Ağustos 30, 2020

9. Bu Gece Sabaha Küsmüş

ile payelll

 

 

 

“Hare Asilkan değil. Turgut Kara’nın kızı, senin de kardeşin Karahan!”

 

Zaman durdu. Sesler kesildi. Yüzler dondu. Kalpler durdu. Gözler kadının konuşan iki dudağı üzerinden, ağlayan gözlerine çevrildi. Odanın içine bomba düştü. Kimse sağ kalmadı. Üç adamın da kalbinde ki hayat bağları koptu. Damarda kan akışını kesti. Zaman, ileri akmak için izin istedi ama yaradan izin vermedi.

 

Ateş düştü, yaktı ve geçti. İçler talan, kalpler virane… Sarhoş bir gecenin koynunda sızıp kaldı ruhlar…

 

Turgut Kara yaşının aksi bir hızla ayağa fırladı. Sandalyesi arkasına devrildi. Öne fırladı. İki elini de havaya açtı. Oğlunun otuz yıl sonraki halini akseden adam, Aslı’yı öldürecek gibi baktı.

 

“Sen Aslı’sın! Sana inanmak için sebep aramam. Ama bu dediğin imkansız. Ben karımı, Allah’ta şahit ki aldatmadım.”

 

Karahan girdiği girdabın içinden çıkamadı. Gözleri boş boş bakıyordu. Yarım saattir Çırpınan adam gitti ve yerine kendini kaybetmiş biri gelmişti. Ruhu çekilmiş bir beden duruyordu şimdi.

 

Rüzgâr olduğu yerde bildiği gerçeği sindirmeye çabalıyordu. Yüreği mihraba dönmüş, altında kalmıştı. Ezilmişti ve canı yanıyordu. Yüz yıllarca düşünse aklına gelmeyecek olan şey başına gelmişti.

 

Aslı ve kızlar da ayağa kalktı. “Ben de aldattın demedim. Hare senin kızın dedim.” Artık Aslı’nın da sabrı sonuna geliyordu.

 

“Bu ne o zaman Aslı?” Turgut Kara da artık bağırıyordu.

 

Zeynep masanın üzerinde duran belgelere uzandı. “Turgut Kara!” dediğinde Turgut bey Zeynep’e döndü.

 

“Meral Kara’ya nakledilen sizin spermleriniz o gün aynı hastanede Derya Asilkan’a da nakledildi. Sen Meral Kara’yı aldatmadın! Derya sizi aldattı.” 

 

Rüzgâr ayağa kalktı. Eliyle yüzünü sıvazladı. “Ben gitmek istiyorum.” Diyerek arkasını döndü. Turgut Kara ardına dönüp damadına baktı.

 

“Saçmalama Rüzgâr! Gitmiyorsun. Bunu beş dakikada sindirdin mi yani?”

 

Ağır çekimle kayınpederine dönen Rüzgâr derin bir soluk bıraktı. “Ben kardeşimin babasının başka biri olduğunu biliyordum. Ama bunun sen olabileceği aklımın hayalimin ucundan bile geçmezdi baba. Hare benim kardeşim! Babası sen veya başka biri, umurumda bile değil. Benim burada işim bitti. Öğreneceğim her şeyi öğrendim.”

 

Arkasını dönen Rüzgâr’ı Zeynep durdurdu. “Hayır Rüzgâr, gitme! Az önce spazm geçirmiş olabilirsin! Önce hastaneye gideceğiz.” Rüzgâr tekrar döndü.

 

“İstemiyorum!”

 

“Seni şuraya bayıltır, tekrar bağlarım. Bu sefer gözünü hastanede açarsın! O yüzden otur ve ambulansı bekle!” Aslı’nın çıkışıyla Rüzgâr başını arkaya atarak pes etti. Kenarda duran koltuğa çöktü.

 

Turgut Kara Rüzgâr dan duyduğu “Ben kardeşimin babasının başka biri olduğunu biliyordum’ sözünde takılı kalmıştı. Bakışlarını damadından oğluna çevirdi.

 

“Karahan?”

 

Karahan kulaklarında uğuldayan cümleler dışında dış dünya ile bağını kesmişti. Hayatında hiç bu kadar aciz kaldığını hatırlamıyordu. Anlayamıyordu ki nasıl olurdu? Bu… Bu öyle imkansızdı ki, akla hayale sığmıyordu. Zihni, kalbi karmakarışık olmuştu. Eğer bunu Aslı değil de başka birinden duymuş olsaydı katıla katıla gülebilirdi.

 

Ama bunu söyleyen Aslı idi.

 

Adını duyunca göz kapaklarını kaldırıp babasına baktı. “Kardeşin dedi.” diye mırıldandı.

 

Gözlerini kapatıp dişlerini sıkan Turgut Kara Aslı’ya baktı. “Doğru düzgün anlat!”

 

Zeynep elindeki belgeleri karıştırmaya başladı. Bir bir adamın önüne dizdi.

 

“Bu Meral teyzenin tüp bebek işlem belgeleri. Bu Derya’nın işlem belgeleri. Aynı gün bir kaç saat arayla işlem gerçekleşiyor. Derya yüklü miktarda para karşılığında doktoru ikna ediyor yada bilemiyoruz doktor buna gönüllüydü. Doktoru bulduk. Yakında emekli oluyormuş. Onun icabına ayrıca bakacağız.”

 

Ayakta durmakta zorlanan Turgut Kara’nın bedeni havada sallanınca Murat hemen düşen sandalyeyi kaldırıp adamı oturması için yönlendirdi.

 

“Bu gece buradan herkes sağ çıkacak, ona göre! Benim başıma dert olup, vicdan yaptırmayın! Hepiniz sakince dinleyin!” diyerek yerine oturdu Aslı.

