Ağustos 30, 2020

7. Beni Özledin

ile payelll

 

 

Göğsüne sardığı kızdan yayınlan kokuyla gözlerini kapattı. Burnunu saçlarının üzerinde gezdirip kokuyu ciğerlerine doldurdu. İlginç geldi Fatih’e, ilk defa Hare’nin kokusundan etkileniyordu. Aldığı kokuyla damarlarına hücum eden, kızı ‘daha sıkı’ sarma hissiyle boğuştu.

 

Hare, kendini biraz daha iyi hissetmişti. Fatih’te değişik bir enerji vardı kıza göre. Hare’nin tüm gerginliğini hiç bir şey yapmadan, sadece dokunarak alıyordu. Geri çekilmek için hareketlenince Fatih kızı istemeye istemeye bırakmak zorunda kaldı.

 “Gitmeliyim, vakit yaklaşıyor.” Arkasını dönerek kulise doğru yürüdü.

 “Bol şans!” diyen adama dönüp gülümsedi.

“Teşekkür ederim.” Diyerek yoluna devam edip kapıdan içeri girdi. Fatih’te ardına dönerek asansöre bindi. Başlayana kadar lobide kalsa fena olmazdı.

Asansör kapısı açılınca dışarı çıkıp sağa sola göz gezdirdi. Demirkan, Asilkan ve Atabey ailesini lobinin en sessiz köşesinde muhabbet ederken görünce gülümseyerek yanlarına vardı. Ruken’in yanındaki boşluğa oturdu. “Ablalarım ve abilerim hoş geldiniz.”

 Zeynep, “Hoş bulduk Fatih nasılsın?” dedi. Aslı dan haberleri taze almıştı. En az Aslı kadar da şaşırmıştı. Bunlar ne ara işi bu derece ilerletmişlerdi? diye düşünmekten kendilerini alamamışlardı.

 “Çok iyiyim abla…”

“Herşey yolunda mı Fatih?” Diye sordu Karahan. Başını aşağı yukarı salladı Fatih.

“Merak etme abi, her şey yolunda. Az önce baktım her hangi bir sorun yoktu.” Dedi.

 Ayağa kalkan Aslı çantasına uzandı. Topu tüfeği çantasının içindeydi. Bu gece konuşacağı şeyler, açıklığa kavuşturacağı gerçekler, üzerinde ilk defa hissettiği bir gerginlik oluşturmuştu. Kocasının bir kardeşi olduğunu söylediği gece sürekli aklından geçiyordu. Aslı ortalığı toz duman etmişti. Evde bir tane bile sağlam bir şey kalmamıştı. Yiğit onun gergin haline bakıp biraz yumuşaması için kolunu karısının omzuna sardı.

Nazlı da ayağa kalktı. “Hadi geçelim artık.” Dediğinde hepsi birden ayaklandı. Ayrılan yerlerine oturdular. Fatih ayakta etrafa göz gezdiriyordu. Oldukça kalabalıktı. Diğer illerden gelen konuklar tasarımcılar geceyi otelde geçirmek için rezervasyon yaptırmıştı. Bu işin onlara prestij sağlayacaģını en başından biliyordu Fatih.

 “Fatih.” Diyen cilveli sese döndü genç adam. Karşısında hiç görmek istemeyeceği kadını gördü. Cansu…

 Cansu işveli haliyle elini Fatih’e uzattı. Üzerinde yine varla yok arası giydiği elbisesiyle her ne kadar arzı endam ediyor olsada Fatih’in hiç umrunda değildi. Yine de kadına elini uzattı. “Hoş geldiniz Cansu hanım.”

Adamın elini sıkmakla okşamak arası yaptığı narin dokunuşları görmezden gelip elini çekti Fatih. “Lütfen geçin biraz sonra başlayacak sanırım.” Bir an önce başından atsa en iyisi olacaktı.

Ama Cansu’nun gitmeye hiç niyeti yoktu. “Cansu de lütfen. Hem sen ayakta mı bekleyeceksin? Birlikte oturalım. Bana eşlik etmek istersin diye düşünmüştüm.”

Hare gelen konuklara göz atmak için salona girdiğinde yanında Azra da vardı. Salonun en uç köşesinden şöyle bir bakıp geri döneceklerdi. Azra kıza sıralamayı ve sunum için bir kaç detayın üstünden geçip hiç bir sorun çıkmadan bu geceyi bitirmenin planını defalarca kez anlatıyordu.

Hare gördüğü manzara ile Azra’nın dediklerinin hiç birini anlamadı. “Yılan!” Diye tısladı. Azra kaşlarını çatıp kıza döndü. Kızın kısık gözlerle izlediği tarafa bakınca göz devirdi. “Hare, boşver canım. Fatih ona prim vermez.”

“Ne yapayım abla? Böyle bekleyip Cansu’nun Fatih’e nasıl yürüdüğünü mü izleyeyim?”

Azra bıkkın bir soluk bıraktı. “Yavrum adam yakışıklı genç ve bekar bunlar normal. Fatih’in konuştuğu yada ilgisini çektiği her kadına engel olamazsın. Bırak o kendi halleder.”

 “Abla beş dakika hemen döneceğim.” Diyerek adımlarını Fatih’e çevirdi.

Azra ellerini havaya açtı. “Yarabbi bir tane normal, ne olur bir tane…” diye inledi. Kollarını göğsünde bağladı ve izlemeye başladı.

 Fatih kızın salına salına gelişini fark etmişti. Cansu’nun arkası dönük olduğu için Hare’yi fark etmemişti. Hare, Fatih’e öfkeli bir bakış atıp yanlarında durdu. Cansu kızı görünce hiç bozuntuya vermedi. “Hare tebrik ederim canım.”

“Cansu, sen neden yerine oturmuyorsun?”

