Ağustos 28, 2020

3. Küstah Halini Seviyorum

ile payelll

 

 

“Asla olmaz!!!” 

İkilinin yüksek çıkan seslerine yüzünü buruşturdu Azra. Ellerini doğumdan kalan minicik göbeğinin üzerinde birleştirdi ve gayet rahat tavrıyla konuştu. “Neden evli misiniz? Değilsiniz. Bildiğim kadarıyla sevgiliniz de yok!” 

Ellerini cebine sokan Fatih ablasına döndü. “Abla sen neden bahsettiğinin farkında mısın? Ben podyuma falan çıkmam.” 

“Cahil sen de, katolog çekimi diyor podyum demiyor.” Diyen Hare kollarını göğsünde bağladı. Fatih tek kaşını havaya kaldırıp ikisi arasındaki farkı düşündü. Bilmiyordu, suç muydu yani?

“Her neyse…” dedi. 

“Azra abla nasıl düşünürsün benim bu sarı çiyanla aynı karede yer alacağımı?” Hare saçlarını eliyle topladı. “Ayrıca ben oldukça güzelim. Bu bana az!” Diyerek Fatih’e baktı. 

“Hah güleyim de boşa gitmesin. Güzelmiş de ben azmışım.” 

Azra kahkahalarla gülebilirdi ama yavru kuşları korkutup kaçırmak istemiyordu. 

“Fatih ablacım, seni öyle meşhur edeceğim ki seni yolda görenler resim imza isteyecek. Genç kızlar hayranın olacak. Nerede görseler boynuna sarılacaklar.” Azra masasına doğru yaklaştı. 

Fatih’in hiç umrunda değildi Azra’nın sözleri meşhur olmak falan istemiyordu. 

Hare’ye dönen Azra devam etti. “Ablası gurban senide aynı şekilde emin ol. Erkeler çevrende cirit atacak. Kısa zamanda aranılan yüz olacaksın. Şehrin ülkenin her yerinde iki markanın tanıtım bilbordalarıyla herkesin aşık olacağı iki insan olacaksınız.” Dedi. 

“Hmmm. Kulağa çok hoş geliyor. Ya abim?” 

“O kolay şeker gibi abin var. Duru halleder o işi.” Dedi Azra. “Ama tabi Fatih istemezse yanına başka erkek manken bulmak zorunda kalırım.” Hare içinden kabul etmemesi için yalvarırken Fatih pis sırıtışıyla cevap verdi. 

“Düşündüm de kızlar tarafından beğenilmek cazip geldi bir an. Kabul ediyorum.” Dedi. Hare kızgınca soludu. 

“Fırsat tabi sana, et bakalım.” 

Hare’ye dönen Fatih kısık gözleriyle kıza baş tuttu. “Ne fırsatı Hare? Alt tarafı resim çekineceğiz.” Azra’ya döndü bu sefer, ” resim değil mi?” Diye sordu. 

Azra ayağa kalktı. Çantasına uzandı. “Evet sadece bir kaç fotagraf hepsi bu.” 

Sabah gireceği ve akşam çıkacağını üzerine birde pestilinin çıkacağını bilmesine gerek yoktu. Öğrenirdi sonuçta. Bir de Hare ile samimi seksi pozlar vereceğini hiç bilmesine gerek yoktu. Onu da öğrenirdi. 

Hare elini ağzına kapatıp kahkahasını gizlemeye çalıştı. Pek başarılı olamadı. Fatih bir şeyler döndüğünü sezdi ama bir kez laf ağızdan çıkmıştı. 

Çantasını koluna takan Azra Fatih’e döndü. “İki gün sonra çekimler var Fatih adresi Hare iletir sana.” Hare’ye baktı. “Buralar sana emanet kuzum görüşürüz.” Diyerek odada ikisini yalnız bıraktı. 

Başbaşa kalınca rol değiştiren Fatih kızın üzerine doğru yürüdü. Gözlerini Hare’nin üzerinde gezdirdi. Kızın burnuna boşuna laf etmişti. Mükemmel bir buruna sahipti. Güzelliği  göz alıcıydı. 

“Ne geliyorsun üzerime?” Geriye bir adım attı Hare. 

“Burnun.” 

Elini burnuna götürdü Hare. “Taktın burnuma gitsene sen artık.” 

Bir adım daha attı kıza doğru. Hare bir adım daha gerileyince arkasında ki koltuğu fark etmediği için kibarca düştü. Fatih’in dudakları yukarı kıvrıldı. İkisinin de gözleri birbirine meydan okuyordu. Kollarını yana kolçaklara dayadı ve kıza doğru eğildi. 

“Laf olsun diye söylemiştim. Burnun oldukça seksi.” 

Hare’nin gözleri önce dehşetle açıldı. Hemen toparlayıp eski haline getirdi. Bir burun ne kadar seksi olabilirdi. Neden burun seksi olsundu ki? Pek anlamadı. Arkasına yaslandı. Tırnaklarını incelemeye başladı. Maksat kayıtsız görünmekti. 

“Ah biliyorum Fatihcim. Söyledim sana burnuma bile deli olan adamlar var. Kabul ediyorum güzelim.” Son kelimesini başını kaldırıp adamın gözünün içine baka baka söylemişti. Hiç bir değişiklik göremedi karşısındaki adamda. Kırık bir gülüş dışında. 

“Sevgilin olmadığını cümle alem biliyor Hare. Laf olsun diye söylüyorsun. Ama senin yerinde olsam benim gibi yapardım.” 

Saçını savurup Fatih’e baktı. “Öyle mi? Sen ne yapıyordun? Bilemedim de…” 

Başını biraz daha yaklaştırdı kıza. On beş santimlik mesafede durdu. Gözlerine kilitlendi. 

“Laf olsun diye bile dilime başka kadın dolamam ben! Yanıma ve dilime yakıştırmam. Ama çok şanslısın ki seni seçtim.” 

Göz devirdi Hare. Aslan sütü mü içmişti de böyle konuşuyordu bu adam. Kendinden çok emindi. ‘Küstah’ 

Aldırış etmiyordu gerçi. Koltukta biraz aşağı kaydı. Eteği minicik olsada cesareti büyüktü. Saçlarını eliyle toplayıp koltuğun arkasına attı. 

Kızın üzerinde, evet resmen üzerinde duran Fatih hareketlerini inceliyordu. Bu kız deliydi. Yada tecrübeli! Saçlarını toplamak için kaldırdığı kollarıyla gerilen göğüslerine kaydı gözleri. Gözlerini kapatıp derin nefes aldı. 

