Çıtır çıtır, üzerinden şerbeti akan süslü püslü tabak… kocaman tepsi içinde ucundan tutup ısıracağın bir parça et. Cızır cızır edeninden sosuyla. Toprak kokan, bostana. En doğalından. Etin tadı da halis köy ürünü. Fabrikasyon olmayan dağlarda dolaşan besililerden…

Dudaklarını yaladı, geçmedi. İçinden bağırtılar yükseliyordu. İçindeki canlı minik ellerindeki keskin tırnaklarla yukarı doğru kazımaya  başlamıştı. 

“Offf” Nisan güneşinin d-vitini alayım diye kurulduğu havuz başında şimdi aklına gelecek şey miydi bu? “Çocuk istemiyormuş.” diye söylenen kadın yattığı yerden doğrulup yan dönerek tekrar uzandı. Düğün gecesi hamile kalan kadınlar grubuna kocası sayesinde girmişti. Sözde istemediği bebeği şut ve gol misali kaleye doksandan çakmıştı. 

“Bu içimdeki nasıl bir şey?” Kendine sorduğu sorudan kimseye fayda yoktu. Dilini damağına vurdu. Geçmiyordu. Geçemeyecekti. İncecik bedeninin şezlonga sığacak kadar büyümesi kötü ama içinde futbol oynar edasıyla güpreşen  çocuğun büyüsü başkaydı. “İstiyoruz kızım.” 

En son Fatih’ten istediği şeyi hatırladı. Karnını tutarak kahkaha attı. Frenk üzümü… 

Eve dönerken aradığı kocasından Frenk üzümü istediğinde Fatih eve iki saat geç gelmişti. Ellerinde torba görmeyi hayal eden kadının önüne bırakılan iki büyük saksı gözlerinin şaşkınlıkla açılmasına neden olmuştu. Ellerini beline yerleştiren Fatih, soluğunu tazelemişti. “Bu ne adamım?” diye sormadan edememişti. 

“Frenk üzümü, kadınım. İki renk ve çeşitmiş bir de böyle saksıda canlı kalabiliyormuş. Bende ikisinden de aldım geldim.” 

Kaşlarını havaya diken kadının ağzı da açılmıştı. “Bulamadım desen daha az şaşırırdım Fatih. Abartmış mısın, sanki?” Kadının açılan davetkâr dudaklarından öperek, elini de kızının olduğu bölgeye yerleştirdi. “Niye bulamayayım ki? Karahan Abim kış günü dört kasa erik buluyor da ben neden frenk üzümü bulamayayım?”  Hare’nin karnından öpen adam kızına fısıldadı. “Küçük cadım, sana frenk üzümü getirdim. Anneyle beraber yiyin afiyet olsun size.” demişti. 

Yeni hamile kaldığı dönemde canı Pitaya çekmişti. Meksika’ya gittiği bir zamanda yediği  meyve bir anda aklına gelmişti ve Abileri başta olmak üzere seferber olmuşlardı. Fatih onların bu haliyle eğlenirken Hare tam bir iskenceye maruz kalmıştı. Bir gün kapıda ellerinde birer torba ile iki Abisini de gördüğünde gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Oysa kocası bulup getirmişti ve Hare özlediğini sandığı tadı bir türlü kızına beğendirmemişti. Ama Abilerine bunu diyemedi. Ben buldum ben buldum yarışına giren ve ileriki zamanda da girecek olan Abilerine bir daha karı-koca tek laf etmemişlerdi. 

Yattığı yerden bir kahkaha attı Hare. “Çılgın ailem.” diye söylendi. Biraz uykusu gelir gibi olduğunda güneşin alnında uyumanın iyi fikir olacağını düşündü. Daldığı tatlı uykusundan ağzını şapırdatarak uyandı. “Şıllık,” dedi, sanki ağzından şerbet akıyordu. “Kalk Hare, olmayacak bu böyle.” 

Yavaşça doğruldu. Kalkmaya çalıştı. Zordu biraz, karnı oldukça büyümüştü. Zeynep’in sözleri doldu aklına. “Bebek değil bayan sumo sanki.” 

“Nereye?” diyerek elini uzatan adama kaldırdı başını. Ah ne yakışıklı bir kocası vardı. O omuzlar, geniş göğüs kafesi… O yüzündeki ‘yatağa at beni’ diyen sırıtması. ‘Acaba bunu mu yesem’ diyen iç sesine göz devirdi. 

“Fatih…” diye inledi. Kalkmaktan vazgeçince kocası yanına oturdu. “Söyle güzelim, bu sefer ne istiyor Hayâl’im?” 

Kocasına göz atıp önüne döndü. Karnını okşadı biraz. “Şey…” 

“Şey…?” 

“Delirmek yok ama.” 

“Ne zaman delirdim Hare?” Kadına soru dolu bakışlarıyla birazda kınar gibi bakıyordu. “Sen iste ben sizin için bulur getiririm.” 

“Getirmeni değil de götürmeni istiyorum bu sefer.” Dudakları lütfen, dercesine bükülmüştü. Karısına dikkatle bakan Fatih anlamaya çalışıyordu ama bulmamıştı. “Götürmek?” 

Ellerini karnında dolaştırdı Hare. Bakışları önüne döndü. “İstiyorum işte. Lebeni istiyorum. Bostana istiyorum. Şıllık tatlısı istiyorum. Sini tarağı istiyoruz.” Sonuna kızını da koyunca duygusal baskı iki katına çıkmıştı. İsyan dolu sesiyle konuşan karısına bakan Fatih,  gülümsedi. “Bu mu yani? Hemen gideriz.” 

“Nereye?” Bir anda yüzü parlayan kadın kocasına inanmaz gözlerle bakıyordu. “Gerçekten mi? Urfa’ya gider miyiz?” 

Gülümseyen adamın gülüşü buz dağına dönerken kaya kadar hareketsiz kalmıştı bir an. “Ne Urfa’sı? Burada yok mu?” 

“Vardır ama ben yerinde yemek istiyorum. Memleketin tadı olsun istiyorum. Tuzu olsun istiyorum.” 

“Tamam. Doğan’a söyleriz gönderir.” 

Hare umutsuzca omuzlarını indirdi. Ve bir omzunu kaldırıp silkeledi. “Beni Urfa’ya götür yoksa yemem. Hayâl’in de yemez.” Kollarını karnı üzerinde bağlayıp kocasına sırtını döndü. Bu kesin işe yarardı. 

Arkadan sarıldı Hare’ye. Ellerini Hayâl’inin üzerine koydu. Karısını severken kızını hissediyordu. Başını kadının omzuna bıraktı. “Çok mu istiyormuşsunuz?” 

“Uyudum uyandım tadı ağzıma geldi. Sen düşün Aşkım.” Sırıtan kadını görmüyor ama hissediyordu. Sesindeki tonu biliyordu. “Zeynep Ablaya soralım, izin verirse gideriz.” 

Kocasının kollarından çıkan Hare olabildiği hızıyla dönüp sarıldı hayatının bulunmaz eşine. Dudaklarına bastırdığı tene canını verirdi. “Hemen ara.” 

“Sen neden aramıyorsun?” 

“En son gittiğimde bana fırça attı. Çok yiyormuşum. Sonra nasıl verecekmişim kiloları. Bebek iyiymiş, bu kadar yemem gerekmiyormuş. Ama ben mi yiyorum Fatih?” Karnını gösteren kadın, “o yiyor ve doymuyor.” 

“Haksızlık etmiş değil mi?” 

“Tabii ki öyle. Hem kilo dediğin nedir? Zaten bende ona; kocam beni böyle seviyor dedim.” Beklenti içinde bakan kadına kahkahasıyla yanıt verdi. “Ciddi manada böyle seviyorum. İçim gidiyor şu halini görünce. Ateşim tavan yapıyor.” 

Gözlerini kıstı Hare. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” 

Birbirine bastırdığı dudaklara sokuldu Fatih. Öptü. Elleri saçlarında gezindi kadının. Milim geri çekildi. Doyamıyordu ki kadına. Sürekli yenilen tatlı gibi… üzerine içilen su gibi… İçi yanar gibi… Kanamaz gibi…. “Dalga gibi mi görünüyor?” 

Ateşi tavan yapan taraf Hare idi şimdi. Bir adam bu kadar sevilir miydi? Her öptüğünde yanar mıydı kadın? “Çok gerçekçi, devam etsene.” 

“Getir bakalım ne durumda. Kontrol edeyim. Bu aylar uçak için sakıncalı. Ne pis boğazlı karın var Fatih. Dünyayı yedi doyamadı. Bostana nedir ya? Alt tarafı domates.” 

Gülmesini bastıran adam burun kemerini sıkıyordu. “Tamam abla yarın geliriz.” 

“Tamam.” 

“Ne dedi?” koltuğa yayılmış olan Hare. Merakla bekliyordu. İzin vermese bile gidecek bir yol bulurdu ama kocasını ikna etmek uzun sürerdi. 

“Yarın kontrol edeyim dedi. Ona göre izin verecek.” Telefonu orta sehpaya bırakıp Hare’nin ayak ucuna oturdu. Parmaklarını her gün yaptığı gibi kadının ayaklarında yumuşak hareketlerle gezdirmeye başladı. 

“Açılış ne durumda?” Hare yerine iyice yerleşirken sormuştu. Son sekiz aydır üzerinde titizlikle çalıştıkları yetimhane açılışının sonuna gelmişlerdi. 

“Çok az kaldı. Doğumdan önce olacak gibi ama gün belli değil. Yasal işlemler uzun sürüyor.” 

“Yarın oraya da uğrar mıyız? Çok merak ediyorum.” Son bir aydır işi bırakmıştı Hare. Evde bol bol dinleniyordu. Bazen Abilerine gidiyor bazen de onlar geliyordu. Kızlar iki güne bir geliyor ortalığı şenlendirip gidiyorlardı. 

“Uğrarız. Çok güzel oldu. Yüz çocuk odası kapasiteli. Her çocuğun kendi odası ve banyosu var. Ve hepsi kız çocukları için. İçlerinde oyuncaklarına kadar ne isterlerse hepsi yerleştirildi. Yetimhaneden  çok evleri gibi görünüyor bakınca. Nasıl mutlu oluyorum.” 

“Kendi yaşadığın şeyleri tersine çevirmeye çalışıyorsun ve başardın.” 

Eskisi kadar acıtmıyordu artık Fatih’i. Başını usulca salladı. “Öyle.”

“Diğer inşaat ne durum da, erkekler için olan?” 

“Onun biraz daha işi var. Sene sonuna ancak. Yiğit Abi öyle dedi.” 

