Ağustos 28, 2020

10. Sen Güzel Bir Alışkanlıksın

ile payelll

 

 

Ankara… 

 

O gün ve gecesinde Ruken ve Oğuzhan arasında bir sohbet değil, tek bir söz bile geçmedi. Saatlerce çalışmak ve bitirelim sözünden başka. Ekranını kapatıp odadan çıkan kadınla koca evde değil evrende yalnız kaldığını hissetti Oğuzhan.

Onu bu kadar üzen, kızdıran sözlerinin doğruluğu olduğunu düşünüyordu. Eğer o adam sözlerini tersine çevirmiş olsa Ruken ona bu şekilde tavır almayacaktı. İlk defa zekasını kullanmamayı, bu kadar ince düşünmemeyi dilemişti ama elinde değildi. Ruken, hayatında bir merkeze oturuyordu, buna engel olamıyordu. O tanımadığı adamsa buna zemin hazırlıyordu. 

Tişörtünü çıkartıp yatağına gelişi güzel uzandığında Ruken’in kırgın bakışları gözlerinin önüne seriliyordu, bu gece uyku haram olacak, sabah hiç gelmeyecek gibiydi. Hoş kadındı, zeki kadındı, konuşkan sevimli ve sıcacık bakışları vardı. Doğal, saf yanı ve neşesi onu etkisi altına alıyordu. Bu evden çıktıklarında kaderin onları nereye götüreceği belirsizdi.

Saatlerce dönüp durduğu yatağın içinde uykuya dalarken aklında Ruken’in o eşsiz güzellikteki fotoğrafları vardı. 

 

 

Uykuya dalması saatler alan Ruken için güneş erken doğmuştu. Az uykuyla gözlerini araladığında sabah beş otuzdu. Mavi kotunu giyip üzerine beyaz, askılı tişörtünü geçirdi. Bugün topuklu ayakkabılarını özlediğini hissederek çok uzun olmayan beyaz topuklu bir ayakkabı tercih etti. Rahat edeceği kadar kaliteliydi ayakkabısı, çok dolaşmadığını da hesap etti. Saçlarını salıp aşağı indi. 

Dün küstüğü ev ve iş arkadaşı ortalarda görünmüyordu. Sonsuza kadar küs kalacak değildi. Dersini almıştı Oğuzhan ama tavır yapabilecek kadar kabiliyeti vardı. Biriyle konuşmazsa kendini iyi hissedemezdi, Oğuzhan da mükemmel bir sohbet arkadaşıydı. 

Çayı demleyip kahvaltılıkları bahçedeki çardağa çıkarttı. Saat altı çeyrekti. Evin duvarları çok yüksek olduğundan herhangi bir alan görünmüyordu, o da oturduğu alandan bahçenin içine göz gezdirmeye başladı. 

Çok bakımlı bir yer değildi. Etrafında birkaç gül ağacı yeni açacak gibiydi. Yeşil çimler canlıydı, Oğuzhan’ı sulama sistemini açarken görmüştü. Havuz mis gibiydi. Birkaç günde bir temizleniyordu ama bunlar ne ara oluyor, Ruken görmüyordu. Çalışma odaları ses izolasyonuna sahipti. Saatlerce odadan çıkmadıkları anda hallediliyordu evin tüm işleri. Canı yüzmek istiyordu, deli gibi suda çırpınmak… 

Burnunun ucunda biten şeyle geriledi. Tek bir gelincik görüyordu ve o eli. Gülümsedi ama hemen sildi o gülümsemeyi. 

“Evin etrafını tavaf ettim sadece bunu bulabildim. Kırmızı bir gelincik, barışalım mı?” 

“Ben beyaz gülleri severim, kabul edeceğimi sanmıyorum.” 

 Dolanıp önüne geçti. “Bu seferlik bunu kabul et bir daha seni üzersem bir kamyon beyaz gülü yoluna sereceğim.”

Ruken dudaklarını birleştirip sağa sola kıvırdı, bakışları gelinciğe kaydı. “Sevgilimmişsin gibi konuşmayı kes, gerek yok bir kamyon güle. Ver barışalım.” Gelinciği alıp kulağına sıkıştırdı. “Eşeksin sen, sana ne benim özelimden. Gereksiz yere gerdin beni.” 