“Oturacağım şekerim. Fatih ile laflıyorduk,” diyerek saçının ucunu arkasına itti. Hare o saçları eline dolamak istedi.

 Fatih’e dönen Hare adama dik dik baktı. “Laf öyle mi?” Fatih gözlerini etrafta dolandırdı. “Hare, Cansu da seni soruyordu.” Dedi.

“Cansu?” kadına sadece adıyla seslenen adama tırnaklarını geçirmek istedi. Hanıma ne olmuştu?

“Neyse… ben yerime geceyim. Fatih konuşuruz yine.” Yanlarından ayrılan kadının saçlarından tutup yere sürtmek istiyordu. Elinde olmadan gelişen bu duygudan hoşlanmıyordu ama kendini içinde buluyordu. Karmakarışık bir yumak haline gelişmişti. Neresinden tutsan dolamaç olmuş, gibiydi.

“Ne oldu Hare? Beni öldürecekmiş gibi bakıyorsun. Ben ne yapmış olabilirim.”

 Yüzünü buruşturan Hare, “Varlığın dert Fatih.” Parmağını adama doğru salladı. “Konuşma şununla benim tepemi attırma!”

 “O benimle konuştu. Ayrıca bu ne kıskançlık?” Fatih’in yüzünde tatminkar bir gülüş belirdi. Hare’nin büyüyen gözlerine daha da gülümsedi.

“Kendini beğenmiş odun. Seni mi kıskanacağım?” Bir an bocalayan kız Cansu’ya baktı. “O şey… o pis ona bulaşma! Başka kadın mı yok? Cansu her hafta bir sevgili değiştirir. Anla işte öyle biri…” diye konuyu toplamaya çalıştı.

 “Başka kadın kim Hare? Ben sen senden başka kimseyi göremiyorum.” Fatih kızın aydınlanan yüzünü zevkle izliyordu.

 “Ha iyi anlamışsın, aferin sana,”

 Gözlerini kısan adam kızı inceledi. Aklından nelerin geçtiğini deli gibi merak ediyordu. Ne geliyordu, ne de gidiyordu. İki arada sıkışıp kalıyor sonra da bocalıyordu. Bu kızın aklında ne vardı? Fatih onu öğrenmeden ileriye girmeyi düşünmüyordu. Hare bir yerde pes edecekti. Ya edecekti yada bitecekti. Geçirdikleri anlar aklına gelince de ekledi. Ya ne gider nede biterse, diye düşünmeden edemedi.

 Yanlarına yaklaşan Mert ile, Hare susmak zorunda kalmıştı. Neden geldiğini az çok tahmin ediyordu. Ama Fatih’in yanındayken gelmesi içindeki kadının sessizleşmesine neden olmuştu. Mert gelip ikisi yanında durunca içinde bulunduğu durumu düşündü. Biri hayatında yer etmeye çalışan adam diğeri yüreğinde yer etmiş adam. Kaçacağı kişinin Mert olması, sığınacağı kişinin Fatih olması kadar gerçekti.

“Hare, Yağmur nerede? Telefonuna bakmıyor,” diyerek lafa giren adama göz devirdi. İyiki boşa kürek çekmekle kendini daha fazla oyalamıyordu. Yoksa olduğundan daha çok yanacaktı canı.

“Hazırlanıyor, telefonuna bakamaz.”

“Hare git ona söyle beni edecek bir şey giymesin! Podyumu başına yıkarım.” Fatih adamın kıskançlığına kırık bir yarım gülüş atarken Hare korkuyla irkildi.

“Asıl o zaman ben senin başına bu oteli yıkarım Mert! Bu benim ilk defilem olay çıkarırsan da yıktığım bu otelin enkazına gömerim seni!” Fatih’in dudakları öne doğru uzadı. Küçük jaguarı kendini belki etmeye başlamıştı.

 Hare ilk başarısının bu iki dengesiz karı koca yüzünden alaşağı olmasına asla izin veremezdi. Bu Mert bile olsaydı durum değişmezdi. Uzun süredir bunun hayalini kuruyordu. Yıllardır bugün-kü başarısının hayalini kurmuştu.

Kızın çıkışına sessiz kalan Mert elbette kızın haklı olduğunu biliyordu. Ama kıskançlık damarına engel olamıyordu. Elinden ne çıkacağını kendi dahi bilmiyordu. Yağmur’u yarı çıplak orada görürse kan beynine çıkacaktı ve sonu hiç iyi olmayacaktı.

Fatih’e gözü kayan Mert destek bekledi. “Fatih konuşsana! Sen olsan ne yapardın? Bak şimdi gör bana inat neler giyecek.”

 Fatih hiç çekinmeden Hare’yi omzundan tutup kendine çekti. “Bilemiyorum abicim. Benim olayın burada ve kıyafeti gayet yerinde. Sana bol şans.” Mert’in kaşları delice bir kuvvetle havaya kalkmıştı. Fatih ve Hare mi? Diye düşündü. “Siz!” diyebildi.

 Hare Fatih’e çekilirken küçük dilini yutacaktı neredeyse. Karşısında Mert vardı. Adam onun kendine olan hislerini elbette bilmiyordu ama ya kendi? Kendisini kıskanması gibi saçma bir fikre hiç kapılmadı. Adamın şaşkın haline bakıp içinden bir şeylerin kopup gittiğini hissetti. Bir de üzerine şaşkınlığını atan adamın hafifçe gülümsemesi üzerine tuz biber eklemişti. Olmayacak dua buydu işte!

“Biz biraz karışık bir ikiliyiz. Rüzgâr abi görmese iyi olur. Şimdilik.” Diyerek kızı yavaşça bıraktı. Birden sûkuta uğrayan kızın dolan gözlerini çok kısa bir an fark etmişti. “Gitmeliyim.” Diyerek uzaklaşan kızın ardından anlamsız gözlerle baktı. Yine ne olmuştu ve yine anlamamıştı.