“Halam ile dayın ne oldu?” Kendi düğünlerinden hemen sonra evlenen Kadir ve Hurinur aylardır evlat edinmek için uğraşıyorlardı. 

“İki gün sonra evlerine geliyor kızları.” 

“Kız mıymış?” dedi şaşkınlıkla. “Erkek demişti Halam.” 

“Yedi yaşında bir kız. Halam gözlerindeki ışığa vurulmuş öyle dedi.” 

“Adı neymiş?” 

“Sıla.” 

“Güzelmiş. Hayırlı evlat olur inşAllah.” 

“Amin canım.” 

Zeynep’e tatlı tatlı gözlerle bakıyordu. Sanki, şıllık tatlısı o’ydu. Gece de uyuyamamıştı zaten. Tüm gece etler, çorbalar gözünün önünde uçuşmuştu. 

“Her şey normal ama uçağa binmek riskli.” dedi Zeynep. 

“Arabayla gideriz.” diye hemen çare üretti Hare. 

“O daha kabul edilir. Karnın burnunda ve ne olacağını asla bilemeyiz. İlle de uçağa bineceğim dersen sorumluluk senin olur. Kanama, erken doğum belirtilerin yok. Her hangi bir şey olabilir mi, her şey mümkün ama dinlenerek gider gelirsiniz. Bir kaç saatte bir durup yürüyüş yapmalısın. Bacakların ve ellerin sürekli oturmaktan şişmesin diye. Bir de oldukça rahat bir araba olsun. Sarsılmamalısın. Ön koltukta çok oturma arkada bacaklarını uzat. Bu şekilde dura kalka gidebilirsiniz. Bir güne de sığdırmayın. Bir yerde, otelde kalırsınız.”

Fatih, kıyamıyordu ki. Gitmesek diyemiyordu. O öyle içli içli bakarken beklentili bakışlara dayanamıyordu. Dünya bir yanaydı Hare bir yana. Ama bu iş de riskliydi. “Ne diyorsun, yapabilecek misin?” 

Yattığı yerden dirsekleri üzerinde doğruldu. Karnının izin verdiği kadarıyla. “Deli misin sen, tabii ki yapacağım?” 

“Manyaksın Hare.” 

“Saol Ablam. Akıllısının bizimle ne işi olur ki zaten.” Keyifle sırıttı Hare. 

Göz deviren Zeynep Fatih’e döndü. “Fatih az dışarda bekler misin?” İkiletmedi Fatih. Ablası da olsa kadınca şeylerin konuşulacağını tahmin etmişti. “Tamam dışardayım ben.” 

Kapı çekilince koltuğunu yatan kadının baş ucuna sürdü Zeynep. “Köle isaura’ya çevirdin adamı. Yeter kızım ne çekti adam senden.” 

“Ne yapayım çok istiyorum. Valla bilinçli değil. Uyuyamıyorum.” 

“Bu aşerme falan değil Hare. Zaten aşerme diye bir şey yok.” 

“Bu ne peki?” 

“Kocamıza nasıl eziyet ederiz, daha nasıl naza çekeriz. Dünyasını nasıl onlara daha nasıl dar ederiz gibi. Bokunu çıkardın.”

“Ama istiyorum diyorum. Uyuyamıyorum diyorum Abla.” 

“Hay ablana. Kalk git lan. Dediklerimi unutma. Sancın başlarsa yetişirim inşAllah.” 

“Yok canım. Orada doğurulacak değilim. Bir iki gün kalır dönerim.” Zeynep yardım ettiği kadını ayağa kaldırdı. “Umarım canım.” 

Sabahın erken saatinde kalkmış ve yorucu olacak yolculuğa adım atmışlardı. Arabanın arkasından son bir aydır indirmedikleri bebek çantalarını yanlarına katarak İstanbul’dan çıkmışlardı. 

“Rahat mısın?” 

Etrafını izleyen Hare gülerek kocasına dönmüştü. Fatih’in açtığı kolun altına sokuldu. “Senin yanında aksi mümkün mü adamım?”

Gözünü yoldan kısa bir an alıp kendine yakın olan alına dudaklarını bastırdı Fatih. “Ah şu adamım demen yok mu Hare, dünyayı ele geçirtebilirsin bana. Bunu iyi kullanıyorsun.” 

“Biliyorum, yoksa nasıl olacağız, sen inat ben inat?” 

“Ben inatçı değilim. En azından senin kadar.” 

“Hadi oradan, Abimin evini az arşınlamadın beni alana kadar.” 

“Hmmm, o mevzu… O inat mıydı? Ben onu özlemek olarak algılamıştım.” 

“Odaya koyduğun kamera ne algısı yaptı sende? Abim sana yedirecekti az daha.” deyip güldü Hare. Karahan, Hare gittikten sonra özlemiş ve odasına girmişti. Odaya özlemle bakarken avize gözüne çarpmıştı. Lamba gibi dursa da anında tanımıştı kamerayı. Balayı dönüşlerinde, hem kaçmanın hem de kameranın acısını, yalancı bir kızgınlıkla söylenerek çıkarmıştı Karahan. 

“O da özlemdi, hiç hakkıma girme. Seni göreceğim diye inat falan değildi.” dedi Fatih kendi söylediğine kendi inanamıyordu ki karısını inandırsındı. 

“Hiç inat eder misin sevgilim?” 

Gülümseyen suratını karısına çevirdiğinde kendine tek kaşı havada bakan her an ‘beni al, asla uzak durma’ diyen kızın havasına kapıldı birden. “Ederim. İnatta ederim elde de ederim. Söz konusu sensin, benim diğer yarım.”

Gözleri aşkla yumuşayan kadın az önce çıktığı kolun altına tekrar uzandı. “Hayatımsın Fatih.” 

“Kaderimsin güzel cadı.” Hare, dudaklarını adamın şah damarına bastırdı. Omzundaki el onu daha sıkı sararken. 

“Ben diğer yarınsam, bu karnımdaki ne oluyor, peki?” 

“O bir bütün parça. Senin yarın ve benim yarım.” 

“Bu bütün parçayı nasıl merak ediyorum, bilsen. Gözleri ne renk, teni ne renk? Elleri minicik, ayakları minicik. Saçları nasıl?” Genç kadının kalbini saran tatlı ritim Fatih’i de sarmıştı. O da çok merak ediyordu ama Hare anlatırken daha da büyüleniyordu. “Gözlerimiz yeşil. Tenimiz biraz farklı ama ortayı bulacaktır. Saçlar da yakın birbirimize. Bize benzemesin sakın.” 

Hare karnını tutarak kahkaha attı. “İyi ki kız. Bize benzemese annen, halaları ve teyzeleri var. Ya erkek olsaydı Fatih. Bitmiştik biz.” 

Fatih yüzünü buruşturdu. Hare’nin hamile olduğunu duyan Abileri havalara uçmuştu. Rüzgâr ilk defa dayı olma vasfına sahip olacaktı ve mutluluğuna diyecek yoktu. Karahan üçüncü kez dayı olacaktı. O da çok mutluydu ama esas konu o değildi. Çocuk erkek olursa kime benzeyecekti. 

Bir babası olduğu gerçeğinden sıyrılan iki Abi ‘ben’ savaşına düşmüşlerdi. Karahan gerile gerile ‘bana benzeyecek’ derken Rüzgâr’da ‘bir dayısı sen misin? Poyraz sana benziyor zaten. Bu da bana benzeyecek, demişti. Bu tartışma, Hare üç buçuk ayına girdiğinde Zeynep’in kız demesiyle son bulmuştu. En çok sevinense şüphesiz Hare ile Fatih olmuştu. 

“İyi ki. Ama bir gün o da olursa ne yapacağız hiç bilmiyorum hatun.” 

“Dokuz ay kız diyeceğiz, doğunca sürpriz… Doğduğunda kime benzediği belli olur zaten. Dokuz ay sürecek kavga da halledilir.” 

Fatih arabayı dolduran kahkahasıyla karısını da güldürmüştü. “Akıllı hatunum benim.” 

 

Arabasına yaşlanmış Hare’yi bekliyordu. Hamile bir kadınla yolculuk yürek isteyen adamın işiydi. Her saat başında ‘tuvalete gitmeliyim’ diyen bir kadına sabır edecek çok az erkek vardı. Hemde sırf, canı sini tarağı çekiyor, diye Urfa’ya gidiyorsa… 

Güneş gözlükleri ardından etrafı kolaçan ediyordu. Tırların durağıydı mola verdikleri yer. Onlarca erkeğin olduğu bir yer. Hare’nin çabuk gelmesi ve hemen gitmeleri için dua etmeye başladı. Paytak adımlarla gelen kadınla rahatladı. 

“Hemen gidelim.” Arabanın kapısını açarak içeri davet etti kadını. “Neden? Yemek yeseydik. Menemen kokusu alıyorum, Fatih.” Etrafına yalanarak bakan Hare’ye göz devirdi Fatih. 

“Burada olmaz. İleride bir yerde yeriz. Hadi bin.” 

“Neden ki? Gelmişiz işte, yiyelim.” 

“Hare burası erkek kaynıyor. Tır şöförleriyle başımı belaya sokmak istemezsin, değil mi?” 

Kolunu kapıya dayayan Fatih, Hare’den olumlu bir cevap bekliyordu. “Böyle koca göbekli bir kadına kim bakar Fatih? Yiyelim.” 

“Olmaz.” 

“Olur aşkım. Çok acıktık. Hayâl’imiz de çok acıktı.” 

“Hayâl…” dedi sıkıntıyla. “Tamam ama kısa sürsün. Bakışlar hoşuma gitmiyor Hare.” 

Elini uzattı Hare. Fatih avuçlarına aldı. Yetmedi omzundan yavaşça kendine çekti. “Yanımda kocam var. Kimse bir şey yapamaz da bakamaz da.” Gülerek başını sağa sola salladı Fatih. “Sen varya…” 

“İyi ki varım değil mi? Ne büyük bela aldın başına. Demiştim ben sana ta en başında. Ben ne yapayım adamım? Sen kaşındın.” 

“Ben seni kaşıyacağım da zamanı var, bekle.” 

Kocasının göğsüne sokulan Hare gülüşünü dizginledi. Kıskanç adamdı. Her halini ayrı kıskanıyordu. Hamile ve yarım dünya halini dahi kıskanıyorsa gülüşüne ne tür kıskançlık yapardı bilemedi. 

Hare yemeğini yerken Fatih sadece etrafını izliyordu. Bu kadın bir zamanlar bir dilim ekmekten başka bir şey yemezdi. Bir bebeğin onu bu hale getirmesine halâ şaşkındı Fatih. Karısına bakarken içinde bahar dalları çiçek açıyordu. Hiç bitmeyen bahar gibiydi. Neşe taşıyordu üzerinde Hare. 