 

Elini alnına dayayan adam sessizce devamını beklemeye başladı.

 

Zeynep elindeki diğer kağıtları masaya koyduğu belgelerin üzerine bırakmaya başladı. “Bu Hare ile Rüzgâr’ın DNA sonuçları. Bu da Turgut amca senin ve Hare’nin DNA sonuçları. Senin DNA örneğin için evden tarağını yürüttük. Bunun için özür dileriz. Yüzde doksan dokuz kemik yapınız birbirine uygun çıktı. Bu belgeleri size vereceğiz. İstediğiniz gibi baktırabilir, isterseniz yenisini yaptırabilirsiniz. Elimizde Hare’nin DNA örneği var!” diyerek sözlerini tamamladı Zeynep.

 

“Sen bunu ne zaman öğrendin Aslı?” Uzun süredir konuşamayan Karahan suskunluğunu bozmuştu. Aslı ile Karahan arasında geçen bir kaç saniyelik bakışmadan Aslı gözlerini ilk çeken taraf oldu.

 

“Rüzgâr’ı vurduğu gün Derya’yı kapattığımız evde, onun kafasını duvara vururken itiraf etmişti. Ama tabiki ondan önce biz birazını çözmüştük.” Kolları göğsünde bağlı olan Aslı tüm gerçeği Karahan’a aktarmıştı.

 

“Sen bunu aylardır biliyordun ve şimdi söylüyorsun.” Sesinde ki tını o kadar narindi ki Aslı bir an utandığını hissetti Karahan’ın karşısında. “Üzgünüm. Böyle olması gerekiyordu. Duru’nun düğününden önceydi. O araya sıkışamazdı. Sonra da zor oldu. Rüzgâr bizi babasını bulun diye sıkıştırmamış olsaydı belkide daha uzun süre, hatta asla söylemeyebilirdik. Nasıl zorlandığımı göremiyor musun? Hayatımın en zor günü bugün.”

 

Başını önüne eğdi Karahan. Kendini çok bitkin hissediyordu. Tüm gücü elinden alınmış gibiydi. Ruhu dahi yorgundu. Parmağını oynatacak gücü kalmamıştı. Başını kaldırınca Rüzgâr ile göz göze geldiler.

 

Odanın içindeki sessizlik elle tutulur hale gelmişti. Herkes iki Abiyi izliyordu. Rüzgâr hüzünlü, Karahan boş bakıyordu. “Beni mi suçlayacaksın? Bana sorsalardı, böyle bir imkan olmuş olsaydı, senden başka herkesin Kardeşimin ailesi olmasını isterdim.” Karahan dan çekmediği gözleriyle sakinlikle anlatmıştı Rüzgâr.

 

Karahan göz kapaklarını indirdi. Başını arkasına devirdi. Rüzgâr’ı suçlamak gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Derya’ya bunun hesabını ağır soracaktı. İki çocuğunun da hayatını mahveden o kadını öldürmekten beter edecekti. Ama önce bu geceyi sindirmesi gerekiyordu.

 

“Ellerimi çözün!”

 

Azra, “Ortalığı yıkmayacaksın ama, olan oldu.” dedi.

 

“Çözün dedim!” Sesini yükseltip tekrar edince Yiğit masanın üzerinde duran makası alıp kelepçeyi kesti. Daha sonra da ayaklarında ki kelepçeyi kesti.

 

Kelepçeden sıyrılan Karahan öne eğilip kol dirseklerini dizine dayadı. Başını ellerinin arasına aldı. Belgelere bakmak gibi bir düşüncesi yoktu. Beyninde yankı bulan sözler çarparak tekrar geri dönüyordu. ‘Hare senin kardeşin! Hare senin kardeşin.’

 

Tonlarca yük taşımış gibiydi. Elleri ve ayakları o kadar ağrıyordu ki bayılmak üzereymiş hissi veriyordu. Doğrulup sırtını oturduğu sandalyeye verdi. “Neden yirmi yedi yıl sonra? Amacı neydi? Neden daha önce söylemedi?” Kızlar üzerinde göz gezdirip sordu sorusunu.

 

Aslı Rüzgar ile göz göze geldi. Söyleyeceği sözler Rüzgâr’ı daha çok yaralayacaktı. Rüzgâr dan acı bir gülüş geldi Aslı’ya. “Çekinme Aslı. Söyle.” 

 

Rüzgâr dan izin alan Aslı Karahan’a döndü. Turgut Kara da elini alnından çekip kızı dinledi.

 

“Eğer Hare erkek olarak dünyaya gelmiş olsaydı, bir gün bile beklemeyecekti. Bebeği getirecek,” Turgut beye baktı Aslı. “Senin oğlun ve soy adını ver, diyecekti. Meral’e karşı bunu kendince bir intikam olarak görüyordu. Yani bir kız değil, bir erkek çocuğu istiyordu. Bu şekilde de hayatınıza dahil olacak, belki de evliliniğinizi yıkmaya çalışacaktı. Ama Allah ona erkek çocuğunu Serdar Asilkan dan verdi. Aslında çok saçma Hare ile de bunu başarabilirdi. Hasta kadın. Takmış bir kez erkek çocuğuna. Muhtemel Karahan’ı kıskanmıştı. Karahan doğduğunda büyük mutluluk yaşamışsınız. O sevinci sana tattırmak istemiş olabilir, bence…”

 

Rüzgâr annesinden gelen hiç bir söze artık üzülmüyordu. Çok önceleri alışmıştı. Bu duyduklarına hiç şaşırmamıştı. Ama kafasında ki taşlar yerine oturmuştu. “Bunun içinde beni hiç sevmedi. Ben onun için yanlış adamın oğluydum. Kendimi bildim bileli bir neden aradım. Neden bir anne oğluna bu kadar acımasız diye… Demek ki buymuş. Hare’ye bir nebze daha sakindi. Sevmezdi ama sert bir dille ilgisini üzerinde tutardı. Katı kurallarla belli bir yaşa geldi Hare. Ondan sonra da çekip gitti buralardan.” Başını önüne eğerek iki yana salladı Rüzgâr.