Gereksiz olduğunu inkar edebilirdi, sonuna kadar konuşur sonunda Ruken’i haksız çıkartabilirdi ama sustu. “Elin nasıl?” 

“Geçti, annenin tarifi çok iyiymiş. Benim adıma teşekkür edersin bir ara.” Ayağa kalktığında topuklu ayakkabılarını fark eden adamın bakışları beyaz şık ayakkabılara kaydı. “Topukluları mı özledin?” 

“Pek çok şeyi daha, hadi otur ben çayı getireyim.” 

Oğuzhan yerine yavaşça otururken kendini onu izlemekten alıkoyamadı. Her geçen gün beğenisi ve hayranlığı artıyordu ve bu hisleri nasıl gizleyeceğini bilemiyordu. Bu kadının bir sevgilisi vardı, öyle ya da böyle vardı. Umutsuz bir his kalbinin üzerinde sisli bir hava gibi kasveti misafir etmeye başladı. Ruken’in de bir şeyleri hissetmesi gerekiyordu en az kendisi kadar hoşlanması ama Ruken o adama bağımlı gibiydi. Araya girecek, iki seveni ayıracak olması daha saçma daha umutsuz daha adice hissetmesine neden olacaktı. 

“Zaman, çokça zamanım var.” İç sesini susturma kararı alarak, “Sabır, olabilir, neden olmasın?’ Sözleriyle kendini teskin etti. Ruken akıllı bir kadındı ve bir gün o adama aşık değil, alışkın olduğunu anlayacaktı. Oğuzhan o güne kadar ne yapacaktı? Sessizce bekleyecek, gelecek her hamleye açık olacaktı. 

Çayını bırakıp yerine oturan Ruken’e gülümsedi. “Sana trip atmak çok yakışıyormuş, onu anladım.” 

“Yapma, hangi erkek trip atmanın kadına yakıştığını söyler? Size göre trip atmak çok gereksiz ve itici olmalı.” Aniden aklına, sözlerine inat abisi ve Nazlı geldi. Karahan, Nazlı’yı en çok trip atarken seviyordu. Etrafında gülümseyerek dolaşıyor, gönlünü almaya çalışıyordu ama abisi Nazlı’ya büyük bir aşkla bağlıydı. 

“Ne oldu?” Ruken’in düşüncelere dalması Oğuzhan’ı düşündürdü. “Bir an kaldın.” 

“Yok, yok bir şey.” 

 

“Biz erkekler olarak başlayan cümleleri neden sevmiyorum ben?” diyerek kahvaltısına odaklanan adama yandan bir bakışla çayından bir yudum aldı.

Trip atmanın nesi çekici geliyordu? Bu adam kendisine bir şeyler mi hissediyordu? Ablaları ve abilerinin yaptıkları ışık hızlıyla aklından geçerken kalbinin tam ortasında iki taşın birbirine sürtülüşünün kıvılcımını hissedince irkildi. Neler geçiriyordu aklından, kendinden utanmalıydı. 

“Okul işini hallettin mi?” İçindeki ve dışındaki sesleri susturup, başka bir şeyleri düşünmeye zorladı kendini ama bunu yaparken dahi onunla ilgili bir konuyu açtığını fark edemedi. 

 “Ettik. Asistanlarım ve annem halletti. Birkaç gündür gidiyor ve oldukça iyi geliyormuş okul ama şimdi başka sorunlar baş gösterecek.”

“Ne gibi?”

“Anne faktörü, anne isteyecek yanında ve bunda haklı olacak. Arkadaşlarının anneleri olacak, tahmin edersin ki çocuklar bu konuda acımasız ve bilinçsiz.” 

 Çayını usulca masaya bıraktı. Kendi okul günleri geldi aklına, o bitmez anne günleri. Yapılan etkinlikler… Annelerin kızlarıyla ve oğullarıyla birlikte geçirdiği anlar. Boğazına oturan yumruyu yutkunarak itti.

 Bakışları sakince oturan kadına kalkınca istemeden yaptığı hatanın farkına vardı. “Ruken.” Sesinde özür gizliydi.

 “Seninle ilgili değil, Leyla’yı anlıyorum. Zor bir süreç olacak ama elden gelen bir şey olmayacak. Bazı şeyler hep içinde kalacak.”