“Hare’m.” 

Son ekmeğini ağzına atan Hare kocasına bakmadan ‘hmm’ dedi. Sanki bu dünyada bir ekmek parçasıyla aşk yaşıyor gibiydi. 

“Seni seviyorum.” 

Ağzına götüreceği tatlı parmakları havada kaldı kadının. Lokmasını yutarken içi eriyerek baktı. “Ama böyle birden bire neden yapıyorsun bana bunu?” Peçeteye uzanıp ellerini sildi. 

“Sevgi taşıyorsa içimden…” 

Çayından bir yudum alarak arkasına yaslandı Hare. Başını yana yatırıp kocasının orman gözlerine daldı. “Taştığı belli aşkım. Yarısı bende duruyor.” 

Kahkahasını ortama yaydığında bir kaç meraklı göze malzeme olmuşlardı. Başını sağa sola sallayan Fatih dirseklerini masaya dayadı ve Hare’ye yaklaşıp fısıldadı. “Benim yarım sende olabilir ama sizin kalbiniz bende atıyor.” 

Gülüşü yüzünde dağılan kadın iyice keyife gelmişti. Yarım dünya haliyle kocasından böyle sözler duymak ruhunu okşuyordu. “Bende seni seviyorum aptal adam.” 

Artık o sözden zerre etkilenmeyen Fatih, Hare’ye ne kadar teşekkür etse, aşkını hangi dille anlatsa dünyayı ayaklarına serse yine de yetmezdi bu kadının ömrüne getirdiklerine. Bundan bir buçuk yıl önce kadar evlenmeyi baba olmayı düşlemişti ama aklında hayalinde olmayan bir aşkla başına geleceğinden habersizdi. 

Geçmişin karanlık gölgesi ortadan kalktığında gerçek kimliğiyle gerçek bir aşk düşmüştü kaderine. Hare onun için aşktı, sevgiydi, huzurdu, merhamet ve safi güvendi. 

“İlk tanıştığımız günü hatırlıyor musun? Ne kadar da aksiydin.” 

“Sen de kaba. Ne var yani üzerine düşmüşsem.” 

“Üzerime değil de kaderime düştüğünü bilemedim, affet.” deyip göz kırptı Hare’ye. 

Kalbi teklerken karnındaki canlıda aşka gelmiş gibi sert bir yumruk indirdiğinde yerinden sıçradı Hare. “Allah’ım bu kız…” derken elini karnına götürüp sevdi. 

Bu hallerine alışkın ve aşık olan Fatih sadece gülümsedi. “Annesi gibi…” dedi. 

“Evet. Bir de erkek doğuracağım babası gibi olsun diye. Sonra bir kız daha doğuracağım, yine bana benzesin diye. Sonra bir erkek daha doğuracağım; Nisa annem gibi.” 

“Unut onu.” Fatih yüzünü buruşturdu. “Dört çocukta neyin nesi?” 

Parmaklarını havaya kaldırdı Hare. Kocasını taktığı falan yoktu. “Hayal, Masal, Eren… dördüncüye isim bulamadım o da senden olsun.” 

Hare çocuklarının adını sıralarken uzaktaki masadan kendilerini daha çok karısını izleyen adamı fark ettiğinde isimlerden kopmuştu Fatih. Yerinde doğruldu. “Gidelim artık.” Masanın üzerinde duran telefonunu aldı. Ayağa kalkıp karısına elini uzattı. Bir anda nevri  dönen adama şakınlıkla baktı. “Ne oldu bir anda?” derken elini de vermişti kocasına. 

“Yolumuz uzun ve her yerde bu kadar kalırsak üç güne ancak varırız.” Suratı değişen adamın derdinin bu olmadığını ayağa kalktığında gözü kesişen adamla fark etmişti. “Doğru diyorsun. Hemen gidelim. Burada kalırsak sonumuz ya mahpus ya hastane.” deyip gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

“Bir de gülüyorsun. Bu kadar adamı dövemeyeceğime göre ki denemek isterdim ama sorumsuzluk yapmak ve seni burada doğurtmak istemiyorum. Bir daha duracağımız yerleri de ben seçeceğim Hare, anlaşıldı mı?” Masaya bıraktığı paranın ardından kolunu doladığı kadınla çıktı restorandan. “Anlaşıldı kaptan da uykum geldi. Arkada uyusam birazcık canın sıkılmaz değil mi?” diyen kadın bir anda tüm sinirini alıp götürmüştü. “Yanımda nefes alıyorsunuz, canım nasıl sıkılsın?” Şakağından aldığı busesiyle uzun yola ilk otele kadar devam ettiler. 

Bir gün önce sabah çıktıkları yolu ertesi akşam ancak bitirmişlerdi. Normal bir şöförün on üç saatte gelecekleri yolu onlar otuz altı saate sığdırmıştı. Fatih için dert değildi ve kendini yorgun hissetmiyordu ama aynı şey Hare için geçerli olmamıştı. Kendini beze serilen pestil gibi hissediyordu. “Gelmişken pestilde yeriz.” dedi Hare. İç yanağını ısıran Fatih Kadının elini tuttu. “Yeriz güzelim. Hatta bagajı doldurup eve de götürürüz.” 

Öndeki aracın içinde Doğan ve Ayşem vardı. Onları şehir içinde karşılayıp dedelerinin konağına kadar getirmişlerdi. Bekir ağanın evinin önüne duran iki arabanın kapıları da kapıdaki adamlar tarafından açılınca bu sefer seyirlik kısmını Fatih üstlenmişti. Bu şehre ilk gelişiydi. Ve bir ağa konağında ilk kalışı…

Hare’ye yardım ederek araçtan indirdi. Arabalar adamlar tarafından konağın önünden çekilmek için hazırdı. Sessizce senkronize şekilde işlerini yapan adamlara bir iki kez göz atmıştı Fatih. 

Kapı ardına kadar açılmıştı ve karşısında dedesini, büyükannesini ve teyzesini görünce yorgunlukla gülümsedi Hare. Bekir ağanın yüzündeki mutluluk paha biçilemezdi. Kızından yadigar olan iki evlattan biriydi Hare onun için. Kolarına aldığı torununda kızını hissediyordu. O yaşlı adamı dinç tutan etrafına yaydığı sevgiydi. 

“Hoş geldin güzel kızım.” 

“Sağ ol dedem, hoş bulduk.” dedi Hare. Dedesinin kocasına attığı tatlı sert bakışlara göz devirdi. Rüzgâr Abisinden aldığı bilgiler ‘Mert çocuk aslında. Kızımızı da pek seviyor. Gençlik işte kan tersine akıyor ama hala kızgınım’ sözleri aklına dolmuştu. 

Fatih, dedenin eline uzandığında Bekir ağa hiç söz etmeden uzattı. Öperek başına koyduktan sonra kendini seven ama göstermek istemeyen adama gülümsedi. “Nasılsın dede?” 

“İyidir iyidir hadi geçin…” deyip önden yürüyen adama hepsi gülmüştü. “Yatırın kurbanı.” diyen Bekir ağanın sesiyle köşeden çıkan adamlar ve kadınlar ellerinde malzemelerle avlunun arka tarafına yürümüşlerdi. “Torunlarım gelmiş, kesmeleyelim mi? Dağıtın ihtiyacı olana.” diye söylenen adamın arkasından yeğeni Doğan ve torunları gülümsemişlerdi. 

“Kızlarını çok seviyorda damatlara gıcık.” dedi Ayşem. 

“Bana değil.” dedi Doğan tek kaşını havaya kaldırıp. 

“Sen damat değilsin ondandır.” diyerek Hare’nin koluna  giren ve yavaşça uzaklaşan Ayşem’in ardından baktılar iki genç adam. 

“Sende hala ilerleme yok Doğan.” dedi Fatih. 

Gevrek gevrek sırıttı Doğan kızın ardından bakarken. “İlerleme çok aslında ama hala ikna olmadım. Daha çekeceği var.” dedi. 

“Ne anlıyorum ben bu işten. Sen de çekiyorsun.” 

“Ona yaptıgım eziyetler bana nasıl iyi geliyor bilmiyorsun. Ben onun bu şehirde oluşuyla bile kafayı buluyorum.” 

Fatih anlamamıştı. Doğan’a döndürdü bedenini. “Nasıl oluyor o?” 

Doğan’da Ayşem’den aldığı gözlerini Fatih’e dikti. “Gözlerini görüyorum, kafi.” 

“Delisiniz ikinizde.” 

“Akıllının aşkla ne işi olur? Hadi gel,” deyip Fatih’i konağın içine doğru yönlendirdi. “Akşama yemek için bir ayırttım. Ne istiyorsa hazırlanacak. Yeğenimiz değerli… Ama sanki biraz abartmış Hare.” Kahkaha atan Doğan’a pis pis baktı Fatih. “Sen ne gördün ki. Hayır erkek çocukları için ayrı tatlar istermiş anneleri kızlar için ayrı. Ama Hare ikisini de bünyesinde taşıyor gibi.” 

“Kadınlar…” diyebildi Doğan. 

Modacı kadını varsa her daim kıskanılmaya hazır olmalıydı erkek. Kocaman karnıyla bu kadar güzel olunmazdı ki. Erkeğini bu kadar baştan çıkamamalıydı kadın. Üzerine giydiği siyah, kolları tülden oluşan puantiyeli dizinde biten elbisenin göğüs bitiminde duran ve karnıyla göğüslerini ayıran o kırmızı kemer oraya fazlaydı. 

Ya o saçlar… 

Daha bir uzamış daha bir hava katmıştı güzelliğine. Işıldayan yeşil hareler… 

“Alıcı mısın?” 

Soruyla incelediği bedenden gözlere döndü Fatih. Güzelliğinin farkında olan kadının saçlarını kendine has edasıyla ileri iterek kocasına şehvani bakışlarıyla taşları yerinden iyice oynatmaktaydı. 

“Alacağımı almış olmalıydım ama nedense hiç dokunmamış gibiyim.” Bir adım atıp dibine girdi Fatih. Üstten diktiği tutku barındıran bakışları ve tükenen nefesiyle iç çekti. “Ne zaman doyacağım ben sana?” 

Başını yana yatırıp ruhu aşkla kabaran Hare gülümsedi. “Hiç bir zaman doymamalısın.” 

Gözlerini kapatarak başını geceye kaldırdı. Nefesini gökyüzüne saldı. Kavislenen dudaklarından gülüş fırladı. “Hiç bir zaman doymayacağım, doyamacağım.” Başını indirerek etrafına kaçak bakışlar attı acelece. Kimsenin olmadığına kanaat edince hızla sokuldu doyamadığı kadına. Kendini kaptırdığında karısın acıyla kıvırması böldü tutkuyu. 

