Ağustos 30, 2020

8. Sakla Beni

ile payelll

 

Sessizlik aralarında çin seddi gibi yükselirken kimsenin bu seti yıkmaya gücünün olmadığını ikisi de biliyordu. Bazen susmak ne kadar da kolaydı. Oysa insan oğlu susmayı tercih eden bir canlı hiç bir zaman olmamıştı.

 

Karşısında sessizce bekleyen gözleri yaşlı kıza ne kadar süredir baktığını bilmiyordu. En başından beri kenarda onu izlemişti. Neden hiç şaşırmamıştı bunu kendisi de bilmiyordu. Hare’nin basit bir sorunu olduğunu hiç düşünmemişti. Ama Mert’e karşı bir şeyler beslemesi! İlk anda minik bir şaşırma hissi oluşmuş ve anında kaybolmuştu.

 

Aklından binlerce düşünce geçmişti. Bunlardan birisi, gerçekten Mert Yağmur’u aldattı hemde Hare ile mi? Düşüncesi aklına ilk gelenler arasındaydı. Bunu bilemezdi. Ama öğrenirdi. Hare bunu yapmış olmazdı. Bunu ona konduramadı.

 

İçinde hissettiği sızlama ona çok fazla şeyler fısıldadı. ‘O başkasını seviyor, o yüzden senden kaçıyor. O ikilem arasında Fatih. O yüreği yangın yeri olan bir kadın şimdi.’

 

Kıskandığını kendine itiraf edemeyen Fatih çareyi, kıskançlığına kılıf uydurmakta bulmuştu.

‘Ona kızamazsın! Buna hakkın yok! Sen onun hayatında on beş günde yer sahibi olamazsın! Ona hiç bir hak talep edemezsin! Sen hep senin gördün ama o hiç senin olmadı. O sana asla yalan söylemedi. Sen benimle uğraşamazsın, benden bıkarsın, bendekiler beni öldürürken seni sağ bırakmaz, diyendi o. Seninle hiç oynamadı. Sen onunla oynadın. Git şimdi gidebilir misin? Onu kendine sen çektin, o sana gelmek istemedi.’diyen iç sesine sonuna kadar katılıyordu. Gerçek buydu çünkü. Lakin şimdi ne arkasını dönüp gidebiliyor ne de kıza bir adım atabiliyordu. Asıl ikileme Fatih şimdi kendi düşmüştü.

 

Yıllarca tek başına, tek yürekte sakladığı gerçeği karşısındaki adam iki gözüyle gün yüzüne çıkarmıştı. Oysa Hare evine gidecek çokça göz yaşı dökecek ve yine tek başına yaşayacaktı her şeyi. Mert’e olan hislerini hep kendi içinde yaşamış biriydi. Bir Allah’ın kuluna ben de bunları hissediyorum demediği için diline dolanmış cümleleri yoktu.

 

Mert gitmişti! Şimdi Fatih’te gidecekti. Gardını aldı ve omuzlarını kaldırdı. Gözlerini hiç çekmeden konuştu.

 

“Başlamadan bittik. Sana demiştim, benden sana hiç bir şey olmaz diye…” elinin tersiyle gözlerini sildi ama ardı ardına iniyordu yaşlar. Gidene de gidecek olana da.

 

Gözlerini kapatıp derin bir nefes alıp verdi Fatih. Kıza doğru bir adım attı. “Başlamamışsan nasıl bitiyorsun? Ayrıca şimdi bir açıklama yapma!”

 

“Yapmıyorum. Sana görselli anlatabildim mi? Bak, ben buyum. Buyum ve daha bilmediklerin de var. Uzak dur benden.” İçindeki karmaşa öyle bir hal almıştı ki kime ne düşüneceği bile karışmıştı.

 

Tutmayan dizlerine emir verip Fatih’in yanından geçmek istedi. Kolundan tutan adamın kolunu silkeledi. Fatih isteyerek bıraktı kızın kolunu.

 

“Hare?”

 

Avazı çıktığı kadar bağırdı Hare. Alamadığı hapları damarlarına baskı yapıyordu. Öfkesi dağ gibi olmuştu. “Bırak beni! Anlamıyor musun? Gördüklerin sana hiç mi bir şey anlatmadı.”

 

Hızlı bir hareketle kıza yaklaşıp elini Hare’nin ağzına kapattı. “Sessiz ol. Olay var sanacaklar!” Hare hırsla Fatih’in elini ağzından çekti. “Umrumda bile değil. Rahat bırak beni.”

 

“Hare bak. Bunları sakin sakin konuşabiliriz. İyi değilsin. Seni evine götüreyim.” Fatih oldukça sakin davranmaya çalışıyordu ama Hare tam tersiydi. Bu kızı bu şekilde ilk görüşüydü. Zaten içinde bulunduğu durum yeterince zordu, Fatih’te bunu iyice zorlaştırmak istemiyordu.

 

“Sen delisin. Senin bana hesap sorman gerekiyordu. Bana kızman, bağırman, beni kırman, ama bu değil. Hiç bir erkek senin az önce gördüğün şeyleri kaldıramaz.” Sesi oldukça yüksek çıkıyor, elini sürekli havada sallıyordu Hare.

 

“Seni yargılamam. Yargılayamam.” Dediğinde Hare inanamaz gözlerle baktı. Bu nasıl bir adamdı? Yıllarca bir kadını beklemiş, sonunda aldatılmış bir adam olduğunu öğrenen biri vardı karşısında. Fatih Hare’yi yargılayamazdı. Ama Hare bunu bilemezdi.

 

Bu hali normal gelmemişti Hare’ye. O gidecekti Hare buna emindi. Kendini masallara kaptırmamalıydı. Bugün değilse bile yarın gidecekti ama gidecekti. Hangi erkek başkasına gönül vermiş kadını isterdi? Bunun olanaksız olduğunu düşünüyordu. Çünkü kendisi olsa başkasını seven bir adamın asla peşinden koşmazdı. Koşmamıştı da.

 

“Rahat bırak beni. Peşimden gelme!” diyerek arabasına doğru koştu. Ayakkabıları orada kalmıştı ve Hare bunu hatırlamıyordu bile. Aracın tekerlek sesleri otoparkı inletip gitmişti. Giden kızın ardından baktı. Bu gece onu ne dese ikna edemeyecekti. Peşinden gitmek için bir adım attı ama durdu. Neyin ne kadar geri tepeceğini ve sonucun ne olacağını kestiremedi. Biraz izin verdi. Belki bir iki saat sonra evine gidebilir ve nasıl olduğunu görebilirdi. Evet bunu yapacaktı. Hare’nin biraz kendiyle başbaşa kalmasına izin verecek ama bu gece tamamen yalnız bırakmayacaktı.