“Elimden gelen bir şey olabilseydi…” dedi Oğuzhan. “Yapardım.” 

“Evlenmeyi düşünmedin mi? Gerçekten anne olabilecek bir kadın hiç olmadı mı?” 

Oğuzhan başını olumsuz anlamda salladı. “Hiç düşünmedim, karşıma kızıma anne olacak bir kadın çıkmadı. Çıksa bile benimde istediğim bir eş olmalıydı, ne onu ne kendimi mutsuz edemem.” 

“Haklısın, en kolay yol bu gibi görünüyor bazen ama öyle düşünüldüğü gibi olmuyor. Annesi nerede?” 

“Bilmiyorum.” 

“Bilmiyorum?” Ruken öne doğru eğildi. “Nasıl bilmiyorsun?”

“Leyla’yı dünyaya getirip gitti. Annesi İtalyan bir model. Dünyanın neresinde bilmiyorum merak da etmiyorum.” 

İlginç sohbetin kapısını biraz daha aralamak istedi Ruken. “Anlatsana, istersen tabii.” 

“Bunu daha önce kimseye anlatmadım ama sana olur.” Gülümseyerek arkasına yaslandı. “Yedi sene önce İsviçre’de tanıştık, çok güzel bir kadındı. Aklını yerinden oynatacak kadar güzeldi. Yirmi yaşındaydı, mesleğinde zirveye koşuyordu. O mu beni buldu ben mi onu buldum bilmiyorum ama tanıştık, sevgili olduk. Birkaç aya sığan dolu dizgin hisler yaşadık. Her şey çok güzeldi, hamile kalana kadar. Leyla bana gönderilmiş bir hediye gibiydi ama o bu hediyeyi öldürmek istedi. Karşı çıktım gizli kaçak yapmaya kalktı, engel oldum. Güç bela sekiz ay taşıdı bebeği. Sekiz ay boyunca gizlendi. Kimse onun hamile olduğunu, doğum yaptığını bilmedi. Bebeği hastane odasında bana bırakıp gitti.”

“Cani,” derken içi ezildi Ruken’in. “Canından bir parçaya bunu nasıl yapabildi?” 

 “Doğurmakla anne olunmuyor sözü Blanch gibiler için söyleniyor.”

“Ama kariyer yapıyor olduğunu söyledin, göz önünde olan biri değil mi?” 

“İstediği kariyeri yakalayamadı demek ki, görmüyorum, görmedim.” 

“Onu bulman bir saatini bile almaz Oğuzhan, belki de pişman.” 

“Üzgünüm Ruken, ama hakkını kaybetti. İsteseydi o bizi bulabilirdi. Şirketimi biliyor, telefon numaramı biliyor hâlâ unutmamışsa.”

Ruken içli bir nefes aldı. “Üzüldüm Leyla adına, kime benziyor peki?” 

“Anneme,” derken kahkaha attı. 

İncecik sakalların kapatamadığı çenesindeki gamzeye takıldı Ruken. “Çok mutlu ediyor belli.” Ah gamzeli…

 “Hem de nasıl. Genler… Annesi çok güzel bir kadındı ama benim annem de muhteşem bir kadın.”

“Çok mu güzeldi? Ne kadar güzel olabilir bir kadın? Kadın yani, benim için kadınların tamamı güzel, onu çok eden neydi?” 

“O zaman için öyleydi şimdi ne halde bilmiyorum. Hayatı boyunca aşırıyı sevdi. Gece eğlenceleri, uçuk partiler ve alkol vardı şimdi belki de uyuşturucu kullanıyor bile olabilir. Hayatı onu bu yöne çekiyordu.” 

“Bir dakika.” Ruken bir şeyi yeni fark ediyordu. Dün kendisine model olduğu için bin tane söz eden adamın sevgilisi modeldi. “Blanch bir modelse sen bana neden çıkıştın dün?” 

Oğuzhan kadının gözlerinin derinliklerine inerek birkaç saniye oyalandı. “Ben ona âşık olduğumu söylemedim. Dünkü konuşma bunun tamamen dışındaydı. O hoş bir kadındı ve ben bir erkek, gençtik aramızda güzel bir ilişki oluşmuştu. Gözlerimi kör edecek bir aşkı yaşamadım, ona karışmadım çünkü onu kıskanmıyordum.” 