“Ne oldu?” 

Minicik bir ağırının bir anda gelmiş ve gitmiş olmasıyla eski haline döndü Hare. “Tekmeledi sanırım. Arada oluyor dönüyor içimde o zaman biraz tuhaf oluyorum.” 

Bir anlık korkunun gitmesiyle rahat nefes aldı Fatih. “Arabaya geçelim, ayakta kalma.” 

“Geldim.” 

Ayşem, Hare’yi kıskandıracak kadar ince beliyle ve giydiği zarif mor renkli elbisesiyle salına salına geldi yanlarına. “Beklettim ama ancak hazırlandım.” 

Hare kaşlarını çattı. “Ben bu kadar genişlemişken senin böyle güzel olman haksızlık.” 

“Çemkirme Hare. Hamile olan da sensin. Ben anne değilken senin anne olmana laf mı ettim?” Sarı saçlarını eliyle düzeltir gibi yaparak nispetini de esirgemedi Ayşem. “Doğan’ı delirmek benim için büyük zevk ve o en çok bu rengi seviyor.” 

Fatih her geçen gün bu ikiliye şaşırmaktan kendini alamıyordu. “Ben sizden bir şey anlamıyorum Ayşem.” 

“Üzülme Fatih, bizde bizden bir şey anlamıyoruz.” 

“Anlıyoruz da uzlaşamıyoruz.” Doğan Ayşem’i delirtecek kadar çekici giyimiyle belirdi avluda. Adamı baştan ayağa inceledi. Az mı süslenmişti? şüpheye düştü bir an. Ama Doğan’ın kendini süzen bakışlarıyla çenesini kaldırdı. Başka kadına yedirtmeyecek kadar akıllıydı ve Doğan sadece onundu. 

Islık calan Hare ikili arasındaki bakışmayı böldü. “Aşkım.” dedi Fatih de ikiliye bakıyordu. “Efendim cadım.” 

“Bunlar manyak.” 

Fatih kahkaha atarken Doğan ve Ayşem de birbirlerine bakarak gülümsediler. Aralarında ne olup bittiği tamamen kendi aralarındaydı yine. 

Masanın üzerinde Hare’nin hayalini kurduğu tüm yemekler dumanı üzerinde ona bakıyordu. Lebeniye çorbasının tadına baktı ilk. Gözlerini kapatarak büyük bir iştahla kızıyla paylaştı. Artık ikisi de mutluydu. İstediklerini elde etmişlerdi. Yemek deyip geçemeyecektin, hamile için eşi benzeri olmayandı. O kadar yolu geldiğine asla pişman olmamıştı. 

Fatih, canının yarısına baktıkça iyiki gelmişiz, diye geçiriyordu içinden. Hare’nin yüzündeki mutluluk bir eş ve baba adayı için eşi benzeri olmayacak duyguyu tattırıyordu.  Hare bir değil istediği kadar da çocuk doğursa onun yoluna canını koyardı. Ölümüne aşktı içindeki… Oluruna kadar değil, ölümüne kadardı. 

Yemekler bitmiş sıra tatlıya gelmişti. Sekiz ay boyunca tabiri caizse dünyaları yemiş ama bu günkü gibi kendini tok hissetmemişti Hare. Elini karnı üzerinde gezdirdi. Omzunda kocasının kanatları… 

“İnanılmaz doydum. Tatlıya yerim kalmadı sanki.” 

“Zorlama yarın yersin. Bir kaç gün daha buradayız nasılsa.” Hare’nin omzunda olan elini kadının saçlarına götürüp okşadı. “Haklısın.” 

Doğan ikisine baktıkça Ayşem’e teslim olma iç güdüsüyle dolup taşıyordu. İnat etmeyi bırakmayı ve artık anı yaşamayı. Önce eş olmayı sonra baba olmayı ama en çok Ayşem’le olmayı istiyordu. 

“Size bakınca evlenmek istiyor insan.”  

Duyduğu sözlerle Doğan’a döndü Ayşem. Gözlerinden ateş çıkıyordu adeta. “Canım, çok mu özendin sen?” dedi alayla. 

“Başlıyoruz.” diye fısıldadı Hare kocasına. 

Gözlerini deviren Doğan da Ayşem’e döndü. “Neden, ben de eş olmak, baba olmak isteyemez miyim?” Dirseğini masaya verip elini de çenesine dayadı. Ayşem’e indir artık gardını der gibi bakıyordu ama Ayşem’in onu anladığı meçhuldü. 

“İsteme bence. Yazık olur gelinine.” Masaya gelen tatlılar ve kahvelerin hatırına bir süre sessiz kaldılar. Uzaklaşan garsonla Doğan devam etti. “Gelinime?” dedi soru sorarcasına. “Kimmiş benim gelinim ve neden yazık olacakmış?” 

“Ben olmayacağıma göre kimin olacağı önemli değil. Sonuçta düğün günü ölecek.”   Kendinden emin tavrına bile aşık olunası kadındı Ayşem. Şehrin en güzel kızları aileleri tarafından olsun kendi tavırları olsun önüne serilmişken o sadece bir çift gözü beklemişti ve bekliyordu. Ölene kadar da bekleyecekti. 

“Evinamın.” *sevgilim

Ayşem’in fincanı tutan parmakları titredi. Ağır çekimle Doğan’a döndü. 

“Ne dedi?” Sessizce sormuştu Fatih. Bu dili bilmiyordu. “Sen biliyor musun?” 

“Konuşamıyorum ama anlıyorum, çok az tabii. Sevgilim dedi.” 

“Ne kadar güzel bir söz değil mi Hare? Sevgilim… Sev- sevdim- severim- seviyorum- seveceğim- seversin- seviyorsun- neler var içinde.” 

Hare başını kaldırdı. Kendine dönen adamın şah damarına bastırdı dudaklarını. Masumane ama sevgiyle dokunuşuyla geri çekildi. “Hele o aitlik eki yok mu? Benim- seninim- seninleyim- benimsin- sevgim- tek kelimeyle her şeyi diyebiliyorsun.” 

Fatih, kadının alnına dudaklarını bastırdı. Kollarından sıkıp kendine iyice çekti. Hare de ona sokuldu ve karşılarında ipten geçmeye çalışanlara döndüler. 

“Mıra evinamın nebej.” (Bana Sevgilim Deme)

“Ezmanamın.”  (Gökyüzüm)

“Mıra meve.” (Onu hiç deme)

“Ezte hezdikim.” (Seni seviyorum)

“Ezi te hezdikim.” (Bende seni seviyorum) 

Fatih anlamadığı için boş boş bakarken Hare doğruldu. “Wuhuu Eee sonra.” dedi gözleri sevinçle büyürken. 

“Ne oldu ki?” Fatih Hare’ye sordu sorusunu. Hare burnunu havaya dikti. “Korece öğrenene kadar Kürtçe öğrenseydin anlardın.” dedi. “Oh be rahatladım. İçimde kalmıştı senin benden çok dil biliyor olman. Bilmediğin de varmış Fatih.”  

“Madem biliyorsun bana da öğretirsin karıcım.” 

“Hiçte bile öğretmem.” Sahte bir omuz silkeleme ile kocasına tavır yaptı Hare. Fatih’te altta kalmadı. “Bende kursa giderim. Kursları var mı?” 

Doğan başıyla onayladı. “Var.” 

“Aman eksik kalma Fatih.” Hormonları gereği sinirlenmişti Hare. Sinirlenecek hiç bir şey yokken tavır yapmak kadınlara ve özellikle hamile kadınlara hastı. “Gel buraya deli kız.” Hare’yi kendine çektiğinde Hare de kendini geriye çekmişti. 

“Gerçekten buna alınmış olamazsın Hare.” dedi Ayşem kuzenine aptal sırıtmayla bakıyordu. 

Fatih kahkaha attı. “Bu olay mı? Altı aylık olduğunda oturduğu yerde uykusu geliyordu ve nerede olduğunun önemi yok uyuyordu. Koltukta uyuya kalmıştı bende ‘burada uyuma’ dedim diye uç gün küstü bana.” 

Doğan ve Ayşem kaşları havada Hare’ye bakıyordu. Ne vardı ki bu denilende neden küsmüştü ki Hare. “Neden?” dedi Doğan. 

Saçını kocasına doğru savurduğunda Fatih uzun saçlarının uçlarını parmaklarına dolayıp oynaya başladı. “Yerinde gözüm varmış, çünkü evimizin en rahat koltuğu uyuduğu koltukmuş da ondan.” derken bile dudaklarını birbirine bastıran adam o günkü kahkahalarını atmamak için çaba sarf etti. 

Ama Doğan ve Ayşem kendilerini tutamayıp güldüler. “Hamile kalınca içinden başka bir cadı daha çıkmış Hare.” dedi Ayşem. 

“Benden beter ol Ayşem. Doğan yanına gelmeye korksun.” Hare’nin ciddi ciddi söylediği sözlerle Doğan daha şaşıracak Ayşem’e döndü. “Çocuk? Bizim? Aman Allah’ım düşünemiyorum bile. Ayşem’in Hare’yi mumla aratacağına adım kadar eminim.” 

Ayşem çenesini havaya dikti. Doğan’a kısa bakışıyla önüne döndü. “Mumları hazırla o zaman.” 

“Ayyy” diye bağırdı Hare. Üçüde irkildi. Fatih Hare’yi kendine çevirdi. “Ne?” derken karnına ve yüzüne bakıyordu korkuyla. Kocasının kollarını silkeledi Hare. Ayşem’e döndü. “Hamile misin sen?” 

Fatih gibi Ayşem de korkuyla bakmıştı kuzenine. Ama kadının sorusuyla balon gibi söndü. Doğan elini yüzüne kapatarak bastırdığı kahkahalarıyla inip kalkan omuzlarına engel olamadı. 

“Hare Allah seni bildiği gibi yapsın, ödüm koptu.” Genç kadın elini kalbinin üzerine yasladı. “O nasıl çığlıktı? Deli deli konuşma, burası İstanbul mu? Urfa…  İpe mi götüreceksin bizi? Laf olsun diye dedim.” 

“Hadi be… Teyze olacağım diye coştum bir an.” diye savundu kendini Hare. 

“Sen zaten teyzesin, tatlım. Bu heyecan neden?” Kocasına döndü Hare. Bir an da Nil’in oğlu Emirhan ve Ali Poyraz geçti gözlerinin önünden. “Öyleyim değil mi?” 