Hare gözlerini kapattı. “Git başımdan Fatih. Benden sana yar olmaz. Olsa olsa yatak arkadaşı olur. Onu da ben istemiyorum. Tipim değilsin.” 

Bu kız hem beden diliyle hemde konuşurken dikenlerini çıkarıyordu. Kendi kızla ne kadar oynuyorsa Hare de Fatih’le oynuyordu. ‘Dişe diş göze göz.’

Sol elini kolçaktan çekip Hare’nin çenesine bastırdı. Sabah asansörde kendine yapılan şeyin aynısını yapmaya başladı. 

Dokunuşla yay gibi gerilen kız ne gözlerini açtı ne de konuştu. 

“Herkes tipini bulamıyor dikenlibelam. Elindekiyle idare edeceksin. Senden bana herşey olur gibi hissediyorum.” Parmağını usulca kaydırarak göğüs olduğuna kadar getirdi. Biraz aşağısı tehlikeli bölgeydi. Fatih o bölgeye girer miydi? Hemde hiç tereddüt etmeden!

“Bazen masum bit kız çocuğu bazen de cesur bir kadın görüyorum. Sen hagisisin Hare?” Fısıltıyla söylediği sözlere Hare gözlerini açtı. Başını kaldırmadı. Görüş alanına aldı adamı. 

“Hangisi tercihin olurdu?” 

“Hiç biri.” 

“Neden?

“İkiside sen değilsin. Sakladıkların ile sergilediğin Hare’ler arasında biri var! Onu istiyorum.” Parmağını tehlikeli bölgeye indireceği esnada Hare hızlı hareketiyle Fatih’in elini tuttu. 

“Senin olmayana dokunmak yakışıyor mu sana?” 

“Benim olacak olana dokunmak yakışıyor bana.” Elindeki kızın elini duraklarına götürüp ince pamakları öptü. Hare elinin kızgın yağa batırıldığını hissetti. Yandı. Sıcak yumuşak tenle buluşan parmaklarından yayılan ateş fırtınası koluna oradan tüm bedenine yayıldı. 

Hızla çekti elini. “Defol git!” 

“Emrin olur.” 

Fatih doğrularak kapıya doğru yürüdü. Kıza bakmadan, “adresi mesajla yada beni ara.” Kapıyı açıp çıktı. Çıktığında Hare’siz ortamın serin havasını içine çekti. Eziyetin alasını kendine yapmıştı. Yapmaya da devam ediyordu. Buradan bir an önce ayrılmalıydı. 

Eline dokunamayan Hare öylece yerinde oturuyordu. Yaşadığı dalgayı düşünüyordu. İlk defa hissettiği garip duygu beyninide esir almıştı. Diğer elini göğüs oluğuna götürdü. Teni bile yanıyordu. “Allah’ım bu deli beni yoldan çıkaracak aklıma mukayyet ol.” Diye mırıldandı.  En iyisi evine gitmesiydi. Zaten akşam olmak üzereydi. Gidip bir uyku ilacı almak deliksiz uyumak  bu adamı ve yaptıklarını unutmak istiyordu. Dahası olacağından da hiç şüphesi yoktu. Bir anda  değişik bir adama dönüşmüştü. 

Odasına geçerek çizim çantasını topladı. Kapısını çekip çıktı. Asansöre doğru ilerlediğinde Yağmur’un da beklediğini görünce gülümsedi. 

“Eve mi?” Diye sordu Hare. 

“Evet.” 

“Gel seni bırakayım. Laflarız biraz. Aynı yerde çalışıyoruz ama hiç görüşemiyoruz.” 

İçindeki aşktı tek suçlu. Aşk gerçekten suçluydu bu sefer. En olmadık adama aşık olursa en suçlu aşkın kendisiydi. Karşısında hayattan yana hiç şansı olmayan Yağmur kadar şanssızdı. Aptal bir Mert vardı sadece. Yıllarca aynı evde yaşayıp bir kadına aşkını itiraf edemeyen aptal bir adam. 

“Doğru söylüyorsun. Olur gidelim. Kahve de içer miyiz?” 

Kocaman gülümsedi Hare. “Türk kahvesi ama…” 

“Benimki sütlü olsun.” Gülüşerek bindikleri asansörde tatlı sohbetlerine devam ettiler. Azra’nın eski dairesinde oturan Yağmur’un evine yakın bir cafeye geçtiler. Yağmur’a sütlü Hare’ye şekersiz türk kahvesi gelince sohbetin rengini değiştirdi Hare. 

“Onu neden affetmiyorsun?” 

Bir anda gözlerine bulutlar çöken Yağmur kaşığıyla kahvesini karıştırdı. Gözleri kaşığın dansını izliyordu. 

“Affedemiyorum.” 

“Neyi?” 

“Aldattı beni. Ben evde onu beklerken ondan bir ışık beklerken aldattı beni. Benden hiç beklentisi olmadı. Oysa ben hep bekledim. Bana bir adım gelseydi ben ona on adım giderdim. O benim sisli dünyamdaki fener gibiydi.” 

Yağmur o günlerini düşündü. İki üvey abi üvey baba’nın zulmünden kaçırmıştı Mert onu. Şiddetin her türlüsünü yaşatmışlardı Yağmur’a. Bir zavallı annesi kalmıştı geride. Rüzgâr ile Mert annesini de alıp kurtarmıştı zalimlerin elinden ama annesi kızına sarıldığında kalp krizi geçirip vefat etmişti. Sahip çıkacağız ayağına yatan üvey abileri ve babası Yağmur’a musallat olunca Mert çarenin evlenmekte olduğunu söylemişti. Yağmur deli gibi sevdiği adama hiç tereddütsüz evet demişti. Dört yıl Yağmur üniversiteyi bitirinceye kadar resmen evcilik oynamışlardı. 

“O seni seviyor Yağmur.” Yüreği yana yana sevdiği adamın karısıyla arasını yapmaya çalışıyordu Hare. İçinde taşıdığının kendine hiç bir faydası yoktu. Hiç değilse hak edenler mutlu olabilirdi. 

“Bilmiyorum. Hem ne değişir ki? Sonuçta aldatıldım. Bana dokunmak isteseydi onu reddetmezdim ama o başka kadınları tercih etti.” 

“Emin misin?” 

“Bir kaç gece eve kadın parfümü kokusuyla geldi. Sen olsan aklına ne gelirdi?” Hare’ye diktiği gözleriyle cevap bekledi Yağmur. Bu cevaba ihtiyacı vardı. 