Kenan Ruken’i kıskanmıyordu öyleyse âşık değil miydi? Ruken’in bakışları karışırken Oğuzhan devam etti. “Senin hayatında on senelik bir adam var, ben bunu baz alarak konuştum. Blanch ve ben bir yılı bile tamamlayamadık. Onu sevebilirdim, çok âşık olabilirdim ama buna izin vermedi. Yaptığı her şeyle ona olan güzel hislerimi öldürdü. Hangi baba çocuğunu öldürmek isteyen bir kadına âşık olabilir veya âşık kalabilir?” 

İlk düşüncelerini zihninden eledi Ruken. Olur muydu hiç öyle şey? Kenan onu seviyordu sadece anlayış gösteriyordu. Oğuzhan’ın diğer sözlerine başını salladı. “Doğru, kalamaz, kalmamalı yoksa bu âşk değil, hastalık olurdu. Leyla için üzgünüm, gelecekti günleri zor olacak.” 

“Belli olmaz,” dedi Oğuzhan, hafifçe gülümsedi. “Belki bir Türk kadını aklımı başımdan alır, o yüce gönüllü anneliğiyle beni de kızımı da bu zorluktan kurtarır.” 

Beğenmediği sözlerin ona saçma gelişiyle burnunu kıvırdı. “Annelikle, Türk kadını anneliğin ne ilgisi var?” 

“Ne yapayım, yabancılarda şansım tutmadı, nasibim Türk kadını olsun diye düşünüyorum, hem neden öyle söylüyorsun? Evliliğini sırf çocukları için devam ettiren başka bir ırk yok biliyor musun?” 

Haklılık payıyla umutsuzca göz devirdi Ruken. “Vefakar Türk kadını…” 

“Cefakâr Türk kadını, azimli Türk kadını… Sabırlı Türk kadını… Çok sever Türk kadını, öyle arkasını dönüp gitmeyecek kadar çok.” 

 “Sen Avrupa’da yaşayarak bu kadar bilgiye nasıl ulaştın?” diye sordu Ruken. Oğuzhan’ın her iki sözünden biri Türklükten geçiyordu.

 “İletişim çağında yaşıyoruz, dünya üzerindeki tüm haberleri takip ediyorum. Annem bir Türk, doğal olarak bana çok şey öğretti. Ben Türkçe kitaplar okumayı da severim, kültürümüzü yaşatan yazarlar var. Çok zorlama zaten gen diye bir gerçek de var.”

 Ruken gülümseyerek kollarını masaya bırakıp eğildi. “Annem de annem, her sözün annem. Biz Türk kadınları anne çok sevmeyiz, eşine bu kadar annem dersen seni terk eder; al annenle yaşa der. Bunu da öğrendin mi?”

 Oğuzhan da kollarını masaya bırakıp Ruken’e eğilip gülümsedi. “Annemi anne, eşimi hayat arkadaşım olarak sevip tuttuğum sürece bence sorun çıkmayacaktır.”

“Bana kalırsa annen sana müdahale eden biri, her şeyine karışıyor olmalı. Bu dediklerin pek olmayabilir. Sen yine de ayağını denk al ya da annenin bulduğu biriyle evlen. Hazır Türkiye’desin cici kızlar bulur sana anneciğin.” 

 Ruken’in sözlerinin aksine bir yapıya sahip olan Nihan Hanım’ın oğluna kız bulmak gibi bir düşüncesi olmadığı gibi evlendiği zaman gelinin yanında dahi yaşamayı düşünmediğini Oğuzhan biliyordu ama Ruken rastgele teorilerini sıralıyordu.

“Eğer bulursa bende şansımı denerim.” 

Geriye çekilip iğrenç bir şeye bakar gibi yüzünü ekşitti. “Yazık, âşık olmadan evleneceksin yani?” 

“Belki olurum, belli mi olur?” 

Kollarını göğsünde bağlayarak yüzünü havuza çevirdi. Tek bir lokma bile yememişti, canı istemiyordu. “Sana mutluluklar.” 

“Teşekkür ederim.” 

