Eylül 14, 2020

33. Daha Güzel Olacak

ile payelll

 

 

Ellerini cebine atan adam bahçenin ücra bir kösesinde kadınını izliyordu. Yazın son günleriydi artık. Ama karısı baharda açan hanımeli gibiydi. Etrafına ahenk katıyordu. Yakına ulaşınca kokusuyla büyülüyordu. Kalbinin, göğüs kafesini delerek çıkmak istemesi neyin nesiydi? Göremediği kelebeklerin konması? 

Aşk bu muydu? 

Ciddi ciddi kendini tartıyordu. Bu güne kadar nasıl nefes almıştı? Etraf bu kadar renkli miydi? Yaşam enerjisi denilen zindeliği her yanında hissediyor olmasını; incecik beli, uzun saçları, uzun boyuyla ve yeşil göz bebekleriyle bu kadından aldığına şaşırıyordu. Hare varlığı ile tek başına bir dünya idi Fatih için. 

Ve şimdi defile adı altında kendi düğünü hazırlayan kadına uzaktan gülümsedi. Karısında olan bakışlarını çekmek zorunda kalmıştı. Hare buradayken gidip gelinliği görmesi gerekiyordu. Azra; son halini görmelisin, dediğinden beri aklı gelinlikteydi. Hare’yi görünmeden bahçeden ayrıldı. Dört gün sonra bu bahçede düğünleri olacak ve uzun bir tatile çıkacaklardı. Ve Hare bunların hiç birini bilmiyordu. 

“Abla burada bir gariplik mi var?” Eliyle çenesini sıvazlarken gelinliğin ön detaylarına göz atıyordu. 

“Ha orası mı? Yok canım, son rutuşlar kaldı. Ah ne yorulduk kaç gündür bilsen. Beş kişi günlerdir mesai yapıyoruz.” Azra, adamın dikkatini anında üzerine çekerek ön detaydan uzaklaştırdı. 

“Hakkınızı nasıl öderiz bilemiyorum. Çok teşekkür ederim.” Fatih detayı unutup Azra’ya dönmüştü. Tekrar göz ucuyla döndü. “Harika olmuş ellerinize sağlık.” 

“Ne demek kardeşim, her şey siz mutlu olun diye. Otelde işler nasıl?” 

“Tüm hızıyla devam ediyor. Defile diye kendi düğününü hazırlıyor ama sonunda başıma platformu söküp atmazsa iyidir.” 

“Yok yapmaz. Bence gözü dönecek. Keşke önce yapsaymışın diyecek.”

“İnşAllah.” 

Karısını özleyen adamın derdi masum bir kaç öpücüktü. Dili damağı Hare diye yalvarıyordu. Yanındaki kadını özler miydi, hiç insan? O, özlemişti. Bilmediği düğünü hazırlamak için canla başla çalışıyordu. İki parmağı arasında döndürdüğü telefonu sonunda durdurdu. Herşeyim, yazan numaraya dokundu. 

Çaldı… çaldı… açılmadı. İnleyerek başını koltuğuna vurdu. “Ne var burada, koca mı var ne var? İnsan bir gelir bir görür. Özlemedin mi Kara zalim?” Söylenerek yerinden kalktı. “İş te iş.”  Bahçeye açılan kapısından çıktı. Bulacağı yeri bildiğinden emin adımlarla yürüdü. 

Hare çalışanların tepesinde bik bik edip duruyordu. “Hayır o, oraya değil. Evet onu oraya monte edin.” 

Dirseğinden tutulup arkasına döndürüldüğünde şaşkındı. Ama kocasının bakışlarına daha şaşırdı. “Ne oldu, hayatım?” 

“Sen yoksun. Daha ne olsun? Burnumun dibinde çalışıyorsun ama uğradığın falan yok.” 

Çocuk gibi alınmış surat ifadesiyle konuşan adama kahkaha atmamak için yanağının içini ısırdı. “Kıyamam, sen beni mi özledin? Eline şeker mi istiyorsun, Fatih? Bu surat ne?” 

“Sen beni hiç özlemiyorsun ama. Şeker istemez,” gözüyle odasının yönünü işaret etti Fatih. “Odama gel anlatayım.” 