 

Ne yapacak edecek tüm gerçeği kızın ağzından alacaktı. Hareket ettiğinde yerdeki siyah ayakkabılar dikkatini çekti. Eğilip aldı. Hare’nin di. Başını sağa sola salladı. “Evet ben bir deliyim. Kesinlikle bir deliyim.” Diyerek arabasına ilerledi. Eve gidip üzerini değiştirmeli sonra da Hare’ye gitmeliydi.

 

&

 

Nazlı ile birlikte odasından çıkan Karahan oldukça yorulmuştu. Saat gece yarısını vurmuştu. Karısının elinden tutarak lobiye doğru yürüdüler. Karahan ve Nazlı’yı ufukta görünce planı devreye sokmaya karar verdiler. Duru ile Rüzgâr’ı binbir bahane ile yanlarında tutmayı başarmışlardı. Sıra Karahan da idi.

 

Oturan ailesini gören Nazlı kaşlarını çattı. “Neden kimse gitmemiş?” dediğinde Karahan da karısının baktığı yöne döndü. “Evet, neden acaba?” diyerek adımlarını oturan ve muhabbet eden topluluğa çevirdiler.

 

Başlar Karahan ve Nazlı’ya dönünce gülümsediler. “Gelsenize muhabbet ediyoruz.”diyen Aslı, gerçekten de koyu bir muhabbetin içindeymiş gibi gülümsüyordu. Zorlandığını kimseye belli etmiyordu.

 

“Bu saatte!?”dedi Karahan.

 

Yiğit, “Evet, gelin oturun hadi.”demesiyle abisinin yanına çoktan oturmuştu Nazlı. Ayakta bekleyen Kocasına bakıp, “Gel Karam, biraz bizde katılalım.”dedi. Karahan gözlerini devirip teslim oldu.

 

“Oturalım.”

 

Karahan’ın oturmasıyla Aras yerinden kalktı. “Ben birazdan dönerim.”

 

Büyük ihtimal lavaboya gittiği düşünüldüğü için kimse oralı dahi olmamıştı. Aras gözden kaybolunca sohbete yeni şeyler katan Azra ve Zeynep ortamı yumuşak tutarak cidden keyifli gibi davranıyorlardı. Aras gideli beş dakikayı geçmişti ki Yiğit’in telefonunun sesi duyuldu. Ceketinin iç cebinden çıkarttığı telefona kaşları çatık bakmıştı. Bu Karahan’ın da dikkatinden kaçmamıştı.

 

Yiğit ayağa kalkarak lobinin uzak bir köşesine ilerledi. Yiğit uzaklaşınca Aras geri dönerek yerine oturdu. Abisini arama işini halledip geri dönmüştü. Konuşup gülen kızlara bakan Karahan içinden düşündü. ‘Bu kadınlar her gün birbirini görüp sürekli gülecek eğlenecek konuları ne ara biriktiriyorlar?’ başını sağa sola salladı. ‘Kadınlar…’ diye düşündü tekrardan.

 

“Hare’yi görürüm diyordum ama çoktan ayrıldı sanırım.”diye hayıflanan Rüzgâr’a Azra cevap verdi.

 

“Çok yoruldu Rüzgâr. Bende görmedim çıkarken. Ama başardı. Ona bir kutlama partisi vereceğim. O benim gururum. Yarın dan sonra tüm İstanbul moda evleri Hare’nin peşinde koşacak ama ne olacak? Hare AZENAS’ın ortağı, tasarımcısı…”diyerek kocaman gülümsedi. Gerçekten de göğsü kabarmıştı. Onda kendini görüyordu Azra. Beş yıl önce bu işe adım atan Azra ile Hare aynı yola baş koymuş iki dosttu.

 

Duru ve Rüzgâr da Azra’ya katılıp gülümsedi. Rüzgâr kardeşi adına çok mutluydu. Onunda göğsü kabarmıştı. “Sayende Azra, aslında sana teşekkür etmeliyiz.”

 

“Rica ederim Rüzgar. Kardeşin yetenekten ibaret.”

 

Karahan’ın gözü Yiğit’in üzerindeydi. Aslı’nın gözü de atmaca misali Karahan’ın üzerindeydi. Yiğit kenarda hararetli bir şekilde konuşmaya devam edince Karahan iyice meraklanmıştı. Azra ve Zeynep’te hem konuşuyor hemde Karahan’ı gözlem altında tutuyorlardı.

 

“Gecenin bu saatinde bu şekilde kiminle konuşuyor?” bakışları Yiğit üzerinde olsada sorusu ortama idi. Aslı dudaklarını büktü. “Evden değilse ki değil, öyle olsa haberim olurdu. Sanırım işle ilgili,”demesiyle Karahan yerinden fırladı. İş ama hangi işti bu? Tatil köyleriyle alakalı olabilir miydi? “Ben bir bakayım. Sende Aslı benden önce koşman gerekiyordu. Bu sakinlik nereden geliyor?”diye söylenerek Yiğit’e doğru ilerledi.

 

“Ne demek yangın çıktı!?” Diye kükreyen Yiğit’e iyice dikkat kesildi Karahan.

 

“Kapat geliyoruz.”diyen Yiğit telefonu kapatarak yüzüne karısının daha önce defalarca anlattığı ifadeyi kondurdu. ‘Telaş! Korku! Ciddiyet!’

 

“Yiğit ne yangını, neler oluyor?” kaşları çatık ve merakla aynı zamanda korkuyla bakan Karahan hemen cevap alamazsa öfkeye düşeceğini biliyordu.

 

“Karahan tatil köylerinden birinde yangın çıkmış. Hemen gitmeliyiz.”demesiyle Karahan’ın yanında ayrılarak topluluğa doğru ilerledi.

 

Dumur olarak bir kaç saniye bir şey düşünemeyen Karahan Yiğit’in ardından baktı. En azından inşaattı, kimseye bir şey olmuş olmamalıydı. Gizli adımlarla geri dönen Yiğit ortama telaşla özet geçti.

 

“Rüzgâr tatil köyünde yangın çıkmış elektirikten yayıldığını söylediler.” Demesiydi Rüzgâr ayağa fırladı.

 

“Nasıl olur?”

 

“Kesin bilgi yok sadece şüphe…” Karahan hızlı adımlarla gelip Rüzgar’ı öldürecek gibi bakmaya başladı.

 

Ortamın rengi değişince herkes ayağa kalkmıştı. Aslı rolüne adım attı. “Ne olacak peki?”

 

“Siz eve dönün biz beyler gidip bakacağız.”

 

Nazlı öne fırladı. “Bende geleceğim.”

 

Aslı’ya bırakmadan Karahan Nazlı’ya engel oldu. “Gerek yok Nazlı’m sen eve dön.”

 

Aslı da Karahan’a katıldı. “Bizim onlara bir faydamız dokunmaz Nazlı. En iyisi evlere dagılalım, nasıl olsa geri dönecekler. Hem arar bilgi alırız. Hadi herkes dağılsın!” diyerek ayaklandırdı herkesi.