 Sıcak havanında etkisiyle saçlarını bileğinden eksik etmediği tokayla bağladı. Adama yan bakarak sessizliği tercih etti. Tipik Türk annesi… düşüncelerini öteledi.

“Sen neden yemiyorsun?” 

“Kiloma dikkat ediyorum, aç hissetmiyorum da, ben sana başka bir şey diyeceğim.” İlgiyi üzerinde toplayınca devam etti. “Nargile sever misin?” 

“Ne?” Oğuzhan’ın büyüyen gülüşü şaşkınlığını da ortaya seriyordu. “Nargile?”

“Evet, nargile. Arkadaşım Efşan’la arada nargile gecesi yapıyoruz. Burada Efşan olmadığına göre seninle yapabiliriz yani kullanıyorsan.” Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı Oğuzhan, uzun kirpiklerini izledi Ruken. Erkeklerin ne işine yarardı öylesi uzun kirpik, kıskandı. 

 “Hiç denemedim.”

“Of,” dedi içi giderek, lezzetli bir yiyecekten bahseder gibi başını geriye attı. “Çift elmalı, Oğuzhan bayılıyorum çok seviyorum.” Gülümseyerek Oğuzhan’a döndüğünde bir çift ela gözün onu keyifle izliyor olduğuna gülümsedi. “Kötü alışkanlıklara açık mısın?” 

Minik gülüşü dudaklarından çıkarken başını sağa sola salladı. “Sen güzel bir alışkanlıksın.” 

“Alışıyoruz değil mi? Birbirimize çok şey oluyoruz bu evde, daha uzun günlerimiz var. Buradan iki dost olarak ayrılacağız gibi.” 

 “Kim olsa seninle anlaşır Ruken, muhteşem bir kişiliğe sahipsin. Ağzından senin olmayan hiçbir söz dökülmüyor, o kadar doğalsın ki… Ama bu kişinin ben olması benim için büyük şans!” 

“Sen de öylesin, zeki insanları severim. Tamam,” dedi yerinde kıpırdanıp. “Nargile ister misin benim adıma?” 

“Sen de isteyebilirsin.” 

“Bu evin erkeği sensin, garsonu ben mi çağırayım?” 

“Ah,” dedi Oğuzhan, kalbine çelme takılmış da düşmüş gibi hislerle dolmuştu. “Asla olmaz, akşam bana nargile içmeyi öğreteceksin o halde.” Telefonuna uzanan adamın haber vereceğini anladığında keyifle yerinde kıpırdandı. 

 “Sen bayağı hanımcı olacaksın, beğendim.” 

 Numarayı arayan Oğuzhan durup Ruken’e baktı. “O ne demek?” 

 “Şey işte, kadının sözünü ikiletmeyen erkeğe hanımcı diyoruz.” 

 Oğuzhan’ın yüzünden eksik olmayan gülüş Ruken’in eseriydi. Ruken bunu bir gün fark edecek miydi?” 

 

 

İstanbul… 

 

Aklında binlerce tilki birbirine giren Zehra, etrafını görmeyen gözlerle ilerliyordu. Hazal’ın odasının kapısını öyle şiddetli açtı ki, Hazal’ın yüreği ağzına gelmişti. “Hazal!” diyerek yeğeninin masasına yaklaşırken kapıyı tam kapatmadığının farkında bile değildi. 

 Hazal endişeyle ayağa kalkmıştı. Dedesine bir şey mi olmuştu? Korku yüreğini esir almıştı o an. “Ne, ne oldu?” 

 “O gelmiş!” 

 Kötü senaryoların bir an uzaklaşmasına izin verdi. “Kim?” 

 “O kadın ve oğlu! Bugün alışveriş merkezinde gördüm. Beni fark etmedi, yanında küçük bir de kız çocuğu vardı.” 

 Teyzesinin bitmek bilmez o kadın ve oğlu hırsından yorulan ama bunu ona diyemeyen Hazal sakince yerine oturdu. Teyzesini çok seviyordu, anne olmuştu, baba olmuştu her şey olmuştu. Başarılı bir kadın olmasında büyük rol oynayan teyzesini üzmek istemiyordu. 

 “Eee?” diyerek Zehra’ya baktı. Hiç gelmemesi gerekiyordu o kadının. Teyzesinin intikam hayallerinden o adamın nasiplenmemesi gerekiyordu. Hazal teyzesine uymayacaktı ama nasıl idare edecekti? 