“Olur, dosyaları da alayım mı?” 

“Gerek yok.” Kadını kolundan kibarca kendine çekerek yanında yürüttü. “Bıraksana, işlerim bitmedi.” 

“Dünyanın işi bitmez, güzelim. İki dakika meşk edeceğiz.” 

Hare yan yan baktığı adama ona hissettirmeden gülümsedi. “Olur mu ama iş önemli. Meşk sonra ederiz.” Fatih’in elinden kurtulup bir adım arkasına attı ama Fatih yakaladığı gibi omzundan sıkıca sardı. “Meşk dediğin şey randevu ile olmuyor. Özleyince kendi geliyor.” Odanın kapısından içeri soktuğu kadının dudaklarına yapışacakken karısı ondan önce davrandı. 

Öpmekle gülümsemek arasında kaldı Fatih. “Ay özlemişim bir den fark ettim. Öpeyim mi?” 

“Odama mı çıksak ki?” dedi Fatih ışıldayan göz bebekleriyle. “O kadar uzun boylu değil.” Kendini kocasına iyice yakıştırmıştı. Kollarını adama doladığında aynı şekilde sarmalanmıştı. 

“İyi akşam evimize gidelim.” Eğer aklında karısına yapacağı sürpriz olmadaydı, elinden kimse alamazdı onu. Sabır, diyordu kendine, sabır. 

“Döneceğim yakında. Biraz daha özlersin, vallahi bende seni özlüyorum. Bu hafta bitsin, geleceğim.” 

Boynunu kabul edermiş de acı çekermiş gibi yana yatırdı Fatih. “Peki, öyle olsun. Gel o zaman.” Hare’nin dudaklarına kendini bastırmasıyla kadın kendini masaya yaslamak zorunda kalmıştı. Dokundukça özlemi artan aşıkların ateşi yükselirken Hare zorla aldı kendini kocasından. 

“Bilemedim şimdi, dönsem mi?” dedi adamın dudağının kenarına ufak buseler bırakırken. Fatih’in beyin hücreleriyle oynadığını bile bile her dokunuşta daha da ateşliydi. Bu hoşuna gidiyordu. Kocası ufak çaplı işkenceler içindeydi. “Yok. Ben sabırlı adamım. Kal bir kaç gün daha. Seni daha çok özlemek, Hare diye kavrulmak istiyorum.” Bir kaç gün daha kalması gerekiyordu, Hare’nin. 

“Olur.” Kocasına en acılı ve verici öpücüğünü bırakarak geri çekildi. “Hadi ben kaçtım. Sana bol yangınlı günler.” Kapıyı çekmeden kırptığı gözüyle kocasına daha nasıl iskence edecekti ki? 

Kapıdan çıkıp giden kadının ardından bakarken iç çekti. “Daha çok nasıl özlenir, diye sormuyorsun.” 

Annesinin telefonu üzerine otele geçmeden önce kendine verilen adrese doğru yola çıkmıştı. Dayısının evi olduğunu da eklemişti Nisa. Ama neden çağrıldığını bilmiyordu. Annesi detay vermemişti. Arabayı evin bahçesine park ettiğinde başını kaldırıp büyük ve görkemli eve baktı. 

Bu ev o adamındı. Hayatını karartan, annesinden ayıran, bebeğini öldüren adamın eviydi. Bir an geri dönmek ve içeriye girmek arasında bocaladı. Neden sonra vazgeçti. Küçük bir çocuk gibi davranmayacaktı. O yoktu artık. Nefret etmek için bile zaman bulamadığı adamın evine girecekti. Annesi girmişse o da girebilirdi. 

Kapıyı açan genç kıza, adını söylediğinde hemen içeri davet edilmişti. “Buyurun efendim size eşlik edeyim. Herkes çalışma odasında.” Fatih genç kızı takip ederken gözlerini evin içinde dolaştırmaya başladı. Kasvetli bir şatoyu andırıyordu ev. Koyu tas duvarlar ve yine koyu renk mobilyalar iç sıkıcıydı. 

Hizmetli kapıyı hafifçe vurup açtığında kenara çekildi ve Fatih’i içeri girmesi için yönlendirdi. Kuzenleri, kardeşleri, dayısı, yengesi, ve anne babası bir anda ayağa kalkmış ve ona ‘hoş geldin’ demişlerdi. 