“Ben olsam emin olurdum. Sonuçta yanında da otursa koku siner. Sen onu çok seviyorsun! Aklın onun seni aldattığını söylüyor gururun da buna çanak tutuyor. Basit bir şey yüzünden kaç yıl geçti Yağmur? Eğer seni aldatmamışsa kendini nasıl affetireceksin?” 

Yağmur içine oturan şüphe ve pişmanlıkla boş boş bakındı. “Olabilir mi?” 

“Kusura bakma ama aptalsın. Bana yapsalar inanmadı diye terk ederim. Güven önemli sonuçta. Yanlış anlaşılmakta bir yere kadar.” 

Arkasına oflayarak yaslandı Yağmur. “Ne yapacağım şimdi? Yıllarca beni aldattı fikriyle bilendim. Şimdi acaba mı fikriyle kafayı yerim Hare.” 

“Akışına bırak, onu reddetme. Belki az acıyla kurtulabilirsin. Hem doğal denge var. Erkekler… malum yaratıklar. Kadınsız hayat onlar için işkence. Yani seni aldatmamış olsa ki ben sanmıyorum. Sen yokken neler olmuş olabilir?” Diyerek Yağmur’a tek kaşını havaya kaldırıp baktı. 

“Off sen beni fena doldurdun. Kızgın yağdan çıkarıp kızgın şekere batırdın. Ben oldum karmakarışık.” 

“Demekki yolu bulacaksın. Karışıklık iyidir.” Hare neler yapıyordu. Kendisi bile şaşkındı. Ama buna mecburdu. Bunu kendine borç biliyordu. Aşkta ve savaşta her şey mübahtır lafını bulan şahıs tam bir aptal olmalıydı. Yada bunu söyleyen karşılıksız aşka tutulmamıştı. Hatta imkansız…

Sevdiğin seni sevmiyorsa birde kalkıp başkasını seviyorsa ikisini ayırarak eline ne geçecekti ki!? 

“Peki ya sen?” 

Yağmur’un sorusunu anlamamıştı. 

“Ben?” 

“Senin hayatında biri olmayacak mı?” 

Yağmur’un sorusuyla kıza uzun sayılabilecek derecede baktı. Kim olsaydı? Kim olmalıydı? Biri vardı ama seni seçti, seni sevdi. Kimse olmayacak artık. Aşka olan tüm inancım toz pembe hayallerimle rafa kalktı. 

“Nasip Yağmur. Belki bir gün…” demekten öteye geçemedi. 

Telefonun sesiyle irkilen Yağmur çantasına elini atıp çıkardı. “Mert arıyor…” 

“Hadi aç ve buraya çağır. Ben kalkarım birazdan siz konuşursunuz.” 

Kararsız kalan ve aklı karışan kızın eli açma tuşuna gitti. “Efendim. Dışardayım. Konum atiyorum buraya gel konuşalım.” 

Hare gözlerini yumdu. Buraya kadardı. Gözlerine hücum eden yaşları derin bir nefesle geriye yolladı. 

“Ben gideyim.” 

Yağmur başıyla onayladı. “Evin önünde bekliyormuş damlar birazdan.” 

Al işte sevdiği kadının evinin önünü mesken tutmuş birini seven aptal bir kalbi vardı. Son gücüyle, “hemen de kucağına atlama, nihayetinde erkek.” Zoraki gülüşüyle göz kırptı. 

“Saol Hare. Umarım bu başlangıç güzel olur.” 

“Umarım. Görüşürüz.” 

Damlayan göz yaşlarını Yağmur görmeden koşar adım cıktı. Arabasına bininceye  kadar silmedi. Arabayı çalıştırıp direksiyonu tam tur  çevirdi. Park ettiği yerden ana yola çıkınca saldı tüm gözyaşlarını. 

“Bazıları mutlu olmak zorunda! Bazıları da acı çekmek.” 

Arabayı sağa çekip kendine gelmeye çalıştı. En iyisi abisini gidip biraz Ali Poyraz ile vakit geçirmekti. Aynada kendine göz attı. Biraz makyajla daha iyi görüneceğine emindi. 

Velakin evde kimse olmadığını Duru’nun  abisinde olduğunu evin çalışanından öğrendi. İki  ev öteye sürdü aracını. Şuanda yalnız kalmak asla istemiyordu. Aklını meşgul edecek birşeyler lazımdı. 

Malikaneden içeri girince çok iyi ettiğini anladı. Evin içindeki çocuk sesleri şimdiden yüzünü güldürmüştü. Halasını gören  dokuz aylık Ali Poyraz annesinin kucağında Hare’ye gitmek için çırpınıyordu. 

“Gel aşkım halan  seni çok özledi.” Kocaman gülürek  yeğenini kucağına aldı. Minicik tombul elleriyle halasının yüzünü inceleyen Poyraz sulu ağzını Hare’nin  yanağına yapıştırdı. Hare hayattan kopacak kadar mutluydu. 

“Hoş geldin Hare?” Nazlı, Nil, Duru ve Ruken  tam takım evdeydiler. 

“Hoş bulduk yengelerin sultanı.” Diyerek tek eliyle sarıldı Duru’ya. 

“Sana gitmiştim ama burda olduğunu öğrendim. Yeğenimi çok özledim geldim.” 

“Çok iyi ettin.” Diyen Nazlı ve diğerlerine de sevgiyle sarıldı. Salona geçtiler. Ortalıkta oyuncaklar darma duman olmuştu. Her köşede oyuncak vardı. 

Koltuklardan birine oturup kucağındaki Poyraz’ı  mıncıklamaya başladı. Eteğine bir anda yapışan 6 çift eli görmek için Poyraz’ı  kenara çekti. 

Kaan, Karan ve Aslınaz beni de beni de sev diye çırpınıyorlardı. “Ay cennete düştüm sanki…” kahkası evi doldurmuştu. Şuan kendini çok iyi hissediyordu. Annesinin aksine esmer olan Aslınaz’ın yeşil gözleri kesinlikle ne babasına nede annesine aitti.

Kaan Yiğit dayısının kopyasıydı. Karan da Karahan Atabey’in kopyasıydı. 

“Gelin bakalım.” Demesiyle bir buçuk yaşında olan üçüzler tıpır tıpır  koltuğa tırmanmaya  başladılar. Hare bu hallerine  bile kahkaha atıyordu. 

Üçüzler kızın sağını solunu sarmış kızın saçlarıyla gözleriyle ilgileniyorlardı. Poyraz’a bir öpücük bıraktı Hare, ” halacım.” Demeyide ihmal etmedi. 

Aslınaz Hare’nin bir tutam saçını elini dolayıp çekti. “Haya,” dedi. 