“Fazlan var eksiğin yok. Hatta birinin hem halası hem teyzesi…” 

“Aşklarım ya, özledim birden. Hele Aslınaz… Bir kara olduğumu bilmeden önce bana, hala diye sesleniyordu. Gelecegin küçük Aslı’sı.” 

Masanın üzerindeki tatlıyı yemek istiyor ama yiyemiyordu. Tıka basa dolu tabiri kendinde can bulmuştu. Kahve biraz daha iyi hissetmesine neden olmuştu ve yemeye karar vermişti. Binlerce kilometreyi bunları yemek için gelmişti sonuçta. Arkasından ağlamasındı.  

Çatalı aldığında kısıklarında oluşan hatta bir anda gelip geçen bıçak kesiği acısıyla çatal elinden tabağın kenarına düştü. Sohbete dalmış olan kocası ve kuzenleri ona döndü. Bu sefer bağırmamıştı. İki kolunu birden karnına sardığında başı acıyla göğsüne düşmüştü. 

“Fatih.” diye inledi sadece. 

Fatih bir kaç saniye süren kal bakışlarından sonra sandalyesini iterek kalktı. “Ne? Ne oldu?” dedi can havliyle kadının iki koluna yapıştı. 

Bedenine giren acı bir anda toz bulutu gibi dağıldı kadının. Derin nefesler alarak başını kaldırdığında Ayşem ve Doğan’ın endişeyle açılan gözlerine gülümsedi. “İyiyim.” 

“Hayır iyi falan değilsin Hare. Kalk doktora gidiyoruz.” Eli ayağı birbirine giren Fatih masadaki telefonuna asıldı. “Zeynep Ablayı arıyorum.” 

“Saçmalama be adam, saat gece on bir ne Zeynep’i? Bana oradan ne yapabilir? Hem iyiyim ben. Valla bak bugün bir kaç kez daha oldu geçti.” 

Fatih can kulağıyla dinlediği kadına şaşkınlıkla baktığında Ayşem ayağa fırladı. “Malsın Hare. Kalk çabuk gidiyoruz. Doğan araba…” 

Doğan ok gibi fırlarken Ayşem dikilen Fatih’i dürtü. “Uyan sende.” 

“Bana bunu nasıl söylemezsin Hare? Seninle günlerce araştırma yaptık. O kadar kitap okuduk. Sorduk öğrendik ve sen bugün…” 

Etrafında gelişen olaylara baktı genç kadın oturduğu yerden. “Ne oluyor ya? Ben iyiyi…” Bir sancının daha bedeninde kasırga estirmesiyle dudaklarını ısırdı ve çığlığa benzeyen inlemesiyle kıvrandı. 

Kocası bir yanına Ayşem diğer yanına geçerek ayağa kaldırmaya çalıştılar. Acı hala geçmemişti ama azalıyordu sanki. “İyiyim valla iyiyim. Tatlımı yeseydim ya.” Masadaki tatlıya gözü kaydı istemeden de olsa. Ve acısı biraz daha hafiflemişti. “Geçti, tamam bırakın tatlımı yiyeyim.” Hiç bir şey olmamış hiç ağrı çekmemiş gibi kocasına kendini oturması için yön verdirdi.

Fatih bir an gelip acıyla iki büklüm olan kadının hemen sonra  hiç bir şey olmamış gibi davranmasıyla kafası karışmıştı. Ayşem ile göz göze geldi Fatih. Masadaki tatlıyı zevkle ısıran kadını dehşetle izliyorlardı. 

“Of bunu yemeden doğurmak mı tövbeler olsun.” diye de dudaklarını yalayan Hare son sancı ile çığlık attı. 

“Kucakla şunu Fatih.” 

“Hayır.” Feryad eden kadını umursamadı Fatih. Restoranın ortasında doğurduğu hiç bir şey değil başına kötü bir şey gelecek korkusu sarmıştı bedenini.  “Hare doğuruyorsun.” 

Acı tekrar Hare’nin canından ayrılırken kocasına gözlerini kırpıştırarak baktı. “Ne münasebet Fatih, indir beni.” 

“Ah Hare ah…” 

Arabaya ulaştıklarında içine bindirilirken attığı çığlık ile kendi de sonunda doğuracağına inanmıştı. İlk doğumu gerçeği yüzüne tokat gibi çarparken hiç bir şey bilmediğini en derinden fark etti. Karnını sevmenin ve içindeki canlının kıpır kıpır haliyle eğlenmek gibi olmadığını. İnat etmekte olan zihni aslında sadece korkunun verdiği ‘sonra sonra şimdi olmaz, az daha, ben biraz şunu da yapayım’ düşüncelerinden ibaretti. Hare sadece korkmuştu. 

Doğum başlamıştı ama ne zaman nihayete ereceği bilinmiyordu. Ara ara gelip giden sancılar Hare’yi annelik yolunda emin adımlarla yürütüyordu. Aklına gelen bir kişi vardı şimdi. Annesi…

Üzerindeki hastane giysisi içinde yanında Ayşem ile gezinip duruyordu. Gözleri dolu doluydu. Annesi de onu bu şekilde getirmişti dünyaya. Bu acıları çekmişti. Şimdi o anne oluyordu ama annesi yanında değilken bu hayatta bile değildi. Boğazında büyük bir düğüm gitmemek için direniyordu. 

Kapının açılmasıyla kocasıyla göz göze geldiğinde küçük bir kız çocuğu gibi dudaklarını sarkıttı. “Annemi istiyorum Fatih.” 

Karısının canının yandığına mı parçalansa yoksa bu haline mi arafta kaldı Fatih. Bir kaç adımını hızla atarak Hare’yi kollarına aldı. Ağlamaya başlayan kadını sıkıca sardı. Saçlarına şakağına dudaklarını bastırdı. “Mutlaka yanında olacaktır. Bunu düşün.”

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Sancının girmesiyle ağlaması feryada karışmıştı. Kocasının kolunu öyle sert sıkıyordu ki Hare’nin bu kadar güçlü olduğunu acıyan kolundan anlamıştı Fatih. İçi gidiyor ama elinden bir şey gelmiyordu. Sancı geçene kadar bekledi yanında ve Ayşem’e emanet ederek odadan çıktı. 

Haber vermesi gerekiyordu. Telefonunu çıkarıp tuşlara dokundu. 

“Doğuruyor değil mi?” 

“Abi.” 

“Sana onu götürme demiştim.” 

“Abi, kardeşini tanımıyor musun? Ve evet doğum başladı. Uçak hazırlanıyor Zeynep Abla gelecek. Acele edersen yetişebilirsin.” 

“Kapat lan serseri. Geliyoruz.” 

Karahan’dan bunları duyacağına emindi zaten ararken. Bir kaç saate kadar tüm İstanbul Urfa’ya gelecekti. Ne yapacağını bilmez şekilde elini saçlarına daldırdı. Soluğunda bile endişe vardı. Ve önlerindeki uzun saatlerin ağırlığı kalbine çöreklenmişti. 

Üç saattir devam eden sancılar Hare’yi takatsiz bırakmaya başlamıştı. Doktor bunun normal olduğunu doğuma yaklaştığını söylüyordu ama Fatih ikna olmuyor yerinde duramıyordu. Hare’yi iki büklüm gördükçe karısının dört çocuk hayaline balta vuruyordu. Bu hissettiği can acısını bir daha yaşayabileceğini sanmıyordu. 

Konuşma sesleri ve hızla yaklaşan ayak sesleriyle Doğan ve Fatih yerinden kalktılar. 

Nazlı, Karahan, Rüzgâr, Duru ve Zeynep sardı etrafını bir anda. Şimdi başlıyordu fırça faslı. 

“Ve…” dedi Zeynep saçını bileğindeki tokayla bağlayıp bilgi alırken hazırlık yapmaya başlamıştı. 

“Bekliyoruz…” dedi Fatih. 

“Hangi oda?” 

Hemen yanında durduğu odayı işaret etti Fatih. “Burada.” 

Zeynep yerinden fırladı ve cam bölmeli kapıya vurmaya başladı. Kartı yoktu ki kendi hastanesinde olduğu gibi girebilsin. Hemşirenin açtığı kapıdan içeri sızdı. 

Fatih’in durgun ifadesiyle Nazlı bir adım yaklaştı. “Rahat ol Fatih baba olacaksın.” dedi güç vermek istercesine. 

Karahan gelene kadar saydığı adamı gördüğünde tüm siniri geçmişti. Kızması gereken kişi şu an da doğum yapıyordu. Omzuna elini koydu. “Bu işler böyle Fatih. Boşuna yorma kendini. Kızını kucağınıza alınca hepsi geçiyor.” 

Eğdiği başını aşağı yukarı salladı. Beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. “Diğerleri gelmedi mi?” diye sordu. 

“Annen, baban, babam ve Aslı Yiğit’in uçağıyla geliyor. Yakında burada olurlar.” diye yanıtladı Duru. 

Ne kadar daha süreceğini bilmediği saatlere doğru uzandı Fatih. Yanında olsa dayanamıyor dışarıda olsa yine dayanamıyordu. Aklını kaçırmazsa iyiydi. 

Hemşire açtı kapıyı tam bir saat sonra. Ayakta olan Fatih hemen yönünü hemşireye çevirdi. Kadının iki dudağından çıkacak bir cümle bekliyordu. İkisi de çok iyi…

“Fatih bey.” dedi gözlerini gezdirdiği adamlar üzerinde kimin Fatih olduğunu bilmiyordu. 

“Benim.” dedi heyecanla. Meraklı gözlerini kadına dikmişti. “Doktor Zeynep sizi içeri bekliyor. Doğum gerçekleşti, ikisi de çok iyi.  Acele ederseniz, bebek çocuk Doktoruna götürülecek.” 

Rahatlama nefesleri verilirken gergin bedenler gevşemişti. Gülüşmeler ortama renk katarken en güzel gülüş Fatih’in di. Hemşirenin açtığı yoldan koşar adım ilerledi. Kalbinde bilmediği yeni bir filiz can buluyordu. Toprağında kök salmaya başlamıştı sanki. Karısı… Canının yarısı… 

Üzerine giydiği beyaz ince gömleğiyle yürüyordu ama sanki ağır  çekim gibiydi herşey. Odaya göz attığında doğumhane olduğunu anladı. Avazı çıktığı kadar bağıran ince sesle kanı hızlandı. Sesi takip ettiğinde kızıyla ilgilenen hemşirenin yeni doğan bebeğe sarf ettiği sevgi sözleriyle gülümsedi. 

“Gel Fatih. Kaçırmak istemezsin diye düşündüm. Kızınla tanış.” Zeynep Hare’nin üzerini örterek Fatih’e döndü. 

