi ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin. Kardeşleri onu öyle çok seviyor ki, ben onlara bakınca utanıyorum. Ben hiç sevmemişim kardeşimi. Onu da öğrendim. Artık, sana inat sevmeyi biliyorum. Ah unutmadan,” dedi Rüzgar başıyla Fatih’i işaret etti. “O evlendi, damadın ile tanış.” 

Derya kısık gözlerini kendini öldürecek gibi bakan Fatih’e çevirdi. 

“Kocası onu çok seviyor ama sen bunu bilemezsin. Sen hiç sevilmedin ki, babam senden nefret ederdi.” 

“Sadece sevilmek yetmez!” dedi Derya. “Seni sevmeyen bir kadına dayanamazsın,” diye ekledi Fatih’in gözlerine bakarak. 

“Sen sevmeyi biliyor musun ki Hare hakkında yorum yapıyorsun?” Başını yukarı kaldırdı Fatih. Sert bakışlarını çekmedi Derya dan. 

“Senin kızın olabilir ama o sana hiç benzemiyor. Belki biraz sevseydin biraz ilgi gösterseydin ne demek istediğimi anlardın. Karım hakkında tek kelime daha edersen seni elimden kimse alamaz!” 

Tek kaşını havaya kaldırdı Derya. “Seven eş aman ne güzel. Bittiyse artık gidebilir miyim?” 

“Bitmedi!” 

Turgut Kara’yı buldu gözleri. O konuşsaydı Derya ölene kadar dinlerdi. Adama bakarken sert bakışları güneşi gören kar gibi eriyordu. Adımlarını ağır ağır atarak Derya’nın karşısında durdu. Kadının kolunu sertçe kavradı ve Hare’yi görmelerini sağlayan camın önüne getirip itti. “Bak! Annesi sen bile olsan o benim kızım. Sana rağmen seviyorum ben onu. Yıllar önce gelseydin bana senin kızın deseydin senden daha az nefret ederdim. Kızım benimle büyürken sana alışırdım belki… Bugün senden nefretin ötesinde duygular besliyorum Derya. İğreniyorum senden. Midemi bulandırıyorsun. Neden yaptın diye bile sormuyorum. Bana seni sevdim dersen çok gülerim. Seninki sevgi değil, hırs! Meral’e olan nefretin yüzünden yaptın. Ulaşamadığın şeyi en değerli olanmış gibi gördün. Ama sana teşekkür ederim. Sana rağmen çok mükemmel bir kızım var. Sana zerre kadar benzemiyor.” 

Rüzgar ilk defa annesinin gözlerinin dolduğuna şahitlik ediyordu. Turgut Kara’nın sözleri annesini ağlatıyordu. Buna inanması o kadar zordu ki şaşırmış olmakla birlikte üzülmüştü. 

Derya’nın gözlerinde bir bulut geçti. Geçen zamanda zerre kadar eksilmeyen aşkından bir kırıntıydı. Turgut Kara o anı yakalamıştı. Belki, oradaki herkes yakalamıştı. 

Sevmişti. Kendince çok fazla sevmişti. Ulaşamayacağı adamı hayal ederek acımasızca herkese kıymıştı. En çok çocuklarına… Bunu zerre kadar düşünmüyordu elbette. O, Turgut’un yanında olsaydı hayatı nasıl olurdu? Bunu pek çok kez düşünmüş ama bilememişti. Her çıkış bulamadığında daha çok bilenmiş kendini ve çocuklarını bu yolda heba etmişti.  Ne Rüzgar’ın sevdiği adamın kızıyla evlenmesi gelmişti aklına. Ne de kızının bir gün babasını bulması… 

Çenesini tekrar havaya kaldırdı. “Başıma gelen en kötü şey sensin! Ve senden bir kız çocuğu! Hare benim umrumda bile değil!” 

Turgut Kara hızlı bir hareketle elini kaldırıp Derya’nın boğazına sapladı. Başı arkaya itilen kadının nefes alması zorlaşmıştı. Ama gözleri hala nefretle bakıyordu. “Sen ve senin başına gelen hiç bir şey umrunda değil. Benim başına gelen en iyi şey bir kızım daha olması.” Dişlerini sıkarak arasından fısıldadı Turgut Kara. 

“İçinde hissettiğin her neyse seni öldürmüş. İçinde merhamet olmayan her insan yaşayan bir ölüdür. Yaşadığın sürece kimseye faydan olmadı. Öl! Dünyaya fazlasın.” Kadını iterek serbest bıraktı. Birbirlerine ölümcül bakışlar atan Derya ve Turgut da dahil kimse tek kelime etmiyordu. “Alın bunu babasına gösterin. Hare uyanıncaya kadar bir yere kapatın.” İşaret parmağını Derya’ya salladı. “Seni görmek isterse geleceksin ve onu göreceksin. Eğer onu üzecek tek bir laf edersen çocuklarımın annesi demem öldürürüm seni,” diyen Turgut Kara Rüzgar’ı da ayırmaktan şiddetle kaçınmıştı. O kızının kocasıydı ve diğer kızının da Abisiydi. 