Hare sese döndü. “Aaa Nazlı bu konuşuyor!” Hayretle acılan ağzı Aslınaz’ın tekrar, “haya” demesiyle gülümsedi. 

“Hı hatta hiç susmuyor. Kendi çapında evirip çeviriyor.” 

Nil kahkaha attı. “Adı Aslı! Daha ne olsun.” Demesiyle herkes gülmeye başladı.

“Oo keyfiniz bol olsun hanımlar.” 

Tok sesin sahibini rüyasında bile tanıyan Nazlı ayağa kalkıp kocasının yanına gitti. “Hoş geldin Karam.” Karısını alnından öpen Karahan, “çok hoş bulduğum kesin.” 

Arkasında beliren Rüzgâr, Nihat ve Fatih’e de hoş geldin diyen Nazlı adamları eşlerinin yanına yolladı. Kendileri de koltuklara kuruldular. Hare’nin hemen yanına oturmayı tercih eden Fatih bu kızı bugün kaçıncı görüşü  olduğunu düşünüyordu. Hare de onunla hem fikirdi. Rüzgâr kardeşinin yanına gelip saçlarına öpücük kondurup geri çekildi. 

“İllallah geldi Fatih. Düş  yakamdan!” Diye tıslayan kızın elinden eğilip Poyraz’ı aldı. 

Kızı duyamazdan gelerek Poyraz’ın burnuna burnunu sürtünce bebek sevimlice kıkırdadı. 

“Dayıcım,” diyerek bebeği havaya kaldırdı. Poyraz halinden hoşnut kucaktan kucağa elden ele gülücükler saçıyordu. 

Duru, “Fatih kucağına da çok yakıştı.” Dedi. 

“Teşekkür ederim abla.” 

Hare yüzünü buruşturup yana çevirdi. Ortalık çocuk kaynıyordu. Eteğinden ayrılmayan Aslınaz’ı aldı kucağına. 

Küçük kız sevimli sevimli kur yapıyordu. Minicik elleriyle Hare’nin yüzünün her yerini arşınlıyordu. 

“Aslınaz, kuzum sen taktın bana bugün.” Diyerek kızın boynundaki mis kokuyu çekerek öptü. 

“Haya,” 

Karahan kaşları havada Nazlı’ya döndü. “Ne diyor?” 

“Hala diyor karam. Poyraz’ı halam diye sevince ağzından kaptı.” 

“Hâlâ değil teyze diyeceksin. De bakalım tey-ze.” Hare minik kıza teyze demeyi öğretiyordu. 

“Haya,” dan başka bir söz bilmiyormuş gibi sürekli aynı şeyi söylüyordu. 

“İyi tamam haya.” Kucağından indirdi kızı. Aslınaz koşarak babasına ulaştı. 

Karahan kızını çevik hareketle hemen kucağına kaldırdı. Dünyalar bir yana evlatları bir yanaydı. Aşkı bir yana tüm dünya bir yanaydı. Karahan adına kalıbına uymayacak şekilde seviyordu etrafındaki herkesi.

Kollarını boynuna dolayan kızını öptü. Aslınaz aniden babasından ayrıldı. Parmağıyla Hare’yi işaret etti. “Baba, haya,” 

Karahan gülümsedi. “Hayır kızım o teyze.” 

“Baba, haya,” 

Nil bebeğini Nihat’a verip arkasına yaslandı. 

“Bu kızın adını Aslı koyarken düşünmediniz. Alın size inatçı dediğim dedik Aslı.” Nil Nazlı’ya baktı. Omuz silken Nazlı, “bu dünyaya bir Aslı azdı. Hem Aslı ne diyor.” 

Ruken hışımla ayağa kalktı. “Namımız yürüsün.” 

Kızlar kahkaha atarken beylerde gülümsemekle yetindi. 

“Çok değişik degil mi?” 

Hare’nin söze girmesiyle Fatih’te kıza döndü. 

Duru, “Nedir canım değişik olan?” 

“Aslı ablanın kızıda aynı Nazlı ablaya benziyor. Aslınaz da fiziken olmasada karakter olarak her geçen gün Aslı ablaya.” 

“Evet doğru!” Karahan gururla söyledi. “Benim için sorun yok. Kız benim kızım kime benzerse benzesin. Tabi minik Zeynep’in bende yeri ayrı o başka!” Nazlı’ya tıpatıp benzeyen Zeynep Karahan için evlat kadar kıymetliydi. Nazlı’ya bakıp göz kırptı. 

Rüzgâr, “peki Aslınaz kime benziyor? Biraz Nil’i andırıyor ama yinede çok benzemiyor.” Dedi. 

Nazlı da bunu en çok merak edenlerden biriydi. Halalarını andırıyordu. Ten, saç ve fiziki yapıları uyumluydu. Yinede pek anlayamıyordu. “Vallahi Rüzgâr bende senin kadar merak ediyorum. Belki önceki atalarımıza benziyor olma ihtimalini düşünüyorum.” 

Nazlı’nın tezi herkese mantıklı gelmişti. Hoş sohbet eşliğinde yenen yemeğin ardından kahkahaların havada uçtuğu bir gecede Hare neden geldiğini bile unutmuştu. Kahveler içilirken biraz Fatih’i kızdırmaktan ne çıkar düşüncesiyle atağa geçti. 

“Bizde Fatih ile bir anlaşmaya imza atmaya karar verdik.” Haince sırıtarak Fatih’e döndüğünde adamın içtiği kahvenin midesine ulaşmadığı için tıkandığını gördüğünde gülüşü büyüdü. Kahkaha atmak istemişti ama şimdilik kenara kaldırdı. 

Fincanını tabağına bırakan Karahan meraklı sesiyle ve bakışlarıyla, “öyle mi? Ne anlaşması bu hiç bahsetmedin Fatih?” 

Nasıl diyecekti abisine, ‘abi ben manken oldum. Aslında hiç istemedim ama oldum işte…’ peçetesiyle dudaklarını kurulayan Fatih, “şey abi… Çok önemli değil. Çok basit bir şey yani…” 

“Erkek giyim firmasıyla ortak katolog çekiminde model olduk ikimiz.” 

“Nee?” Oturduğu yerde dikelen Rüzgâr şaşkın ve de hoşnutsuzdu. Abisine dönen Hare, “öyle abi Azra abla istedi.” 

Mert’in Yağmur dan neler çektiğini bilen Rüzgâr tam karşı çıkmak üzereyken Duru engel oldu. Haberi vardı. Ve bu işte kocasını zaptetmekle yükümlüydü. 

