Eylül 10, 2020

28. Benden Kaçamazsın

ile payelll

 

 

“Olmaz!” dedi Karahan ne dediğini bilmeden. Bekir dede Karahan’a kaşlarını çattı. “Bal gibi olur.” 

“Dede?” diye çıkıştı Rüzgâr. Torununa dönen Bekir ağa kararından caymayacağı bakışlar attı. “Sen sus! Bir de Abi olacaksın. Hani bu kızın kınası düğünü? Babası yoksa annesi var. Arkasında bir aşiret var.” Turgut Kara aldan mora dönüyordu sinirden ama sesini çıkartamıyordu. Odanın kapısını kapatan Nisa oğlunun yanına geldi. “Bekir bey geliriz isteriz. İlla götürmeniz mi gerekiyor?” diye oğlunu savundu. 

Fatih sıkıntıyla karısına döndüğünde onun tam tersi şok olmuş ifade ile babasına bakarken buldu. “Benim babam var dede!” 

Odaya bomba gibi düşen bir cümle deprem etkisi yaparak ruhları sallamıştı. Bilenlerin omuzları inerken Ayşem, Doğan ve Bekir ağa Hare’ye anlamadıklarını ifade eden bakışlarını kadının üzerinde toplamışlardı. “E.. Evet kızım ben varım,” diyen Bekir ağa Hare den gelecek cevabı sabırla bekliyordu. 

“Hayır dede! Benim babam var.” 

“Ne saçmalıyorsun Hare?” dedi Ayşem yanlış anlıyor olduklarını var sayarak. 

Hare Ayşem’e baktığında kımıldayan dudakları sesini çıkaramadan durdu. 

“Hare’nin babası benim.” 

Usulca Turgut Kara’ya çevrilen başlar hala bir şey anlamıştı. Bekir ağa derin bir nefes alarak kendini sakin olmaya teşvik etti. “Yıkarım burayı başınıza! Ne babası? Onun babası Serdar Asilkan,” dedi Bekir ağa. 

“O benim kızım. Annesi Derya ama babası Serdar degil. Bu kadar net Bekir ağa,” dedi Turgut Kara. Yaşlı adam bedenine ters bir güçle Turgut’un yakasına yapıştı. Öfkesi dağlar kadardı içinde. Neyi nereye koyacağını bilemiyordu ki zaten neyin içine düştüğünü de kararan gözlerinden idrak edemiyordu Bekir ağa. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” 

Bekir ağaya degil itiraz etmek yakasındaki elleri için bile kılını kıpırdatmıyordu. Kedinden büyük olan adam hem dünürü hem kızının dedesiydi. Karahan ve Rüzgâr afallamış halde bekliyordu. Hare den böyle bir çıkış kimsenin aklına gelmedi. Hare ise yaptığından zerre kadar pişman değildi. Kendine bu kadar değer veren insanlara bunu çok göremezdi ki abisi ve babası yanında birer yabancı gibi duruyordu. Etraflarında ki hiç kimse bilmiyordu ki biri babası biri abisi… 

Fatih kendini aşan olaya sadece seyirciydi. Ayşem ağzı bir karış açık bakmakla görüntüye kendini kaptırmıştı. Onların dedesi pamuk gibi bir adam olmuştu hep. Bu öfkeli halini Ayşem hatırlamıyordu. 

“Amca bir dursan. Sakince konuşsak olmaz mı? Doğan odadaki tek sağ duyulu insan olarak -ki şu an herkesin kafası fazlasıyla dağınıktı- anlamadığı ama gerçek olduğu belli olan olaya el koydu. “Amca… Amca bak dışarı da onlarca insan var. Biri diyorsa kötü olur. Bırak Turgut amcayı.” 

“Yeğenine sonuna kadar hak veren Bekir ağa adamın yakasından ellerini sertçe çekti ama sert bakışlar hala Turgut Kara’daydı. 

“Dedem,” dedi Rüzgâr. “Biz de yeni öğrendik. Kızın bir başına planlamış.” Rüzgâr ortamda olabildiğince anlatmıştı durumu. Odanın içinde Rüzgâr dan başka konuşan yoktu. Bekir ağanın omuzları çökmüş başı önüne düşmüştü. İnanamıyordu. Kızı bunu nasıl yapardı? Hangi vicdana sığardı bu yaptığı? O kızlarına, içinde olduğu düzene inat değer vermişti. El üstünde tutmuş herkese kulak tıkamıştı. “Yıllardır savunduğum her şeyi yerle bir etti,” diye mırıldandı. “Ben yaşadığım düzene  inat onları gönüllerince yaşattım. Bana bunu mu reva gördü?” 