Bu evden bir an önce çıkmalıydı. Ruhunu sıkıyordu sanki ev. Her yer koyu renkti. Kravatıyla oynadı. Biraz gevşetmeye çalıştı ama pek faydası olmamıştı. Yerlerine tekrar oturan ailesine bakındı. 

“Evet, neden toplandık?” diye sordu. Ne kadar erken öğrenirse o kadar çabuk çıkabilirdi. 

Masanın başında oturan dayısı Ahmet bey; Yakup Şahkıran’ın vasiyeti okundu” dedi. 

“Peki bundan bana ne?” diye sordu kibarca. Adamın kendine bir şey bırakmış olması imkansızdı. Bırakmış olsa bile Fatih beş kuruş almazdı. “Her şeyini bana bırakmış olamaz,” dedi gülümseyerek. 

“Zaten bırakmamış oğlum.” dedi Nisa. 

“Sorun nedir o zaman?” 

Ahmet, “Herşeyi bana bırakmış. Ne eşime, ne kızlarıma, ne de bir başkasına.” 

Fatih hala bir şey anlamış değildi ama daha fazla soru sormak istemedi. Ne duyacağını bekledi. 

“Fakat ben bunu kabul etmedim. Herşey üzerime geçtiğinde kızlarım ve sizin yani  dört kardeş adına pay edeceğim.” dedi Ahmet. 

Sait, “Buna gerek olmadığını söyledim Ahmet. Benim yeterince param var. O paraların çocuklarıma kalmasını istemiyorum.” dedi. Nisa da kocasına katılıp elini sıktı. “Sait’e sonuna kadar katılıyorum Abi. Benim oğlum bile tek başına biz kadar ediyor. Hayatımızı mahvetmiş adam babam bile olsa bir kuruşunu bile istemiyoruz.” 

“Yapma Nisa! Onun istediği buydu zaten. Holdingin her kuruşunu kızlarım ile ben birlikte kazandık. Hepiniz biliyorsunuz ki pis işlerinin holdingin geliriyle bir ilgisi yok.” 

“Değişen bir şey yok Ahmet. Para kirli veya temiz… Sen kazandın zaten senin ve kızlarının hakkı. Bizimle hiç ilgisi yok. Vazgeç! Biz bir şey istemiyoruz.” dedi Sait. 

“Ben istiyorum.” dedi Fatih. Anne ve babasını inanmaz bakışlarını üzerinde topladı. “Neyse hepsini istiyorum. Senin için de uygunsa.” dedi dayısına dönüp. 

Ahmet gülümsedi. “Elbette ne varsa yarısı sizin. Ben ne kadar Şahkıran isem annen de öyle. Yaşananlar bunu değiştirmiyor.” 

“Fatih.” dedi Nisa. İçerik ve soru barındıran sesiyle annesine döndü Fatih. “Merak etme boğazındam geçmez o para. Yetimhane açacağım. Yaşasa en çok buna öfkelenirdi sanıyorum. Benden nefret ediyordu. Bu da onun diyeti olsun.” 

“Sana vereceğim parayla bir değil, onlarca yetimhane açabilirsin. Bende sana yardım ederim. Kızlar da yasal işlemleri halleder.” diyen Ahmet’e kızlar da katıldı. 

Ekin, “Tabii ki.” dedi. 

Fatih ayağa kalktı. “Yengecim,” dedi Nihan’a bakıp. 

Fatih’ten ilk ‘yengecim’ sözüyle içten içe sevgisi kabaran Nihan kocaman gülümsedi. “Efendim canım?” 

“Bu ev.” dedi ve durdu etrafına bakındı. “Neden bu kadar kasvetli?” Yengesinin üzerindeki beyaz pantolona ve turkuaz gömleğine baktı. “Sizi hiç yansıtmıyor sanki.” 

Nihan derin bir iç geçirdi. “Rahmetli…” dedi. “Hiç bir şeye karıştırmazdı beni. Dayına olan aşkım olmasa yıllar önce kızlarımı da alıp kaçmıştım buradan.” dedi hüzün çöken yüz hatlarıyla kocasına baktı. 