 “Şimdi araştırmalarını söyledim, yakında haber gelir. Beklediğimiz fırsat ayağımıza geldi.” 

 Kapının önünde bekleyen başka bir kadın, Hazal’ın halası Yıldız Hanım, dişleri birbirine girmiş, öfkeden delirmek üzere hâliyle bekliyordu konuşmanın nereye gideceğini. 

 “Teyze, seni anlıyorum hep de anladım bunu biliyorsun ama tanımadığım bir adama yaklaşacak değilim. Üstelik çocuk vardı diyorsun adam evli bile olabilir.” 

 Zehra’nın bakışlarına nefret oturdu. Yeğenine hırsla bakıyordu. “O adamın babası senin babanın ve annenin ölümüne sebep oldu. Bunları ben unutamazken sen nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsun?” 

 Hazal koltuğunda küçülürken gözlerini sıkıca yumdu. Bunları duymak istemiyordu, unutmak, hafızasını sildirmek istiyordu. “Teyze! Olan olmuş, ölen ölmüş! Yapmasalarmış, dört yetişkinin günahını o adam ve ben mi çekeceğiz?” 

 Zehra’nın gözleri doldu, yeğeni üzerinde etkin rol oynayan ajitasyondu bu. Hazal ona kıyamıyordu. “Ben seni büyütürken bir gün ablamın intikamını alacağın günü bekledim. Annen babanı deli gibi seviyordu ama o adam kandırdı onu, aldı bizden. Babanın da katili onlar. Nihan kocasına sahip çıkamadı, topluca katlettiler bizi. Bunun bir intikamı olacak!” 

 Teyzesini başından atmak istercesine, “Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu ama söyleyeceği herhangi bir şeyi yapmayacaktı. 

 “O adamı kendine âşık edeceksin!” 

 “Evli!” 

 “Bunun bir önemi yok. Annen de evliydi.” 

 “Onun annesi bir sürtüktü.” Odaya girip kapıyı kırarcasına kapatan Yıldız Hanım’la Zehra yerinden sıçradı. Hazal ise az sonra olacaklara kendini hazırladı. Halasının sözlerine takılmadı, Hazal tüm gerçeği dedesinden dinlemişti. Tek istediği sevdiği bir avuç insanın arasını yapmaktı. 

 “Kes sesini! Bunu nasıl söylersin?” Burnundan soluyan Zehra, Yıldız’a bir adım attı. 

 “Gerçekleri bildigin hâlde Hazal’a söylediğin yalanlardan nasıl utanmıyorsun?” Yıldız hiç sakin değildi, kendini tutamazsa hiç iyi şeyler olmayacaktı. 

 “Ölen senin de kardeşindi, benim yerime senin konuşuyor olman gerekiyordu ama sen neler söylüyorsun.” 

 “Benim kardeşimde aptaldı, zayıf bir adamdı. Hazal’dan uzak dur Zehra, canını yakarım.” 

 Hazal masasının başında başı elleri arasından bu anların bitmesini bekliyordu. Yıllardır bitmemişti bu konu. Bitmiyordu ve belki de bitmeyecekti. “Yapmayın,” diyebildi ama duyulmuyordu sesi. 

 “Hazal benim kızım,” dedi Zehra. “Şunu bir anlayamadın. Ben o insanların cesedini göreceğim, o zaman biter bu acı. Kardeşime sürtük, kardeşine aptal diyeceğine bizi bu hale getirenleri yok etmeliydin.” 

 Yıldız, Zehra’nın boğazını kavradı. Zehra’dan fizik olarak daha üstün olan kadına engel olamadı Zehra. Eli, boğazındaki elin üzerini kavradı, çenesini dik tutuyordu. 

 “Seni gebertirim Zehra. Hazal gibi bir kadının senin ucuz beynindeki intikam oyunlarına geleceğini mi düşünüyorsun, çok aptalsın.” Kadının boğazından elini çekerken itti Zehra’yı. 

 İki öfkeli kadın birbirine kızgın boğa misali bakıyordu. Birbirlerini parçalamak, yok etmek istiyorlardı. 