Yatağın içinde doğrulan Hare uç kısımda oturan dedesinin yanına sokuldu. “Dede annemi affet,” dedi Hare.  

“Ben affetsem dışarıdakiler affeder mi?” Hare bakışlarını Doğan’a çevirdi. “Doğan…” 

Doğan, Hare’ye güven verircesine başını eğdi. “Amca gel başka bir yere gidelim orada konuşalım her an içeri birisi girebilir. Kimsenin bilmesine lüzum yok. Bu sözü sana ben veriyorum,” dedi Birecik aşiretinin agası olarak buna gücü yeterdi Doğan’ın. Fazlasına da yeterdi elbette. O amcasından çok şey öğrenmişti. 

Bekir ağa solan gözlerini yeğenine kaldırdı. “Söz mü? Benim bir ayağım çukurda, bu çocuklara sahip çıkamam.” Doğan gülümsedi. “Ölene kadar taşırım Bekir ağam. Oldu ki duyuldu; gücüm yetene kadar onları korurum. Kimse onlara dokunamaz.” 

Hare, Doğan’a minnetle gülümsedi. Ortamın gergin havasını dağıtmak için Ayşem girdiğinde sarılamadığı kuzenine yaklaşıp kollarını açtı. “Beni çok korkuttun.” Birbirine sarılan iki kuzeni izleyen Bekir ağanın gözleri doldu. “Ben hep kızlarım için savaştım. Derya’nın bana yaptığını asla affetmeyeceğim. Beni ona götürün.” Ayağa kalkıp kapıya yürüdü. 

Herkes birbirine baka kalmıştı. Derya ile babası yüzleşirse ne olacağını bilmiyorlardı. “Şimdi!” deyip odadan çıktı. 

“Annem burada mı?” Gözleri mutlulukta parlamıştı Hare’nin. Abilerine baktı merakla. Karahan, “Burada. Gelecek seni görmeye,” dedi. Hare az da olsa mutlu olmuştu. Annesini gördüğünde daha iyi hissedeceğini biliyordu.  En azından umuyordu. 

Rüzgâr, “Hepimiz gidelim. Dedemin ne yapacağı belli olmaz. Silahı var mıydı üzerinde?” Doğan, “Sanmıyorum,” dedi. 

Turgut Kara daha kızına sarılamamıştı bile.  “Çıkın takılın peşine bende geleceğim,” deyip kızına yürüdü. Eğilip alnına dudaklarını bastırdı. Kızının hüznü taze bakışlarına ömrünü verirdi. “Benim kızlarımın çok cesur olduğunu kendinle de ispat ettin. Senin baban olmaktan gurur duyuyorum. Ve seni çok seviyorum.” Babasından gelen sözlere gözleri dolan genç kadın burukça gülümsedi. “Senin kızınım sonuçta aksi beklenemezdi degil mi baba?”

Turgut Kara da gülümsedi. Elini kaldırıp kızının solgun yanağını okşadı. “Baban sana kurban olsun kızım.” 

Babalık sevgisini iliklerine kadar hisseden adam yaşına başına bakmadan ağlayacaktı. Hızla doğrulup kapıya yürüdü. “Gidelim. Fatih sen kal oğlum.” 

Fatih odadan çıkanların ardından başını aşağı yukarı salladı. Karısına döndüğünde kendi üzerinde olan bakışların anında çekilmesiyle yüreğine bir sıkıntı oturdu. Ayşem den izin isteyeceği anda odaya Nimet hanım ve Hilmi beyin girmesiyle iyice daralan kalbine ‘az daha sabır nasıl olsa baş başa kalacağız’ talimatı verdi. 

….

Yiğit’in eski evinde kalan Derya’nın başında sadece bir hizmetli ve etrafından ayrılmayan Tahsin ve kapıda bekleyen bir de güvenlik vardı. Büyük bir avlu içinde tek girişli villanın bahçesinde gazete okuyan Tahsin demir kapının sürgüsünün açılmasıyla gazetesini katlayıp masaya bıraktı. Ayağa kalkarak patronuna doğru yürüdü. Fakat gördüğü kalabalık onu şaşırtmıştı. 

“Hoş geliniz efendim,” dedi Karahan’a bakıp. 

“Hoş bulduk. Nerede?” 

“Odasında olmalı efendim, kahvaltıyı odasına istemişti.” 

Tahsin’in bakışları Doğan ve Bekir ağanın üzerinde geziniyordu.  Bekir ağanın yüz ifadesi adamın hoşuna gitmemişti. “Biz salona geçiyoruz Tahsin, Derya’ya söyler misin aşağı insin?” 

“Peki efendim,” diyen Tahsin emin adımlarla evin içine Karahan’lardan önce girerek üst kata çıktı. 