 “Ah bu kadınlar… Ben Yağmur’u bulamaya gidiyorum.” Diyerek Hare’nin ardından yürüyen Mert’e baktı. Ayakları onu da ileri gitmesi için zorluyordu. Ellerini cebine atarak küçük adımlarla onları takip etmeye başladı.

Azra ile yerine dönmek için yürüyen Hare’nin halini bir tek Azra anlamıştı. Üzülmüştü. Aşık olmak ve karşılık bulamamak çok zor olmalıydı. Uzaktan ne konuştuklarını bilmiyordu Azra, ama iyi şeyler olmadığı kesindi.  

“Son beş dakika Hare!” diyerek hızlı adımlarla kulise vardılar. İçindeki coşku tekrar alev alan Hare kapıyı ardında kadar açarak bağırdı. “Toparlanın kızlar!” Mankenler son makyaj ve saç kontrollerini yapıyorlardı. Hare gözlerini kısarak Yağmur’u aradı ve buldu. Üzerindeki kırmızı mini gece elbisesine baktı. Koşar adım yanına vardı. “Yağmur çıkar bu elbiseyi!”

Yağmur kaşları havada şaşkın, “Neden?” Diye sordu.

 “Kocan olacak embesil adam beni, podyumu senin başına yıkmakla tehdit etti. Bu gecenin berbat olmasına izin veremem!”  

Yağmur kızın haklı çıkışına karşı çıkamadı. Kocası olacak dengesiz zaten son demlerini oynuyordu. Dediğini yapacağına emindi. “Haklısın. Başka bir zaman olsa dinlemem ama seni üzmek istemiyorum. Ne giyeceğim peki?”

Hare kıza başını salladı. Gözleri kulis içindeki kızları taradı. Uzun ve göğsü kapalı olan mankenin çoktan giydiği elbiseyi gözüne kestirdi. “Sen soyun ben geliyorum.” Diyerek diğer mankene doğru koştu.

Kulisin kapısında bekleyen ve bir ileri bir geri yapan Mert’in yanına geldi Fatih. “İçeri girseydin.” Dedi gülerek.

“Denedim ama Azra beni sepetledi.” Dedi sıkıntılı sesiyle.

“Boşver Azra ablamı! Ya seninki dehşet bir şey giymişse? Bak vakit var hala engel olabilirsin. Yani podyumu yıkmaktan, üzerine de Hare’nin hayallerini yıkmaktan daha kolay bir yöntem.” Diyerek adama gazı vermiş oldu.

 Gözlerini kırpıştırdı Mert. Boş boş baktı Fatih’e. “Doğru diyorsun.” Diyerek kapıya asıldı. Kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdı Fatih. ‘Aşık adam da ne çabuk gaza geliyormuş yahu’ diye düşündü.

İçerideki hummalı koşturmaya başı dönerek baktı Mert. Bu kadar kadının içinde nereden bulacaktı Yagmur’u. Kapı açılır açılmaz fark eden Hare hiç işi yokmuş gibi koşarak Mert’in yanına geldi.

“Mert sen manyak mısın? Çık dışarı!” diyerek adamı iteklemeye başladı. “Göreceğim Hare ne giymiş!” Kapının ardında gülen surat Fatih’i gören Hare bağırdı. “Alsana şunu ya, ne gülüyorsun?”

Fatih omuz silkti. “Ne var tatlım? Adam karısını merak etmiş çağır da görsün.”

Ellerini havaya kaldıran Hare sabır diledi. “Manyaktan çok ne var ki?” Arkasına dönerek, “Yağmur?” Diye bağırdı. Duymadı bir kez daha bağırdı. Köşeden sesi zor da olsa işiten Yağmur hızlı adımlarla yanlarına geldi.

 Mert kızı baştan ayağa süzerken hayranlığını hiç gizlemedi. “Yağmur çok güzel olmuşsun.” Deyiverdi. Sanki az önce karısını bulsa bir kaşık suda boğacak adam gitmiş yerine aşık gözü kör bir adam gelmişti.

“Allah seni bildiği gibi yapsın Mert.” Diyerek adamın kolunu tutup kapının ardına sürükledi. İtiraz etmeyen Mert kızı takip etti. “Fatih bize biraz müsade eder misin?” Yağmur’un isteği üzerine yerinde doğruldu. “Tabiki ederim.” Diyerek Mert’in çıktığı kapıdan içeri girip kapıyı kapattı.

Gözleri dehşetle büyüyen Hare kapının ardında kalan ikiliye mi yansa, yoksa içeri giren adama mı bilemedi. Fatih’e yanması mantıklı olacağına karar verdi. İçeride yirmi tane manken yarı çıplak hatta bazen tam çıplak konumunda dolaşabiliyordu. Ve onun adamı içeri girmişti.

Fatih’i ters çevirip kızlara sırtını dönmesini sağladı. Başını havaya kaldıran adam ne yapmaya çalıştığını elbette ki anlamıştı. Bir anladığı şey ise bu kadın delice bir kıskançlığa sahipti. Kendisi için henüz bir fikri yoktu.

 “Senin buraya girmen demek, Kanuninin haremine girmesiyle eş değer! Eğer arkanı dönersen senin etlerini diderim Fatih!”

 Dudakları yukarı kıvrılan Fatih kıza ilgiyle baktı. ‘kıskanınca da ayrı bir ateş olmuyor değildi hani…’ düşüncesiyle bir adım attı kıza. Kız bir adım geriledi.

 “Asıl manyak sensin Hare! Bakmakla görmek arasında ki farkı ben sende çözüyorum. Sen kalkmış onlara bakarsam etkileneceğimi düşünüyorsun?”

Ellerini beline yerleştiren Hare şimdiden yorulmuştu. “Sen şimdi bu kızları görmüyor musun?” Diye sordu.

“Görmüyorum.”