Derya elini boğazına götürüp ovaladı. Tek kelime daha etmedi. Onu getiren adam yaklaşıp kolundan tuttu. 

“Bir saat! Biz gelmeden evden götür onu. Evimde görmek istemiyorum,” dedi Rüzgâr. 

Oğluna ters bakıp kolundan çeken adama itiraz etmeden asansöre bindirildi. 

Deryasız hava sahasına kavuşmuşlardı. Hepsinin omuzları inmişti. On dakikada gerilmekten yorulmuştu kalpleri. Derya’nın sürekli bu şekilde olmasına şaşırıyorlardı. 

Günler geçerken Fatih’in tek yaptığı Hare’nin odasının önünde beklemekten ve sabır etmekten başka bir şey gelmiyordu elinden. Beş gündür uyuyordu Hare. Fatih’e asırlar kadar uzun gelen beş kısa  gün. Her geçen gün iyiye gidiyor olması tek tesellisiydi. Doktor; Uyanacak! Sadece sabır, diyordu. 

Aslı veya Zeynep her gün Hare’nin yanına girmesine yardımcı oluyordu. Hemşirelere ne demişlerse Fatih’i görmezden geliyorlardı. Aslı ve Zeynep’e ne kadar teşekkür etse az geliyordu. 

Ona her gün başka hikayeler anlatıyordu. Yurtta kaldığı yıllar içerisinde başına gelen komik olayları elini tutarak anlatıyordu. Şimdi yaptığı gibi… 

“Nerede kalmıştık? Tamam buldum; Özgür’ün özgürlük macerasında kalmıştık. Tam bir fırlama olduğunu söylemiştim. Eli ayağının bir kez sabit durduğu hiç görülmemişti biliyor musun? Elleri dursa bile göz bebekleri yuvalarında ‘acaba şimdi ne yapsam’ diye dönerdi. Zaten o bünye ile masa başında çalışamayacağına karar verdiği gün şehir futbol takımına katıldı. Hala top koşturuyor. On iki yaşındayken yurttan kaçmak için plan yapmıştı…” 

Uzun sayılacak bir süre Özgür den bahsetti Fatih. Aklına ne gelirse anlatıyordu. Ellerini elinin içinden hiç ayırmıyordu. Yaralarının kimi kapanmaya durmuş kimi kapanmıştı. Alnındaki şişlik inmiş rengini koyu sarıya bırakmaya başlamıştı. “Seninle ilk tanıştığımız zamanı hatırlıyorum da çok sinir bozucuydun. Bayan sakar gibi bana çarparak ikimizin de düşmesine neden olmuştun. O zamanlar kadınlara olan düşmanlığımdan sana biraz kaba davranmıştım. Sen de dilinle beni kızdırmak için boş durmamıştın. Azra abla ikimize bakıp güldüğünde sana daha çok sinir olmuştum.” O günleri hatırlayınca gülümsedi. “Hayatımın merkezine yerleşeceğin aklımın ucundan bile geçmezdi Hare. Filmlerde ki gibi bir tanışma sahnemiz var. Gerçi Abini baz alırsak zaten tanışacaktık ama kader bizi birbirimize çarptı.” 

Günlerce ona olan hayranlığını, ne kadar cesur bir kadın olduğunu anlattı Fatih. Onu ne kadar sevdiğini, hangi ara aşık olduğunu, geçirdikleri anlardan ne kadar mutluluk duyduğunu… Kadınlara olan inancını tekrar kazanmasına yardım ettiğini, hayatta aşık olunası dürüst kadınların da var olduğunu… 

Bir tek şeyi atlıyordu yalnız. Onun adını anmak istemiyordu. Ama anlatmakta istiyordu. Bu güne kadar bir Allah’ın kuluna anlatmamıştı. Üzerine kalın bir örtü çekerek kalbinde toz yumağı haline gelmesine izin vermişti. Ama bir meltem bile tozu havalandırmaya yetiyor onu hatırlıyordu. Ela’nın kabusundan kurtulamıyordu. Ela’ya kalbine yakışmayacak bir nefret besliyordu. Bu dünya da nefes almayan kadından nefret ediyordu. Ve nefretini bile, dile getiremiyordu. Ela’nın ölürken sarf ettiği sözler beyninde kendine yer edinmiş gibiydi. O sözü duyduğunda kan beynine çıkıyordu ve Fatih’i etkisi altına alıyordu. 