Rüzgar ayakta sağa sola dönerken Karahan, yanına babasını, karşısına da Doğan ve Bekir ağayı alarak oturmuştu. Sessizliği Tahsin’in sesi böldü. “Karahan bey önce biraz bana zaman ayırır mısınız?” 

Doğan ve Bekir ağanın ilgisini çekmemişti Tahsin’in sözleri. Ama Rüzgâr’ın içine kurt düşmüştü. Odadan çıkan Karahan’ın arkasından baktı. Gözden kaybolan adamların peşine düştü sessizce. 

“Ne oldu?” 

Tahsin sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. “Kendiniz görseniz.” Karahan adama kaşlarını çatarak bir kaç saniye kadar baktığında ne göreceği ne de duyacaklarının boşuna gitmeyeceğini anlamıştı. Üst kata çıkan merdivenleri ikişer üçer çıkamaya başlamıştı. Eğer düşündüğü şey gerçekse ne derdi kardeşine? Onun hali hazırda olan evlat acısına bir de anne acısını nasıl eklerdi. 

Kapısı kapalı odaya hiç düşünmeden daldı. Kapıyı ardına kadar açtığında tavanda asılı duran bedeni gördüğünde gözlerini yumdu. İçinden koparak gelen acı sinyali Derya içindi. Kendini harap eden bir kadının hazin sonunu izliyordu. Hırsın bir kadını ne hale getirdiğine şahit oluyordu. Onu hiç bir zaman sevmemişti. Ama bu şu an hissettiği acıyı engellemiyordu. Kapıyı usulca çektiğinde hızla kendine doğru gelen Rüzgâr’ı gördüğünde en zorunun bu an olduğunu kavradı. 

Kapının önüne kendini siper eden Karahan kendine durdurulamaz bir hızla gelen Rüzgâr’ın bedenine sarıldı. “Çekil!” diye bağırdı Rüzgâr. 

“Rüzgâr hayır!” Rüzgâr tüm gücüyle kendini ileri atarken Karahan onu var gücüyle tutmaya çalışıyordu. “Karahan bırak beni! Anne!” Avazı çıktığı, içinden geldiği belkide ona hiç anne demediği kadar içten bağırdı. “Anne!” 

Seslere koşarak yukarı çıkan Doğan, Turgut Kara ve kalbi ağzında atan Bekir ağa kapının önüne geldiklerinde çırpınan Rüzgâr’ı ve onu tutmaya çalışan Karahan’ı görmeleriyle gerçeği anlamışlardı. 

Doğan kapalı kapıyı açtığında kuzeninin cansız bedeninin hafifçe sallandığını gördü. Sertçe yutkundu. “Kızım!” diyen Bekir ağa odaya giremeden ve kızını göremeden Doğan arkasını  dönerek amcasını tuttu. Bu yaşta bir adamın bu görüntüyü kaldırması mümkün değildi. Doğan’a da direnmesi zordu. Eli ayağı kesilmişti. Olduğu yere çöktü Bekir ağa. 

Turgut Kara hayatının bir kesiminden geçip giden ve giderken ona bir evlat bırakan kadına boğazındaki düğümden kurtulamaya çalışarak kapıyı tekrar kapattı. 

Rüzgâr’ın, “Anne!” diyen sesindeki acıyı ölünceye kadar hepsi hatırlatacaktı. 

Bir kadın geçti yer yüzünden. Aşka isyanı, ömrüne mahşer getiren… Bir ruh uzandı gök yüzüne, içinden çıkıp giden şeytanla birlikte. Derya aşkın sadece tende yaşandığını farz etmişti. Sevdiğin insanın yanı başında olması sanmıştı. Oysa aşk, aşık olunanın yanında değilse bile ruhunda yaşatmaktı. 

 Ve bir ömür kendini aşka emanet ederken, etrafına ihanet etmekle bitmişti. 

Kendini yorgun hissedince dokturun da direktifiyle biraz dinlenmesi gerektiğinden oda boşaltılmıştı. Kapının önünde bekleyen bir çok insan vardı. Başta kızlar olmak üzere Karacadağlı’lardan hala Hare’yi göremeyenler bekliyordu. 

Fatih kapıyı kapatarak karısının baş ucuna kadar geldi. Uyumuş olduğunu gördüğünde gülümseyerek şakağına dudaklarını bastırıp kokusunu içine çektiği kadının aşkı da ciğerlerine dolmuştu sanki. Cebinden gelen telefon sesi Hare’yi uyandırmasın diye hızla odanın köşesine geçerek açtı. 