 

Azra, “Rüzgâr hariç, babası Serdar bey, dedesi Hilmi bey ve babaanne Nimet hanım gerçeği bilen kişiler. Fakat babanın Turgut amca olduğunu bilen bu odanın içindekiler ile sınırlı.” dedi.

 

Kollarını çözüp masaya eğildi Aslı. Dirseklerini masaya dayadı. “Ve biz üçümüz diyoruz ki, Hare babasının başka biri olduğunu biliyor! Bir şekilde öğrenmiş olmalı. Bunu nasıl bildiğimizi tabiki size açıklayamayız.”

 

Rüzgâr şaşırmıştı. Gözlerini kısarak Aslı’ya baktı. “Nasıl olur? Bilse bu şekilde rahat olabilir miydi?” Aslı devam etti.

 

“Rahat olduğunu kim söyledi Rüzgâr? Hare yıllardır yalnız. Senin yaşadığın kaderin aynısını o da yaşadı. Kopuk bir ailenin çocuklarısınız. Bunun için sizi asla ve kimse suçlayamaz. Bir anne evin her şeyidir. Bir evde tüm bağları anne bağlar ve anne koparır. Sen kardeşini çok seviyorsun. O da senin için deli oluyor. Ama arada kaçak bir zaman ve duygu geçişleri var. Sen kendini daha yeni buldun, yeni tanıyorsun. Hare de senin geçtiğin yollarda hala.” Rüzgâr’ın gözlerine tekrar bir hüzün çöktü. Başını önüne eğdi. “Haklısın. Ama o benim kardeşim. Canım! Canımdan bir parça hiç bir şey bunu değiştiremez!”

 

Karahan odadaki herkesi irkilten bir gürültü ile sandalyesini iterek ayağa kalktı. Tüm başlar ona döndü. Dudaklarını oynattı içinden çok şey geçiyor ama diline dökülmüyordu. Yaşadığı şey bir yıkım ve yeninden bir varoluştu. Şuan için ikisi arasında sıkışıp kalmıştı. Ellerini yüzüne sürüp başını sağa sola salladı. “Yiğit bizi eve götür. Araç kullanacak durumda değilim.”

 

“Evet, gidin eşlerinize, ailenize söyleyin. Yada siz bilirsiniz. Bizden bu kadar. Yardıma ihtiyaç olursa biz her zaman yanınızdayız. Yaptığımız her şey için özür dileriz. Yinede unutmayın her şeyi sizin iyiliğiniz için yaptık.” Aslı derin ve rahat bir nefes alarak yerinden kalktı. Saatine baktı. Gece sabaha dönmüştü. Saat sabahın dördü olmuştu.

 

“Elbette, hadi çıkalım.” Diyerek önden yürüdü Yiğit. Zeynep, Rüzgâr ve Karahan’ın telefonlarını verdi. Üç vurgun yiyen adam sus pus olarak odadan çıktılar.

 

Azra hala uyuklayan Aras’a baktı. Gülmeden edemedi. “Murat tut şunu arabaya taşı”

 

&

 

Sabahın dört otuzuna kadar yatağın içinde dönüp duran Nazlı artık delirme noktasına gelince üzerini giyinip önüne kim gelirse sormak için kapıya koştu. Kimse telefonlarına bakmıyordu. İçine çöreklenen sancının geçecek gibi olmadığına karar vermişti. Bu saatte ev halkını da telaşa sokmak istememişti.

 

Odasından çıkacağı esnada çalan telefonunu aldı cebinden. Bir umut düşmüştü belki Karahan’dır diye ama arayanın Duru olması korkusunu iki kata çıkarmıştı.

 

“Nazlı delireceğim. Ne kimse geldi. Ne arayan ne telefonu açan. Sabah oldu.”

 

“Ben evden çıkıyorum Duru, otele yada Demirkan Holdinge gideceğim senden farklı değilim. Benden haber bekle.” Diyerek kapatmıştı telefonu.

 

Evin kapısını açtığında kocası ve kayınpederi ile burun buruna gelince omuzları çökmüştü. “Neredesin Karam?” demesiyle Turgut Kara’ya döndü. “Baba sen evde değil miydin?”

 

Ağızlarını bıçak açmayan iki adam da eve girip kapıyı kapattılar. Turgut Kara sessizce gelinine cevap vermeden usul usul merdivenleri çıkmaya başladı. Nazlı ağzı bir karış açık giden adamın ardından baktı.

 

Bir şey vardı. Bir şey olmuştu. Kocasına döndü. Adam bir kaç saat içinde çökmüş gibiydi. “Karam ne oldu?”

 

“Beni odamıza çıkar Nazlı.” Sesi varla yok arası çıkmıştı. Yorgun, ümitsiz, hüzünlü. Nazlı ne olduğunu bilmiyordu ama kocasını bu halde ilk görüşüydü. Elbette öğrenecekti ne olduğunu ve daha fazla bir şey sormadı. Kocasının kolunun altına girdi. Adımlarını zor atan adama olabildiği kadar destek olmaya çalıştı, ufakcık bedeniyle.

 

Odalarına yaklaşınca önünden geçtikleri Turgut Kara’nın odasından bir ses duydu Nazlı. Adımı havada asılı kaldı. Gözleri açıldı. Yüreği nedensiz olduğunu sanmış olsada adamın haykıra haykıra ağlama sesleri yüreğine taş gibi oturdu. Başını çevirip kocasına baktığında çenesinin seğirdiğini görünce ikna oldu ki işle alakalı bir şey değildi. İliklerine kadar ürperdi.