 

Duru ve Nazlı el mahkum mecburen kabul etmek zorunda kaldılar. Duru, “Nazlı birlikte çıkalım Poyraz halamda alır öyle geçerim eve…” diyerek yola düştüler. Aslı, Zeynep ve Azra da onlara uydu ve çantalarına asıldılar.

 

Yiğit, “Karahan ofisinden bir bakalım önce kamera sisteminden gitmeden bir fikrimiz olsun. Zaten itfaiye ulaşmış ölen kalan olmadığı söylendi. Silivri buraya oldukça uzak aklımız sağlam olsun!” Karahan’ın her mimiğini dikkatle izledi Yiğit. İkna olması ve otelden çıkmamaları gerekiyordu.

 

Karahan’a mantıklı gelen fikir ile ofise doğru büyük adımlarla ilerleyince gözlerini kapatıp omzularını indirdi Aslı.

 

Hemen toparlanıp kızlara gaz verdi. “Hadi çıkalım ne işimiz var bunların yanında onlar halleder. Zaten ölen yokmuş. En fazla paramız gitti.” Diyerek otoparka yollandılar.

 

Yiğit leptopun başına geçerek oyalanabildiği kadar ağırdan almaya başladı. Aras ve Murat odanın içinde kısa voltalar atarak olmayan yangının telaşını güdüyorlardı. Aslında içleri kaynıyordu. Eşleri olanları ilk anlattıklarında dehşete düşmüşlerdi. Karahan ve Rüzgâr’ın bu konuya nasıl tepki verecekleri büyük merak konusuydu.

 

Lobiye açılan kapıdan çıkan kızlar az önce otoparkta Duru ve Nazlı’yı eve gönderdikten sonra araçlarından çıkmış koşarak lobiye varmışlardı. Kendilerinden emin, olacağa hazır yüz ifadeleriyle yan yana yürüyüp odanın önüne geldiler. Birbirlerine baktılar. Üçüde birbirinden güç alıyordu. Hiç bir işte tek olmamışlardı. Tek başlarına hiç bir şey değillerdi.

 

“Aç!” diyen Azra’nın sesiyle kapı koluna asıldı. İçeri adım atınca kendilerine dönen başlara bakmadan görev yerlerine dağıldılar. Karahan ve Rüzgâr Yiğit’in başından doğrulup kızlara baktılar. Zeynep Rüzgâr’a doğru iki adım attı. Azra da Karahan’a.

 

“Ne oldu?” Karahan soruna cevap bulurken Aslı ellerini beline yerleştirdi. “Bir şey unutmuşuz.”

 

Ellerinin içindeki küçük spreyleri kaldırıp nişan aldılar. Aynı esnada bağıran Aslı’nın sesiyle Aras ve Yiğit koştu. “Tutun!”

 

Karahan ve Rüzgâr akıllarının ucundan bile geçmeyecek olan duruma tek bir söz dahi edemeden yüzlerine sıkılan eterle bir kez sendelediler. Karahan’a garanti olsun diye üç kez püskürten Azra, adamın hala ayakta kalmasına hiç şaşırmadı. Rüzgâr kendinden geçerken Aras burnunu yana çevirdi.

 

Karahan’ın arkasına geçen Yiğit her an düşecek olan adamı tutacaktı. Karahan elini yüzüne kapatırken mırıldandı. “Aslı…” sözünü bitiremeden kendinden geçerek Yiğit’in kucağına düştü.

 

Aslı omuzlarını düşürdü. Bu iki manyak bu gece en az arızayla çıkacaktı. En azından yumruklar havada uçmayacaktı.

 

Gözleri dönen Aras ayakta sendelemeye başladı. “Zeynep bana bir şey oluyor…” Kocasına dönen Zeynep ağzı bir karış açık bir adım atacakken, Aras Rüzgâr’la birlikte paldır küldür arkaya yuvarlandı.

 

“Ay kocamda gitti.” Diyerek şaşkınlığını gizleyemeyen kadın bir adım atıp durdu. “Ulan Aras, ilk operasyonda nakavt oldun ya helal olsun sana…”demesiyle Azra kahkahayı patlattı.

 

“Ay adam düştü ya… bayıldı. Vallaha bayıldı.” Diyerek bir kahkaha daha attı.

 

&

 

Ayağında ayakkabı olmadığını soğuk gaz pedalına basınca hissetti Hare. Çok umrunda da değildi. Hala durmaksızın akan göz yaşları yolu görmesine engel oluyordu. Ellerini sıkıca sardığı direksiyondan ara ara çekip gözlerini siliyordu.

 

“Benim gelinliğimi giydi.” Diyerek bağırdı. Aracın içinde yankı bulan sesi yine kendi kulaklarını dolduruyordu. İçindeki küçük Hare bir yerlere saklanmıştı. Her zaman ortaya çıkar ve kesin bir şeyler fısıldardı. Şimdi yoktu.

 

“Benim.” dedi elini direksiyona vurdu. “Gelinliğimi.Giydi. Ben yaptım onu. Benimdi o. Ama o giydi ve aldı gitti.” İki elini birden kaldırdı ve sertce direksiyona vurdu. Araç küçük bir s çizerek yine toparlandı.

 

“Lanet olsun sana Mert. Bütün yıllarımı hayallerimi çaldın! Sana.Lanet.Olsun. Nefret ediyorum senden. İçimde sana olan ne varsa hepsinden nefret ediyorum.” diyerek kendine haykırdı. İçinde Mert’e karşı gerçek bir nefret filizlenmişti. Bunun sebebini de biliyordu. Kalbi Hare’yi döve döve bağırıyordu. “Fatih gitti! Bunun için bile sana lanet olsun.”

 

Aklına hücum eden düşünceyle direksiyonu kırdı. Gece yarısını geçmişti. Yolda minimum araç vardı. “Biteceksin!” diyerek gaza yüklendi.

 

Geceyi delip geçen fren sesi AZENAS’ın önünde durdu. Ayağını yere basınca soğuk zemin yaz gecesinde bedenini ürpertti. Umursamadı. Işıkları kapalı olan binaya başını kaldırıp baktı. Elinin tersiyle gözlerini sildi. Artık ağlamıyordu. Yüzündeki ıslaklıkta son silişiyle kayboldu.

 

Koşar adım girişe ilerledi. Cam kapı kapalıydı. Vurdu, kimse duymadı. Var gücüyle vurdu. İçeriden koşarak gelen genç güvenlik görevlisi önce duraksadı ama hemen ardından Hare’yi görünce kilidi çevirdi.

 

Adam, buyrun bile diyemeden ki, kızın halini görünce dili tutulmuş gibi kalmıştı görevli. Hare, tek kelime etmeden hızlı adımlarla asansöre bindi. İçinde bulunduğu hal sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. İstediği kata gelince acılan kapıdan hızla çıktı. Ezbere bildiği odaya emin adımlarla ilerledi. Odaya girer girmez gözüne çarpan gelinliğe nefret dolu gözlerle baktı.