“Efendim Abi? Evet iyi uyuyor şimdi.” Sonrasında Karahan’ın Fatih’in kulağına fısıldadığı sözlerle genç adamın gözleri üzüntüyle kısılıp karısını buldu. Uyuyor sandığı kadının göz kapakları altından baktığını gördüğünde gözlerini kapatarak arkasını döndü. Tek kelime etmeden kapattığı telefonu cebine attı. 

Kocasının yüzündeki ifadeyi beğenmemişti Hare. Yerinde doğruldu ve kendine sırtını dönen adamın yüzüne döndüğünde iyi görünmeye çalıştığı ifade ile kaşlarını çattı. “Ne oldu?” 

Fatih gözlerini kaçırıp başını sağa sola salladı. “Hiç. Önemli bir şey değil.” 

“Yalan söylüyorsun. Sen asla benden gözlerini kaçırmazsın.” 

Hare’nin yanına gelip kadının başını elleri arasına aldı. Gözlerinin içine baktı. “Yok bir şey gerçekten,” dedi ama beceremedi. Yalan söylemek Fatihlik değildi. Hare yüzündeki elleri indirdi. “Fatih!” dedi nefesle. “Beceremiyorsun.” 

Koridoru dolduran bir ağıt yankılandı. Ardından bir tane daha… Hare başını kapıya çevirdi. Bu ağıtları yakacak kaç kadın vardı kapının önünde. Anneannesi, teyzeleri… dolan gözlerini kocasına döndürdü. “Kim?” dedi titreyen sesiyle. 

Çaresiz kalan Fatih degil karısına bir başkasına bile söylenmesi zor şeyleri nasıl açıklayacağını düşünüyordu. Kocasını iterek ayaklarını yataktan indirdi. “Oldu bir şey, oldu. Birine bir şey oldu. Bana söylemiyorsun sen.” Yürümek için dermanı yoktu ve ilk adım da yatağa tutundu. Fatih iki eliyle hiç vakit kaybetmeden tuttu. Hare ağlamaya başlamıştı. Dermansız vücudu nefesini zorlamıştı. Başının döndüğünü hissetti. Ani kalkış onu zorlamıştı. 

“Tamam sakin ol.” Sıkıca kollarına sardı kadını. Göğsünde ağlayan Hare’yi saçlarından defalarca öptü. “Annen!” dedi tek seferde. Ne uzun ne kısa bir cümle acıyı azaltmayacaktı. 

Hıçkırıklar durdu. Hare hareketsiz kaldı. Anlamaya çalıştı. “Ne dedin?” diye mırıldandı. 

“Çok üzgünüm Hare. İntihar etmiş.” 

Kocasının kollarına tüm gücüyle asıldı. İki büklüm vaziyete gelene kadar acıyla kıvrıldı. “Hayır.” diye mırıldandı. “Olmaz ki ben daha onu göremedim. Ölmesin…” Son sözleri azalarak benliğinde kayboldu. Bedeni kocasının kollarında  yatağa uzanıyordu. 

Bir var bir yok olan ama hep var olacakmış gibi yaşayan tek canlıydı insan oğlu. İki metre kefene cansız bedeninden başka hiç bir şey koyamazdı… 

Rüzgâr’ın omuz hizasına gelen boş mezarda annesinin yatacağı yere baktı genç adam. İki gündür kendine gelemiyordu. Böyle bir acıyı babası öldüğünde yaşamıştı ama bu başkaydı. O zamanlar toy bir delikanlıydı. Hayatın boş olduğu zamanlarda hissettiği acıyla eş değer değildi şimdi ki. Baba bir dağdı ardında göçüp gitmiş ve ayakta kalmayı öğrenmişti. Varla yok arası bir anneye sahip olmuş ama bu Mevlanın dünyaya gelirken kestirdiği göbek bağının sadece görünüşte olduğunu anlatmıştı. O bağ görünüşte kesiliyor fakat anne karnında nasılsa dünyada da öyle kalıyordu. Bir anneyi sevmek için sebep yoktu. 

Fatih, kızının kocası olarak bir ucundan tuttuğu bedenin diğer ucunu da Bekir ağa tuttu. Derya’ya mahrem olmayacak bu üç insanın son göreviydi bu. Rüzgâr, annesini kucağına alıp mezara imamın öğrettiği gibi yerleştirdi. Acılı bir anne baba, içleri yanan iki evladı geride bırakan Derya artık tamamen gitmişti. Üzerine atılan toprakları izleyen Hare Karahan’ın omzunda hiç durmadan ağlıyordu. Aylarca yüzünü bile görememişti. Karahan bunun içinde kendini suçlamaya başlamıştı. Onu buradan uzağa gönderirken tek yapmak istediği tüm kardeşlerini korumaktı. Ama bir kardeşinin annesine olan özlemini hesaba katamamıştı. 