“Karşı çıkacak değilsin sanırım Rüzgâr.” Diyerek tek kaşını havaya kaldıran Duru dan gerekli mesajı alan Rüzgâr karısına gözleri kısık  baktı. Başını sen görürsün anlamında salladı. 

Duru hiç oralı olmadı. Kocasını nasıl dize getireceğini çok iyi biliyordu. 

Kardeşine dönen Rüzgâr, “Bana podyuma çıkıp olmayan kıyafetlerle dolaşacağım dersen Hare…” 

“Ee derse Rüzgâr.” Duru dan ikinci vetoyu yiyen adam arkasına yaslandı. 

“Hiç tatlım. Sadece uyarayım demiştim.” 

Karahan ‘olacak bu iş’ bakışlarıyla izliyordu iki gencide…

“Abartma Rüzgâr. Fatih’te öyle bir şey yapmaz zaten. Sanırım sadece fotoğraf üzerinde kalacak.” Karahan dan da geri bas işareti aldı Rüzgâr. 

“Kesinlikle öyle abi.” 

“Benim için hiç sorun değil.” Diyerek Fatih’i rahatlattı Karahan. 

Nazlı, “ne yani şimdi siz ikiniz bir katolog için bir araya geleceksiniz. Peki o fotoğraflar ne olacak sadece katolog mu?” 

“Hayır. Bilbordlar, tv reklamları, gazete ve  magazin dergileri belki araç üzrine çıkartma tabi markanın bir sezonluk tanıtım sayfaları vs pek çok yerde yer alacak.” 

Fatih derin nefes alarak gözlerini yumdu. Bunların çoğundan haberi yoktu. Oyuna gelmişti. Ahh AZA’dan ne bekliyordu ki zaten.

“Çok iyi. Demek meşhur oluyorsun Fatih. Hare zeten olma yolunda. Artık seni yolda çevirip imza resim isteyen çok olur.” Nil’in heyecanla söylediği sözlere gülümsedi Fatih. 

“Sadece Azra ablayı kırmak istemedim. Yoksa çok ilgi alanım değil. Meşhur olmak ise asla istemiyorum. Hele ki model olmak.” 

“Kızlarda senin için ölüyordu zaten.” 

Hare ağzına geleni yine esirgememişti. Kimse onlara karışmıyordu. Hare lafın güzelini çarpınca Rüzgâr da sırıttı. 

“Sahi Hare sen neden kabul etmiştin.” 

“Sana inat olsun diye ettim Fatih.” 

“Bana kalırsa benden aşağı kalmamak için ettiğini sandım.” 

“Senin hafıza sorunun mu var? Önce ben kabul ettim.” 

“Evet hatırlıyorum ama vazgeçmedin. Hayır demedin.” 

“Sana ne Fatih, canım istedi kabul ettim. İstersem de vazgeçerim.” 

“Hadi geç o zaman!” 

Karşısında oturan adama bakıp sırıttı. Masaya doğru yaklaştı. “Bu benim işim. Uymuyorsa sen vazgeçersin.” 

“Uff fena oldu bu.” 

Nil elini havada sallayıp onların konuşmasını biledi. 

“Sen bana inat bende sana, vazgeçmeyeceğim. Sana da bu zevki tattırmayacağım.” 

“İyi halt edersin.” Ayağa kalkan Hare sakin görünmeye çalıştı. Oldukça da başarılıydı. 

“Ben artık gitsem iyi olacak. Daha fazla inadım tutmasın.” Fatih’e kızgın bakışlarını fırlatıp Nazlı’ya ve Karahan’a döndü. 

“Keyifli vakit geçirdim. Çok teşekkür ederim.” 

“Bende kalkıyorum. Herşey için saol ablacım.” 

“Ne demek çocuklar her zaman gelin beklerim. Burası sizin de eviniz.” Ayağa kalkacağı esnada Fatih durdurdu. “Hiç zahmet etme abla…” Diyerek oturmasını sağladı. Nazlı başını eğerek, “Tamam. Yine gelin.” Dedi. Abilerine de iyi geceler dileyen Fatih önden salonu terk etti. Hare onun gitmesini ağır çekimle hareket ederek bekledi. 

Abisini öptükten kızlara da iyi geceler dileyip topuklarıyla Fatih’in kafasını eziyormuş gibi tepine tepine evin çıkış kapısına geldi. Evin çalışanı kapıyı açmıştı. “Güle güle efemdim,” diyen kadını öfkeden göremiyordu. Sözde Fatih’i kızdıracaktı. Kuduran kendisi olmuştu.

Evin aşağı giriş parkına park ettiği aracına doğru söylene söylene vardı. 

“Öküz! Beyinsiz deve! Sen bana inat ben sana imiş. Gerizekalı! Ulan senin inadın inat mı benimkinin yanında. Senin kafanı koparmak vardı.” Arabasının kapısını açtığında arkadan geldiğini hissettiği bir gücün kapıyı tekrar kapatmasıyla kim olduğunu anlamakta gecikmedi. 

Hali hazırda dinmeyen öfkesiyle ardına döndü. Kendisine çok yakın duran adamın göğsüne koyduğu elleriyle Fatih’i itti. 

“Seni küstah, ego yığını…” ince narin ellerini  Fatih’e sallamaya başladı. “Bana mı diyorsun sen küstah diye? Senin yüzünden masada kabalık ettim. ” Hare’nin kendine vurmak için havada sağa sola attığı yumrukları bertaraf etmek adına kızın bileklerini tuttu. 

Hare kollarını kurtarmaya uğraştıkça canı acıyordu. “Sen zaten kabasın, ben ne yaptım ki? Hem kabasın hem de aptal!” 

Demir yumruğun bedene vurulmasıydı Aptal!!!

Damarda kanın durması, bütün işlevlerin kendini kilitlemesiydi. 

Beynin de yankı bulan asla hatırlamak istemediği ama unutamadığıydı Aptal!!!

Hare’nin bileklerini talan eden parmakların taş olmuş haliydi Fatih. 

Buzdan adama dönen bakışları arayış ve merak içindeydi. Bahçe ışıklarının aydınlattığı sıcacık gecede soğuk bakan gözlerde neyi yanlış yaptığını arıyordu Hare. 

Nefesi kesilen Fatih kımıldayamıyordu. An belirdi zihninde bütün bedeninde yankılanıyordu. 

Fatih mi? Ah o tam bir Aptal!!!

Aptal!!! 

Fatih bir Aptal!!! 

Kızın ellerini buzda yanarmışcasına hızla bıraktı. Ellerini iki kulağına birden kapattı. Depremler vardı içinde…

Aşılamayan, engel olunamayan, göçük altında can çekişen bir beden…

Hare’nin gözleri korkuyla açıldı. Elleri Fatih’in bıraktığı gibi havada asılı duruyordu. Ne konuşabiliyor ne de çekip gidebiliyordu. 