 “Ama onlar seni görüyor! Bu da bana yetiyor Fatih çık!” !” kapıyı açtığında Yağmur ile burun buruna geldi Hare. Mert gitmişti. Fatih’te Hare’nin yanağından makas alıp ‘kolay gelsin güzel kız” dedi ve Yağmur’u dumura uğratarak kapıdan çıkıp gitti.

 “Tamam gitti yerime geçiyorum ben.” Adım atan Yağmur’u durdurdu Hare. Kendisine dönen kıza baktı. “Nasıl ikna etin?”

“Çıkışta ciddi ciddi oturup konuşacağımızın sözünü verdim. Bana kalsa daha sürünürdü ama senin bu geceni mahfetmesine izin veremezdim.”

 Hare başını aşağı yukarı sallayınca Yağmur koşarak yerini almıştı.

 ‘‘Ciddi ciddi konuşacaklarmış duydun di’mi?’ diyen iç sesine cevap veremedi.

 ‘‘Zaten başlamamıştı ve artık bitiyor kızım. Mert bu geceden sonra eski Mert olmayacak. Yağmur da kocasının kollarından mutlu olacak. Kısaca onlar artık yoluna ve aşklarına bakacaklar. Peki ya sen!?’

 ‘Sen söyledin, hiç başlamamıştı ki. Peki icimdeki sızı o ne olacak?’ İç sesine soru soran Hare cevabı biliyor ama kendine söylemeye bile çekiniyordu. Derin bir soluk alarak koşturmaya başladı. Yoksa bu gece cidden berbat olacaktı. Kimsenin gölgesi düşmesin istedi bu geceye.

 

 

Aslı ve Zeynep yan yana oturmuş podyuma çıkan mankenleri izliyorlardı. Pek gördükleri söylenemezdi. İkisinin de aklı bir kaç saat sonrasına kayıyordu. İlk defa yapacakları şeylere bu kadar kafa yormuşlardı. Diken üzerinde gibiydiler. Kalpleri ağızlarında atıyordu. Ara ara derin nefesler alıp birbirlerine bakıyor ve güç alıyorlardı.

 “Açıkçası korkuyorum Aslı.” Zeynep’e kısa bir bakış atıp olumlu anlamda başını salladı Aslı. “Bende ama yapacaklarımızdan değil! Sonunda ne olacağından korkuyorum. Bu benim olayımdan çok farklı Zeynep.

 “Evet öyle… Sen bir kardeş kazanmıştın. Ne annen vardı hesap soracak ne baban. Ama Hare dört kardeş kazanacak ki o nasıl olacak hiç bir fikrim de yok. Hesap soracağı çok fazla insan var. Ve bir Yiğit’e sahip değil onu teselli etsin.”

 “Onun da Fatih’i var ama tabiki aralarında ki ilişki neye dayalı yada Fatih Hare’ye ne kadar iyi gelecek bunu kestiremiyorum.”

“Birde Rüzgâr Asilkan faktörü var. O daha çok dağılacak. Hemde Duru ile birlikte… görümcesi olarak bildiği kişinin kız kardeşi çıkması etkilenenlerin başında getirecek Duru’yu. Düşünsene Poyraz’ın hem halası hem teyzesi.” Derken eliyle yüzünü sıvazladı Zeynep. Aslı da başını kucağındaki titreyen ellerine indirdi.

 “Şanslı velet Poyraz.” Diyerek güldü ve Zeynep’i de güldürdü.

 Hare ile Azra son hızla ve heyecanla işlerine devam ediyorlardı. Gecenin sonunda Azra sahneye Hare’yi çıkaracak, kısaca bu yetenekli kızı medyaya duyuracaktı. Hare’nin hali ona ilk defilesini hatırlatmıştı. Aslı’yı gizlice kocasından habersiz podyuma çıkardığı gece’yi…

 Kendi kendine kahkaha atan Azra’ya bakınca gülümsedi Hare. “Ne oldu?”

 “Sana bakınca ilk defilem geldi aklıma. Aslı’yı Yigit’ten izinsiz podyuma çıkarmıştım. Hemde Yiğit en önde oturuyordu konuk olarak.” Gülerek anlattıklarına Hare de kahkaha atmıştı. Yanlarından hızla geçen mankenlerin rüzgarıyla eski hallerine terkar döndüler.

 “Gelinlik için geri sayım Hare heyecandan bayılma sakın!” dedi Azra.

Elini kalbinin üzerine koyan Hare ayakta kalmak için nefesini tazeledi. “Kim giyecekti?”

 Azra kıza kısa bir bakış atıp sahneye bakan açıklığa çevirdi başını. “Yağmur.”

 Gözlerini bir iki kez kırpan ve şok yaşayan kız nefesini dışarı vermediğini hatırladı. “B… ben anlamadım? Nesli giyecekti yada Aysu,”

 “ikisinin de basen ve omuz kemikleri gelinlik için uyum sağlamadı. Kalıbı biraz dar tutmuşuz. Yağmur’un boyu uzun olsa da kemik yapısı ufak. Ona tam oldu.” Diye açıklamada bulundu Azra. Kızın şaşkınlık ve üzüntü arası çıkan ses tonu hoşuna gitmemişti ama yapacak bir şey yoktu. Yağmur’a tam olmuştu. Her şeyiyle Yağmur için dikilmiş gibiydi.

 Tüm morali alt üst olmuştu. Kendi elleriyle çizip diktiği gelinliği sevdiği adamın karısı giyecekti. Nasıl bir oyundu bu? Kalbine paslı bir çivinin battığını hissetti. Öfke mi? Kime, neye? Acı mı? İşte o tek başına Hare’nin nasibi olmuştu.

 “İstemiyor musun? Eğer öyle ise diğer kızlar da denesin.” Kızın içinde bir şeyleri tartıp boşalttığını halinden okuyordu Azra. Bunu anlamak zorundaydı Hare. Ya gözüne soka soka… Ya sessizce ardına bakmadan.