Ahmet ayağa kalkıp karısının yanına gelip oturdu. Elini elinin içine aldı. “Hala genç sayılırız değil mi? Ne zaman istersen gideriz bu evden. Yaşayacak daha çok zamanımız var.” Nihan minnetle gülümsedi. Başını adamın omzuna dayadı. “Hayır başka ev istemiyorum Ahmet. Ama evi baştan sona yenilemek çok eğlenceli olacak. Yıllarca bir vazonun bile yerini değiştirmek nasip olmadı. Acısını çıkarmak lazım.” 

Ahmet gülümseyerek elini sıktı kadının. “Sen nasıl istersen. Bu hali içler acısı gerçekten.” 

“Biz boşuna kaçmadık bu evden. Bir zincirimiz eksikti kuzen.” dedi Meriç ayağa kalkıp Fatih’in yanına geldi. 

“Düğün varmış hiç söylemiyorsun. Halam demese bilmeyeceğiz. Bizi çağırmayacak mısın?” diye de ekledi Meriç. 

İşaret parmağını dudaklarına götürdü Fatih. “Sesiz ol. Yerin kulağı var. Gizli yapıyorum. Hare’nin bir şeyden haberi yok.” 

“O nasıl oluyor?” diyen Ekin de yanlarına geldi. Fatih yaptığı çılgınlıkları ve yapacaklarını bir bir anlattığında Meriç ayağa fırladı. “Aman Allah’ım!” dedi. 

Hepsi başlarını kaldırmış Meriç’e bakmıştı. “Ne oldu?” dedi Fatih.  

“Ne olacak Fatih, elbisemiz yok.” 

Aybüke ve Ayperi kendilerini tutmayıp kahkaha atınca Ekin de güldü. Anneler ve babalar da… 

“Var var merak etme. Onu da hallettim.” Fatih’e dönen şaşkın gözlere tek kaşını kaldırıp ‘benim adım Fatih’ edasıyla bakındı. 

“Defile adı altında olacağı için Hare’nin çizdiği elbiselerden giyeceksiniz. Ne diyorlar ona?” dedi aklına gelmeyen ismi düşündü. 

“Nedime.” dedi Ekin. 

“Hah, ondan işte.” 

“Vay canına,” dedi Ferid. “Abi senin içinde bir Romeo yatıyor.” 

Ayperi burun kıvırdı. “Senin içinde de Don Juan,  Abi. Bakta örnek al.” 

Ferid elini uzatıp kızın sarı saçlarını eline dolayıp aşağı çektirtirdi. “Anne.” diye  cırlayan Ayperi’ye bakan Fatih içinden taşarak dışarı çıkmak isteyen abi sevgisiyle başa çıkmaya çalıştı. Önce biraz gülümsedi. Ama ardından sesinin tonunu ayarladı. “Ferid, bırak kızı.” dedi. 

Dişlerini sıkan Ferid, kardeşine başını salladı. “Görüşeceğiz seninle küçük peri. Abime dua et.” dedi kızın saçlarını bırakırken. Ayperi rahat durmadı. Yerinden kalkıp Fatih’in yanına koşup oturken Ferid Abine dil çıkardı. 

Nisa’nın izlediği tablo gözlerinin dolmasına ama aynı zamanda da gülümsemesine neden olmuştu. “Çok şükür Allah’ım” diye mırıldandı. Elini tutup aynı duyguları paylaşan kocasının da dolu dolu gözlerine baktı. “Çok şükür sevdiğim, çok şükür.” dedi Sait. 

Atabey malikanesinde büyük masa da yan yana oturan Hare ve Fatih neden bu halde olduklarını bilmiyorlardı. Karşılarında Rüzgâr ve Karahan Abilerini ellerini ceplerinde önlerinde birer dosya ve kısık gözlerlerine neden hedef olduklarını birazdan anlayacaklardı da başlarına ne gibi bir şeyin gelecegini de pek bilmiyorlardı. Birbirlerine kaş işaretiyle ‘ne oluyor?’ diye sordular. İkiside yine yüz hatlarıyla bilmediklerini anlattılar. 

“Bırakın bakışmayı.” dedi Karahan. 

“Abi ne oldu, bizi neden buraya diktiniz?” dedi Fatih. 