Bir adım geriledi ve kıza arkasını döndü. Elleri hala kulağındaydı. Yüzü acıyla buruşmuştu. Nerede olduğunu unutacak kadar geçmişe gidiyordu, son hızla…

Ellerini asılı kalan havadan indirip bir adım attı Hare. Ama ne diyeceğini bilmiyordu. Ne olduğunu da bilmiyordu ki yardımcı olabilsin. 

Fatih olduğu yere dizlerinin üzerine çökerken, “Değilim,” dedi başını sağa sola salladı. “Değilim.” 

Ne değildi? Kızın aklı almıyordu. Saçma bir durumun içine düşmüşlerdi. Birden bire o bildiği küstah ama güçlü adamın çocuk gibi iki büklüm hale gelmesini anlayamıyordu. 

Ela’nın o günkü hali beliriyordu. Aslında hayal olan ama Fatih’e gerçekçi görünen. 

Aptal Fatih! Onu hiç sevmedim. Aptal… o bir Aptal… 

Gözlerini acıyla yumuyordu. Daha fazla daha sıkı yumarsa kulaklarını iyice kapatırsa kaybolacak bir daha gelmeyecek gibi düşünüyordu. 

Hare’nin içini saran korku bedeninde titreme yarattı. Bir adım atmıştı ama gerisini atamıyordu. Üzülmek isteyen yanına dahi soru soruyordu. Neden? Ne oldu? 

Güç bela sesini çıkarabildi. “Fatih.” 

“Sus! Söyleme!” Diye bağıran adamın sesiyle anlayamadığı sebeple gözleri doldu. Acıyla yutkundu. 

“Ne oluyor burada?” 

Karahan’ın önden koşmasıyla digerleride ardından geldi. Kısa bir an Hare ile göz göze geldi Karahan. Kızın masum ve anlamsız bakışları teğet geçerek Fatih’in yanına varıp diz çöktü. Eliyle adamın iki omzunu tutup sarstı. 

“Fatih.” 

Fatih etrafında ki hiç bir sesi duymak istemiyordu. Başını iki yana salladı. “Değilim.” Dedi. 

Böylesi bir durumla ilk defa karşılaşan Karahan da en az Hare kadar şaşkındı. 

Hare’nin omzuna elini koyan Rüzgâr kardeşini kendine çevirdi. “Ne oldu Hare?” Rüzgâr’ın endişeli bakışları Hare’nin dolu gözleriyle buluştu. Abisine hızla sokuldu. “Abi ben bilmiyorum. Tartışıyorduk. Birden garipleşti. Anlamadım.” Daha fazla taşıyamadığı göz yaşları yanaklarına süzüldü.

Birden ne olmuştu da Fatih bu hale gelmişti. Karahan Fatih’i sertçe sarstı. Olmadı. Ellerini kulaklarından tüm gücüyle çekti. “Kendine gel!” Diye kükreyen adamın sesiyle tuttuğu nefesini bıraktı Fatih. 

“Bana bak Fatih! Hemen şimdi aç gözlerini!” 

Karahan’ın ultimatonuyla kolları dizlerine düştü. Başını gökyüzüne kaldırdı. Gözleri hala kapalıydı. “Ben aptal değilim.” Fısıltı gibi dökülen cümleyle Karahan dişlerini sıktı. Başını eğerek gözlerini sıkıca kapattı. 

Ela’nın bıraktığı enkaz, geçen zaman da kendini  yenilememişti. Fatih hala yıkıntı altında can çekişiyordu. İyiyim, derken hep yalan söylüyordu. Değildi. Hiç iyi değildi. Sadece kendini gizliyordu. Yaşıyor olsaydı tekrar öldürecek kadar öfkeyle dolmuştu Karahan. 

Başını kaldırıp zindan dan farksız olan bakışları Fatih’i buldu. “Değilsin! Bunu sende biliyorsun. Etrafındaki herkeste biliyor. O yok artık. Onunla ilgili hiç bir şey de yok. Sana onu söyleyen de o değil! O Hare ve sadece laf olsun diye söyledi.” 

Nazlı ağlayarak izlediği sahneye yüreği daglanmıştı. Bir kadının bir adamı ne hale getireceğinin en gerçek örneğiydi Fatih. Dayanamadı. Fatih’in yanına çöktü. 

“Hadi Fatih, kendine gel. Elbette o dedi diye öyle biri değilsin. Sen bizim için kıymetlisin. Sen olmasan ne olur bizim halimiz.” 

Kendini bir anda nasıl kaybettiğini bilemiyordu. Bir anda Hare’nin ağzından dökülen kelime onu  geçmişe götürmüştü. Kızın hiç bir suçu günahı olmadığını da biliyordu. Bu sözü duymayı neredeyse üç koca yıl olmuştu. Hemde bir kadının ağzından kendi için dökülenini…

Başını yavaşça indirdi. Abisinin simsiyah gözleriyle kesişti. “Özür dilerim.” 

Asıl özürleri kendi dilemek istiyordu Karahan. Ne kadar kötü olursa olsun, her ne kadar Nazlı’nın canına kast etmiş biri de olsa yaşamasına ve cezasını Fatih’in kesmesine izin vermeliydi. 

Fatih bir gün bile ‘neden’ diye sormamıştı. Keşke sorsaydı. Sorsaydı da Karahan ona aşkı anlatsaydı. Gerçek aşkın sana böyle birseyi asla yapamayacağını…

Fatih her şeyi içinde yaşıyordu. Tek bir kelimesiyle dahi kimseye yük olmuyordu. Bu da Karahan’a ikinci bir ızdıraptı.

Ayağa kalktı. Ardında bir kadın vardı. Onu bilmeden bu hale getiren kadın. Ne halde olduğunu merak ediyordu. Ama şuan için yüz yüze gelmek istemiyordu. 

“İyi misin?” 

Nazlı’ya çevirdi başını. “İyiyim abla, gitmek istiyorum müsadenizle…” bacakları güçlü bedenine tezat zor hareket ediyor olsada kimseden cevap yada soru beklemeden aracına bindi. İçindeki karanlıkla gecenin karası arasında kayboldu. 

Abisinin omzunda ağlayan kızın yanına vardı, Nazlı ile Karahan. 

“Rüzgâr bizi biraz yalnız bırakır mısın?” 

“Elbette.” Nazlı’nın istediğini kırmadan kardeşini kollarından çıkardı. Eve doğru yürüyen kızların ve Nihat’ın peşinden yürüdü. 