Fatih, Ela’nın etkisinden bile nefret ediyordu. Geçen zamanına yanmaktan ziyade ona duyduğu saf sevgiyi ve tarifsiz güveni boşa çıkaran kadından hangi sözlerle bahsedeceğini bile bilmiyordu. 

Doktorun; ilacı kestik. Artık uyanmasını bekleyeceğiz. Tehlike geçti. Uyandığı zaman tekrar testler yapacağız ama korkmayın,” sözleriyle bütün aile rahat nefes almıştı. Annesi ve babası bir gün olsun boş bırakmadan hem oğullarına hem de gelinlerine destek olmak için hastanede bütün gün beklemişlerdi. Nisa, “Ben kalayım oğlum,” demişse bile Fatih buna gerek olmadığını anlatmıştı. 

Saat gece yarısını vurduğunda hala uyanmayan karısının baş ucunda bekliyordu. Uyanacak diye bekleyen abileri ve Turgut Kara koridoru arşınlıyorlardı. Doktor; Belli olmaz, belki sabaha karşı uyanır belki sabah, demişti ama kimsenin gitmeye niyeti yoktu. 

Aslı ve Zeynep’te gelip gidiyordu. Aslı, Fatih’e göz kırptığında Fatih, ‘içeri’ işaretini almıştı. Uyandığında yanında olmak istiyordu. Aslı da bunu tahmin ediyordu. 

Odaya girip elini tuttuğunda huzurla soluk aldı. On gündür bu odanın havasına alışmıştı. Ya oda Hare gibi kokuyordu artık ya da oda havasından Hare’ye ödünç vermişti. 

Yanağına narince dudaklarını bastırıp Aslı’nın içeri soktuğu sandalyeye oturdu. “Nerede kalmıştık? Her neyse bu gece sana başka bir masal anlatacağım,” diyerek söze girdi Fatih. “Söz uyandığın zaman da anlatacağım. Muhtemelen bana çok kızacak evin içerisindeki eşyaları kafama fırlatacaksın. Yeterki uyan ben razıyım. Nasıl olsa seni kandırır gönlünü alırım,” diye devam eden konuşmasına, “Sadece on beş yaşındaydım ve sevgi namına hiç bir şey bilmeyen kalbimin oyununa gelmiştim,” de ekleyip en başından en sonuna kadar anlatmaya başladı Fatih. 

Nasıl da iyi hissediyorum kendimi… Her şeyin başladığı yerdeyim. Büyük bir hamak ve ben. Her tarafım yeşillikler içinde. Kuş cıvıltıları, hamağın altından gelen su sesi… Fatih ile hep hayalini kurduğumuz huzur yanı başımızdaydı. Zor zamanlardan geçmiştik. Her aşk gibi bizimki de sınanmıştı. Geçen zaman içerisinde çok şey öğrenmiştim. Bunlardan biri; gerçek aşkın önünde hiç bir gerçeğin duramayacak olmasıydı. Yoksa yalanın mı demeliydim? Neyse ne… Fatih beni öyle çok seviyordu ki geçen hayatımda hiç kimse tarafından alamadığım sevgi ve ilgiyi tek vücûd halinde bana sunuyordu. 

Onu o kadar seviyordum ki; dünya yıkılsa biz sağ çıkardık. Ona olan inancım her şeyin üzerindeydi. Bir de bana inatçı der. O, benden daha inatçı ama bunu ona söylemiyorum. Bu yuvada inat etmek benim olayımdı. O benim inadıma katlanmak zorunda olandı. O, bu yönümü çok seviyormuş bunu öğrendiğim ilk zamanlardan bu yana bende inat büyüttüm ki beni daha çok sevsin diye… 

Ellerimi birleştirip yan dönerek başımın altına aldım. Gözlerimi huzurla kapattım. Yüzümde silemediğim gülümsemem… Hamağın hafif sarsıntısı beni benden alıyordu. Uykunun sakin kollarına uzanmak üzereydim. Ta ki bir ses, “Anne!” diye feryad edene kadar. Gözlerimi hızla açarak etrafıma bakındım. Hamağın üst basamağında baba kız beni izliyorlardı. 

Fatih tahta basamakları kızımız kucağında yavaşça inmeye başladığında açılan uykumla sırt üstü uzandım. İçimden taşan mutlulukla izledim onları. 

“Hani bağırmak yoktu küçük cadı,” dedi Fatih kızımızın yanağından kocaman öperek. Üç yaşındaki Rüya babasına aşık ama annesine tapan bir çocuktu. Annemden alamadığım ne kadar sevgi varsa hepsini toplayıp kızıma vermiştim. Annemi andıkça burnumun direği sızlıyordu. Bir de benden o sevgiyi nasıl esirgemişti hala merak ediyordum. 