Baş sağlığı dileyen eş dost bir bir mezarlıktan ayrıldığında geriye bir avuç insan kalmıştı. Mezarın bir ucunda Rüzgâr diğer ucunda Hare oturuyordu. Bekir ağa ve ailesi eve geçmişti. Tüm kızlar ve eşleri Hare’ye ve Rüzgâr’a destek olmak için orayı terk etmiyordu. Uzak bir mezarın mermerine oturmuş çocuklarına bakan Turgut Kara’nın içi sızlıyordu. Belki de o kadar üzerine gitmemeliydi. İyi bir anne değildi belki ama yaşıyordu ve evlatları bunu bilerek mutlu oluyordu. 

Şahin komiser gelip oturdu yanına. Derya’nın intihar olayına onlar bakmıştı. “Tekrar başın sağ olsun Turgut Amca.” Turgut Kara başını sallanmakla yetindi. Şahin cebinden çıkardığı beyaz zarfı uzattı. “Bu o gün odadaydı. Üzerinde senin adın yazıyordu.” 

Uzunca bir süre Şahin’in elindeki zarfa baktı. Derya dan kaldığı kesindi. İçinde yazanların onu ne kadar daha yaralayacağını düşündü. Ağır çekimle aldı zarfı. Şahin sesini çıkarmadan kalktı yanından. 

Açıp okumaya başladı. Burada açmazsa bir daha açabileceğini sanmıyordu. 

Benden asla nefret edemeyeceksin. Kızına her baktığında iyi ki öylesi bir hata yaptığım için bana minnet duyacaksın. Belki sevmeyeceksin de ama ben bileceğim ki sende benden bir şey var. Hare… 

Hayatım boyunca senden başka kimseyi sevmeyi beceremedim. İstemedim. Hiç bir sevginin sana hissettiğim sevgi üzerine çıkmasına izin vermedim. İzin versem sanki içimdeki sen yok olacaktı. Sen yok olma diye sadece seni sevdim ve bir süre sonra buna alıştım. 

Neye istersen ona inan ama ben sadece sana hissettiğim aşka bulandım. Ufacık bir kıvılcım gibi başlayan hastalık bütün varlığıma yayıldı. Ben sadece seni sevdim. Kızımın babasını çok sevdim. Ne yaptıysam kana bulanmış sevgimden yaptım. Ben seni öyle sevdim ki… 

Öl desen ölecek kadar çok sevdim. 

                               Derya Karacadağlı 

….

Mektubu elleri arasında sıktı. Dişlerini birbirine kenetledi. Kimsenin görmemesi için başını eğdi. Avuçları arasındaki kağıdı minicik parçalara ayırdı. Ayaklarının dibine boşalttı elindeki parçaları. “Sen sevgiyi çözememişsin Derya. Meral öldüğünde ben çocuklarım için yaşadım. İçim yana yana… Ruhum bedenimde azap duya duya. Ama bir konuda haklısın; bana harika bir evlat bıraktın. Bunun için sana minnet duyacağım,” dedi yerdeki parçaların üzerine basarak geçti. 

Karısının yanına diz çöktü Fatih. Toprağın üzerindeki eli, elinin içine aldı. “Sende iyi değilsin eve gidelim. Ne zaman istersen yine geliriz.” 

Duru da aynı sözleri Rüzgâr’a fısıldıyordu. Karşısından kalkan Abisini minnet bildi Hare.  Ellerinin tersiyle yüzünü sildi. Nefesini tazeledi. “Seninle biraz konuşalım mı?” 

Günlerdir içindeki sıkıntı baş etmeye çalışıyordu Fatih. Hare’nin gözlerinde başka bir şey vardı. Bunu üç gündür görüyordu. “Konuşalım ama burada mı?” 

“Evet burada. Kalkmama yardım eder misin?” Fatih ayağa kalkıp ellerini uzattı. Desteğiyle ayağa kalkan kadın karşısında kendini hazırlıyordu. Arabalara binmek için hareketlenen aile fertleri sayesinde ilk defa yalnız kalmışlardı. 

“Fatih.” diye seslenen Karahan’a döndü. “Siz gidin,” demesiyle Hare’nin, “Hayır abi bekle!” diye seslenmesine başını karısına çevirdi. 

“Ne bu halin? Başka bir şey var sende. Olan bitenden mi yoksa bilmediğim bir nedenden mi benden kaçıyorsun?” 

“Ben sana ne zaman geldim Fatih?” 

Kadının sorusu ona o kadar saçma gelmişti ki başında bulunduğu mezar olmasa kahkaha atardı. “Ne diyorsun sen?”

“Çok güzel oynadın. Hiç fark etmedim.” 