 “Yağmur biliyor mu giyeceğini? Keşke haberim olsaydı.” Diye mırıldandı.

 “E haliyle denediği için biliyor o da bayıldı zaten. Ama tatlım ben senin istemeyeceğini düşünemedim. Üzgünüm. İstersen bakın sen belki uyan olur.”

 Yağmur’a o gelinliği giymemesini söyleyemezdi artık. Bunun altında bir neden arayışına girerdi bunu duyan herkes. Hare buna hazır değildi. Sonsuza kadar da olmayacaktı.

 “Ben görmedim ya, ondan şüpheye düştüm abla. Yakıştı mı, oldu mu? Sadece merak etmiştim. Gerek yok.” Diyebildi.

 Sevgiyle baktı Azra. ‘Ah küçük kız içinde neler saklıyorsun da belli etmemek için kendini parçalıyorsun…’ diye geçirdi aklından. Bir anda düşüncelere dalan kız Azra’nın kendisini sevgiyle, merhametle süzdüğünden habersizdi.

 Yerinde kıpır kıpır olan Karahan oldukça sıkılmıştı. Hani Azra ile Hare’nin defilesi olmasa kimse onu buraya getiremezdi. Birde Nazlı, kadınlara nasıl bakıyor diye ara ara göz ucuyla kendisini kontrol  etmiyor mu, nefesi boğazına kaçıyordu adeta…

 “Çok sıkıldım Nazlı.” Karısının kulağına doğru fısıldadı.

 “İyi… kalk git fazlalık gibisin zaten. Odanda daha keyifli bir şeyler vardır.” Kıskançlık damarı kalkan Nazlı kocasını resmen kovmuştu.

 “Haklısın güzelim. İyi ben gidiyorum.” Ayağa kalkan adam kızların görüş alanına takıldı. Zaten bu geceki tek işleri Karahan ve Rüzgâr dı.

 

Gelinliği giymek için sahneden içeri koşar ayak girdi Yağmur. Bu son gösteriydi. İlk defa gelinlik giyecekti. Mert ile olan sözde evliliğinde gelinlik giymemiş sade bir elbise ile yine sade bir kaç kişiden oluşan kısa bir nikah kıymışlardı. Hare’yi daha fazla zorlamamak adına Azra da Yağmur’un ardından yürüdü.

 Hare gözleri her an akmaya hazır Yağmur’un ardından bakıyordu. İçinde tarifi imkansız bir acı vardı. Ne ummuştu ne bulmuştu. Hare yüreğini Mert’e kaptırdığında çocuk denecek yaştaydı. Hayatlarına Yağmur’un girişi Hare’ye ani olmuştu. Oysa Mert her daim Yağmur dan başka bir kadın düşünmemişti.

 Tüm hayalleri kırık beyaz bir gelinlikle uçup gidiyordu. Olmayacağına inandığı bir gerçeğin dahi ardında bıraktığı umut izlerine tutulmuştu. Yıllarını bir adama adamış kimseyi hayatına sokmamıştı. Olmuyor, olmayacak nidalarını kendine defalarca söylemişti. Ama bu aşka engel olamamıştı. Sadece ona kavuşamayacağını biliyordu. Yalnız bir Mert gördü her zaman. O zamanlarda belki derdi… Belki neden olmasın. Olmadı! Hare yüreğini kaptırdığı adama bir milim bile varamadı.

 

Eliyle göz altlarını temizledi. Derin derin soludu. Koşarak giden Azra’nın ardından yürüdü. Bu onun gecesiydi. Kendine verdiği telkinler sayesinde bacakları can buldu. Keşke bir tane hap atabilseydi. Atabilseydi de biraz kafası dağılsaydı. Ama şimdi hiç mümkün değildi. Eve gidince ilk işi bir tane almak ve yatağında saatlerce ağlamak olacaktı.

Göğsü ve omuzları açık olan gelinliğin üst kısmı en kaliteli dantellerle bezenmişti. Eteği yine göz alıcı kırık beyaz kalın satenden dikilmiş üç metre kuyruğa sahip olan gelinlik sadeliğiyle göz doldururken Yağmur’a da bir o kadar yakışmıştı.

İçinde kıskançlık adına tek bir kırıntı bulamadı Hare. Onun ki hayal kırıklıklarıydı. Kalbi dağlanarak parçalara ayrılıyordu. Nefesini zor alıp verdiğini, göğsünün daraldığını hissetti.

 

Hare’nin üzüntüsünün tersine Yağmur eline şeker verilmiş çocuklar kadar heyecanlı ve şen şakraktı. Hare’ye hızla dönerek sarıldı kız. “Hare ben çok mutluyum! Tamam sadece mankenim ama evli bir kadın olarak bu ilk defa gelinlik giyişim.”

Sarılıp geri çekilen kadına baktı. Bu kadın onun hayallerini giymişti ve çok mutluydu. İçi ve dışında ne varsa yolun sonuna geldiğini kıra döke izah ediyordu Hare’ye. Bir yanı delice bir kabulleniş bir yanı sonuna kadar git, diyordu. Ne tarafa uyacağını bilemiyordu.

Kırık dökük gülüşüyle baktı Yağmur’a. “Senin adına çok mutluyum Yağmur. Umarım hep mutlu olursun.” Sesi titriyordu ama Yağmur bunu görmüyordu. O kadar mutluydu ki etrafı toz pembeydi.

 Adını işiten Yağmur dikkat kesilip anında ok gibi fırlayıp uzaklaştı kızın yanından. Ağlamamak için kedine defalarca kez uyarı verip Yağmur’u izlemek için adım attı.