“Karahan abi ben anlamadım gerçekten her zamanki tartışmalarımızdan biriydi.” 

Hare’nin içli içli konuşması Karahan’a dokunmuştu. “Sakin ol Hare. Senin bir suçun yok. Yalnız bir daha aptal kelimesini Fatih’e asla  kullanma, lüten!” 

Hatayı nerede yaptığını şuan idrak eden Hare şaşkınca baktı karı kocaya, “ben… ben anlamadım.” 

Nazlı kızın koluna elini yasladı. “Sen sadece kullanma canım. Fatih’in o kelimeye hassasiyeti var.” Dedi. 

“Ama neden?” 

Karahan, “Sana söyleyebileceğimiz sadece, kullanma! Eğer anlatmak isterse bir gün ondan dinleyebilirsin. Artık üzülme senin gerçekten hiç bir suçun yok.” 

Aklı karışan Hare gözlerini ayak ucuna indirdi. 

“Gel sana sakinleştirici bir çay yapalım.” 

“Hayır teşekkür ederim abla. Artık gideyim. Herşey için özür dilerim.” Aracına binerek Fatih’in kaybolduğu karanlıkta ilerledi. 

Arabamın ardından bakan Nazlı ve Karahan birbirlerine sarıldılar. 

“Bu kötü oldu ha Karam.” 

“Bence iyi oldu Nazlı’m.” 

Kaşları çatık halde kocasına döndü. 

“Nasıl yani?” 

Karısının şaşkınlıkla acılan minik dudaklarına bir öpücük bırakan Karahan kolunu Nazlı’nın omzuna atıp eve yönlendirdi. 

“Bir yerden başlamak lazımdı.” 

“Bende onu diyorum işte başlangıç kötü oldu.” 

“Aslı gibi düşün.” 

Nazlı deveye hendek artırsa bile onun gibi tilkileri kepçeyle kovalayabilir miydi? 

“Sence bu mümkün mü?” Diyerek kahkaha attı. 

“Haklısın güzelim. O zaman şöyle söyleyeyim. Fatih’in geçmişini öğrenmek için deli olacak. Sonunda da Fatih’e deli olacak. Bahse var mısın?” 

“Yokum. Ben bilmem beyim bilir.” 

Karısının kulağına eğildi. “Gecede böyle söylemeni bekliyorum.” 

Nazlı göz devirdi. “Nerende saklıyorsun bu ateşi be adam defol git.” Kocasının kolunu omzundan atıp eve girdi. 

Karahan ardından sırıtarak baktı. “Bende bilmiyorum hatun, seni görünce alev alıyor.” 

Arabasına binip anayola çıktı çıkmasına ama eve gitmek istemiyordu. Fatih’i o şekile kendi getirmişti; ve içinde insancıl tarafı can veriyordu. Gitsede uyuyamayacağını biliyordu. 

Bir gözü yolda yan koltukta duran çantasından telefonunu aldı. Bilirse o bilirdi. Numarayı çevirip koltuğa bıraktı telefonu. 

Aracın içinde yükselen ses hayatla son derece barışık olan kadının sesiydi. 

“Buyur şekerim.” 

“Aslı abla!” 

“Abla deme bana! Sana kaç kere söyledim. Anladık yarın doğum günüm otuz oluyorum neden yüzüme vuruyorsun hee…” 

“Ay ol ne olacak? Her kadın otuz yaşına basar, ayrıca sen cıtırsın. Kim demiş otuz diye on sekizsin ablam.” 

“Baka yine abla diyor, Hare gece gece beni yola düşürme gelir saçını başını yolarım. Abla yok! Hare abla yok!” 

Aslı ile baş edemeyeceğini biliyordu da şansını denemek istemişti. 

“Peki Aslı.” 

“Hah şöyle yola gel. Hayırdır…” 

“Aslı ben bilmeden bir hata yaptım. Bana Fatih’in adresi lazım. Nerede evi?” 

Telefonun diğer ucundaki Aslı koltuğa oturup arkasına yaslandı. Hata ve Fatih. 

“Ne yaptın ki?” 

Hare sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. “Biz tartışıyorduk. Her zamanki gibiydi. O bana ben ona üste çıkma çabasında ağzımıza geleni…” elini direksiyona vurdu Hare. “Off ben ona aptal dedim. Ne olduğunu anlayamadan garipleşti. Bildiğin adam gitti yerine çocuk geldi. Anlatamıyorum Aslı çok farklıydı.” 

Derin bir nefes aldı Aslı. Fatih’in bitmeyen derdiydi. Üzülmüştü. En derinden. 

“Anlıyorum ben tamam.” Diye mırıldandı. 

“Ben neden anlamıyorum? Karahan abi de hiç bir şey demedi. Fatih o şekilde kalktı gitti. Ben bu geceyi sabah edemem Aslı bana adresi ver gideceğim ve konuşacağım.” 

“Ona bir daha Aptal deme!” 

“Tamam o kısmı Karahan abi söyledi. Bir bok anlamadım ama sanırım beni aşan bir şey. Bana adres lazım.” 

“Ne diyeceksin Hare? Neden görmek istiyorsun. Belkide bu gece seni görmek istemeyecek.” 

“Olabilir. Ben gitmek istiyorum. Adres…” 

“Kapat lan bekar adamın evine gitmek için can atıyor Fatih seni ısırsında gör ebenin lastikli donunu.” 

“Aslı bekliyorum acele et.” 

Kapanan telefonun ardından ayağını gazdan çekti. Yavaşladı ve adresin gelmesini bekledi. Bir dakika bile sürmeyecek zamanda gelen mesaja baktı. 

“Süper!” 

Yakında olan adrese kırdı direksiyonu, on dakika sonunda rezidansın otoparkına soktu aracını. Arabadan inmekte ve girişe gelmekte tereddüt etmedi. Görevli kime geldiğini sorduğunda Fatih Kırımlı adını verdi. 

Görevli Fatih’e haber vermek için aradı. Hare adamı inceliyordu. Eğer kendisini yukarı göndermesine izin vermezse Fatih’e yapacağı işkenceleri aklında sıraya koyuyordu. 

“Buyrun hanımefendi. On beşinci kat, No 40.” Fatih’e yapacağı işkenceleri kenara iteleyerek asansöre bindi. En azından iyi olduğunu görürse rahat rahat uyurdu. Ne olduğunu şuan için kimsenin anlatmayacağına emindi. Yalnız deli gide merak ediyordu. 