 

Çocukluğu geldi geçti gözlerinin önünden. Yapayalnız olan çocukluğu arkadaşsız sadece bebekleriyle geçen yılları. Tek oyunu olan bebeklerini giydirme, onlara elbiseler dikme anları….

 

Hayat kız çocukları için toz pembeydi. Etrafında ve televizyonda gördüğü ona en yakın olan şeydi evcilik, evlilik. Çömez elleriyle ilk diktiği şey minik bir gelinlikti. Bebeğine büyük bir aşkla giydirmişti. Ondan sonraki zamanlarını da başka minik bebek elbiseleri giyerek geçirmişti. Daha sonraları çizerek…

 

Yıllar önce ilk diktiği gelinliğe benzeyen ve sonrasında aklına yerleşen adamla kurduğu hayalleriydi karşısındaki mankenin üzerinde duran inci tanesi…

 

Elindeki anahtarını hızla göğüs oluğuna soktu. Gözlerini odanın içinde gezdirdi. İstediği şeyi göremedi. Masalar üzerinde ki kutuları eline alıp bakmaya ve önüne ne gelirse yıkmaya başladı.

 

Etrafa saçılan kutular, kalemler, kağıtlar ortalığı savaş alanına çevirdi. Hare eline ne geçerse etrafa fırlatıyordu. Dişleri birbirine kenetliydi. Ağzından tek bir söz dahi çıkmıyordu. Devirdiği son kalemlikte gördü makası. Eline alıp öfkeyle baktı. Arkasını dönerek gelinliğe doğru koştu. Mankenin üzerinde duran gelinlikte göz gezdirdi. Hiç acımadı emeğine. Daha ve daha güzellerini yapabilirdi. En kötüsünü de yapabilirdi. Ama bu gelinliği bir daha hiç kimse giymeyecekti. Makası havaya kaldırıp mankenin göğsüne sapladı. “Çıkacaksın buradan!”diye bağırdı. “Buraya ait değilsin sen! Hiç olmadın. Seni ben soktum oraya… yine ben çıkaracağım seni… Bıktım senden.” demesiyle makası bulunduğu yerden aşağı çekti. Gelinlik göğüs hizasından karnına kadar yırtıldı.

 

Makası hırsla çekip parmaklarını geçirip açtı. Eliyle eteği kavrayıp dek geldiği yerleri kesmeye başladı. “Nefret ediyorum senden. Sen benim her zora düştüğümde tutunduğum daldın. Kırıldın ve benden ayrıldın.” Göz pınarları kurumuşcasına tek bir damla bile düşürmüyordu. İçinde hissettiği tek şey öfkeydi.

 

Eteği bırakıp kollara geçti. En kaliteli kumaştan üretilen nadide danteli hiç acımadan parçalamaya başladı. Makas kumaşa girdiği kadar Hare’nin ellerine, parmaklarına da denk geliyordu. Beyaz gelinliğin parçaları yere düşerken kan içinde kalıyordu. Tek bir acı bile hissetmiyordu Hare. O acıların en büyüğünü zaten yıllardır yaşıyordu. Bir kaç kesik onun canını yakamazdı.

 

Elindeki makası yere fırlattığında gelinlikten geriye pek bir şey kalmamıştı. Soluk soluğa kalmıştı. Nefesi onu zorluyordu. Göğsü sürekli hızla inip kalkıyordu. Katili andıran bakışları cansız bir mankenin üzerindeydi ama aslında öldürdüğü kendisiydi. Ellerini havaya kaldırıp var gücüyle haykırdı. “Yemin ederim bir daha yüreğim adını anarsa kanımı kurutur, ellerimle parçalarım onu!”

 

Havaya doğru açtığı ağzından sesiyle birlikte birde ruhundaki yara vardı. Ruhundaki yara içinden ağız ve ses yoluyla ayrıldı ondan.

 

Hızla mankenin üzerine atılıp mankeni yere fırlattı. Yerde yatan geçmişiydi. Gideniydi ve dönmeyecek olanıydı. Artık dönmesi gerekmeyeniydi. Parçaladığı gelinliğin üzerine basa basa geçti üzerinden. Ayağının altında ezdiği ruhundaki irinden ibaretti.

 

Elleri kan revan haldeydi. Önünden geçtiği güvenlik görevlilerine hiç bakmadı. Hızla binadan dışarı attı kendini. Yüzüne ve tenine çarpan serin rüzgarla derin nefes aldı. Daha hafifti. Daha iyi olacaktı. Olabilirdi. Göğsünden çıkardığı anahtarla aracını açtı. Bagaja yöneldi. Bagaj kapağını açarak gördüğü küçük valizi açtı. Valizden çıkardığı ayakkabıları yere atıp ayağına geçirdi. O her zaman bir kadının yedek bir kıyafeti yanında olması gerektiğini bilirdi. Bagajı kapatıp arabaya bindi. Torpido gözünü açıp süslü kutuyu alıp açtı. İçerisinden aldığı minik pembe hapı hiç düşünmeden ağzına attı. Kutuyu kapatıp yerine koydu. Kapı rafından duran suyu alıp içti. Extazi midesine inerken başını geriye attı. Gözlerini kapatıp iki saniye nefesini tazeledi.

 

Başı dönmeye başlamadan buradan gitmeliydi. Ve araçtan çıkmalıydı. Gaza bastı sadece yirmi dakikası vardı. Gaza sonuna kadar yüklendi. On dakika boyunca yol aldı. Extazinin etkisi beynine vurmaya başlamıştı. Başı dönmüyordu ama kendini iyi hissetme oranı git gide artıyordu. Tek tük araçların kaldığı yolda acı bir fren sesiyle durdu. Direksiyonu ters şeride kırdı. “Ya şimdi ya hiç!”diye mırıldandı.

 

&

 

Eline doladığı saçı önüne çekip nefesiyle havalandırdı Aslı. Son yarım saattir tek yaptıkları uyanmalarını beklemekti. Koltukta horlayan Aras’a bakınca kahkaha attı. “Gece uykusuna mı bağlandı? Adamda ki rahatlığa bak” Yiğit ve Murat ayakta volta atıyorlardı. Azra ve Zeynep’te boş kalan yere sıkışmış oturuyorlardı.

 

Azra, “Adamın koca oteli var hatta otelleri var odasında koltuk yok.” Diyerek Zeynep’i biraz daha sıkıştırdı. Göz deviren Zeynep, “Kıpraşmasana. Hem sen kilo mu aldın?”

 

Azra’nın gözleri büyüdü. “Doğum kilosu o bikere ben kilo almam.” Diyerek trip attı.

 

Masanın üzerinde duran telefonun sesi yükselince başlar telefona döndü. “Benimki çalıyor hemde gecenin bu saatinde. Ay Bade’m ona bir şey mi oldu.” Diyerek ayağa fırladı Azra. Murat’ta hızlı bir adımda karısına yetişti. Telefona bakınca derin soluk bıraktı Azra ve Murat.