Kendine dönmüş ıslak bakışlarla buluştu. Yorgun savaşçı ağlıyordu. Ne Zeynep’i gördü ne kızına ilerledi. Karısının baş ucuna varıp elini tuttu. Terli alnına dudaklarını bastırdı. Ömür gibi geçen saatler boyunca can çekişmişti Hare için. Hayat onunla yaşanınca güzeldi. Parmağına kıymık batsa canı yanardı da bu bambaşkaydı hani…. 

“İyi misin?” diyebildi. 

Yaşlı gözleriyle gülümsedi Hare. “Hiç olmadığım kadar iyiyim.” Başını kızının tarafına çevirdi. “O her şeye değer.” dedi kurumuş dudaklarını ıslatırken. 

Zeynep bebeği kucağına aldı. “Hazır mısınız? Hayal’iniz anne ve babasıyla tanışacak.” 

Örtüye sarılmış bebeğin yüzünü göremiyordu her ikiside. Hare kalan son gücüyle kocasının elini sıktı. Heyecanı katlanarak büyüyordu. “Abla heyecandan gideceğim şimdi.” dedi Hare. 

Zeynep gülümseyerek bebek kucağında yaklaştı çiçeği burnunda anne babaya. Bebek başını kıpırdatıp ufak mırıltılar çıkarıyordu. “Hayal Kırımlı sen de hazırsın anlaşılan.” Konuşarak bebeği annesinin göğsüne yatırdı. Kollarını sardı kızına. Göğsünde yatan bebeğe bakınca ağlamak ve gülmek arası karışık haliyle başını arkasına yasladı iyice. “Kalbim dışarıda atıyor sanki. Anne oldum. Bir yıl önce olmamaya yemin ettiğimdi ama ben anne oldum.” 

Karısını izleyen Fatih bu anı ölünceye kadar unutmayacaktı. Hare’nin ağlıyor mu gülüyor mu belli olmayan halini yüreğine kazımıştı. Fatih yaşadıkça bir onun yüreğinde yaşayacak bir de az önce patlayan flaş sesiyle evlerinin en güzel köşesini süsleyecekti. 

Zalim insanların zulmüne uğramayan, sadece insan olduğunu bilen canlıların yaşattığı gerçekti, sevgi. Yürek her insanda vardı ama sevgi dolu kalp insan olana mahsustu. 

Yaşamları boyunca pek çok kötü olaya maruz kalmışlardı ama onlardaki sevgi açığını sadece kendileri kapatabilmişti. Çünkü yer yüzündeki en büyük açık- açlık sevgiydi. 

Sevda yeşildi. Yeşerirdi. Onlar birbirilerine kendilerini ekmişti ve sonsuz kadar taze kalacaklardı.

Gece gündüze merhaba dediğinde annesinin süt kokusuyla tanışan Hayal karnını doyurduğunda Hare’nin kollarında uykuya dalmıştı. Kucağındaki minicik şahesere bakmaya doyamıyordu. Parmak uçlarını kızının yüzünde gezdirdi. Minicik burnunda, ufacık dudaklarında. Karnında taşımak gibi bir şey değildi kucağında olması. Başka bir atmosfere geçmiş gibiydi. Ne hissettiğini tartamıyordu. Mutluydu hemde çok ama bu hissettiği mutluluğun ötesindeydi. Harika hissediyordu kendini. “İnanılmaz değil mi?” 

Karısının bebek üzerinde duran elinin uzerine elini bıraktı Fatih. “Aklımın almayacağı türden. Sekiz ay boyunca bizimle yaşadı ve şimdi yanımızda. Onu görmeden sevmiştik. Görmediğimiz ile gördüğümüz sevgi çok farklıymış. Sanki bu dünyada en mutlu insan benmişim gibi hissediyorum.” 

“Muhteşem, muazzam görünüyor.” 

“Ve aceleci.” 

Gülümseyerek kocasına döndü. “Bir ayı vardı daha. Sabırsız mı olacak dersin?”

“Yok sanmıyorum. Annesi evde oturabilseydi, borani diye tutturmasaydı belki de doğmazdı.” 

Kahkaha attı Hare ufak sesiyle. “Yemedim mi ama? Tatlıyı bile son anda yedim.” Karısını yanağından öptü. “Yedin. Doğacağı toprağı kendi seçmek istedi sanırım. Bizi buralara kadar getirdi.” 

“O bir aşiret torunu, o kadar olsun babası.” 

“Babası… kulaklarımı okşayan tatlı bir ritim gibi hoş geliyor.” 

“Ne zaman anne baba diyecek bize. Bebek sahibi olmamın da heyecanı bitmiyormuş.” 

Kapı sesiyle başlarını çevrildiler. Nil daha kapıda başlayan bebek sevme cümleleriyle kardeşinin yanına geldi. Hare’ye öpücüğünü verdi. “Geçmiş olsun kardeşim.” 

“Teşekkür ederim kardeşim.” 

“Ay teyzesinin ilk kız yeğeni misin sen?” Sesine sevgi tonları katan Nil bebeği annesinden alıp bağrına sardı. “Teyzem, kızım seninle ne işler yapacağız biz.”

Duru, Ruken ve Aslı bebeğin etrafını sarmış uyuyan minicik kızın kime benzediğini tartışıyorlardı. Fatih ile Hare de onları keyifle izliyordu. 

“Gözleri ne renk?” diye sordu Nil. 

“Ufacık bebeğin göz rengi belli mi olur Abla?” dedi Bilge Ruken. 

“Sen nereden biliyorsun?” 

Ruken Nil’e omuz silkti. “Kaç tane yeğenim var olsun o kadar değil mi? 

“Senin yeğenlerin benim neyim acaba Ruken?” Kardeşine çıkışan Nil’i dürttü Duru. “Başlamayın yine… Ver bakayım bana.” Nil istemese de ablasına verdi bebeği. “Ayyy ilk kız yeğenim misin sen benim. Ben ne oluyorum bu durumda?” Etrafına dönüp bakındı Duru. 

Aslı parmağını havaya kaldırdı. “Kocandan hallice yenge babandan hallice Teyze. Yentey desek yine kurtarmaz Fatih’te kardeş olduğundan azıcıkta hala olabilirsin. Bu durumda hayentey, nasıl iyi mi?” 

Duru yüzünü buruştururken kahkaha atmışlardı. “Teyze olsam yeter,” bebeğe bakıp gülümsedi. “Teyzesinin prensesi o artık.” 

Bir gün bir bebeği olacaktı da bir sürü de teyzesi olacaktı, hayal bile etmezdi. Düşünde görse inanmaz filmden aklında kalan sahne der geçerdi. Bebeğinin iki dayısı olacaktı ve bir de dedesi… Ne garipti dünya, madalyonun her zaman görünmeyen bir yüzü mü vardı? Vardı da bu Hare’ye mi denk gelmişti. Kardeşlerine bakarken gözleri dolmuştu. “Hepinizi çok seviyorum.” dedi birden. 

Kız kardeşleri bebekten aldıkları bakışlarını kardeşlerine yöneltiler. Bebeği Aslı’ya verdiler. Sevgiyle gülümseyerek etrafını sardılar bir anda. Fatih karısının yanından kalkarak yerini kardeşlerine bıraktı. Kızını kucağında tutan Aslı’nın yanına yürüdü. 

“Bunların hepsi senin sayende biliyorsun değil mi Abla?” 

Övülmekten haz etmeyen Aslı bebeğe bakmaktan vazgeçmedi. “Kader karışık bir konudur Fatih. Benimle ilgisi yok. Kader geleceği zamanı kendi seçer, sen öncesinde ne yaparsan yap erkene alamazsın veya geciktiremezsin. Tıpkı kızın gibi.” 

Aslı’yı iyi tanıyan Fatih uzerine gitmedi. Biliyordu ki Aslı hiç bir zaman ‘ben ben’ diyen biri olmamıştı. O sadece yardım etmekten mutlu olan biriydi. 

“Ne kadar ufak bu böyle.” dedi kendi kendine. Aslı’ya çevirdi bedenini Fatih. “Bebek işte nasıl olacaktı ki?” 

“Kaç kilo doğdu?” 

“İki kilo üç yüz gramdı sanırım.” 

“Hare?” 

Kardeşleriyle lafa dalan Hare doğum esnasında yaşadıklarını anlatıyordu. “Efendim?” 

“Sekiz ay boyunca yedin çıkara çıkara bunu mu çıkardın? Hani kızım bunun devamı?” 

Fatih burun kemerini sıktığında kendini tutamayacağını anlayınca usulca sıvıştı odadan. 

“O ne demek ya? Sekiz aylık doğurdum Aslı.” desede omunda içi kaynamaya başlamıştı. Kardeşleri gülmeye başlayınca kendide gülümsedi. ”

Aslı burun kıvırdı. “Ben de sekiz aylık doğurdum hemde iki tane her biri bir yediyüz gramdı.” 

“Daha da doğurmadın zaten.” dedi Duru. “Adama bir çocuk daha vermedin. Hodri meydan Aslı. Gel beraber yapalım ne dersin? Ama elini çabuk tutmanı öneririm. Çünkü ben hamileyim.” 

“Ne?” bağırışmarıyla Duru’ya döndüler. İçindeki mutlulukla ve yüzündeki şuh eda ile saçını geriye attı Duru. “Evet ablanız hamile.” Dün gece kocasına söylediği ana gitti düşünceleri. İlk çocuklarında bozuk olan ilişkileri nedeniyle aslında pek çok şeyden mahrum kalmışlardı. Birlikte…

Poyraz’ı uyuttuktan Sonra salona geçmişlerdi. Film izlemeye karar vermişlerdi. Birlikte mısırları hazırladıktan sonda da içecekleri de alarak salona gelmişlerdi. Uzaktan kumandayla başlattığı filmi rahatça izleyebilmek için arkasına yaslanan Rüzgâr karısını da kolunun altına çekmişti. Duru da yerine güzelce yerleşerek kucağına aldığı mısırları kocasının ağzına bir bir veriyordu. Arada parmaklarına bırakılan minik öpücükler içinde dalgalar oluşturuyor olsa da sesini çıkarmıyordu. İlk yarım saate kadar dayanan Duru, her gün söylediği normal bir kelimeymiş gibi daha da sokulduğu adamın ağzına bir mısır tanesi daha verdi. “Rüzgâr?” 

“Kraliçem.” 

Bir mısır daha verdi Duru. “Hamileyim.” 