Rüzgâr masanın üzerindeki- kendi önündeki- dosyayı Hare’ye doğru itekledi. “Bu ne demek oluyor Hare?” 

Ne yapmış olabileceğini düşündü Hare. “Ne ki bu Abi?” dedi suçlu edasıyla. 

“Evlendiğin günden bu güne kartlarına ve banka hesaplarına dokunmamışsın. Bu Ne demek oluyor?” 

Hare yutkundu. Gözlerini kaçırdı. Bunun bir sorulacağını biliyordu. En azından tahmin ediyordu. Kocasıyla çiftlikte kaldıkları gece yaptıkları plandı bu. Kocasının o geceki sözleri doldu zihnine. 

“Abilerinin ikisinin de kartlarına ve banka hesaplarına el sürmeyeceksin. Birini kullanasan diğeri ‘neden ben’ diyecek sana. İkisinden de gelecek hiç bir şeyi kabul etmeyeceksin. Birini alsan diğeri ‘neden ben’ diyecek yine. Topu bana atacaksın. Ben halledeceğim.” 

“Şey…” dedi. “İhtiyacım olmamıştır.” 

Fatih dahil olacaktı ki Karahan sürdü dosyayı kızın önüne. “Ya benim sana açtığım hesap! Ya kartlar, hiç harcama yapılmamış.” dedi ve Fatih’e döndü. “Bana bak sen mi doldurdun bu kızı?” 

“Evet.” dedi Fatih arkasına yaslanırken. “Size ihtiyacı yok. O bir Kırımlı.” 

“Karahan bu kaşınıyor.” dedi Rüzgâr dişlerini gıcırdatıp. 

“Kaşırız bizde. Kardeş kavgası mübahtır. Bu şimdi karışlıkta veremez. Sana da vermemişti.” 

“Abartmayın.” dedi Hare göz devirip. “O haklı. Benim kocam o. Hem ben kendi paramı kazanıyorum. Neden sizin paranızı alayım?” 

“Biz kimin için çalıyoruz Hare?” dedi Rüzgâr. “Sizin için. Tabii ki alacaksın.” 

“Abin doğru söyledi.” dedi Karahan. 

“Ya Abi, eşleriniz çocuklarınız var. Gidin onlar için çalışın. İhtiyacım olsa zaten alırdım.” dedi Hare. 

“Biz anlamayız Hare. Kullanacaksın!” dedi Karahan. 

“Kullanamayacak,” dedi Fatih. 

Abilerin sert bakışlarına tabii oldu. “Hanginizin gönlünü edecek? Cüzdanından kart çıkarırken ‘acaba hangi Abimin gönlünü yapsam’ diye mi düşünecek. Ben yaşıyorum. Ben varken çok dert etmeyin.”

Karahan dişlerini sıktı. Rüzgâr’ın da çene kasları gerildi. Rüzgâr’ın, şah damarı kabardı öfkeden. “Doğru konuş lan!” dedi Karahan. 

“Çok şımartmışsın bunu. Al, tepemize çıktı. İndir şimdi indirebilirsen.” dedi Karahan’a dönen Rüzgâr. 

“Ben ve şımarmak!” diyerek güldü Fatih. “Elinizi vicdanınıza koyun da düşünün. Nazlı ablam Yiğit Abiden mi alıyor parayı? Duru abla senden mi alıyor? Neden sizden alsın ki? Kaldı ki aldı; Dediğim gibi hanginizi memnun edecek? En iyisinin bu olduğuna karar verdik.” 

Fatih’in haklılık payını buluyor olsalarda pek verecek gibi durmuyorlardı o hakkı. “Neyse,” dedi Karahan yüzünü yumuşatıp. “Size bir ev aldım. Ben bütün kardeşimlerime aldım. Sizede aldım.” 

Rüzgâr da sırıttı. “Bende bir ev aldım. Ayrıca yaşadığımız evi de ben kendim almıştım Karahan bunu atlama.” 

Göz devirdi Karahan. “Benden habersiz yapmasaydın ben alacaktım. Hem evin parasını Duru’nun hesabına yatırdım.” dedi gerilerek altta kalmadığını ifade etmek istemişti. 