 

“AZENAS’tan arıyorlar,”deyince hepsi rahatladı. Azra telefonunu alıp odadan çıkarken, Aslı da odanın ortasında sandalyeye bağlı karşılıklı uyuklayan iki adama baktı. İkiside kımıldayamazdı. Bu şekilde de birbirlerine zarar veremezlerdi. Hem Duru Hem Nazlı eve dönünce bir kez aramışlardı. Açılmayan telefonlara Yiğit kendi telefonundan geri dönüş yapmış, iyi olduklarını hasar tespit yaptıklarını Kara ve Rüzgâr’ın sarjlarının bittigini soyledikten sonra adamlarında telefonları kapatmışlardı.

 

Dışarı çıkan Azra merakla açtı telefonu… “Azra hanım gecenin bu saatinde özür diliyorum ama bilmek istersiniz diye aradım.” diyen beş yıllık çalışanının konuşmasıyla kaşlarını çattı Azra.

 

“Hayırdır Erkan ne oldu?”

 

“Efendim, Hare hanım şirkete geldi. Perişan haldeydi. Ayakkabıları bile yoktu ayağında. Bizimle hiç konuşmadan asansöre bindi. Bir süre yukarda kaldı. Geri döndüğünde elleri kan içindeydi. Bizimle yine konuşmadı. Biraz tuhaftı. Bizde haliyle merak ettik ve katları gezdik.”

 

Azra dehşete düşen yüz ifadesiyle Erkan’ı dinliyordu. “Ne buldunuz?”

 

“Tasarımlarınızın bulunduğu katta gördük. Gelinlik parçalanmıştı. Oda darmadağındı.”

 

Burun kemerini sıkan Azra rahat bir nefes koyverdi. “Erkan ne varsa toplayın. Gelinlikten geriye hiç bir şey bırakmayın, çöpe atın. Odayı da düzenleyin. Bu konudan da kimseye bahsetmenin!”

 

“Peki efendim.” Erkan telefonu kapatınca kapıyı açıp içeri baktı Azra. “Kızlar biraz gelir misiniz?” dediğinde Zeynep ve Aslı yerinden fırladı.

 

Murat, “Ne oldu?” Diye sordu.

 

“Bu konuyla alakalı değil Aşkım. Sorun yok.” Diyerek, kızların çıktığı kapıyı çekti. Beklentiyle yüzüne balkan kızlara beklediği şeyi verdi.

 

“Hare şirkete gitmiş ve gelinliğini parçalamış. Elleri kan içindeymiş ve ayaklarında ayakkabısı bile yokmuş. Şirketten çıkıp gitmiş.”

 

“Hemen Fatih’i ara sor!” diyen Aslı kollarını göğsünde bağlayıp beklemeye başladı Zeynep’le birlikte.

 

Evine gitme fikrinden aracına biner biner binmez vaz geçen Fatih, kızın kendine kötü bir şey yapma olasılığı ile onu yalnız bıraktığı için kendine olağan üstü küfürler saymıştı. Hemen pesine düşmüş olsa da Hare gözden çoktan kaybolmuştu. Evine gidip, olmadığını öğrendiğinde içindeki sıkıntı daha çok büyümüştü. Abisine haber verse bir dakika bile sürmeyecek zamanda bulabilirdi ama gerisini açıklayamazdı. Evine gitmişti. Elinden bir şey gelmeceyekti. Üzerindeki takım elbiseden kurtulup telefonu açmayan kızı defalarca tekrar ve tekrar defarca aradi ve sonunda telefon kapanmıştı. Evin içinde turluyor ne yapabileceğini düşünüyordu. Yarım saat boyunca girdiği kıskacın içinden en iyi çözümü Rüzgâr Asilkan’ı aramakta bulmuştu. Gerçeği Hare ile birlikte saklardı. Abisine de bir şeyler uydurabilirdi. Ama öncelik Hare’yi bulmaktı.

 

Rüzgâr’ın telefonunun da kapalı olmasıyla dişlerini sıkarak kendi kendine bağırdı. “Bırakmayacaktım. O ne derse desin bırakmayacaktım.” Kendi kendini yerken telefonu çaldı. Sehpanın üzerine az önce gelişi güzel fırlattı telefona koştu belki Hare’dir diye.

 

Ama arayanın Azra olmasıyla sıkıntılı bir nefesle yine de bir habere ulaşabileceğini düşündü. Çünkü Azra onu bu saatte asla aramazdı.

 

“Abla?”

 

“Fatih, Hare senin yanında mı?”

 

“Abla hayır, bende onu arıyorum.”

 

“Az önce AZENAS’tan ayrılmış. Benim biraz işim var Fatih. Hare’yi bul. Evine bak! Dışarı çık bir şey yap ama Hare’yi bul. Ama bundan kimseye bahsetme. Kimseyi arama. Bulunca sadece beni ara.”

 

Hızla kulağından gelip geçen ve beynine yer eden cümleleri tartıp, “Tamam abla çıkıyorum.” Telefonu kapattı. Hâlâ üzerinde olan takım elbisenin çıkardığı ceketini alarak kapıya koştu. “O iyi… Seni bulacağım kızım ve bana yaşattığın bu korkunun hesabını da keseceğim.” diyerek açtığı kapıdan bedenini dışarı çıkaracağı sırada durdu. Kapısının önünde mahmur bakışlarıyla ıslak bir yavru kedi gibi bekleyen gözleri dolu kızı görünce elindeki ceket yere düştü. Arabasının anahtarı yere düştü. Beyaz parlak zemine düşen anahtarın tıkırtısına gözleri kaydı Hare’nin. Fatih kilitli kalmış Hare’nin sarıp sarmalanası narin halini yüreği burkularak izledi.

 

Hare yerden çektiği bakışlarını Fatih’in yeşil gözlerine kaldırdı. Yutkundu. Göz bebekleri titriyordu. Eğer reddedilirse yaşayacağını pek sanmıyordu.

 

Zorla iki dudağını oynattı. Sesi çatallaşmıştı. Bunu yaptığı için asla pişman olmamayı diledi.

 

“Ben… Ben yolumu kaybettim. Sonra baktım… Kaybolduğum yerde bir tek sen varsın. Benim yolumu bulmama yardım edemez misin?” dedi tek bir inci tanesi yanağından düşerken. Boğazına oturan büyük bir yumru daha fazla konuşmasına engel oldu.

 

Gözlerini kapatıp omuzlarını düşüren Fatih yavaşça araladı göz kapaklarını. Hare gelecek en kötü ihtimale hazır bekledi.

 

‘Sen… sen benim yaralı yüreğimin nasibisin. Nasibim ile en büyük kumarı oynuyorum. Allah büyüktür! O ne derse o olur.’ diye içindekileri tartan, ölçen ve şekil vermeye çalışan Fatih nefesini dışarı saldı. İki kolunu yana açıp Hare’yi hayatına son kez davet etti.