Zaman durdu sanki. Rüzgâr kıpırdamıyordu. Başını hızla kaldırdı. Adamın kalbi vardı ve Duru bir anda pat diye söylemişti. “Rüzgâr.” Rüzgâr gözlerini bile kırpmadan ekrana bakıyordu. Mısır kasesini sehpaya bıraktı hızla. Kocasının göğsüne ellerini yerleştirdi. “Korkutma beni iyi misin?” dedi endişeyle. 

“Neyim dedin?” Kadının iki bileğine birden yapıştı. “Hamileyim dedim.” Uzun uzun karısının yüzüne bakan Rüzgâr yavaş yavaş gülmeye başlamıştı. “Bebek. Sen hamilesin. Bizim bebeğimiz.” diye mırıldandı. Duru da gülümseyerek başını salladı. “Evet.” 

Adamın üzerinden şaşkınlık sislerinin  dağılmaya başlamasıyla ayağa fırladı. “Bebek bebek.” diye bağırmaya başladığında deli gibi dönüyordu evin içinde. Poyraz’ı uyandıracak korkusuyla kocasının ağzını kapatmaya çalışan Duru da onun bu haliyle içten içe keyiflenmişti. “Yapma, sus Poyraz uyanacak.” Ağzını kapatan eli öpmeye başladı Rüzgâr. “Duru bunun kadar güzel bir şeyi ilk defa duyuyorum. Çok teşekkür ederim. Seni seviyorum çok seviyorum.” Kadının yüzüne ve saçlarına sayısız öpücükleriyle kendine sarmıştı. 

“Kocamın ayakları yere basmıyor dünden bu yana. İlkte yapamadığım ne varsa nasip buna. Hare den rol çalıyorum artık. Bende ÇanÇinÇon meyvesi isteyeceğim.” 

Ufaktan başlayan kıkırtılar Kahkaha seslerine karışırken herkes için kötü günlerin geride kaldığına artık emindiler. Mutlu olmak için her şey sahip olmak değil ellerindekine sarılmanın eşsiz olduğunu en acı şekliyle öğrenmişlerdi. Hayatın acısı da tatlısı da gönülde olanla yaşanacaktı…

İki gün sonra bebeği kucağında dedesinin evinin önündeydi. İstanbul’a gitmek için izin istemişler ama Bekir ağa izin vermemişti. Haliyle tüm ailesi ve arkadaşları da konağa akın etmişlerdi. 

Daha eve adımını atmamıştı ama evin içindeki davul zurna sesleri ve kadınların attığı zılgıtlarla gözleri büyüyerek kocasına bakmıştı. “Bu…” dedi Fatih. 

“Ya… Bu böyle bir şey işte. Dedem her kız torununda tüm köylüyü evine alır ve kestiği kurbanları yedirir. Yoksula hediyeler dağıtır. Yetime el uzatır. Her kız torun bir yetimin eğitim ve yaşam sponsorudur. Sizinki kim oldu bilmiyorum. Bekir ağanın farkı bu aslında…” dedi Ayşem. 

“İnanılmaz.” dedi Karahan. 

“Asıl inanılmaz olan Hilmi dede burada, Nimet babaannemle.” Kocasına bakarken iyice şaşıran kadın şaşkınlıklıka konuşmuştu. “Dedem burada… Hayal daha iki günlük ama nelere neden oldu düşün Fatih.” Kocası da başıyla onaylayarak gülümsedi. 

“Hadi içeri geçelim.” Doğan misafirlerinin konağa girmeleri için önder olmuştu. Bu yoğun sese kızının korkacağını düşünen Hare kucağındaki bebeğe baktığında ‘hiç umrumda değil ben uyuyorum’ havaları takınan kızına gülümsedi. 

Bebeği kucağından kapan teyzesi köşedeki süslü beşiğin içine Hayal’i yatırırken diğer teyzeleri Hare’yi iki kolundan tutup baş köşeye oturtmuştu. Kendi yarı da olsa buralıydı ve pek çok anısı da Urfa’da geçmişti. Az çok biliyordu lakin kendi başına gelecegini hiç tahmin etmezdi. Demek ki kızının buralarda doğası vardı ki annesini buraya kadar sürüklemişti. 

“Enişte de pek hasmış Hare ablam.” diyen kıza döndü. Hatırlayamadı. Kız bunu fark etmişti. “Ben yakından akraban olurum tabii sen bilmezsin. Biz seni takip ediyoruz medyadan.” 

Hare kıza gülümsedi. “Adın neydi hatırlarım belki?” Kızın uzun boyuna upuzun siyah saçlarına, buğday yanığı teniyle ve yeşil gözlerine bakındı. Hiç yabancı değildi. 

“Aysima.” 

“Aysima…” dedi düşündü. “Kuzenimin kuzenisin değil mi? Teyzemin kızının.” 

Aysima başını salladı. “Evet.” 

“Hatırlıyorum seni. Çok değişmiş güzelleşmişsin. Ondan çıkaramadım.” 

Diğer kuzenleri bir anda etrafını sardı. “Ne oluyor?” 

Helin cıvıldayan sesiyle kendini ortaya attı. “Ablam gelmiş birmiş iki olmuş. Bekir ağanın soyuna bir kız daha doğmuş daha ne olacak ki? Üst kata çıkıyoruz.” Parmaklarına taktığı zilleri havaya kaldırıp bir kaç kez vurdu. “Çalsın sazlar oynasın kızlar.” Arkasını dönerek merdivene yürüyen Helin’in arkasından kızlarda üst kata çıkmaya başlamıştı. 

“Sen git Teyzem, kızın bize emanet.” diyen Ayşem’in annesi Aynur hanıma kızını emanet ederek kuzenleriyle birlikte üst kata çıkarken İstanbul tayfası da ağızları açık aşiret kızlarına bakıyorlardı. 

“Ulan bizimki eğlence mi bunlarınkinin yanında?” dedi Zeynep. “Bildigin yürürken coşuyor bunlar.” 

“Sus sus eve dönünce ilk işimiz ay da bir mezdeke gecesi yapmak tamam mı?” dedi Aslı. 

Azra kahkahayı patlattı. “Tamam. Kıyafetler benden.” 

Saatlerce eğlenmişlerdi. Hare oturduğu yerden hiç kalkmamıştı ama en az onlar kadar eğlendiğini hissetmişti. Dedesi haber yolladığında müzik kapatılmış ve başörtüler çekilmişti. Okunan Kuran’ı Kerim’den dualar edilmişti küçük kızın ömrüne. 

Ağa hanımları sırayla Hare’nin yanından geçerek bebeğin hediyelerini vermeye başladıklarında Hare buna gerek olmadığını düşünmüş ağzını açacak olmuş ama Büyükannesi tarafından durdurulmuştu. 

Yarım saatin sonunda kızının minik bir serveti olmuştu. En son Bekir dedesi içeriye elinde büyükçe iki kutuyla girmişti. Torununun yanına oturmuştu. “Biri senin biri torunumun. Ben ölür giderim benden size hatıra kalsın. Kızım belki beni hatırlamaz ama bir dedem vardı o bana bunu hediye etmişti derse, bana yeter.” 

Hare dedesine sarıldı. “Deme öyle şeyler dedem. Üzme beni.” 

Hilmi dedesi de odaya girdi ve en az Bekir kadar değerli yadigarları Hare’ye verdi. Kutuyu açtığında gözleri büyümüştü kadının. “Babaanne bu senindi.” 

Nimet hanım torununa sevgiyle baktı. “Bana da annem rahmetli oğlumu kucağıma aldığımda vermişti. Kızım olmadı ama kız torunum oldu. Bu senin hakkın kızım.” Duygulanan kadın babaannesine sıkıca sarıldı. “Ne kadar şanslıyım. İyiki varsınız.” 

Sıra Karahan ve Rüzgâr’a geldiğinde Hare ikisine de kaçamak bakışlar attı. Kocasıyla imalı bakışmaları sessiz sohbetleriydi. Yine ‘ben’ krizlerine gireceklerdi. 

Karahan kardeşine yaklaştı ama bu sefer amca olarak bulunuyordu orada. Kimse kardeşini olduğunu bilmiyordu. Bekir ağa Ayşem ve Doğan dışında. 

“Ben ilk defa Amca oldum. Yeğenime ve güzel kardeşime layık değil ama…” dedi kutuyu kardeşine uzatırken. Hare Abisinin gözlerindeki ‘sır’ perdesinden fırlayan hüznü görebiliyordu. Kocasının manevi Abisi adı altında Abi diyordu orada.

“Amcalıkta sana çok yakıştı Abi.” diyebildi. 

Karahan’ın yanından çenesini havaya diken Rüzgâr, kardeşinin yanına geçerek oturdu. “Ah ben ben ilk defa Dayı oldum ve ona gerçekten layık olanı buldum.” 

Bekir ağa bıyık altından Karahan ve Rüzgâr’a gülümsedi. Yaramaz çocuklar bile daha akıllıydı ona göre bu iki inatçı adamdan. “Aç bakalım neymiş layık olan.” dedi Hare’ye Bekir ağa. 

Dizine yatırdığı iki kutuyu da aynı anda açtı.  Hare beklediğinin aksine kutuların içinden de çıkan şeye bakıyordu. gördüğünde Abilerine baktı. Rüzgâr’ın gözleri büyüyerek kutuya başını yaklaştırdı. “Bu ne ki?” 

Hare kahkaha attı. “Emzik.” 

Kutularda ne olduğunu göremeyen Karahan, “ala ala emzik mi aldın cimri Dayı.” dedi. 

Hare daha çok gülmemek için elini ağzına kapattı. Rüzgâr kısık gözleriyle başını emzikten kaldırdı. “Sende batıyorsun galiba. Borsada dibe mi vurdun? Seninki de emzik.” 

Fatih dirseklerini dizlerine dayayıp elini de yüzüne kapattı. ‘Allah’ım hiç bitmeyecek mi bu yarış’ diye içinden geçirip sarsılan omuzlarına engel olamadı. 

“Emzik ya.” dedi Duru. 

“Ne sandınız?” dedi Nazlı. “Bu iki zavallıya etmediğinizi bırakmadınız. Bu da size ders olsun. Bir daha yarış falan yok. Madara olursunuz böyle.” 

Duru, “Nazlı doğru söylüyor. Bir daha yarış taşkınlığı yapmayacaksınız. Ben ev aldım sen ne aldın? Ben bakaya hesap açtım, sen ne yaptın demek yok.” 

“Ama kraliçem.” dedi Rüzgâr çocuk edasıyla. 

“Sen sus!” dedi Bekir ağa. “Benim topraklarımın gelin ağası o. Laf etme benim yanımda. İtiraz hiç etme.” 

Duru tek kaşını havaya kaldırıp dedesinden aldığı güçle kocasına ‘bak gör’ bakışı atarken Rüzgâr omuzlarını indirdi. “Peki dede.” 