Hare Abilerinin hallerine gülmek istemişti. Ama dudaklarını birbirine bastırmayı seçti. Arenaya çıkmış gladyatör gibiydiler. 

“Ben evimi kendim alırım, Abilerim. Hatta müsaade ederseniz geç olmadan gidip görsek. Merve bize uygun bu cevrede bir ev buldu.” dedi gülme istediğini bastırmak çok zordu o yüzden dudağının kenarı hafifçe yukarı kalkmıştı.  

“Fazla oluyorsun ama sen.” dedi Rüzgâr. “Bu ne özgüven?” 

“Ulan senin ağzınla burnunun yerini değiştirmek istiyorum. Ben sana böyle mi öğrettim?” dedi Karahan içten içe keyiflenerek. Kesinlikle o bir adamdı. Adam gibi adamdı. Kişilik sahibi biriydi. Bir kez daha gurur duydu. Fakat söyleme gereği duymadı. 

“Evet hayatım, evet.” diyerek yerinden fırladı Hare. Kocasını da kaldırmaya çalıştı.  “Çok merak ettim evimizi. Koş gidip bakalım. Ay delirdim vallahi. Havuzu var mı, havuzu? Bahçesi de büyük olsun.” Aklına gelen tüm şeyleri sırayla soruyordu ama aklında öyle bir ev olduğundan değildi. Bir an önce kaçmak içindi. 

Fatih’te yerinden kalktı. Yerinde kıpır kıpır eden kadının elini tuttu. “Bilmiyorum canım gidip bakalım bence de. Görüşürüz Abilerimiz.” 

Fatih normal adımlarla salondan çıkarken Hare adamı sürüklemek istemişti. “Koşsana be,” diye çıkıştı usul bir sesle. “Ecelimiz kapıda adam.” 

Fatih kocaman bir kahkaha attı. Keyfine diyecek yoktu. Hayatındaki herkesi ayrı seviyordu. Sevmek için yaratılmış gibiydi. Kalbinde hiç nefret beslememiş biriydi o, gidenlere inat. Su gibi içilesi bir kadına sahipti. Tıka basa sevgiyle doyurulmuş bir kalbi vardı artık ecel gelse ne olurdu?

“Ben öylesine söyledin sanmıştım. Bizim evimiz vardı zaten. Başka eve ne gerek vardı?” 

Aracı durdurdu Fatih. Karısına döndü. “Ömrümüzün sonuna kadar orada kalabilirdik ama daha ferah bir ev istedim.” 

“Bilemedim ki şimdi.” Hare başını aracın ön camına doğru eğdi. “Bu ev mi?” dedi sadece arka duvarı görünen beyaz yapıya baktı. 

“Bu olmazsa başkasına bakarız. Bende henüz görmedim. Merve baktı. Zevkli kızdır. İçeride olmalılar. Hadi inelim.” İkiside arabadan indi ve evin ön kapısına doğru el ele ilerledi. Pek ilgi çekici gelmemişti Hare’ye. Alan güzeldi. Abilerine de yakındı. Semt de iyiydi. Huzurun adresi gibi sessizdi etraf. 

Açık olan kapıdan içeri girdiler. Ev boştu. Eşyasızdı. Girişteki taşları sevmişti. Dinginlik vardı ışıltılarda. “Merve.” diye seslendi Fatih. Topuk sesleri kulaklara dolduğunda her zamanki Merve, elinde tabletiyle karşıladı onları. 

“Hoş geldiniz efendim. Buyurun lütfen. Size evi gezdireyim.” Önden yürüyen genç kızı seviyordu Hare. “Bu kızı seviyorum Fatih. Değişik bir ışığı var.” 

“Değişik biri olduğu kesin canım. Bu tempoya ayak uyduran nadir insanlardan.” diye fısıldadı Fatih. 

Evin içini gezmek için büyük salona ilerleyen Hare evin arka cephesi olarak dizayn edilen cam duvarlar ve önündeki havuza vurulmuştu. “Harika.” dedi. Bahçeye çıkıp eve başını kaldırıp baktığında  batan güneşin de etkisiyle ev masal gibi gelmişti. Karısına gülümseyerek bakan Fatih, Hare’nin eve hayran bakışlarıyla mutlu olmuştu. ‘Hangi abi bu mutluluğa engel olabilirdi ki? Fatih en doğrusunu yapmıştı kendince. 