 Mert hop oturup hop kalkıyor bitecek olmasıyla buradan Yağmur ile ayrılacağı için ise ayrı bir heyecan duyuyordu. Yanında oturan Rüzgâr adamın sürekli hareket etmesiyle sinirleri bozulmuştu. “Kes artık Mert!” Diye çıkıştı.

 “Keseceğim de olmuyor işte. Bitsin artık bu gece…”

“Ne biçim bir şey çıktın sen? Yağmur ya hani bizim başını okşayınca omzuna yatırınca kedi gibi olan kız. Ama sen bir bok beceremiyorsun aylardır boş gezip toz yutuyorsun.” Rüzgâr tek çırpıda konuşup arkasına yaslandı.

 “Yağmur da ki inadın yarısı Duru da oysaydı zor bulurdun sen o kızı.” Mert’te son sözünü söyleyip hala hareket eden diziyle arkasına yaslandı. Rüzgâr da uzatmak istemedi. Ters ters bakmakla yetindi.

 Mert sahneye tek başına çıkan karısını beyazlar içinde görünce nefesini tuttu. Yaslandığı yerden yavaşça doğruldu. İncecik bedenine yapışan dantelin peşinde getirdiği uzun kuyrukla karısına gelinlik giydirmediği tokat gibi yüzüne çarptı. “Siktir,” çektiğinde Rüzgâr da arkadaşına yaklaştı. “Evlenme teklifi ederek başla! Ardından da büyük bir düğün. İşe yaracak bence…” dedi.

 Mert kilitlendiği görüntüyle Rüzgâr’ı duymuş sadece başını sallamıştı. Dudaklarından dökülen sadece, “Yağmur’um,” oldu.

 Yağmur sahneden kulise geçerken dizleri titremeye başlamış ama başarıyla bitirmişti. “Geç arkama!” diyen Azra’nın sözünü ikilettirmeden hemen yerini aldı Yağmur. Hare kulisin diğer tarafına geçmiş Azra ile el işaretiyle konuşuyorlardı. Mankenlerin yarısı Azra’nın arkasında yarısı Hare’nin arkasında sıraya geçmişlerdi. Işıklar sönünce ve yerini ahenkli ışıklara bırakınca iki tasarımcı da aynı anda sahneye çıkmışlardı. Ayakta alkışa tutulan tasarımcılar Azra ve Hare podyumun sonuna kadar gelmişlerdi.

 Salonda duyulan alkış sesleri Hare’nin en mutlu olduğu bu ana eşlik ediyordu. Bu gece  hissettiği ne varsa gölge edememişti. Bunu kendine defalarca anlatmıştı ve başarmıştı. Geldiği yere ve başarısına eşlik eden en çokta destek olan Azra’ya dolu dolu gözlerle bakarak birbirlerine sarıldılar.

 

 

 Aslı ve Zeynep lobide kahve içiyorlardı. Eşleri de eşlik ediyordu. Defile biteli bir saat olmuştu. Azra ve Hare ortalıkta görünmüyordu. Kıyafetlerin nakli ve gazetecilerin kıskaçlarından kurtulmuş değillerdi henüz.

 Sıkıntıyla gelip boş koltuğa oturan Murat eliyle saçlarını karıştırdı. “Bu gece buradan çıkış yok mu yani?” dedi.

 

 “Yok!” Diye çıkıştı Aslı. Zaten gergindi Murat’ın sorusuyla dağılmıştı.

 “Tamam Aslı sakin ol.” Ellerini havaya kaldırıp kıza eliyle de işaret etti sakin olmasını.

 Aras, “ Umut edelim de Karahan oteli yıkmasın başımıza,” dedi. Zeynep ağzını büzüp sağa sola kıvırdı.

 “Merak etme kocacığım yıkamayacak!” diyerek göz kırptı kocasına.

 Aslı’nın dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. “Sence biz işimizi şansa bırakacak gibi mi duruyoruz Aras? Bizi hiç mi tanımıyorsun?”

 Kaşları yukarı kalkan Aras, “Cık Aslı hiç öyle durmuyorsunuz buradan bakınca. Lafımı geri alıyorum. Benim aklım sizin işlere yatmıyor.”

 Hare artık yorgunluktan bayılmak üzere olduğunu hissedip kendini döner koltuğa bıraktı. Ayakları isyan ediyordu. ‘Gel arama şimdi Fatih’i.’ diyen iç sesi bu gece varlığını baya bir süredir unuttuğu adamı hatırlattı. ‘Ya sen çok azgınsın.’ karşılık verdi iç sesine.

 

‘Ben değil o biz olacaktı. Sahi nerelerde uzun süredir gözükmedi?’  İç sesinin gazına gelen Hare başını kaldırıp etrafına bakındı. ‘Lan manyak ne işi var burada, burası kulis?’ Yine kendine cevap verdi.

 “Beni mi arıyordun, başarılı ve mükemmel kadın.” Diyen ses kulağının tam dibinde duyulunca, Hare’nin içi titredi. “Daha neler…?” dediğinde koltuk ters döndü. Fatih ile yüz yüze geldiler.

 “Hadi itiraf et, beni özledin.”

 ‘‘Hı hı ayaklarımıza masaj yapar mısın Fatih? Sonra belki başka şeylerde yaparız.’ içindeki azgın hatuna ve karşısında ki adama bakıp başını sağa sola salladı. “Tövbe tövbe…”

 Fatih anlamamıştı. “Tövbe!” Diye tekrar etti. Dışından konuştuğunu fark edince toparlamaya girişti Hare. “Sana demedim.”

 “Kime dedin?”

 ‘‘Bana dedi bana, seni istiyorum ben ama o engel oluyor. Beni sarsana Fatih. Unuttursana beni bana…’

 “Of” diyerek elini alnına koyup ovaladı Hare. “Deliriyorum galiba Fatih. Vaktin varken çekil git!”