Bir saat önceki Hare olacaktı da buraya gelecekti. Rüyasında görse hayra yormazdı. Başını asansörün cam duvarına yasladı. Gözlerini kapattı. Gördükleri rüyadan çok fazlası kabustan ötesiydi. Fatih’i her zaman sağlıklı, dediğim dedik, kararlı duruşuyla dahi kendini belli eden biri olarak tanımıştı. Yarım saat önce karşılaştığı adam Fatih değildi. O adamı tanımıyordu. 

Kapı açılınca yeride doğruldu. Hiç tereddüt etmeden etrafına bakınıp numarayı aradı. Kırk numara yazısını görür görmez hızlı adımlarla ilerledi. 

Zile basarak sabırsızca beklemeye başladı. On beş saniye sürmeyen kapının açılması Hare’ye çok uzun gelmişti. 

Hiç ezilip büzülemezdi. Buraya vicdan yaparak gelmişti; ama kendini küçükte düşüremezdi. Kapı açılınca kravatı çıkmış üstten bir-kaç düğmesi açılmış gömleği gördü. Kaldırsana kızım gözlerini, diye kendine emir verdi. 

Bakışları ürkekçe Fatih’in gözlerini buldu. Boş bakıyordu. Birazda yorgun. Cazgırlığa vurarak teklif beklemeden içeri girdi. 

“Ağaç ettin beni.” Kapıyı Fatih’in elinden alarak kapattı. Birbirlerine öylece bakıyorlardı. Fatih kızın buraya neden geldiğini sormak istesede vazgeçti. Hare’nin gelişine ciddi manada şaşkındı. 

“Bitmeyen kavgayı tamamlamaya geldin sanırım.” 

Hare elini ensesine götürüp dağılan saçlarıyla ilgilendi. Ne demesi gerektiğini toplamak için zaman kazanmaya çalışıyordu. Elini ensesinden  çekti. “Tamam. Açık olayım. Ben ne yaptığımı bilmeden hata yaptım.” 

Kızın karmaşık ve kıvranan hali Fatih’te gülme istediği uyandırmıştı. Şimdi gülecek olsa Hare ortalığı yıkardı. Salona doğru ilerledi. Kıza sırtını dönünce sırıttı. 

Peşinden giden Hare devam etti. “Sanırım ben seni karşımda sürekli küstahça konuşurken daha çok seviyorum. O halin hiç hoşuma gitmedi. Garipti yani… sen değildin. Ben ne yaptım bilmiyorum ama eve gidip hiç bir şey olmamış gibi uyuyamazdım. Vicdan taşıyorum. Sonuçta insanım. Gerektiği yerde sivri dilimi sana sokmaktan onur duyarım o ayrı tabiki…” 

Ferah salonda geniş koltuğa oturan adama ayakta havadan baktı. Başını koltuğun arka kısmına yaslayan Fatih Hare’yi can kulağıyla dinliyordu. ‘Sanırım ben seni karşımda sürekli küstahça konuşurken daha çok seviyorum’ dediğini atlamadan dinledi. 

Ne başını kaldırdı. Ne gözlerini açtı. “Nasıl seviyorsun beni?” 

Fatih’in sorusuyla yüzü şaşkın bir hal alan Hare, ” Buyur…” diyebildi. 

Fatih’in yukarı kıvrılan dudaklarını farketti Hare. Kendini rezil kepaze gibi hissediyordu. Sinirle kısıldı gözleri. Ellerini beline yerleştirdi. Ayağına çok yakın duran Fatih’in ayağına stelettosunun ucuyla tekmeyi bastı. 

“Kes şunu! Ben buraya el vicdan diye geldim. Görüyorum ki beyin keyfi yerinde… küstahlığı da aynen devam. Bende hata ne geliyorsun gerizekalı git evine yat.” Hem Fatih’e hem kendine bir güzel saydı. Başını kaldırıp Hare’ye baktığında kızın öfkeden kuduran hali onu daha da eski haline getirmeye yetmişti. 

Bu kızla hayat gerçekten eğlenceli olacaktı. Bir saat kadar önce ne hale sokmuştu; şimdi ne hale? 

Hare’nin kendine uzattığı parmağa kaydı gözleri. 

“Sen bana gülemezsin! Ben sana gülerim.” Diyerek tehdit eden kızın havadaki elini bileğinden yakalayarak yanındaki boşluğa çekti. Ayağındaki topuklu ayakkabı ile tek tur döndü ve küçük çığlığı ile Fatih’in yanında yerini aldı. 

“Biraz susmayı denesen…” oldukça yakın durduğu yerden dudaklarını birbirine bastırdı. 

“Neden deneyecekmişim?” 

“Çok konuşunca çok akıl alıcı olduğunu söyleyen oldu mu?” 

Fatih’i eski kıvamına getirdiğini anlayınca gülümsedi. Fatih çekilirse bu şekilde çekilirdi. Neydi o hali?.. aklına gelince gözlerini bulut kapladı genç kızın. 

“Özür dilerim.” Fısıltıyla ağzından fırlayan sözler kalbinden geçenlerin kısa ve net özetiydi. Özür dilemesini hiç tahmin etmeyen hatta beklemeyen Fatih bakışlarını önüne çevirdi. Elleriyle yüzünü sıvazladı. 

“Özür dileme! Seninle bir ilgisi yok.” Ayağa kalkıp ellerini cebine soktu.  Gerçekten de Hare ile hiç bir ilgisi yoktu. Nereden bilebilirdi ki!? Onun için basit bir kelimeden ibaretti. Hare de ayağa kalkıp karşısında dikildi. Kollarını göğsünde bağladı. 

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum ama belliki senin için önemli. Dilimle seni kızdırmak isterim kırmak istemiyorum. Biz bu şekilde anlaşıyoruz.” Fatih’in yüzünün her santiminde gezen bakışlarıyla kollarını çözüp az önce koltukta bıraktığı küçük çantasına uzandı. 

“Yarın kaldığımız yerden devam ederiz Kırımlı. Artık gitsem iyi olacak.” Fatih’in havalanan kaşlarını görmezden gelerek adım attığında yavaşça kolundan tutuldu. Gözleriyle beraber başını da bıkkınlıkla yana devirdi. 

Şimdi, sayıp sövecek hali de yoktu. İsteği hiç yoktu. Oldukça hareketli bir gün geçirmişti. Günün neredeyse yarısını da Fatih ile beraber geçirmişti. Artık evine gidip uyumak istiyordu. 

Kulağından başlayıp yanağını yalayıp geçen sıcak nefesle gözlerini korkuyla açtı. Kalbinin bir an en hızlı ritimde attığına şahit oldu. 

“Bu geceyi benimle geçirmek istemez misin?”

&