Karahan ve Rüzgâr yedikleri fırçanın ardından sessizce oturmuşlardı. Nazlı ile Duru da Hare’ye kendi hediyelerini vermişti. 

Rüzgâr göz ucuyla kutunun içindeki takılara bakıyordu. Karahan da aynı şekilde boynu kopacaktı neredeyse. Fatih her ikisinde asla ama asla durulacağına inanmamıştı. Onları bu şekilde kabul etmişlerdi. İyiki de varlardı hayatlarında…

Bir ay sonra… 

Arabanın kapısını açan adama güneş gözlüklerinin ardından gülümsedi. Bugün o büyük gündü. Gidenin hiç geri gelmeyecek ama adıyla yaşayacağı yerdeydiler. “Hare Hanım.” Yakışıklı kocasının takım elbiseli haline bir kez daha aşık olması işten değildi çünkü sürekli aynı şeyi hissediyordu. Aşkı baktıkça tazelenendi… 

Elini uzatan adamın güvenli avuçlarına bıraktı elini. “Fatih Bey çok naziksiniz, teşekkür ederim.” Bir ayda verdiği kiloların zarafetiyle bedenini araçtan çıkardı. Birbirlerine bakarak gülümseyen çifti Karahan ayırdı. “Bakışmanız bitmedi.” 

“Abicim.” Kıskanç adamın tekiydi Karahan Abisi. İşin garip yanı da karısı başta olmak üzere ailesindeki tüm kadınları kıskanıyordu. Hare kocasının yanından geçerek Abisine sarıldı. Gözlüğünü tepesine kaldırıp gülümsedi. “Beni kandırmayı biliyorsun Hare.” dedi Karahan. 

“Aşk olsun.” deyip yalanla kıvırdı dudaklarını. “Seni seviyorum ama.” Karahan için bundan daha tatlı bir girişim olamazdı. Hemen de gevşemişti gönlünün sevgi yayları. 

“Rüzgâr Abim nerede?” dedi Hare omzunda kocasının elini hissetmişti. 

“Çok perişan bir halde bilsen.” Fatih ve Hare aynı anda kahkaha attılar. 

“Yazık Abime ama ucu da Ablam o yüzden bilemiyorum.” dedi Hare. 

“Elinden gelse avuçlarında taşıyacak Duru’yu. Yere basarken ödü kopuyor. Sürekli ‘Duru hayır, Duru olmaz, dikkat et, yavaş yürü, Poyraz’ı kucağına alma’ diyor ve beni deli ediyor. Tüm damatlar kılıbık çıktı.” Karahan konuşmasının sonunda yüzünü ekşitti. 

“Sen de ne istediğini bilmiyorsun Abi. Kardeşlerin el üzerinde ve sen damatlara kılıbık diyorsun.” dedi Fatih. “Hem kılıbık diye bir şey yoktur. Karısını seven ve önemseyen erkek vardır.” 

“Karam.” 

Nazlı’nın sesiyle kardeşlerini unutan Karahan arkasına döndü. “Sultanım.” dedi cevaben. Ve Hare ile Fatih dudaklarını birbirlerine bastırarak kahkahalarına engel oldular. 

“Gelir misin?” 

“Geliyorum hemen.” Kardeşlerine dönmeden Nazlı’ya yöneldi Karahan. “Kendisi kılıbık değil tabii.” dedi Fatih. “Eğer öyle bir kavram varsa.” 

Elini kocasının göğsünde vurdu. “Sus sus. Arabayı çıkar bende Hayal’i alayım.” Fatih bagajdan bebek arabasını çıkartıp kurarken Hare de uyuyan bebeğini severek kucağına aldı. Bir ayda dört kiloyu tamamlayan kızı artık ele avuca geliyordu. Gözlerini açmıştı ve kimden ne aldığını göstermişti. Anne ve babası kadar yeşil gözlere sahipti… 

Arabanın içine yatırıp kalabalığa doğru yürüdüler. Bugün yetimhanenin açılısı vardı ve ismin üzerindeki örtü inmek için bekliyordu. Hare için yapılan sürprizdi bu sadece. Adını sır gibi saklamıştı Fatih. 

Belediye başkanın yaptığı konuşmadan sonra kürsüye Fatih çıkmıştı. Kızıyla birlikte Fatih’i dinlerken mest olmuştu Hare.  Hayatının rotasını elinde tutan adamdı ve çok uzun yıllar onunla yaşamak için dualar etti. Sonsuz mutluluğa onunla varmak istedi uzun yıllar sonra. Gözlüklü, sallanan sandalyede kitap okuyarak kahve içen ve arada tatlı muhabbetler eden iki yaşlı ton ton olmak… Tek hayali buydu. Onunla yaşamak ve onunla ölmek. 

“Hayat kimine göre mükemmel kimine göre gereksizdir. Mükemmel ile gereksiz arasındaki ince çizgiyi kapatmak için elimizden geleni yapacağız. Gelecek çocuklarımızın elinde ve onların elinden tutmak da bizim görevimiz. Her çocuk başı okşanası her çocuk sevilesidir. Zalim dünyadaki en masum varlık çocuklarımızdır. Biz onların elinden tutmazsak yüzlerine bakamayız.” 

Son sözüne hazırlandı Fatih. Sonrasında açılış gerçekleşecekti. Kendini izleyen Annesine baktı. Ağlıyordu ama bu seferki gurur ve mutluluktandı. 

“Çocukların kalbi ekilmemiş topraklar kadar saftır. Biz onların kalplerine sevgi ekeceğiz ve geleceğimizi onlara emanet edeceğiz.” Arkasını döndü ve ismin açığa çıkması için işareti verdi. İki kişinin ipleri çözerek indirdiği örtünün altından çıkan isme şaşıran bir tek Hare olmuştu. 

Elini ağzına kapatan kadının gözleri dolmuştu. Oysa bir bebeği de yanındaydı. Ama ilki onu bırakıp gitmişti. Büyük puntolarla “RÜYA KIRIMLI çocuk yuvası’ yazıyordu. Rüya Kırımlı’nın kim olduğunu bilen yoktu anne babası dışında. 

Aile fertlerinden ‘Rüya kim?’ Sözlerini duyuyordu. Rüya onun doğmayacak kızıydı. Bulduğu gün kaybettiğiydi. Ömrünce unutmayacağı yüzdü. İsimdi… Canıydı… 

Ellerini ağzından çekip kocasına yaşlı gözlerle baktığında Fatih’in gözlerinden çıkan Aşk ateşinin yüreğine kadar indiğini hissetti. Sanki kızı yaşıyordu. Kendi gibi minik bedenlere ev sahipliği yapacaktı. Öyle mutlu olmuştu ki anlatmaya kelimelerin yetmeyeceğini bildiğinden sessizce yutkundu Hare. Sonsuza kadar sürecek acının yutkunmasıydı. Çünkü o, rüyasında gördüğü Rüya’yı asla unutmayacaktı. Hayal’nin ablasını… 

“Annecim.” dedi Fatih. 

Nisa hemen oğluna döndü. “Annem.” 

“Hayal’e bakar mısın? Bizim biraz işimiz var.” deyip bebek arabasında uyuyan kızını babaannesi uzattı. 

İçi eriyen kadın oğluna bakma gereği bile duymadı. “Bakmaz mıyım? O babaannesinin bir tanesi. Hadi git sen.” deyip oğlunu eliyle sepetledi. Fatih pabucunun ne çabukta dama atılmış olduğunu düşündü. gülümseyerek başını sağa sola salladı. 

Açılış  için otelde verilen kokteyle gelmişlerdi. Hare’nin elinden tutup kendine çevirdi. “Gel.” 

“Nereye?” 

Fatih göz kırptı. “Gel dedim.” 

“Emrin olur.” Suratında gülücüğü ile başını eğdi kocasına. “Kocam ne derse o.” 

Kahkaha atan adam kendine çekip sardı karısını. Etrafına göz atıp Abilerinin gözleri nereye bakıyor izledi. Kimseyi göremeyince elinden tuttuğu kadını salondan çıkardı. “Nereye be adam?”

“Hani kocam ne derse o’ydu? Hep soru hep soru.” Asansör düğmesine basınca Hare’nin gözleri büyüdü. “Hayır Fatih odaya falan çıkmıyoruz, biliyorsun.” 

“Omunda sırası gelecek. Odaya çıkmıyoruz.” 

Asansöre çekti Hare’yi. 30. Kata bastı. Şaşkınlık bürünen gözleri bir şey sormaması gerektiğini söylüyordu Hare’ye.  

Son kata geldiğinde kapı açıldı ve dışarı çıktılar. İn cin top oynayan kata neden geldiklerini hala anlamıştı ki kadın. Öylece takip ediyordu kocasını. Bir kat merdiveni de çıktıklarında önlerine demir kapı çıktı. Kilitli kapıyı anahtarıyla açtığında serin rüzgarlar tenlerine nüfuz etti. 

Tekrar elini tuttu kadının. “Biraz baş başa kalalım dedim.” 

Gülüşü yüzüne dağıldı. “İyi ettin.” 

Gecenin sıcak ayazı karşıladı onları. Rüzgar saçlarını dalga dalga dağıtmıştı. Gözlerini muazzam şehir üzerinde gezdirdi. İstanbul… İçinde her şeyi barındıran şehir. En çok aşkı… Her haliyle güzel olan şehir… 

Hare’yi karşısına aldı. Kollarını kadının sırtına yerleştirdi. Rüzgâr aşklarına şahitlik ediyordu. Sessizce bakışmalarında milyonlarca kelime yüklüydü. Aralarında sallanarak kalplerine dokunuyordu sessiz sözcükler. 

“Bir çatı katından attığım hayallerimi toplamaya  geldim bu gece. Hayal’im ve seninle…” 

Genç kadın boğazındaki yumrunun tek sahibine bakıyordu. Acı denen şey ikisini birden vurmuştu. “Seni çok seviyorum.” dedi Hare. Alnından öptü karısını Fatih. 

“Cennete de girsem cehennemde de yansam, canım bedenimden de çıksa… Ruhum iki cihanda sevecek seni.”

Soluğunda canının yarısı,

hayalini gerçekliğe döndüren,

Yüksekten düşerken 

acıların yeşerdiği yere,

Kalbinin gerçeği,

ruhlarının yalnız yola çıktığı yerde…

Bin gönlünün bininide serdiği ömürde,

Bir umut ile dile gelen aşkları,

Yarısı rüyalarda,

Yarısı hayallerde…

Son 

….

Şiir için dileginkitaplari çok çok teşekkür ederim. Kitabımda hakkın büyük arkadaşım her şey gönlünce olsun.