“Ama baba,” dedi Rüya babasına dudak bükerek. Fatih kızının minik ağzını parmakları arasına alıp sıktı. “Ne ama baba? Anne uyuyordu.” 

Babasının kucağında kıpırdanan kızımızı tutmakta zorlanınca yanıma oturdu. “Bıyak anneme gidicem,” diyerek üzerime zıpladığında hamak ciddi anlamda sallanmıştı. Kollarımı açarak kızıma ilk defa sarılıyormuş gibi sarıldım. Yattığım yerden biraz kayarak Rüya’yı yanıma yatırdım. “Önemli değil bebeğim. Baba iyi bir şey söyledi bu arada. Hem o seni çok seviyor,” dedim. Omuz silkerek babasına ters baktı. Fatih göz devirip gülümsedi. “Bir de derler kız çocuğu babaya düşkün olur. Hare bu olmadı.” 

“Ne olmadı?” 

“Bir kız daha lazım bize, onu diyorum.” 

“Çok beklersin,” deyip havadan öpücük attığım kocamın gözleri alevler almıştı. Elleri yüzümde gezinen Rüya, o kadar çok konuşuyordu ki bazen bir yerden sonra kopuyorduk. En son, “uykum geldi,” dediğini duymuştuk. 

Kenardan bir minder alarak Rüya’nın başının yanına bıraktı. O da bizimle birlikte yatıyordu artık. Rüya uykuya dalarken ikimizde tepemizdeki ağaçları izliyorduk. Yan döndük ikimizde. Rüya’nın üzerinden birbirimize bakıp gülümsedik. “En çok beni seviyor,” dedim ve bu onu çok kızdırıyordu. 

Sahte bir kızgınlıkla yüzünü buruştururdu. Elini uzatarak yanağıma yerleştirirdi. Parmakları narince gezinirken kendimi cennetin en güzel köşesinde gibi hissediyordum. “En çok seni sevsin. Sen bunu hak ediyorsun. Ama sen en çok beni sev,” dedi. 

“En çok seni seviyorum.” 

“Benim kadar sevmene imkan yok.” 

“Bunu bilemezsin.” 

“Bilirim. Ben sensiz bir dünyaya açtım gözlerimi. Sen uyurken ben yaşamadım, yaşıyormuş gibi yaptım. Sen gözlerini açtığında bedenime geri döndü ruhum. Ben seni kaybetme korkusunu tattım.” 

Ne diyeceğimi bilemedim. Ben onu kaybetme korkusunu hiç yaşamadım. Onu ardımda bırakırken bile beni bırakmayacağını biliyordum. Kendime yenilmiştim sadece. Ama o benim kalbimi yenmişti. 

“Haklısın,” demek en iyi kelimeydi. O bunu hak ediyordu. 

“Seni seviyorum güzel kız,” dedi gülümseyerek. 

“Seni seviyorum küstah adam,” dedim. İkimizde huzurla soluduktan sonra rahat uykunun kollarına kızımızla birlikte daldık. 

Ne kadar uyumuştum? Bir anda üşüdüğümü hissettim. Gözlerimi açtığımda etrafın karanlığa bulandığını gördüğümde uzun süredir uyuduğumuzu düşündüm. Rüya’ya ve Fatih’e söylemeliydim. Eve geçmeliydik. Yağmur yağacak gibiydi. Başımı çevirdiğimde ne kızım vardı yanımda ne kocam. 

Yüreğim korkuyla çarptı. Etrafıma bakındım ama onlardan bir iz bile yoktu. Bir anda gök gürültüsünün sesiyle irkildim. “Fatih, Rüya,” diye bağırdım. Seslerini alamadım. 

Bir kaç saniye sonra yağmur yağmaya başladığında oturduğum hamaktan kımıldayadım. Kimse yoktu yanımda ve korku iliklerime kadar işlemişti.  Kollarımı bedenime sardım ve ağlamaya başladım. Hep aynı şeyi söylüyordum. “Fatih, Rüya.” 

Bir ses duydum sonra. Ses baş ucumda gibi yakından geliyordu. “Dıt” sesi beynime yankı yapıyordu. Aslolan dünyaya geçerken herşeyin bir rüya olmasıyla bütün acılarım tekrar bedene kavuşmuştu. 