“Beğendin sanırım.” 

“Bayıldım. Giriş biraz yavan gelmişti ama meğerse buraya şaklamışlar güzelliği.” 

“Üst katlara bakmayacak mısın?” 

“Bakayım tabii de bu bahçeyi çok sevdim. Odalar beni bundan caydırabilecek mi bilemiyorum.” 

“Sen de sevdin mi? Sonuçta tek başıma yaşayamayacağım.” dedi kocasına baktığında ‘beğensene’ bakışlarıyla kendine bakan kadına gülümsedi. 

“Beğendim. Ama döndüğümüzde ancak hazır olur.” 

“Sahi ya nereye gidiyoruz biz?” 

“Sürpriz.” 

Evlendikleri gün böylesine bir heyecanı yaşadığını anımsayamadı Fatih. Biraz da gizli bir iş çevirmenin heyecanına yordu. Karısını idare etmek her geçen saniye zor olmaya başlamıştı. AZENAS’tan uzak tutması bir yana otelde de gizlilik öncelikti. 

Aslı’nın ‘Sakin ol! O iş bizde’ deyip Zeynep ve Azra ile bakışmasına kahkaha atmıştı Fatih. “Öyleyse bu iş oldu da bitti bile.” demişti. Hare’nin bahçeden uzak durması için geliştirilen planın ilk parçasını işleme koymak için adım adım, elini arkada bağlamış olan Azra kıza yaklaştı. 

Hare bahçenin düzenine göz gezdiriyordu. “Bu merdivenin burada ne işi var ki? Kim koymuş bunu” kendi kendine söylenen kıza göstermeden gülümsedi Azra. Platformun önüne kurulan dört basamaklı merdivene bakıyordu Hare. 

“Ben koydurdum canım. Şimdi sen ve ben böyle protokolde oturacağız ya, çıkması kolay olsun istedim.” dedi Azra. 

“Niye burada oturuyoruz Abla? Arkada kızlara bakmak gerekmiyor mu?” 

“Onun için birini ayarladım. Bir koordinat. İşinde uzman. Çok yoruluyoruz ve hiç kendi defilelerimizi izleyemiyoruz Ablacım. Beğenmedin mi?” dedi Azra hafif bir dudak bükümüyle. Duydukları ona da mantıklı gelmişti. “Olur mu Ablacım, belki de iyi olur. Haklısın aslında.” dedi Hare. 

“Saol ortak.” dedi Azra saatine baktığında saatin altıya geldiğini gördü. “Akşam oluyor Hare. Üzerini değiştir. Saçlarını maşala ama. Sana çok yakışıyor. Bu senin ikinci defilen. Her şey çok güzel olmalı.” Azra gözlerini parlata parlata kızın da aklını çelmişti. Hare’nin bir an da gözlerinden şimşekler geçmişti. Elini kalbine koyan genç kadın iç geçirdi. “İsterse iki bininci olsun bu heyecan ilk gibi. Hemen gidiyorum.” Azra dan bir kaç adım uzağa gidince Azra seslendi. “Nerede giyineceksin?” 

“Kocamın odası var burada eşyalarımı bırakmıştım sabah. Orada olacağım bir saate dönerim.” derken arkasını dönmüş hızlı hızlı otelin içine doğru ilerledi. 

“Dönersin Ablam, dönersin.” diye mırıldandı Azra. Kızlara bakmak için arkasına döndüğünde zafer işareti yaptı. Hemen Fatih’i aradı. 

“Efendim.” 

“Neredesin?” 

“Odamdayım. Geliyor mu?” 

“Geliyor ne yapacagını biliyorsun.” 

“Biliyorum.”

Elindeki kartla kapıyı açtığı gibi yıldırım hızıyla odaya daldığında aklında olan ilk şey ılık bir duştu. Kartı ve telefonunu konsolun üzerine  fırlattığı gibi üzerindeki bluzdan kurtuldu. Saçlarındaki tokayı çekip serbest bıraktı. Eteğinin fermuarına eli gittiğinde aklını yerinden çıkaran ıslık sesiyle yerinden on santim havaya sıçradı. Eşliğinde attığı çığlıkla ellerini kendine siper ederek arkasına döndüğünde uzun odanın en dibinde bulunan yatağın üzerinde uzanan kocasını görünce omuzlarıyla birlikte tüm bedenini kendini serbest bıraktı. Korkunun böylesini de ilk defa yaşıyordu. 