 “Babam sana acıdığı için buradasın,” dedi Zehra. “Yıllar önce Hazal’ı kucaklayıp o benim parçam ben anne yarısıyım diye ağladığında babam sana kıyamadı. Oysa sen yılandan daha zehirliydin, seni bu görkemli hayatından bir saniye de çeker alırım, ayağını denk al! Hazal’dan uzak dur. Edebinle teyze ol, bir kez teyze ol. Yeğenimi kullanmayı bırak.” 

 Zehra kahkaha attı. Hazal onu asla yalnız bırakmazdı, Yıldız hayal kuruyordu. “Onu ben büyüttüm, sen değil. Bence sen ayağını denk al.” 

 Yıldız’a göre Zehra raporsuz bir deliydi. Zamanında Emel’den de hoşlanmamıştı, görmüştü göreceğini. Zehra başlı başına belaydı. “Çık dışarı!” 

 Zehra konunun daha fazla büyümemesi için çıkmasının iyi olacağına karar verdi. Nasılsa Hazal onu dinleyecekti, başka yolu yoktu. Bir gün bu imparatorluk sadece Hazal’ın olacaktı, o zaman ona kimse bu şekilde davranamazdı. Bakışlarıyla kurşun sıkarak odayı terk etti. 

 Yıldız derin nefes alıp yeğenine döndüğünde yıkılmış görünen kızın yanına ulaştı. “Güzel kızım,” diyerek başladı ama Hazal hızla ayağa kalktı. 

 “Şunu benim yanında yapmayın! Yoruldum ikinizden de, siz beni zerre kadar umursamıyorsunuz.” Gözlerinden damlalar hızlı hızlı iniyordu. Yıldız’ın yüreğine oturuyordu her bir damla. 

 “Halam. Özür dilerim ama kendimi tutamadım. Sana zarar vermesine nasıl izin verebilirim?” 

 “Hala ben kör müyüm? Görüyorum teyzemin saçma sapan bir şeyin peşinde olduğunu.” 

 “Bunu duyduğuma nasıl mutluyum.” Yıldız gerçek bir anne şefkatiyle Hazal’ın yüzünü kavradı. Parmak uçlarıyla yaşları silmeye başladı. “Sen benim, bizim her şeyimizsin. Yirmi beş sene önce kimin ne yaptığından sana ne! O adama ne! Bu kadar saçma şey olur mu?” 

 Hazal’ın hıçkırıkları yüreğine oturan kadın, genç kızı göğsüne bastırdı. “Senin gerçek bir ilişki, mükemmel bir âşk yaşaman, çok güzel bir hayatın olması için her gün dua ediyorum. Babamın da benim de tek istediğimiz senin mutlu olman.” 

 Halasından koparak başını salladı. Telefonunu alıp çantasına attı. “Yalnız kalmak istiyorum, randevuları ve toplantıları iptal etsinler.” 

 Şoförüne evine gitmesini söyleyip, özel aracını aldı. Trafikte ilerliyordu ama nereye gittiğini dahi bilmiyordu. Bazı şeylerin ona söylenmemesini isterdi, gizlenmesini geçmişe gömülmesini. Teyzesi ona gerçekleri sekiz yıl önce ufak ufak anlatmaya başlamıştı. Hazal büyük bir yıkım yaşamamıştı ama dedesi ve halası sayesinde ayağa kalkabilmişti. Dedesi o gündür teyzesini görmüyordu. Hayatlarından çıkarmak geç kaldığını fark etmişlerdi. Hazal teyzesini her şeye rağmen seviyordu. Üzerinde büyük emekleri vardı. Bir annenin eksikliğini hiç yaşamamıştı. Zehra onu çok sevmiş, her zaman yanında anne olmuştu. 

 Ama bugün söylediği sözler çok acıydı. Adını bilmediği adamın evli olması gerçeğine dahi, “Önemi yok,” diyecek kadar küçültmüştü kendini. Annesi bir şekilde babasını aldatmıştı, öyle ya da böyle bir başka kadının eşini elinden almıştı. Hayatları köpek balıklarına yem olarak son bulmuştu. 