 Kızın yorgun ve bitkin haline bakıp daha fazla üstelemedi. “Baya yorulmuşsun ama başardın, tebrik ederim.”

 Bir kısmı hatta bütün kısmı unutulmaz olan gece geçti gözlerinden. “Başardım ve kaybettim.” Dedi. Uzun süredir tek bir hap bile alamamıştı ve bu ruh haline aşırı derecede yansımaya başlamıştı. Arabasına binip eve gitmek için deli oluyordu.

 Yanlarına gelen Yağmur, tek işi mankenlik olmadığı için kalan işlere de yardım etmişti. Onun da Hare’den aşağı kalır yanı yoktu. Kapıda bekleyen bir adette kocası vardı. Şimdi onunla başa sarıp sona ilerleme yapmasi şarttı.

 “Hare ben çıkıyorum. Başka herhangi bir iş kalmadı. Kıyafetler AZENAS’a ulaşmış olmalı. Burada işimiz bitti.”

Hare başını salladı. Konuşacak dermanı bile kalmamıştı. Lakin birden aklına hücum eden bir gerçekle yüz yüze geldi.

 “Mert ile mi çıkıyorsun?” Pat diye sormuştu.

“Evet. Beni bekliyor ve her zamankinden daha sabırsız. Seni tebrik ediyorum canım. Başarıların hep daim olsun.” Hare’nin omzuna dokunup eliyle güç vermek istedi. “Çıkıyorum. Yarın görüşürüz.” Adımlarını kapıya çevirdi. Hare de bir anda ayağa kalktı. Fatih hanımların sohbetini kenardan izlemiş ama bir anda ayağa fırlayan kıza şaşırmıştı. Az önce çok yorgundu.

Bende çıkıyorum yarın görüşürüz.” Diyerek adamın yüzüne dahi bakmadan, cevap bile beklemeden masanın üzerinde duran minik çantasını alıp Yağmur’un arkasından çıkıp Fatih’in görüş alanından çıktı.

 Kaşları çarık ne olduğunu çözmeye çalışan Fatih’in aklından hiç bir geçmedi. Anlam vermeye çalışması boşa olmuştu. Anlam verememişti ama peşinden gitmek akıllıca diye düşünüp o da Hare’nin peşine düştü. Asansöre binerken gördüğü kızı yakalamak için bir asansör daha bekleyemezdi. Hangi kata gittiğine baktı başını kaldırıp. Otoparka iniyordu. Hemen merdivenlere yöneldi.

 

Hare asansörden iner inmez etrafına bakındı. Çıkmış olamazlardı. Yağmur’u asansöre Mert ile birlikte binerken görmüştü. Ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. Gece yarısı olmuştu ve hiç kimse yoktu otoparkta. Etrafına bakınarak devam etti. Mert’in aracını tanıyordu. Arabayı bulsa yeterdi. Başı ağrımaya başlamıştı. Neden buraya kadar takip edip geldiğini bile bilmiyordu. Ne görmek istediğini yada ne göreceğini de bilmiyordu. Sadece ‘git ve gör’ emri almış gibi kızın arkasından fırlamıştı.

 

Yirmi metre ilerde Yağmur’u fark etti. Fark edince hemen yanındaki kolonun arkasına gizledi bedenini. Başını uzatıp izlemeye başladı. Konuşmaları duyulmuyordu. Ve Hare deli gibi duymak istiyordu. Önündeki araçların arkasından başını eğerek yaklaştı. Ayağında ayakkabı olmadığı için tam anlamıyla hayalet gibiydi. Bir aracın arkasına saklanıp şimdi duymaya başladığı konuşmalara şahitlik etmek için gözlerini kapattı ve başını gizlendiği araca dayadı.

 “Neden binmiyorsun, burada mı konuşacağız?” Mert yorgun ama umutlu sesiyle Yağmur’a odaklanmıştı.

 “Arabaya binince ne olacak Mert? Beni hala tırnak ucu kadar  ile ikna etmiş değilsin. Seninle baş başa kalmak için can atmıyorum.” Yaslandığı yerden bitkince konuştu Yağmur.

“Peki!” diyerek kollarını göğsünde bağlayan Mert karşısındaki araca yaslandı. “Ne duymak istersin önce ondan başlayalım sonrada buradan gidelim.”

 

Yağmur adamın yüzünü bir süre inceledi. Aşk Mert’e hissettiği tüm öfkelerin ötesindeydi. Öfkelerini yaşarken aşkını sessizce yaşamıştı. Zor bir hayatı olmuştu ama Mert daha da zor hale getirmeyi başarmıştı.

 “Beni neden aldattığından başla!” dedi düz bir ifadeyle.

 “Ben seni aldatmadım. Bunu da yüzlerce defa anlatmaya çalıştım. Bu fikre nereden ve nasıl kapıldın?” Gayet sakindi. Bu belki de en sakin konuşmalarıydı. ‘Yeter ki sakin konuşalım. Nerede olduğunun bir önemi yok’ diye düşündü Mert.

 Eliyle alnını ovaladı Yağmur. O geceye gitti. Üzeri başı darmadağın kadın parfümüyle bezenmiş gördüğü o geceye…

 “Benim, evimizdeki son gecemdi. Sen üstü başı darmadağın rezil bir vaziyette kadın kokularıyla eve gelmiştin. Beni o gece aldattın. Belki ben bilmiyorumdur, öncesi de vardır. Sonuçta eve sabaha karşı geliyordun.” Dedi yüzünü buruşturup. O gece aklı hayalinden çıkmıyordu.

 

“Bunun için mi benden yıllardır kaçıyorsun? Bunu en başında konuşabilirdik. Bunca yılımız heba olmazdı.”

 “Sorularıma cevap versene!” Diye bağıran kadının sesi yankılandı sessiz otoparkta.