 

“Gel buraya, deli kız,”

 

Fatih’in sesini duyduğunda gerilmiş ve boşuna geldiğini hissetmişti. Duyduğu sözlerle ve gözünden akan yaşla birlikte değişik bir gülümseme oturdu yüzüne. Hiç düşünmeden kendini Fatih’in kollarına bıraktı. Genç adamın kollarını da çıplak sırtında hissettiğinde daha çok sokuldu. Ait olduğu yer bu adamın kollarıydı. Hare bunu çok net bir şekilde anladı.

 

Ellerini kızın dağılmış saçlarına daldırdı. Çenesini Hare’nin başına dayayıp gözlerini kapattı. Ona bir şey olacak endişesini çabuk atlatacak gibi durmuyordu. Kalbi hala kızın kendine kötü bir şey yapacağı korkusuyla depar atıyordu.

 

Başı şiddetle dönmeye başlayan kızın sığındığı kollar ona güven ve huzur veriyordu. Fatih’in yanındayken dışarıda ne olduğu aklına bile gelmiyordu. Gözlerini sıkıca yumdu. Ayakta kalmak istiyordu ama dizlerinin titremesine engel olamıyordu. Güç almak için biraz daha sokuldu. “Sakla beni. Kimseye verme!”

 

Fatih’in kulağından kalbine inen sözler, büyük bir sevinç ile daha büyük bir korkuyu da beraberinde getirip beynine kazındı. Ruhuna takla attırdı. İçi paramparça oldu. Yapması gereken ile yapmaması gereken ne varsa içinde kayboldu.

 

“Hare…” diyebildi.

 

“Lütfen!” diyen kızın bedeni genç adamın kollarında canını kaybetti. Kolları iki yana düşen ve başı yana yatan kızı hızlı bir hareketle sıkıca tutup yerden ayağını keserek kucakladı. Bayılmıştı. Bugün olan her ne varsa gücünü sonuna kadar almıştı kızdan.

 

Hare’yi salondaki koltuğa yatırdı. Doğrulup kıza baktı. Tanıdığı Hare ile uzaktan yakından alakası yoktu yatan kızın. Demişti Hare ona. Beni tanımıyorsun, gördüğün kişi değilim, demişti. Başını iki yana salladı. Cebimdeki telefonu çıkarıp Azra’yı aradı.

 

Tetikte bekleyen Azra ilk çalışta açtı. “Buldun mu?

 

“Benim evimde,”

 

“İyi mi?”

 

“İyi olacak.”

 

Nefesini bırakan Azra sırtını duvara verdi. “Senin yanında, buna eminim. Onu bırakma Fatih. Sana ihtiyacı olacak.

 

Başını iki yana sallayan Fatih Azra ile ne hakkında konuştuklarını bilmeden bu şekilde anlaşmalarına şaşırmadı. Onlar her şeyi bilirdi. Fatih onları iyi tanıyordu. “Abla ben çok karıştım.”

 

“İyi olacaksınız bana güven. Ablan olarak senden bir şey istiyorum Fatih.” Azra gözlerini Aslı ve Zeynep’e çevirdi. Kızlardan da onay aldı.

 

“Başımla ablacım.” Diyerek oraya sehpanın ucuna oturup Hare’yi izledi.

 

“Ne olduğunu biliyorum Fatih, Hare’yi buradan bir kaç gün götürebilir misin?”

 

Fatih’in aklında da bu vardı. Gerçek veya yaşanan her ne ise onu öğrenmek istiyordu ve burada olmayacaktı.

 

“Tamam.” dedi ve Azra’nın kaşları havalandı.

 

“Yalnız… gideceğiniz yeri bende dahil kimse bilmesin.”

 

Bu sefer Fatih’in kaşları havalandı. “Neden?”

 

Yerinde kıpırdanan Azra sözlerini toparlamak için soluğunu tazeledi. “Fatih bana güven ve söyleme! Rüzgâr duymasın. Hare kendi abisine de bir şeyler uydursun.” dedi kısaca.

 

Fatih bana güven diyen kadına da onun arkadaşlarına da sonsuz güvenirdi. Üstelemedi. “Tamam. Kısa süre içinde evden ayrılmış oluruz.”diyerek kapattı telefonu. Kızın yüzüne düşen saçlarını ileriye ittiğinde gözü ellerine kaydı. Geldiğinde fark etmemişti. Kaşlarını çatarak ince parmakları elinin içine aldı. Her yeri kesik ve kurumuş kandı. Kalbi paramparça oldu yaralara dokunurken. “Ne yaptın kendine güzel kız? Sevgin bu kadar mı büyüktü?” Yüreğine oturan hüzünle yerinden kalktı ve odasına doğru yürüdü.

 

&

 

Azra telefonu kapatır kapatmaz yanlarından görünen Turgut Kara’ya odaklandılar. Adamın yüzündeki telaş her halinden okunuyordu.

 

“Aslı yine neyin peşindesin? Bu saatte buraya geldim. Evden de hırsız gibi çıktım. Oğlum nerede?”

 

“Sakin ol Turgut amca, şimdi içeri gireceğiz ve senden istediğim tek şey beni dikkatle dinlemen.” Aslı’yı başıyla onaylayıp acılan kapıdan içeri girdiler. Kimse Aslı’yı bir kez sorgulamaya kalkmıyordu. Biliyorlardı ki Aslı kötü olan hiç bir şey yapmaz. Turgut Kara da bunu biliyordu. Aslı’yı ikiletmedi.

 

Turgut Kara elleri ve ayakları bağlı olan oğlu ve damadına bakınca gözlerini dehşetle açtı. “Aslı!” Diye dişlerinin arasından tısladı.

 

“Gecenin sonunda bana teşekkür edeceksin bunları bağladım diye…” diyerek sakinliğini korudu Aslı.

 

“Uyandırın artık, su falan serpin yüzlerine.” Murat, Aslı’nın sözleriyle hemen kenarda duran sürahiyi alıp önce Rüzgâr’ın ardından da Karahan’ın yüzüne bir miktar döktü. İlk kendine gelen Rüzgâr oldu. Başını sağa sola sallayıp göz kapaklarını araladı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Karahan ile göz göze geldiler. İki adam da birbirlerine bakarak hallerine göz attılar.

 

Karahan dişlerini sıktı. Ellerini oynattı. “Aslı!” Diye haykırdı.

 

“Bağırma oteldeyiz.” Dedi Aslı.

 

Yerinden kurtulmaya çalışan Rüzgâr da Karahan dan farklı değildi. “Aslı neyin peşindesin? Ne saçma olay bu. Çöz bizi!” sesi odada yankı bulunca kızlar yüzlerini buruşturdu. Babasına dönen Karahan, “Baba burda ne işin var? Lanet olsun Aslı. Ne oluyor?” Elleri ve kolları bağlı olsada oturduğu yeri yıkacak güce sahip olan Karahan çıkmak için çırpınınca Yiğit ve Murat iki omzundan tutarak sabit tutmaya çalıştı.