Kan beyin hücrelerine doğru çıkamaya başlamıştı Fatih’in. “Hare… Güzelim benim ben Fatih! Ne oyunundan bahsediyorsun?” 

Başka bir kadına olan aşkını duyduğu andan bu yana içini kemiren tek bir şey vardı; Sevilmediği! 

Başını önüne indirip elleriyle oynadı bir saniye. Bir anne acısı üzerine yar acısı eklenmişti. Bir daha toparlanacağını sanmıyordu. Fatih yoksa hayatında; toparlanması da imkansızdı. 

“Bütün dünyayı dolaşsam senin kadar iyi bir insan daha bulamam. Bana çok şey kattın. Bana yaşamayı öğrettin. Her şey için teşekkür ederim Fatih.” Gözleri dolup boşalmıştı. Yanaklarından süzülen yaşları kocası silmek için bir adım attığında geriye çekildi. 

Fatih onu anlamıyordu. Sözcükler aklında hiç bir yere oturmuyordu. Veda konuşması yapan çok sevdiği kadının hiç bir kelimesine anlam yükleyemiyordu. “Anlamıyorum seni.” diyebildi. 

“Ben seninle eve dönmeyeceğim. Bir süre Karahan Abimde kalacağım. Boşanma işlemlerini…” 

“Kes şunu!”diye  bağırdığında araçlarda bulunan aile de sesi duymuştu. Nisa kocasının bileğinden tutmuş haline aldırmadan kendini arabadan dışarı attı. Ama bir adım bile gidemedi. 

Karahan ve Rüzgâr da araçtan çıkarak birbirlerine baktılar ama onlarda yaklaşmadı. 

İlk defa karısına sesini yükselten Fatih bağırdığını fark edince derin nefes alıp sesini eski haline getirdi. “Hare, ne yapmaya ve neden bunu bize reva gördüğüne anlam vermeye çalışıyorum ama olmuyor. Seni bırakacağımı yada boşayacağımı nereden çıkardın?” 

Dilinin ucuna gelen sözleri son anda tuttu Hare. Kendini küçük düşürecek bu hareketi yapmayacaktı. “Çünkü ben öyle istiyorum. Seninle yolumuz bu kadar. Bitti!” Sesini yükselterek içindeki üzüntüyü bastırmaya çalıştı. Fatih’le süreceği bir hayat ona annesini hatırlatacaktı. Sevilmediğini bile bile mecburi bir evlilikte doğacak çocukları da en az abisi ve kendi kadar mutsuz olacaktı. Annesi hiç sevilmemişti ve sevmemişti. Sevgisiz bir yuva istemiyordu. Bu ikisi içinde yıkım getirecekti. Bunu ne Fatih’e ne kendine yapmaya hakkı yoktu. Tutku bir gün bitebilirdi. Ten çekimi solardı sevgi yoksa. Hare kendince bunları yaşıyordu içinde. 

Abileri hayretle bakmış ama yinede bir girişimde bulunmamışlardı. 

Kocasının yanından geçip gideceği esnada kolundan tutularak geriye döndü. Onu hiç görmediği kadar öfkeliydi Fatih. Gözleri yeşilin en koyu tonuna bürünmüştü. Dışarı atamadığı öfke hali gözlerinden taşıyordu adeta. “Ne yaptığımı söyle? Sana nasıl bir hata yaptığımı, bu halimize nasıl ve neden geldiğimizi açıkla!?” dedi sıktığı dişleri arasından. 

Beni sevmiyorsun, diyemiyordu. Beni hiç sevmedin, başka birini seviyorsun. Hep onu sevdin bana fark ettirmeden bir başkasını sevdin ve aramızda bir kadın var diyemiyordu. Bunu kendine yediremiyordu. 

“Hiç bir açıklama yapmak zorunda değilim. Çok istiyorsan dön kendi geçmişine bak!” Kolunu sertçe çekti. Duyduğu sözlerin boşluğuna gelen Fatih kadının kolunu bırakmak zorunda kalmıştı. Arkasını dönerek koşar adım uzaklaşan sevdiği kadının arkasından bakmak zorunda kaldı. 

Gözlerini silerek Karahan’ın aracının açık duran kapısından içeri girip kapıyı çekti. 

Kimin yanına oturduğunu bile görmemişti. Filmli camdan kocasına baktı. Öylece ayakta bekliyordu. Ellerini yüzüne kapatarak içinden geldiği gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ön koltukta oturan  Nazlı başını cam tarafına çevirdi. Hare’nin ağlayan sesi yüreğinin orta yerini yangın yerine çevirmişti. 