Fatih atmaca bakışlarıyla ve kalp sektesine uğratan gülüşüyle karşısında hiç bir şey olmamış, az önce kadının aklını başından almamış gibi yatıyordu. “Yarabbim ne güzel yaratmış. Bana özel defile ha.” diyerek kahkaha atan adama konsolun üzerinde gözüne kestirdiği, dekoru tamamlayan matruşkayı eline aldığı gibi adama fırlattı. “Aklımı aldın koca bozuntusu.” diye bağırdı. 

Matruşkadan kurtulmak için yataktan aşağı atlayan Fatih hala deli gibi gülüyordu. Duvara çarpan obje içindeki bir kaç parçasıyla etrafa saçılmıştı. “Yanlış odaya girdim zannettim. Aklımdan neler geçti gerizekalı adam.” Üzerinde iç giyimiyle elleri belinde başına kadar gelen kadına bir şey diyemiyordu çünkü; hala gülüyordu. Kendini toparlayıp derin bir kaç nefes aldı. Suçlu gibi gözlerini kaldırdı. “Dua et eteği çıkarmana izin vermedim,” derken gülmekten yatağa yıkıldı Fatih. 

“Gülme!” 

“Tutamıyorum kendimi. O nasıl havaya zıplamaktı Hare?” 

Dişlerini sıkan kadın burun kemerini sıktı. Ve halini düşününce gülme istediği ona da bulaştı. “Manyaksın sen.” diye mırıldandı. 

“Dik alasıyım,” derken elinden tuttuğu kadını hızla yatağa çekti. Üzerine hafiften eğildi. Kadının çıplak teninde gezdirdiği parmaklarıyla ileri geri hareketler yaptı. Bu geceden sonra hiç ayrılmayacak olmaları ne kadar da muhteşemdi. 

“Geç kalıyorum.” deyip doğrulmak isteyen kadına engel olmadı. Hare geç kalmamalıydı. Sonuçta onun düğünüydü. 

“Ne işin var senin burada?” 

“Dinleneyim diye çıkmıştım.” Yalan söylerken dilinin yandığını hissediyordu Fatih. “Ben gideyim sen hazırlan.” Yataktan kalktı ve karısına masumane bir öpücük bıraktı. 

“Koş kızım banyoya.” diyen kadının onu gördüğü falan yoktu ki o da bunu istiyordu. 

Hare banyoya girdiğinde sırıtıp o da kendi görevini gerçekleştirmek adına kapıya yürüdü. “Her şey daha da güzel olacak.” Diline dolanan şarkı sözünü bir kaç gündür tekrar ediyordu. 

Saçları kurut… makyajı tamamla… saçlara maşa da uzun mu sürmüştü ne? Saat yediyi biraz geçmişti ama onluk bir şey kalmamıştı. Sekizde başlayacaktı defile. Misafirler gelmeye başlamış olmalıydı. Neyseki hazırdı. Üzerinde ki kırmızı elbise bedenini ikinci bir deri gibi sarmıştı. Ne uzun ne kısa olan ara boy eteği ile klas bir kadın havasına büründü. Kemik rengi ayakkabılarını da giydi. Kartı ve telefonunu aldı. Küçük çantasına yerleştirdi. İçinde engel olamadığı bir kalp çarpıntısı vardı. Hep böyle olacaksa bu meslekte hiç gocunmadan yıllarca çalışabilirdi. Saçlarına verdiği büyük büklelerin havası bile kendini iyi hissettirmeye yetiyordu. Kadın denen varlık önce kendini sevmeliydi. Sonra her haliyle güzeldi. 

Kalbi küt küt atarken kapının tokmağını çevirdi. Çekti… Çekti… Çekti… Ama kapı açılmadı. Gözleri büyürken az önceki heyecanı, heyelana dönüştü bir an da. 

“Olamaz.”