 

Karahan adım atınca sorgusuz itaat etti Nazlı. Oda kapısını açtı. Işık düğmesine dokundu. Karahan karısından ayrılıp yatağın en uç köşesine çöktü. Boş boş baktı önündeki duvara.

 

Hızla yanına gelip adamın önünde diz çöktü Nazlı. “Karahan bak korkuyorum. Bu halin ne sevdiğim?” dedi gözleri dolarak.

 

Bir kaç saniye bekledi Nazlı. Karahan hala boş bakıyordu. “Çok düşündük Nazlı’m. Aslınaz kime benziyor diye… hep soru sorduk birbirimize ne değişik, neden bize benzemiyor diye…” koskoca adam yıkılmıştı. Ruhu can çekişiyordu. Nazlı gözlerini kocasının yüzünün her santiminde gezdiriyordu. “Evet.” diyebildi.

 

“Halasına benziyormuş, biliyor musun?” Ve Nazlı ilk defa şahit oldu. Karahan’ın gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanıp Nazlı’nın eline düştü. Nazlı şok olmuş gözlerle eline düşen damlalara baktı. Usulca kocasına çevirdi gözlerini. Kendi göz yaşları şuan için hiç önemli değildi.

 

“Ben seni anlayamıyorum Karam.” Dedi titreyen sesiyle.

 

“Tam yirmi yedi yıl Nazlı, ben kardeşime dokunamadan tam yirmi yedi sene geçirmişim. Ona onu sevdiğimi söyleyemeden kaybolmuş seneler. Ona bir kez sarılmadım ben. Öpmedim. Onu koruyamadım. Ona sahip çıkamadan tam yirmi yedi sene geçmiş!” Nazlı hıçkırdı. Kocasının gözlerinden sürekli inen yaşları hızla uzanıp sildi. Az çok anlamaya başlamıştı. Ama taşlar oturmuyordu Nazlı’da. “Karam” dedi.

 

“Ben onu özlemedim bile. Oysa ben özlerim kardeşlerimi. Yürümeye başladığında elinden tutamadım. Bana abi demedi hiç. Ben onunla oyun bile oynamadım. Bebekliğini bile bilmiyorum. Gülücükler saçmadı bana. Düştüğünde ben onu hiç kaldıramadım Nazlı. İçim çok acıyor Nazlı. Ben hiç böyle hissetmedim. Çok çaresizim. Tam yirmi yedi sene kaçırdım.” Gözünden düşen yaşlar hiç umrunda değildi. Ağlıyor olması da hiç umrunda değildi. Sert bir yapıya sahip olması şuan yaptığı hiç bir şeye engel değildi. Ellerini yüzüne kapattı ve sesli şekilde ağlamaya başladı. Kocasına baktığında içinde her yerin kırılıp döküldüğünü hissetti Nazlı. Karahan ne kadar aciz ise Nazlı da o kadar acizdi şimdi.

 

Ellerini yüzünden çekip taze bir nefes çekti içine. Ağzını kocaman açtı. Odadaki hava yetersiz geliyordu. “Tek bir resme bile sığmadık biz.”

 

Kara gözlerini, karısının kara gözlerine dikti. İkiside ağlıyordu. Sadece ağlama sesleriyle doluyordu oda. Nazlı hissettiği gerçeğe kılıf arıyor, Karahan geçmişi kalbinden atamıyordu.

 

“Kim?”

 

Karısına hüzünle baktı. Başını yana eğdi. Yutkundu. Boğazı yanıyordu. Dilini ağzı içinde gezdirdi. “Hare!”

 

Hayalet görmüş gibi irkilen kadının gözleri kocaman açıldı. Konuşamadı. Ağzı kımıldadı ama hiç bir şey diyemedi. Birden yumuşadı yüz hatları. Kocası gibi başını yana eğdi. Gözleri hüzünle küçüldü. Göz yaşları daha hızlı inmeye başladı.

 

Çöktüğü yerden hızla doğrulup kocasına sarıldı. Kollarını Karahan’ın boynuna dolayıp adamın başını göğsüne yasladı. “Bu gece, sabaha küsmüş mü Nazlı, güneş neden doğmuyor? İçimdeki karanlıktan korkuyorum ben. Bir yanım yakıp yıkmak, diğer yanım çocuklar gibi ağlamak istiyor.” Sessizce mırıldandı Karahan. Karahan’ın başını göğsüne daha sıkı sardı. “Sen çocuk olmayı seç Karam.” İzin alınmış gibi ağlamaya başladı Karahan. Omuzları sarsıla sarsıla. Geçmişe, kaybedilen senelere ve sevgilere ağladı. Gelecek çok karışıktı. Geçmiş çok acı veriyordu. Sadece ağladı. O kadar acizdi ki elinden başka bir şey gelmiyordu.

 

&

 

Koca salonun ortasında bir ileri iki geri sabah eden Duru, Nazlı dan haber bekliyordu. Saat altı olmuştu. Nazlı da cevap vermiyordu. Aklına bin türlü şey geliyordu. Onları kovuyor sonra bir yenileri geliyordu. Delirmek üzereydi. Evin bahçesine giren aracın sesiyle kapıya koştu. Şafak sökmüştü artık. Kapıya çıkıpta araçtan inen Zeynep’i görmeyi beklemiyordu Duru.

 

Şaşırmış olsada adımlarını durdurmadı. Aracın yolcu koltuğundan inen kocasına koştu. Kocasının darmadağın halini görünce duraksadı. “Rüzgâr bu halin ne, ne oldu sana?” yüzü endişeyle gerilmişti.