 “Bağırma bana!” diyerek öfkeye kapılan Mert yaslandığı yerden doğruldu. “Ne zaman gelseydim eve akşam sekizde mi? Beni istemeyen benimle zoraki bir evlilik yapan, bana bir adım bile gelmeyen senin yanına mı?”

“Sen bana kaç adım geldin? Hep kaçtın, saklandın. Yokmuşum gibi davrandın.” Yağmur da artık içindekileri dökmeye başlamıştı. Yılların birikimi sesine yansıyordu.

 “Sen beni iste diye bekledim. Aptal gibi gözünün içine baktım. Bir sürü kötü olay yaşamıştın. Herkes senin hakkında kararlar almıştı. Bir kez bile olsa bir şeyi kendin isteyerek yapmamıştın. Öz güveninin yerine gelmesini bekledim. Bunun için sana izin verdim. Kendini bana mecbur hissetme diye uzaklaştım. Ama sen ne yaptın? Kaçtın!” Öfkesinden dişlerini sıkmaya başlayan Mert bu konuşmanın nereye gideceğini bilmiyordu. Ama bu ses tonlarıyla daha kötüye gittiğini hissetti.

 

“Benim tek istediğim sendin gerizekalı! Öz güvenin yerindeydi. Ne istediğimi biliyordum. Ama beni zerre kadar değerli görmeyen bir adama ne vermemi bekliyordun? Hem bunlar hiç bir şeyi değiştirmez. Sen beni aldattın!”

“Aldatmadım ulan aldatmadım. O gece Rüzgâr’la birlikteydim. Yıllar öncesinin Rüzgâr’ı bir düşünsene nasıldı? Ben kimseye elimi bile sürmedim. Basit her zamanki gibi bir geceydi. Kadın kokuları gece kulübünde olmuş olmalı.” Son cümleleri sessizce çıkmıştı. Nefesi kesiliyordu artık. Bir umut baktı kızın gözlerine. “İnan bana Yağmur! Yemin ederim seni asla aldatmadım. Elimde binlerce kez şansım vardı ama seni asla aldatmadım.”

Sessizce adamın sözlerini dinledi. Uzunca sayılacak bir süre Mert’in yüz ifadesini izledi. Ciddiydi. Kadın tarafı hala ikna olmak istiyordu. Hiç bir gizli kapaklı konu kalsın istemiyordu. Gözlerinin dolduğunu dahi hissetmedi.

 Kendisine yaklaşan kocasını itemedi. Gücünün sonuna gelmişti. Ellerini karısının iki omzuna koydu Mert. Gözlerinin içine baktı. “Seni hep sevdim ve asla aldatmadım. Canım üzerine yemin ederim. Hayatta sahip olduğum herşeyin üzerine yemin ederim. Ben sana hiç ihanet etmedim!”

 

Ağzı kurumuş dili damağına yapışmıştı Yağmur’un. Kocasına her şeyden çok inanmak istiyordu. ‘Ona inan artık!’ Diyen tarafı bu gece en ağır basan tarafıydı.

 Sessiz kalan kadından cesaret alan Mert, karısının tadını dahi bilmediği dudaklarına sokuldu. Dokunmadan sevmişti. Aynı evin içinde tek bir kez bile dokunmadan. Hiç vazgeçmeden. Sonunun ne olacağını hesap etmeden sevmişti.

Kendine yaklaşan adamın kokusuyla başı dönen Yağmur, ilahi bir gücün onu halaline ittiğine şahitlik ederken bu tanıştığı ilk duyguyla ayaklarının yerle temasından kurtulduğunu düşündü.

İlk dokunuşta yerle bir olan iki ten için geri sayım mutluluk için başlamıştı. Bir Yağmur ve bir Mert olmayacaktı bundan sonra… Yağmur ile Mert olacaktı hayat.

 

Birden sessizliğin hakim olduğu otoparkta gözlerinden inen sicim sicim yaşlar göğsündeki oluğa buz gibi düşüyordu. Oysa genç kızın içi yanıyordu. İçindeki ateşi söndürmek için göz yaşları kafi değildi. Gözlerini usulca açarak yaslandığı yerden dizleri üzerinde doğruldu. Başını uzatarak görmeye çalıştı.

 Karısını kollarına alan adamın, açlığına şahit olması yüreğine inen son darbeydi. Olmayan birini silebilecek miydi bu yürek!?’ Kalbinin durduğunu hissetti. Elini boğazına götürüp ağzını açtı. Soluk almaya çalıştı. Ciğerlerine inen minnacık havaya şükretti.

 Söyleyecek milyonlarca kelimesi, kuracak binlerce cümlesi vardı. Artık hiç biri gün yüzüne çıkamayacaktı. Hare ile birlikte toprak olmaya mahkum kalmıştı.

Mert’in Yağmur’u bırakıp araca binip gitmelerini de izledi. Hayalleri gidiyordu. Hemde mutluluğa ve onsuzdu. Ve gitmişti çoktan. Yanında durduğu araçtan destek alarak ayağa kalktı. Dizleri onu taşımıyordu. Titriyor deli gibi titriyordu. Bir dakika kadar araca ellerini verip öylece bekledi. Arabasına binip gitmek istiyordu. Başını havaya kaldırdı ve ardına döndü.

 

Korktu! İlk önce birinin sessiz varlığından! Daha sonra yaşadığı anlara şahitlik eden adamdan korktu. Biri benliğinden çalıp gitmişti. Karşısında duran Fatih’te geleceğinden çalarak gidecekti.

 Elleri cebinde karşısında sessiz ve ruhsuz bakan adam da gidecekti. Tam üç dakika ne Fatih kıpırdadı ne kendisi. Diller susmuştu. Konuşmak için gözler seçilmişti. Fatih’ten gelecek bir kelime bekliyordu. Konuşmak için hiç acelesi yoktu. Ona sorsalar ölene dek susmayı tercih ederdi.

 

Hare sustu…

 

Fatih sustu…