 

“Yiğit, Murat buradan kurtulunca ağzınızı burnunuzu kıracağım abicim hiç şüphe etmeyin.”

 

Dirseğini Karahan’ın omzuna dayadı Yiğit. “Buradan çıkarken sen artık eski Karahan olmayacaksın. Hayatında çok büyük değişim olacak. Halin kalırsa yaparsın abicim.”demesiyle Karahan anlamsız baktı adamın yüzüne. “O ne demek lan?” Diye haykırdı.

 

“Bağırmayı kes! Benim ben Aslı. Seni kesecek biçecek değilim. Önemli bir şey varki bu heldesin. Seni bayıltıp kaçırdığımda, bir Nazlı kazandın. Bunda da kazanacaksın. Bu ne güvensizlik? Öğreneceğiniz şeylerden sonra gel bir daha kır çenemi, ama şimdi sus! Gece yarısını çoktan geçti. Burası senin otelin. Ve herkes uyuyor şuan. Prestijini düşün. Ailen evinde uyuyor. Kimseye bir şey olmadı. İkinizi niye bağladım diye sorarsanız. Öyle gerekti. Şimdi…” çalışma masasının arkasına geçti Aslı. Turgut amca sende otur.”

 

“Nazlı kazanmış mış, ah Aslı ah…” diye homurdanan kocasına göz devirdi Aslı.

 

“Ne oldu Yiğit yaran mı açıldı?” Dirseğini Karahan’a iyice bastırdı Yiğit. “He yaram açıldı. Sus!”

 

Başını esneten Karahan, “La havle,” diye mırıldandı.

 

Turgut Kara eli mahkum bu deli kadının yine neyin peşinde olduğunu merak ederek kendine çekilen sandalyeye oturdu. Rüzgâr ve Karahan’ın çaprazına…

 

Rüzgâr teslim olup başını yana yatırdı. “Sen manyaksın Aslı. Bunu biliyordum zaten ama ne çıkacak bekliyorum.” Dedi.

 

“Hopp” diye çıkıştı Yiğit. “Ağzını topla lan valla gerçeği öğrenmeden gömerim seni,” Rüzgâr göz devirdi.

 

“Buradan kurtulunca sana verdiğim yüzüğü geri istiyorum Aslı. Onu verdiğimden beridir sen zıvanadan çıktın.” diyen, Karahan da bir nebze teslim olmuştu.

 

Zeynep ve Azra da Aslı’nın yanına koydukları sandalyelere otururlar.

 

“Muhteşem üçlü. Kesinlikle başımız dertte.” Rüzgâr’ın sözlerine Karahan devam etti. “Ulan yoksa Ruken mi, ona mı bir şey oldu? Yoksa sen Duru’ya bir şey mi yaptın? Öldürüm seni Rüzgâr” Aklına üşüşen fikirlerle Karahan çıldırmış gibi sandalyesini salladı. “Bırakın lan!”

 

“Bir kez daha bağırırsan ağzını bantlarım Karahan. Kes sesini! Zaten yeterince zorlanıyorum. Ruken evde uyuyor ve gayet iyi onunla yada evinden biriyle ilgili değil.”

 

“Ruken olsa benim ne işim olur burada? Ayrıca da çok beklersin ben karıma hiç bir şey yapmam!” Rüzgâr da en az Kara kadar öfkeliydi ama Karahan dan duyduğu sözlere daha da öfkelendi.

 

“Yeter!” Diye bağıran Turgut Kara oldu.

 

İki adamda başlarını arkalarına atarak tamamen teslim oldular. Sessizliği nimet bilen Aslı da derin bir nefes alarak çantasına uzandı. İçinden çıkardığı belgeleri önüne bıraktı. Kendisine bakan üç adamın üzerinde gezdirdi gözlerini.

 

“Sözlerimi kesmeden sonuna kadar dinleyin. Sonrasına bakacağız.” Hiç birinden ses gelmeyince devam etti.

 

“Bundan yaklaşık kırk küsur yıl önce, tam tarihi bilemiyoruz. Bu yıllar içerisinde başlıyor olay. Derya yani Rüzgâr’ın biolojik annesi, Turgut Kara ile kısa zamanlı masumane bir ilişkileri olmuş.” Karahan ve Rüzgâr’ın kabına dar gelen göz bebekleri Turgut Kara’yı bulmuştu. Turgut Kara hiç istifini bozmadı. Oğluna döndü. “Annenle tanışmadan önceydi. Dediği gibi de masumaneydi.” Dişlerini sıkan Karahan ve Rüzgâr Aslı’ya döndü.

 

“Evet, rahmetli annenden öncesi, çok öncesi… Derya ve Turgut amca ayrılmışlar. Sonra Meral teyze ile Turgut amca tanışıyor ve evleniyor. Her şey buraya kadar çok güzel.”

 

Karahan derin bir of çekti. “Masal mı dinleyeceğiz Aslı sadede gel.”

 

“Sus be adam.” diye bağırdı Aslı. Karahan yine of çekti. Rüzgâr ise duyduğu şeyi hazmetmeye çalışıyordu.

 

“Sorun ne? Sorun şu! Turgut amca Derya dan hiç hoşlanmamış yani sevgi, aşk namına bir hissi yoktu. Ama Derya,” derken Rüzgâr’ın gözünün içine baktı Aslı. “Derya Turgut Kara’ya hastalık derecesinde bağlanmış.” Rüzgâr’ın buğulanan göz bebekleri Aslı da ağlama isteği uyandırmıştı. Hemen çekti.

 

“Turgut Kara ve Meral Kara mutlu bir evlilik sürerken Derya da boşta kalmamış Serdar Asilkan ile yani Rüzgâr’ın babasıyla evlenmiş. Her iki çifttin de birer oğlu doğmuş fakat Derya Hare’ye kadar çocuk sahibi olmamış. Derya’nın kiminle evli olduğunun pek bir önemi yoktu onun için. Onun gözü,” Karahan’la göz göze geldi Aslı. “Babandaymış.”

 

Karahan’ın damarlarına dolan tarifi garip bir şüphe ve öfke son sürat ilerliyordu ve merak etmeye başlamıştı. Sesini çıkarmadı. Turgut Kara ise aklının hayalinin ermediği konunun neresinde olduğunu düşünüyordu.

 

“Turgut amca, Derya sizin eve çok girip çıkmış tabi siz evde olmuyormuşsunuz o saatlerde. Sonra aynı cemiyetin insanları olduğunuz için sık sıkta görüşüyormuşsunuz. Bunları Duru dan dinledik.”

 

“Evet doğru.” Diyerek yanıtladı Turgut Kara.