 

Rüzgâr sessizce duruyordu karşısında. Zeynep yanlarına yürüdü. “Herkes iyi Duru. Abin de evinde. Arayamadık affet biliyorum merak ettin. Rüzgâr ile hastanedeydik. Biraz kalbi sıkıştı.”

 

Diye kocasına doğru bir adım atıp ellerini kocası üzerinde gezdirdi. “Aşkım iyi misin?” ağladı ağlayacaktı Duru.

 

“İyiyim Duru. Hiç bir şeyim yok.” Diyerek karısının saçlarına elini daldırıp kendine çekti. Kocasına sarıldı Duru.

 

“Evet, gayet iyi. Ben sadece önemli bir şey var diye bırakmadım. Sadece göğüs ağrısı. Ben evime gidiyorum. Kalanı sizin artık.” Diyerek aracına bindi Zeynep. Duru giden kızın ardından şaşkın şaşkın baktı.

 

“Rüzgâr ne oluyor? Saatlerdir hiç kimseye ulaşamadım. Meraktan ölecektim.”

 

“Hadi gel içeri girelim. Ben sana her şeyi anlatacağım.” Birlikte eve girip kapıyı kapattılar. Evin büyük salonuna geçerek aynı koltukta oturdular. Duru merakla ne anlatacağını bekliyor, Rüzgâr nasıl anlatacağını bilemiyordu. Bildiği bir şey varsa doktorun ona ‘Kesinlikle üzüntü, stres, tartışmalı ortam, yüksek ses ve bağırmayı’ yasaklamış olduğuydu. Eşini, oğlunu ve Hare’yi düşündüğü için daha sakin davranmaya karar vermişti. En azından şimdilik.

 

“Hare’nin babasını buldum Duru. Aslında her zamanki gibi Aslı buldu. Bu gece ki yangın haberi bize yapılan bir oyunmuş.”

 

Duru yerinde kıpırdandı. Gülümsedi. “E bu güzel haber. Hiç şaşırmadım. Aslı bu. Kimmiş peki?”

 

Karısının gülen yüzü biraz sonra sönecekti. En çok buna üzülüyordu. Birde bu olayı nasıl karşılayacağını merak ediyordu. Kocasının kardeşi birden onun da kardeşi olmuştu. “Baban!” dedi.

 

Hiç uzatmadı. Süslü teselli kelimelerine gerek duymadı. Çünkü; hepsi aynı yere çıkacaktı.

 

Duru’nun göz bebekleri kocasınınkilerde arandı. Anlayamadı. Dudakları yukarı kıvrıldı ve güldü. “Ne?”

 

“Evet. Doğru duydun. Derya Hare’ye Turgut Kara’dan habersiz hamile kalmış. Senden sonra annen Nil’i tüp bebek sistemiyle doğurmuş. Derya da babanın spermlerini doktor yardımıyla çalarak Hare’ye hamile kalmış. Hare hem senin hem de benim kız kardeşimiz.”

 

Bir dakika boyunca Duru boş gözlerle baktı kocasına. Rüzgâr hiç konuşmadı. Karısı ona baktı. O karısına. “Hare benim kardeşim mi?” diye mırıldandı. Rüzgâr başını aşağı yukarı salladı. Duru’nun ellerini elinin içine aldı. “Ben çok üzgünüm. Ama hiç bir şeyi değiştiremem. Elimde olsaydı eğer, her hangi biri olmasını dilerdim. Ama baban olmasını dilemezdim. Seni çok seviyorum Duru. Bunun bizi etkilemesine asla izin verme!”

 

Elindeki eller titremeye başlayınca daha sıkı tuttu Rüzgâr. Kahve gözlerden dökülen yaşları izledi. “Hare benim kardeşim.” Dudakları mırıl mırıl aynı cümleyi tekrar ediyordu.

 

“Yalan değil di’mi? Benim kardeşim mi?” Rüzgâr başını aşağı yukarı salladı. “Keşke yalan olsaydı. Değil. Hare ikimizin de kardeşi.”

 

Göz yaşlarına hıçkırıklarını da ekledi Duru. Kocasının sıkıca sarılması daha fazla ağlama isteği vermişti. Ağlamıştı. İçi dışına çıkana kadar ağlamıştı.

 

&

 

Bir saniye bile uykunun haram olduğu geceydi. Yüreklere alev alev ateş düştüğü geceydi. Dağılan, harap olan insanların acıyla kavrulduğu geceydi. Ve hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı geceydi, sabaha kavuşan.

 

Güneş kendini şehrin üzerine salarken evdeki herkesin gerçekle tanışmasını sağlayan gecenin sabahıydı.

 

Ön bahçeye bakan, camdan duvarın önünde şehrin manzarasını izliyordu Karahan. Ne önündeki denizi görüyordu, ne de doğan güneşi. Elleri cebinde sadece bakıyor, görmüyor ve düşünüyordu.

 

Artık bir kız kardeşi daha vardı. Hüznünü öteleye bilse sevinecekti. Ama hüzün yüreğine öyle sağlam bir temel atmıştı ki sarsılmıyordu bile. Gözlerini kapatarak başını cama yasladı. ‘Hare!’ dedi içinden. ‘Benim kardeşim. Babamın kızı, benim kardeşim. Benim kanımdan, canımdan. Asilkan değil Kara.’ Sürekli aynı cümleleri evirip çeviriyordu aklında.

 

‘Derya! Allah belanı vermesin. Ben vereceğim. Benden daha iyi bir belayı Allah’tan dileyeceksin. Öldüğün güne kadar ruhum huzur bulmayacak. Ölmen için ne gerekiyorsa yapacağım. Bana bir kardeş verdiğin için değil! Kardeşimi benden aldığın için, en ağır ölümü sana reva göreceğim. Bunları yapmadan da ben ölmeyeceğim!’ düşünceleri beynini kemirirken evde zil sesi yankılandı.