Hare’nin yanında oturan babası kızının yüzündeki elini indirdi. Babasıyla göz göze gelen Hare adamın yorgun ve mutsuz bakışlarıyla kendini hepten kaybetti. Baba kız birbirine sarılıp ağlarken Nazlı da nasibini almıştı göz yaşlarından. 

Fatih’in yanına vardığında o hala arabaya binen karısının ardından bakıyordu. Bir yanını Rüzgâr diğer yanını Karahan sarmıştı. 

“Benden boşanacakmış!” dedi. 

Karahan, “Şimdi bugün burada… Bunun  sebebinin ne olduğunu da söyledi mi?” diye sordu. 

Burun kemerini sıkan Fatih başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır! Hiç bir şey anlamadım. Bebeğini kaybetti yetmedi annesini… Aklı karışık bebek için beni sorumlu tutuyor olmalı.” 

Rüzgâr elini Fatih’in omzuna koyup sıktı. “Sıkma canını kafasının karışmış olması doğal.” dedi. 

Karahan ve Rüzgâr araçlara dönerken Sait ve Nisa ağır aksak adımlarla oğlunun yanına geldiler. “Üzülme oğlum. Sen üzülünce benimde canım yanıyor. Her ne varsa birlikte zamanla çözeceğiz.” Nisa oğlunu teselli etmek adına aklına gelenleri söylüyordu ama giden arabadaki kadın oğlunun diğer yarısıydı. Biliyordu ki üzülmemek, kahrolmamak elinde olan bir şey değildi.  

Yol alan siyah arabada Hare kendi bedeniyle birlikte Fatih’in ruhunu da yanına katmıştı. Artık ikisi içinde zaman kolay geçmeyecekti. 

“Sizi eve bırakayım,” dedi önden yürüyerek. Sait ve Nisa başka bir şey diyemedi. Oğullarının aklı da kalbi de gitmişti az önce, ne deseler fayda etmeyecekti. Sessizce bindikleri arabada yine sessizce eve vardılar. Yol boyunda nerede ne hata yaptığını ve Hare’nin kendisini terk edecek kadar büyük olan sorunun ne olduğunu düşündü. Ama bulamadı. Aklına gelen tek şey bebeğin ölümüne neden olan kazayı dedesi olacak adamın yüzünden yapmış olmasıydı. 

“Sen gelmiyor musun?” 

Annesine hiç bakmadan, “Hayır anne. Daha sonra uğrarım.” Oğluna boyun eğmek dışında elinden bir şey gelmedi Nisa’nın.  

Aracını yola soktuğunda nereye gideceğini bilemedi. Evine gitmek… günlerdir gitmiyordu. En son birlikte çıkmışlardı evden. Bir daha adımını bile atmamıştı. O eve Haresiz giremezdi. Girmek istemiyordu. Karahan’ın evine yaklaştığını çok sonra fark etti. 

İçinden gelen ani dürtüyle direksiyonu Malikaneye kırdı. Hava kararmaya başlamıştı. Hare’yi görmeden, konuşmadan olmayacaktı. Gözüne ne uyku girerdi ne gönlüne huzur… 

Arabayı durdurduğu gibi araçtan indi. Hızlı ve kararlı adımlarla kapıya yürüyüp zile bastı. Kapıyı açan hizmetliyi ne gördü ne bildi. Önünden ışık hızıyla geçip ezbere bildiği salona girdi. Karahan ve babası dışında kimse yoktu. İkisi de Fatih’i görünce ayağa kalktı. 

“Nerede?” 

“Yukarıda yeni çıktı. Fatih biraz sabır be oğlum,” dedi Karahan.  

“Abi neyin sabrı bir bilsem ölene kadar edeceğim ama aklımı kaçırmak üzereyim. Benimle konuşacak yoksa ben hiç yapmadığım şeyler yapabilirim.” 

Turgut Kara Fatih’e yaklaştı. “Evladım yapma! Belliki bir şeye oldukça üzgün. Şimdi ne yaparsan üzerine kat çıkarsın. Sakinlikle konuşursunuz.” 

“Baba anlamıyorsun beni. Ben nefes alamıyorum,” deyip burun kemerini sıktı. “Yok bu böyle olmayacak.” Arkasını dönen Fatih merdivenlere hızlı adımlarla adeta koştu. Karahan da arkasından. Turgut Kara da ağır ağır… 

Üst kata çıktığında hangi oda onun bilemediği için koridorun ortasında durdu. “Hare dışarı çık?” diye bağırdı. 

Yatağında cenin pozisyonu alan ve hiç durmadan yaralarına ağlayan Hare kocasının sesini duyunca hızla doğruldu. İnatçı bir adam olduğunu unutmuştu. Ayağa kalkıp yüzünü elleriyle sildi. Kapıya koşup açtığında koridorun ucunda belirdi.  Uzaktan göz göze gelen ikiliden hareket eden Fatih oldu. 