 

“Bu doğru ama yanlış olan Derya hiç bir zaman Meral’in arkadaşı olmadı. Onun her sırrına ortaktı. Meral teyzeyi kullanarak Derya hayatının hatasını yaptı.” demesiyle üç adamın da dikkatini üzerinde topladı.

 

“Ne yaptı?” sert bir sesle ve azalan sabrıyla sordu Rüzgâr. Aslı o an Rüzgâr ile göz göze geldi. Rüzgâr’ın olayı ne zaman çözeceğini merak ediyordu. Tekrar işine döndü Aslı.

 

“Meral teyze Duru’ya doğum yaptıktan sonra bir çeşit kadınsal hastalığa yakalandı. Bir daha çocuğu olmayabilirdi. Tedavi işe yaramamıştı. Hastalıktan kurtulmak için tek çıkar yolu bir bebek sahibi daha olmasıydı.”

 

Turgut Kara hatırladığı günlere başını salladı. “Bunlarda doğru.”

 

Aslı da başını olumlu anlamda salladı. “Ama hamile kalamıyordu ve tek çıkar yol tüp bebekti. Nil bu şekilde dünyaya geldi.”

 

Karahan babasına döndü. “Benim bunlardan neden haberim yok?”

 

“Sen daha dokuz yaşındaydın Karahan. Bir çocuğa aktarılacak şeyler değildi.” Karahan ikna olmuş gibi tekrar Aslı ya döndü.

 

“Nil özel bir hastanede Meral teyzeye nakledildi. Kader ki tuttu tüp bebek. Ve ondan dokuz ay sonra bin dokuz yüz doksan senesi Mart ayının yirmi birinde Nil dünyaya geldi.” Sona geliyordu ve vücudunu ateş basmaya başlamıştı. Gözleri ara ara doluyor boğazına bir yumru oturuyordu. Yutkundu ve boğazını temizledi.

 

Gözü Rüzgâr’a kaydı. Adamın ona içli içli bakışıyla ve yanağından kayan bir damla yaşla Aslı’nın da tuttuğu göz yaşı indi yanağına. Hemen eliyle sildi. Rüzgâr anlamıştı ve dağılıyordu.

 

“Nil’in doğumundan tam bir hafta sonra yirmi sekiz Mart günü dünyaya bir kız bebek daha geldi.” durdu ve yutkundu. “Derya, Hare’yi getirdi dünyaya…”

 

“Sus!” diyerek feryad etti Rüzgâr. Zeynep ve Azra da tutmadıkları göz yaşlarını sildiler.

 

“Yalvarırım Aslı söyleme! Sus!” sıkılı dişleri arasından bağıran adama kaşları çatık bakan Karahan ve babası ne olduğunu anlayamıyorlardı.

 

“Aslı yapma!” Rüzgâr’ın yüzü acıyla kasıldı. Göğsünde hissettiği minik bir bıçak darbesiyle sol omzuna eğdi bedenini. Zeynep’in ve Aslı’ın gözleri kocaman açıldı.

 

“Rüzgâr!!!” Yerinden fırlayan kızlar hemen Rüzgâr’ın yanında aldılar soluğu. “Murat kelepçeyi kes hemen!” Aslı’nın çıkışıyla Murat hazırda bekleyen makası kaptığı gibi Rüzgâr’ın arkasına geçti ve plastik kelepçeyi kesti.

 

Korkuyla film izler gibi olanları izleyen baba oğul hala ne olduğunu merak ediyor ve Rüzgâr’ın halini ise korkuyla izliyorlardı.

 

“Aslı adam ölüyor. Aslı sana diyorum! Çözün elllerimi! Rüzgâr’a bir şey olursa seni elimden kim alacak Aslııı!” Karahan’ın isyanı odayı doldurmuştu. Yerinde çırpınıp dururken Yiğit zor zaptediyordu.

 

Aslı doğrulup Karahan’a bağırdı. “Yeter Allah aşkına yeter! Sus artık Karahan!” Karahan dişlerini sıkmaktan başka bir çare bulamadı. Başını yana çevirdi.

 

Elini kalbine götüren Rüzgâr derin nefesler aldı. “Bir kez geçirdi. İkinci kaçınılmaz olur Aslı, ambulans çağırıyorum.” Zeynep’e başını salladı Aslı. Turgut Kara damadının başında, korkuyla elini omzuna koymuştu. “Oğlum ben ne olduğunu bilmiyorum ama sen sakin ol. Karın ve oğlunu düşün.” Rüzgâr başını olumlu anlamda salladı. Zeynep kenarda telefonla hastaneyi arayıp ambulans isteyerek kapattı.

 

Artık sabrının sonuna gelen Karahan var gücüyle bağırdı. Ne otel ne içindekiler artık hiç umrunda değildi. Ciddi bir şey vardı ve artık dayanacak gücü kalmamıştı.

 

“Devam et!”

 

Karahan’ın yüksek çıkan sesiyle Aslı işine geri döndü. Dudaklarını oynattı Aslı. Sesini henüz dışarı salmamıştı.

 

“Aslı sus!” Feryadı odayı dolduran Rüzgâr’ın yüz hatları değişmişti. Ağlıyordu! Gerçek bir tokat gibi yüzüne yüzüne çarpıyordu. Aklı almıyordu ama kalbi… Kalbi yalan olsun diye feryad ediyordu.

 

Sesi titreyen Aslı gözlerini sildi eliyle. “Çok üzgünüm Rüzgâr! Affet beni… en kolay olanı buydu. Murat Rüzgâr’ı dışarı çıkar yanından da ayrılma!”

 

“Hayır!” Rüzgâr’ın çıkışı Aslı’yı pes ettirdi. “Peki. Ama sakin olacaksın!” Başını önüne eğerek olumlu anlamda salladı Rüzgâr.

 

Aslı ve Rüzgâr arasında gözleriyle mekik dokuyan Karahan öfkeyle bağırdı. “Aslı devam et!”

 

Gözlerini Rüzgâr dan çekip Karahan ve babasına baktı.

 

“Yirmi bir Mart günü dünyaya gelen Nil, ve bir hafta sonra dünyaya gelen Hare!”

 

Turgut Kara oldukça rahattı. Kendinden emindi. Karısını asla aldatmamış biriydi. Fakat Aslı’nın nereye varmaya çalıştığını anlamış değildi.

 

Başını önüne eğdi. Nefes aldı. Eliyle saçlarını geriye itti. İki yoldaşı da omuzlarına ellerini bırakıp güven verircesine sıktı.

 

“Aslı lütfen sus!” En düşük sesiyle Rüzgâr ağzının içinde mırıldanıyordu.

 

Aslı gözlerini Karahan üzerinde sabitledi. Rüzgâr’a dönüp bakamıyordu. Ağlama isteği ağır basıyordu çünkü.

 

“Hare Asilkan değil. Turgut Kara’nın kızı! Senin de kardeşin Karahan.”

 

&