Onun sesiydi. Sevdiğim adamın… 

“Sevginin ne olduğunu bilmediğin bir sığınakta, rotasız gemi gibi dolanır ve ilk bulduğun limanda demir atarsın. O benim için öyle bir şeydi. Demir attığım liman benim sanmışım. Doğru yerde doğru sulardayım gibi alabildiğine açılmışım. O yıllar da diyordum ki; yanımda bir tek olsun. Onun gözlerine bakayım bu bana yeter… onu öyle beslemişim yüreğimde. Ama o bana ihanetlerin en büyüğünü yaptığında ilk defa nefret duygusuyla tanıştım. İlk zamanlar nefret edemedim. Hala bir yalanın bir rüyanın içindeymişim gibi geliyordu. Onun yokluğu gün gün yüzüme çarptıkça anladım her şeyin gerçek olduğunu. Özledim onu… beni sevmediğini bile bile. Beninle oyun oynadığını bile bile özledim. Dünya bile altı günde meydana gelmişti ben onu bir günde unutamazdım.”

Kocası  ona başka bir kadından bahsediyordu. Gözleri kapalıydı. Vücudun hiç bir tepki veremiyordu. Aklını çalıştırmaya uğraşması ona güç kaybettiriyordu. ‘Fatih’ diye inledi ama sesi ona bile ulaşamadı. Kıpırdamak o kadar zordu ki, sadece duyabiliyordu. 

Duyduğu cümleler içini yakmaya başladığında kalbinden boğazına doğru acı bir tat, bir alev topu dışarı çıkmak için yaka yaka ilerliyordu. Hareketsiz kalan bedeninin veremediği tepki ciğerlerini  yakıyordu sanki. Ya da ona öyle geliyordu ama göğüs kafesinde bir yangının olduğu gerçekti. Kalbi alev almıştı.  Kocasının başka bir kadına olan aşkını dinlerken kendisini sevdiğini sandığı zamanlarda, birer birer üst üste koyduğu tuğlalar bir anda yıkılmıştı. Ve  Hare enkazın altında kalmıştı. 

Baş uçlarındaki sinyal veren makinadan yükselen sesler aniden ardı ardına gelmeye başlayınca Fatih aklındakileri bir anda unutmuştu. Yarım kalan konuşmayı tamamlayamamıştı. Başını hızla çevirdiğinde bir şey anlamadığı seslerden korkarak hızla ayağa kalktı. Hare’ye döndüğünde tepki vermeden yatan karısında bir değişiklik olmadığını görünce kendini odanın dışına attı. 

Aslı ve Zeynep’i gördüğünde korku kıvılcımlarının dolandığını gözlerini sonuna kadar açmıştı. “Abla, doktor,” diyebilmişti. Aslı ve Zeynep içeri girdiğinde arkasından da dokturu ve hemşire odaya girerek kapıyı kapattı. 

Hare’yi görebildikleri camın önünde baba, iki Abi korkuyla bekliyorlardı. Fatih kalbinin durduğunu hissediyordu. Boşlukta sallanır gibiydi. Uyanması gerekmiyor muydu? Neden aniden bu şekilde olmuştu? Yoksa her şey tersine mi dönemeye başlamıştı? Aklına olumlu düşünceler sokmaya çalışsa da pek başarılı olamıyordu. Neden sonra Aslı ve Zeynep’in yüzündeki gülümsemeyi fark eden ailenin bir kaç dakikalık korkulu bekleyişleri sona ermişti. Tuttukları nefesleri inen omuzlarıyla birlikte serbest bıraktılar. Tek kelime etmenden içlerinden sadece, ‘Çok şükür’ demişlerdi ve aynı ana denk gelen bedensel gevşemeyle birbirlerine gülümsemişlerdi.  

Aslı ile Zeynep’in mutlu ifadeleriyle dışarı çıktıklarında merakla bekleyen adamlara, “Hepimize geçmiş olsun,” diyen Aslı’yı iki eliyle omzundan tutan Fatih kibarca kenara çekerek odaya daldı. 

“On gündür uyuyorsunuz Hare Hanım.” Doktor sessizce yatan karısının gözlerine ışık kalemiyle bakarken konuşuyordu. Hare’nin başında duran iki doktor ve hemşireyi umursamadan yatağın ucuna doğru yaklaştı. Onu ilk defa görüyormuş gibi en derinden gülümsedi karısına. 

Gözleri dolan kadının boş bakışlarıyla karşılaştı. Yutkunan Hare başını oynatmadan doktorlara döndü. “Bebeğim?” diye sordu. 

Bir anda susan doktorların Fatih’e dönmesiyle duyacağı sözlerin ne olduğunu anlamıştı. 