Hare’ye doğru hızla yürürken arkasından gitmek isteyen Karahan’ı babası durdurdu. “Dokunma! Bizlik bir şey yok,” dedi Turgut Kara. 

Çenesini havaya diken kadını tanıyordu. Güçlü görünmeye çalışan Hare den başka biri değildi. Fatih onun her halini ezbere biliyordu. Kolundan tutup odaya soktu ve kapıyı kapattı. 

Karşı karşıya durdular. Burnundan soluyan adam karısına alttan baktı. “Ne? Seni bu hale ne getirdi? Bana şimdi söyleyeceksin!” 

“Hayır tek kelime etmeyeceğim. Git buradan,” deyip arkasını döndü Hare. Onu incitmek istemiyordu. Hemde böyle bir günde. Bedenini gevşetip soluğunu bıraktı Fatih. “Güzelim. Benim tatlı kadınım…” diye devam edecek adamı dönerek eliyle susturdu. “Neyim ben senin için? Alt tarafı bir kadın. Güzel kadın… Çekici kadın…. Başka? Biz seninle niye evlendik? Birbirimizde huzur bulalım diye değil mi? Bulamadık bitti. İkimiz sadece kadın ve erkeğiz Fatih. Bunu şimdi anlıyor olmaktan üzgünüm.” 

Elini havaya kaldırdı Fatih. Hiddetle bağırdı. “Lan ne kadını ne erkeği biz geçtik oraları. Biz seninle onlarca sorunun üstesinden geldik. Bu geçtiğimiz savaştan ikimizde alnımızın akıyla çıktık. Ne ara yalnız kaldık? Ne zaman boşladık? Sen ne saçmalıyorsun Hare? Sana kim ne yaptı da bu hale geldin?” Evi inleten sesi hiç umrunda değildi. Ama karşındaki kadınıda etkilemiyordu. 

“Sen aptal sen!” diye var gücüyle bağırdı Hare. Bu sözün o kadından kaldığına adı kadar emindi. Ve şimdi etkisinin hala geçmemiş olduğuna bakacaktı. 

Eli havada dili lal olmuş gözleri boşlukta sallan adama yüreği yandı. Etki olduğu gibi duruyordu. Ona aşkı getiren kadının her şeyi olduğu gibi duruyordu. 

Elini yavaşça indirdi. Sesi içine kaçmış gibiydi. Karısına bakarken tüm kalbi parçalara ayrılmıştı. Duyduğu söz ömründe duymak istemediği sözdü. 

Tek kelime edemedi. Gözlerini yere indirdi. Canı kendinden uzaklaşıyordu. Ruhu boş bir çuval halini almıştı. Yerinde kıpırdadı. Hare bir uzanacak gibi oldu ama anında vazgeçti. Gözlerinden yaş yerine kan akıyordu Hare’nin. 

Arkasını dönen adamla dik tutmaya çalıştığı bedenide kendini koyvermişti. Yatağın ucuna otururken kapanan kapının sesiyle irkildi. 

“Bitti. Asıl şimdi her şey bitti.”

Kapıdan çıktı ve adımları onu geldiği yöne geldiğinin aksine hızla götürdü. Beyninin içinde davullar çalıyordu. Her darbe ‘Aptal’ diye bağırıyordu. Elini yüzüne kapatarak derin derin soludu. 

Ela’ya olan nefretinin onu ele geçirmesine izin vermeyecekti. Hare bir Ela değildi. Olması mümkün bile değildi. Hare tanıdığı en dürüst kadındı. Karısının aklında ne vardı bilmiyordu ama bulacaktı. Degil boşanmak o sözü söyleyeni bile yerin altına itina ile gömerdi. 

“İyi misin?” 

Ellerini yüzünden indirdiğinde Karahan’ın endişeli bakışlarıyla karşılaştı. “Değilim ama olacağım. Bana bir şey söylemiyor ama var bir şey.” 

“Her ne ise öğreneceğiz. Sen onu hiç merak etme. Evine git ve dinlen.” dedi Karahan. 

“Ev mi?” dedi hayretle. “Ben evden en son onunla çıktım. Onun olmadığı bir eve gitmeyeceğim.” 

Turgut Kara’nın dudağının kenarı yukarı kıvrılırken eliyle gizlemeye çalıştı. ‘Bende ki damatlar…’ dedi içinden. 

Fatih arkasını dönerek Hare’nin kapısına doğru bağırdı. Sesin ona ulaşacağını biliyordu. “Cehennemin dibine de gitsen gelir bulurum seni. Benden kaçamazsın.”