 

Kucağındaki Emirhan’ı halasına uzatan Nil salona koştu. Bir saat önce aranmış acil gelmesi söylenmişti. Yatağında uyuyan oğlunu kaptığı gibi Nihat ile birlikte soluğu Atabey malikanesinde almıştı.

 

Telaşla salona girdi. Gözleri soruları ardı ardına soruyordu. Yüreği korkuyla tekliyordu. Abisine doğru hızla yürüdü. Ağlamaya hazır haldeydi. “Babama bir şey oldu. Benden saklıyorsunuz.” Diyebildi titrek sesiyle.

 

Kardeşine öyle içli bakıyordu ki, Nil bu bakışı ilk defa görüyordu. O da abisinin şiş gözlerine bakıp hazır tuttuğu yaşları serbest bıraktı. “Anlatsana! Babam nerede? Kime, ne oldu? Bu halin ne?” kendisinin kadın hali olan Nil’i omzundan tutarak göğsüne yasladı. “Sakin ol. Babam yukarıda ve iyi.”

 

Nil geri çekildi. Gözlerini sildi. “Başka bir şey var! Söyle, sana ne oldu?” evin içinde zil sesi tekrar yankılandı. Odaya koşarak giren Duru’yu gördü abi kardeş. Abisinin yıkılmış halini görünce son adım attığı yerde çakılı kaldı Duru. Elinde ki çantası yere düştü. “Abi” saatlerdir durmayan göz yaşları Abisinin haliyle hızlandı. Koştu. Kollarını açıp Duru’yu içine aldı Karahan. Nil hem ağlıyor hemde neye ağladığını bilmiyordu.

 

Kolları arasında ağlayan kardeşine öyle sıkı sarıldı ki, Duru bu sarılışla daha çok ağlamaya başladı. “Abi benim içim neden yanıyor?” Diye bağırdı Duru. Gözlerini sıkıca yunmuş olsada Karahan dan da yaşlar dökülmeye başladı. “Sen birde benim içimi görsen Duru.” Kapı önünde ablaları ve Abisini bu şekilde giren Ruken de bilemediği her ne ise hiç iyi bir şey olmadığına kanaat getirdi. Odaya giren Turgut Kara da gözlerini sildi.

 

“Herkes otursun!” babalarının sesini duyunca tüm ev halkı ilk buldukları yere yerleştiler. Bilen olduğu kadar bilmeyen de vardı. Ve bu konuyu bugün tüm ev halkı öğrenecekti. Nihat’ta gelip şahit olduğu şeylere anlamsızca bakmış şimdi ise konuyu öğrenmek için karısının yanına oturmuştu.

 

Karahan ve babası birbirlerine baktılar. Önce kim başlayacak sorusu sessizce geçti aralarında. Baba oğul bir gecede bir kaç yıl yaşlanmıştı. Birini kardeş acısı, diğerini evlat acısı bitirmişti.

 

Oğlunun da gücünün sonuna geldiğini gördü. Üzerine yıllarca fazlasıyla yük bindirmişti. Bir baba olarak çocuklarına çok fazla bir şey vermiş biri değildi, sevgi hariç! Turgut Kara bütün çocuklarını sevmişti. Bu görevi isteyerek üstlendi. Tane tane anlatmaya başladı.

 

Tüp bebek olduğunu ilk defa duyan Nil’in açılan göz bebekleri, şaşıran aklı, merakla konunun nereye geleceğine odaklamıştı. Ruken de en az ablası kadar şaşkındı. Sessizce dinliyordu. Turgut Kara tüm anlattığı şeylerin sonuna kondurdu vurucu gerçeği.

 

“Benim bir kızım daha var! Sizin de kardeşiniz.”

 

Nil, Nihat, Ruken ve Hurinur hanım oldukları yerde taş kesilip bir süre adamın ağzından çıkan cümleleri algılamaya çalıştılar.

 

“Anlamadım.” Nil başını hafifçe sağa sola salladı. “Bizim kardeşimiz mi dedin? Senin kızın ve bizim kardeşimiz.” Abisine başını çevirdi Nil. Başı önünde birleştirdiği ellerine bakan Karahan da başını kaldırıp kardeşine baktı. “Doğru duydun.” dedi sakin tutmaya çalıştığı sesiyle.

 

Ruken ayağa kalkıp babasının yanına koşup önüne diz çöktü. Genç kızın kalbine inen cümleleri tekrar ve tekrar duymaya ihtiyacı vardı. Aklı şuan için almıyordu.

 

“Baba bir daha söyle!” buğulanan kara gözlerini babasına uzattı. Turgut Kara eğik tuttuğu başını kaldırdı. Altmış küsur yaşında ki adamın gözleri yine dolmaya başlamıştı. Boğazını temizledi.

 

“Son kez söylüyorum bunu; ben ömrü hayatım boyunca annenizi asla aldatmadım. Bu konu tartışmaya kapalı! Bir kızım daha var ise; bu bizim kaderimizdir. Her halükarda onu kabul edeceksiniz! Birbirinizi nasıl seviyor ve kolluyorsanız, onu da kollayacaksınız! Size nasıl olduğunu anlattım. Benim haberim asla olmadı. Aslı dün gece bize DNA belgeleriyle izah etti. Bunun acabası, belkisi yok! Annesi başka biri olabilir ama bu kızın benim kanımdan olduğunu değiştirmez. Sizinle birlikte aynı kanı taşıyor ve o kız Rüzgâr’ın kız kardeşi Hare!”

 

Karahan yumruk yaptığı elleriyle ve sıktığı dişleriyle ayağa kalktı. Az önceki cam kenarına geri döndü. Kardeşlerinin yıkılan hakini görmek istemiyordu.