Sevgiyi bilmeyen biriyken aşkı tatmıştı. Annesi onu hiç kucağına almamıştı ki. Saçlarını taramamış iki yandan örmemişti mesela. Bilmiyordu ki Hare bir evlat nasıl sevilir. Bir gün yaşamıştı onu. Bir gün taşıdığını bilmişti. ‘Anne olacağım’ diyerek kocasına sarıldığında içinden taşan iç güdüsel bir dürtüyle kanatlarını sevgiye açmıştı. Saf sevgiye… O içinde büyüyecek ve onun olacaktı. “Olmadı,” diye mırıldandı. 

Odaya giren babası, Rüzgar, Karahan ve kızlarda odanın girişinde sessizce bekliyorlardı. Onun hep iyi olmasını dilemişlerdi. Onlar canını düşünmüştü ve Hare şimdi kendi canını soruyordu. Fatih yatağın ucundan dolanarak baş ucuna gelip elini tuttu. “Sen yasıyorsun Hare.” 

Kocasına dönmedi. Gözleri usulca akmaya başlamıştı. “Kaybettim. O yok,” dedi kocasını duymamış gibiydi. Sanki kendi kendine konuşuyordu. “Onun ömrü buraya kadardı. Sen bize geri döndün. Bunu düşün,” dedi Fatih. 

Ayaklarını oynatarak yavaşça kendine doğru çekti. Zorlanmıştı. Uzun suredir hareketsiz yatmaktan ince bir sızı hissetti. “O yok. Ben onu çok sevecektim.” Sesi tarazlı ve tane tane çıkıyordu.  Derin bir kaç nefes aldı. Odanın içindeki kimseyi gözü görmüyordu. Acısı kalbine öyle derinden darbe vurmuştu ki canı çekilmiş gibiydi. Elini kocasının elinden çekti. “Yok! O yok! Kızım gitti.” Var olmayan gücüyle bağırdı. Sesi sadece odayı doldurmuştu. 

‘Kızım’ diyen karısına şaşkınlıkla bakmıştı. Dili bir anda tutulmuştu. Neden ‘kızım’ demişti? Bir kız çocuğu da Fatih’in yüreğine oturmuştu. Hare’nin feryadı onu yaktığı kadar Fatih’i kavurup geçmişti. 

Kızlar parmak uçlarıyla gözlerini silerken Turgut Kara kızının bu haline dayanamayarak dışarı çıktı. Rüzgar duvara dönerek başını dayadı. Karahan kardeşine doğru bir adım attığında durdu.  

“Yok! Kızım gitti. Yok…” diyen kadının sesi yürekleri yakacak kadar derinden yüksek çıkmıştı.

Varlığını bilmeden yokluğuna gebeymişim 

Bi anlık aitliğim…

Düşlemediğim hayalimin yansıması yüreğim 

Eksikliğim…

Ruhumu teslim ettiğim yalan günlerim 

Yalnızlığım…

Sızım sızım alev saran rüyalarım 

Kaybolmuşluğum…

Bilseydim yalnızca rüyamdasın uyanmazdım bir ömür yokluğuna

Kızım…

Yârenim…

Rüyam…

…..

Sakinleştiriciye sığınan doktorlar Hare’yi biraz daha uyutmaya karar vermişlerdi. Uyandığında psikolojik destek almasını tavsiye etmişlerdi. Fatih buna pek ikna olmamıştı. Uyuşturucuya olan bağımlılığında bile elinden geleni yapmıştı ve karısının onu uyutan ilaçlar tüketmesinden yana değildi. Fakat Hare isterse sonuna kadar desteğini esirgemeyecekti. O yeterki iyi olsundu Fatih canını yoluna sererdi. 

Koridor bir doluyor bir boşalıyordu. Bekir dede Fatih’e uzaktan sert bakışlar atıyordu. Kara ailesi en başta bekliyordu. Kızların birbirlerine sarılarak destek olmaları ve yahut bebeğini kaybeden kadının acısına döktükleri göz yaşları Bekir dedenin gözünden kaçmıyor. ‘Eh gelinleri sayılır’ diye düşünüyordu. Rüzgâr dedesine enine boyuna Fatih’in kim olduğunu anlatmıştı. Duru’nun düğününde bir kaç kez gördüğünü hatırlıyordu Bekir dede. 

Hare’yi aldıkları normal odada onu yalnız bırakmayan bir kadın vardı. Nisa! Uyuyan gelinin saçlarını eliyle geriye itmişti. Kadının yüzüne sevgiyle bakıp yıllar önceki kendi halini düşünüyordu. 

Oğlunun yaşadığını öğrendiğinde kendine benzer bu olayın onun da başına gelecegini asla tahmin edemezdi. Hare’yi ondan daha iyi anlayacak kimse yoktu etrafında. 

Saçlarının okşanmasıyla hissettiği huzurla açtı gözlerini Hare. Akabinde beyaz tavanı gördüğünde kaybettiği bebeğinin gerçekliği yeniden doldu iç dünyasına. Yanında duran kadını fark etmemişti henüz. Yattığı yerden yastığına dökülen göz yaşları, yumuşak parmaklar tarafından silmesiyle başını çevirdi.  