 

Duru dan sesli bir hıçkırık duyuldu. Babaları öyle tane tane izah etmişti ki ne Nil ne de Ruken üzerine soracak soru bulamamıştı. Ruken ellerini ağzına kapatıp gözleri girdiği şok ile büyümüştü.

 

“Hare mi?”

 

Nil’in sorununu başını sallayarak cevapladı Turgut bey. Ablasına başını çevirdi. Ellerini yüzüne kapatmış ağlayan ablasına baktı. “Abla baksana ne diyor! Hare senin görümcen değil mi? Senin kocanın kardeşi. Ayağa fırladı. Tuttuğu inciler akmak istiyordu ama Nil geri itiyordu. “Yalan desenize! Bu olamaz, neden demiyorsunuz? O ablamın kocasının kardeşi! Nasıl bizim kardeşimiz olur, desenize!”

 

Odanın ortasında deli gibi bağırıyordu. Yatmıyordu aklına. Bu çok saçmaydı. Hiç böyle şey olur muydu? Nihat ayağa kalkıp karısına yönelmişti ki Karahan eliyle durdurdu Nihat’ı.

 

Karahan kardeşinin karşısına geçti. Nil ayakta zor duruyordu. Öfkesi onu dik tutmaya zorluyordu. “Abi baksana babam ne diyor. Hare diyor, senin kardeşin diyor.” Bir damla firar etti yanağına doğru. Akan bir damla göz yaşı omuzlarına balyoz darbesi indirdi.

 

“Yalan deyin bana!”

 

“Değil!” dedi Karahan zorlayan gözleriyle ve yutkunarak.

 

Ellerini havada sallayıp saçlarına götürüp sıkmaya, yolmaya başladı Nil. “İnanamam! Yalan!”

 

Karahan kardeşinin ellerini saçlarından çekti. Nihat karısına bakınca dayanamadı başını önüne eğdi. Nil çırpınmaya başlamıştı. Ellerini Abisin den kurtarmaya çalışıyordu. Karahan, Nil’i çekip göğsüne sardı. Bugün onun için devrimdi, Nil ile birlikte oda ağladı. “Değil!” diyerek.

 

Odanın içini Nil’in haykırışları dolduruyordu. “Ama ben onu çok seviyorum.” Başını kaldırıp Abisine baktı. “Abi anlamıyor musun? Çalmışlar! Bizden kardeş çalmışlar.” dedi kırılgan sesiyle. Hiç durmayan incileriyle. Nil’in alnına dudaklarını bastırdı Karahan. Boğuk çıkan sesiyle zor konuştu.

 

“Çalmışlar! Düzelecek. Size söz veriyorum her şey yoluna girecek.”

 

Nil bir anda Abisinin kollarından fırladı. Çıldırmış gibiydi. Deli gibi bağırmaya başladı. “Ne düzelecek, ne? Gitti! Yirmi yedi sene gitti. Onu nasıl kardeş gibi göreceğiz? Ablam gibi Ruken gibi nasıl seveceğiz?”

 

Karahan başını eğdi. Bu kadar çaresiz olmak ona çok yabancıydı. “Kardeşin kardeşi sevmesi ne kadar zor olabilir Nil?” dedi sakin sesiyle. İstesede katı olamıyordu.

 

Abisinin gözlerine baktı. Dizleri boşaldı. Olduğu yere çöktü. “Hare benim kardeşim.” Fısıltı gibi çıkan sesiyle sol yanına devrilerek kendinden geçti.

 

&

 

Duştan yeni çıkmış, ıslak saçlarını, bulunduğu şahane, olağan üstü hamaktan aşağı sarkıtmıştı. Beyaz minderlerin üzerine doğru kaykıldı. Bacaklarını uzatarak kendine daha rahat bir alan sağladı. Gözlerini kapatarak hamağın  altından akan suyun sesiyle kendinden geçti. Bedenini, hayatında hiç olmadığı kadar serbest bıraktı. Gözlerini kapatıp doğanın eşsiz sesine ruhunu teslim etti Hare.

 

 

Sabaha karşı gözlerini arabanın içinde açmıştı. Ne zaman ve nasıl buraya geldiğini bilemiyordu. Nerede olduğunu anladığında arabada tek başınaydı. Korkuya kapılmıştı. En son Fatih’in yanına gelmişti. Peki şimdi?

 

Arabanın kapısına asıldığında kilitli olduğunu görmüştü. Ön tarafa uzanarak kilit düğmesini aramıştı ama korkudan gözünün önündeki düğmeyi görememişti. Aracın tavanındaki ışık düğmesine uzanıp basmış ve ışığı açmasıyla arka kapı açılmıştı.

 

Başını içeri uzatan Fatih kızın telaşlı haline kaşlarını çatmıştı. Hare arkaya dönüp omuzlarını düşürmüş ve gözlerini kapatıp açmıştı. Hare’nin halinden nerede ne şekilde olduğunu anlamadığı için bocaladığını ve korktuğunu anlamıştı Fatih. Hare’nin yanına oturup kapıyı çekmişti. Kapıyı kapatmasıyla kızın kollarını boynuna dolaması bir olmuştu. “Götürme beni abime!” demişti. Aklına başka bir şey gelmemişti. Saatin kaç olduğunu dahi bilmiyordu.

 

Kızı kendinden biraz uzaklaştırmış ve yüzünde oluşan saçma gülüşe engel olamamıştı Fatih. “Bir erkek bir kız kaçırdığında abisine götürmez!” demişti.

 

Hare kıstıgı gözlerini aracın camından dışarıya çevirdi. Filmli camdan net görünmüyordu. Fatih’in eğlenen yüzüne baktı. “Hadi oradan sen beni kaçırmadın. Ben sana kaçtım.” Demişti.

 

“Sen bana kaçtın!?” Tek kaşı havada kısık gözlerle kızı süzmüştü.

 

“Evet. Namusuna laf söz olursa, alırım seni merak etme.”

 

Fatih’in kahkahası yüzünde engel olamadığı bir gülüşe neden olmuştu. Uzanıp başını aşina olduğu adamın boynuna yaslamıştı. Kızın kendine sarılmasıyla gülmeyi kesmişti Fatih. “Teşükkür ederim.” diye fısıldayan kızı kollarıyla sarmış başına da güven veren bir buse kondurmuştu.

 

Uzandığı hamakta aklına o anlar doluşunca  gözleri kapalı halde kahkaha attı Hare.

 

Fatih kendisini Bolu’da bir dağ evine getirmişti. Saat henüz sabahın dokuzuydu. O saatten sonra bir daha uyumamıştı. Kilometrelerce ardında bıraktığı şeyleri düşündü. Dün gece ki kadar acı vermiyordu. Hatta hiç olmadığı kadar iyi hissediyordu. Üzerinde bir gece elbisesiyle bildiğin kaçırılmıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla açılan mağazalardan kendine bir kaç parça kıyafet almış, hayatında bir ilk olarakta ücreti bir erkek tarafından ödenmişti. Bu bile ona dokunmamıştı.

 

Yüklerinden kurtulmuş hamalın hafifliği vardı üzerinde. Yıllarca omzunda dağ gibi bir yükle gezdiğini ilk defa hissediyordu. Geri döndüğünde neler olacağını bilmiyordu. Ne düşüneceğini tahmin bile edemiyordu; ama bulunduğu yerde sonsuza kadar Fatih ile birlikte kalabilirdi.

 

Üzerindeki ince siyah taytın ve beyaz askılı buluzunun Bolu sabahı için çokta uygun olmadığını ürperdiğinde anladı. Hamağın bir metre üzerinden inen merdivende hissettiği hareketle gözlerini açtı.

 

Başını hiç kaldırmadı. Gerekte yoktu. Fatih görüş alanına, giydiği rahat kıyafetleriyle giriş yapmıştı. Giydiği polo yaka yeşil tişörtün altına krem keten bir pantolon giymiş kızın karşısında arzı endam ediyordu.

 

Yavaş yavaş inerek tahta hamağa adım atmış ve elindeki polar örtüyü açarak kızın üzerine örtmüştü. Hare hiç itiraz etmeden altında yan dönerek ellerini başının altına koymuştu. Yarım metre öteye oturan adamla bir süre sessizce bakışmışlardı.

 

Hare bir yerden başlaması gerektiğini biliyor ama hiç konuşmak istemiyordu. Fatih’te mühürlenmiş gibi tek bir soru sormuyordu.

 

“Aramızda hiç bir şey yaşanmadı.” diyerek giriş yaptı. Fatih tepkisiz kızı izlemeye devam etti.

 

“Şu kısa süre içinde seninle yaşadığım hiç bir şeyi onunla yaşamadım. Kimseyle yaşamadım. Ben ona ne hissettiğimi bilmiyorum. Adına aşk diyorlardı, bende öyle sanmış olabilirim. Yoksa burada senin yanında olamazdım. Karşılıksız, çocukça veya yetişkince, adına ne dersen de.”

 

“Bunu anlamak için zamana ihtiyacın var.”

 

Hare başını oynattı evet anlamında. “Eğer onu gerçek bir aşkla seviyor olsaydım, sen beni etkileyebilir miydin?” Fatih kendine yönetilen soruyla başını yana çevirdi. “Sanırım, hayır.” Kendisi biliyordu çünkü. Ela ile birlikteyken başka bir kadından imkanı varken bile etkilenmemişti. Gözü ondan başkasını hiç bir zaman görmemişti.

 

“Beni anlıyorsun.”

 

Başını önüne eğdi Fatih. “Evet.” diyerek kısadan yanıtladı. Hare Fatih’in de geçmişe gömdüğü biri olduğunu hissediyordu. Sormaya şuan için gücü yoktu.

 

“Sen istersen bunu aşabiliriz. Deli dolu aman aman aşk yaşar mıyız? Bunun garantisini sana veremem. Ama ikimiz birbirimize çok benziyoruz, başarabilir çok mutlu olabiliriz. Benimle mutlu bir hayat sürmek, benim de sana mutlu bir hayat sunmam, en çok senin elinde.” Uzun cümlelerini kızın yeşil tanelerinden çekmeden kurmuştu. Hare de gözünü kırpmadan dinlemişti. “İstiyor musun?” sonuna kondurduğu kati soru geleceği belirleyecekti.

 

Hare’nin dudağının ucu yukarı kıvrıldı. “Her şeyden çok istiyorum. Ayrıca da seni Cansu’ya yedirmem.” Cansu aklına gelince yüzünü buruşturdu.

 

Fatih’i kızın nasıl olupta ikilemde kalarak kendisini kıskandığını anlamıyordu. “Çok kıskançsın!” dedi gülümseyerek.

 

“Öyleymişim.” demesiyle dönüp tepesindeki ağaçları izlemeye başladı.

 

“Bana anlatmak istediğin başka bir şey yok mu?” gözlerini kısarak ağaçları izleyen kızın değişen yüz hatlarını inceledi. Kızın sıkıntıyla ellerini saçlarına götürüp geriye itmesi ve derin nefesler almasını da dikkatle izledi.

 

Hare doğaya içinden en sıkıntılı nefesini salarak, yine doğadan derin ve temiz nefes çekti içine. Fatih’e dönmedi. Nasıl diyeceği hakkında fikri yoktu ama söylemesi gerektiğini biliyordu.

 

“Uyuşturucu bağımlısıyım!”

 

&