Tanımadığı kadını ilk anda hemşire zannetti. İnce uzun yüz hatları ve büyük ela gözleri tanımaya başlamıştı. Otelde Meriç’i gördüğü an da bir anda aklında belirdi. Üzüntüsüne öyle acayip, dengesiz bir şaşkınlık karışmıştı ki bir kaç saniye boş boş baktı kadına.  

Nisa gülümseyerek, “Nasılsın şimdi?” diye sorduğunda yutkundu Hare. “Sen O’sun!” dedi. 

Nisa başını aşağı yukarı salladı. “Evet ben Fatih’in annesiyim. Babası da dışarıda hatta iki görümcen bir de kaynın var. Seninle tanışmak için sıraya girmiş haldeler.” dedi kızın aklını bir çırpıda dağıtmayı başarmıştı. Göz yaşları bir an da durmuş ve şaşkınlıkla gelen  anlamsız bakışlar almıştı yerini. “Ne?” diyebildi. 

“Öyle işte. Fatih benim ilk çocuğum. Ve ben şimdi sana bir hikaye anlatacağım. Senin de beni dinlemeni istiyorum ama önce şu kapıda bekleyen kabileye söyleyeyim de içeri kimse girmesin,” diyen Nisa geline baka baka kapıya yürüdü. Ufacık bir aralıktan başını dışarı uzatıp bir şeyler dedi ama Hare seçemedi. 

Kadından alamadığı gözleriyle o nereye dönerse onu izliyordu. Bu kadın kocasının çizdiği resimdeki kadının yaşayan haliydi. Onun burada, böyle bir zamanda, rahat rahat ‘ben onun annesiyim’ diye dolaşması iyice şaşkınlık haline sokmuştu Hare’yi. Kapıyı kapatarak yanına gelip baş ucunda bulunan sandalyeye oturan kadın elini elinin içine alınca istemsizce eline bakmıştı. 

“Hazırız. Sana anlatacaklarım bittiğinde kendini daha iyi hissedeceksin,” diye söze başlayan Nisa, ne kadar zaman konuştuğunu bilemedi. Hare de bilemedi. Nisa anlatmaya Hare dinlemeye dalmışlardı. Nisa, Fatih’i kaybettiği anları anlatırken Hare de ağlamıştı kendi de. İki kadın aynı acıyı paylaşmıştı. Tek fark Hare’nin bebeği geri gelmeyecekti. 

Kaza yapmasında suçlu kişinin Fatih’in dedesi olduğunu öğrendiğinde bir kez daha yıkılmıştı. Vakti zamanında kocasını ailesinden ayıran adam yirmi sekiz yıl sonra bebeklerini de almıştı ellerinden. 

“O artık yok. Öldü. Bir evlat olarak buna sevinmem kesinlikle benim vicdanımla alakalı değil. Şimdi her şeyi biliyorsun. Aynı acıyı paylaşıyoruz seninle,” dedi Nisa. 

“Fatih yaşıyor ama benim bebeğim bir daha gelmeyecek,” dedi Hare parmak uçlarıyla gözlerini silip. 

“Onu şimdi bulmuş olmam, yaşadığım hiç bir şeyi değiştirmiyor kızım. Seni çok iyi anlıyorum,” dedikten sonra gülümsedi. “Ayrıca üç çocuğum daha oldu.” 

“Başka çocuklarım olacağını ima ediyorsunuz.” 

“Etmesem olmayacak mı?” 

Hare bu soruyu cevaplamadı. Aklının bir köşesinde Fatih’ten duyduğu sözler hala duruyordu. Kocasının başka bir kadına olan aşkını dinlemişti. Ama şu an için hatırlamak istemiyordu sadece. 

“Artık ağlamak yok anlaştık mı? Her geçen gün daha iyi olacaksın. Birlikte üstesinden geleceğiz.” 

Hare kadına baktığında yüzünden okunan asalete hiç şaşırmamıştı. Fatih’in özel insaların çocuğu olduğunu hep söylemişti. “Biliyordum,” diye mırıldandı. 

“Neyi biliyordun?” 

“Fatih’in çok asil bir ailesi olduğunu biliyordum. Bunu ona defalarca söylemiştim.” 

“Teşekkür ederiz ama babasıyla tanışmadın henüz. Görünce çok şaşıracaksın,” diyen kadının aniden aklına oğlunun söylediği bir söz geldi. “Fatih bana senin bizi çok merak ettiğini bulursan bir şey söyleyeceğinle alakalı bir şeyler demişti. Sordum ama uyanınca kendine sorarsın diye beni geçiştirdi. Kazadan bir gece önceymiş sanırım.” 

Hare gözlerini yatağın üzerine indirdi. Kucağında duran elleriyle oynamaya başladı. Hamile olduğunu söylediği anlara döndü tekrar. Gözleri dolu dolu olurken derin nefes aldı. “Sizi bulduğumda teşekkür edecektim. Fatih gibi birini dünyaya getirdiğiniz içindi.” 

Nisa minnetle sıktı gelinin elini. “Asıl ben teşekkür ederim oğlumun hayatında olduğun için. Sana bir şey olacak diye nasıl korktuğunu bilemezsin.” Oğlunun iki büklüm yerde ameliyat hanenin kapısında gördüğünü an geldi aklına. “Neyse artık hepsi geride kaldı. Kapıda seni görmek için bekleyen kaç düzine insan var bilsen. Benim çıkmam için deli oluyor olmalılar.” 

Duyguları ve aklı karman çorman olmuştu Hare’nin. “Kimseyi görmek istemiyorum dersem ayıp etmiş olur muyum?” 

“Sanırım bunu istemen onları durdurmayacak. Bu arada deden tarafı burada ve Kara ailesinden haberleri yok. Aklında bulunsun.” 

Kaşlarını havaya kaldırdı Hare. “Siz biliyorsunuz!”

“Aslı diye biri var buralarda,” dediğinde Hare istemsiz gülümsedi. Neden şaşırmadı? “O anlattı bir gece.” 

Hare yerinde doğrulurken Nisa kalması için yardım etti. “Hazırım o halde,” dedi Hare. 

Nisa kapının koluna uzandı. Başta oğlu olmak üzere birincil aile fertleri hazır vaziyette bekliyorlardı. 

Nisa başıyla ‘içeri’ işareti verdiğinde nefes alamadan kendilerini içerdi buldular. Fatih karısının yanına koşar adım vardığında hemen elini tuttu. “İyi misin?” diye soran adamın gözleri Hare’nin üzerinde arayışa çıkmıştı. “İyiyim,” diye mırıldanıp elini kocasının elinin arasından sıyırdı Hare. Fatih boşalan avucuna baktığında neler olduğunu kavrayamadı. Sesini çıkarmadı. 

Rüzgâr kardeşinin saçlarına dudaklarını bastırıp kokusunu içine çekerek rahat bir nefes aldı. “Allah’a bin kere şükür olsun,” dedi.  

Karahan da diğer tarafına dolanıp Fatih’in izin verdiği yerden kendine alan açtı. Yanına yarım oturup kızın omzuna kolunu dolayıp usulca göğsüne bastırdı. “Sana bir şey olmasın Hare, bizim canımız yanıyor,” dedi. 

Fatih’in aklı hala karısının elini çekmesindeydi. Bir an boşlukta anlamsızca dolandığını hissetti. Aklı karışmıştı. Annesi de fark etmişti. Göz  göze gelen anne oğuldan Nisa gözlerini kapatıp açarak sabırlı olmasını işaret etmişti. Fakat ne için bunu oğlundan istediğini de bilememişti. Ortamı idare etmek için şansını denemişti. 

“Abartmayın Abilerim,” dedi Hare üzülen adamlara içi gitmişti. “İyiyim ben.” 

“Sus! İyiymiş Karahan bize tersleniyor mu ne?” dedi Rüzgâr. 

“Evet tersleniyor keselim cezasını,” dedi Karahan gülümseyerek. 

Odaya, Turgut Kara, Bekir dede, Ayşem ve Doğan’ın girmesiyle Karahan yerinden aniden kalkmak zorunda kaldı. Bu durum her saniye sinirlerini bozuyordu.  Hare kuzenlerini ve dedesini görünce gözlerini şaşkınlıkla büyüttü. 

“Dede!” 

“Dede ya yaramaz torun. Utanmıyorsun bu yaşlı adamı üzmeye?” Torununa yaklaşan yaşlı adama kollarını doladı Hare. “Özlemişim seni.” 

“Özlem bitti benimle Urfa’ya geliyorsun.” Bekir dedenin ağzından çıkan sözler herkeste soğuk duş etkisi yapmıştı. En çok Hare ve Fatih üzerinde. 

“Ne Urfası dede?” dedi Rüzgâr. 

Bekir dede elini kaldırıp Fatih’i işaret etti. “Bu adam gelecek ve benden isteyecek kızımı. Babası yok diye sahipsiz mi sandı ne habersiz evlenmiş kızımla.” 

Herkes birbirine büyüyen gözlerle bakmışlardı. İş yine Rüzgâr’ın başına kalacak gibiydi.