 Gözyaşları ağır ağır iniyordu. Birinin omzunda ağlama isteği ağır basıyordu ama öyle biri var mıydı? Hiç çekinmeden geçmişini anlatacağı birini tanımıyordu. Sahil kenarında arabasını durdurduğunda hava kararmıştı. Telefonu arada bir uzun uzun çalıyordu. Arkadaşları arıyordu, halası arıyordu, teyzesi arıyordu ama hiçbirini istemiyordu. Annesi yoktu, babası yoktu, hayatında koşulsuz güveneceği tek bir dostu yoktu. Yüreğinin ortasında çok büyük bir odacığın içinde yangın vardı. Ülkenin sayılı zengin kadınlarından biriydi ama mutlu muydu, tartışılırdı. Başını koltuğuna yasladı, karanlık denizi izlemeye başladı. 

 Zengin bir kadın olmayı değil, mutlu bir kadın olmayı tercih ederdi. Paranın geçici mutluluğuna kapılmayacak kadar gözü toktu. Hazal’ın gönlü açtı çünkü yapayalnızdı. Her yönden sevilmek isteyen ruha sahipti. Bir babanın şefkatine, bir annemin merhametine ve bir adamın omzuna. Aracından çıkıp kapılarını kilitledi. Denize uzak olan mesafeyi sıfırlamak için yürümeye başladı. Tuzlu havayı içine çekerken burnunun ucu sızlıyordu. Gözleri doluyor ve incecik yaşlar süzülüyordu yanaklarından. Ceketini almadığı için içi titredi. Avucundaki anahtarı sıkarak, kollarını göğsünde bağlayıp yavaş adımlarla sahil boyu yürüdü. İnsanlar baharın son akşamlarını dışarıda keyifle geçiyordu ama onun içi kış gibiydi. 

 

 

 

 

Evine dönerken kravatını çıkarmış, kollarını kıvırmış üstteki iki düğmesini açmıştı. Takım elbise olayını sevemiyordu ama çalışmayı hiçbir şeye değişmezdi. Bazı günler daha rahat giyinmeyi tercih edecekti. Zaten canı fena sıkılıyordu, yalnızdı. Aracını kenara çekerek biraz yürümek istedi. Bu gece dışarı çıkamayacak kadar yorgundu ama biraz deniz havası iyi gelebilirdi. 

Arabasını park edip çıktığında kan kırmızı arabayı görünce ellerini cebine atıp keyifle ıslık çaldı. “Sen kiminsin bebek? Kim bıraktı seni buraya?” Kafasında dönen ilk şey ilk fırsatta almak istediği araba olduğu ve kaç milyon dolar hesabıydı. Oracıkta fatura çıkaracak zekaya sahipliğiyle sırıttı. “Ben de istiyorum senden.” Arabanın dört yanını dolaşıp hayranlığına hayranlık katıyordu. “Şimdi şuradan bir deve gelip seni alır giderse çok ağlarım güzel kız.” Kendi sözlerine gülümsedi. 

 “Ne yapıyorsunuz?” 

 Arkasından gelen sese hızla döndü. Deve bekleyen Kenan’ın hazin sonu, kızıl saçlı güzeller güzeli bir kadındı. Saçlarını savuran hafif meltemin, geceye inat beyaz tenin sahibi, nemli mavi gözlerin sahibiydi. “Hazal?” 

 Aklının dağınık olmasıyla, arabasını dikkatle inceleyen adamın kim olduğunu fark edememişti ama görmek istemediği son kişiyi karşısında görmesinin ağırlığı yüreğinin tam ortasına oturdu. Arabasına yaklaşıp kilidi açtı. 

 “Kenan Bey.” Saçını yana savuran melteme ayak uydurup eliyle toparladı kızıl telleri. “Arabama neden öyle bakıyordunuz?” 

 Bir devenin binecek olması düşüncesi tekrar zihnine dolunca kocaman gülümsedi. “Senin olduğunu bilmiyordum, çok beğendim.” 

 “Bu yüzden mi gülüyorsunuz, bunda gülünecek ne var?” 

 “Hayır, bunda değil, ben arabanın içine zor sığan tabiri caizse deve gibi birini hayal etmiştim ama karşıma kızıl kraliçe çıkınca düşüncelerime gülümsedim.” 

 Kenan’ın sözleri onda da gülümsemeye yol açtı. “Deve gibi?” 

 Kenan kaşlarını kaldırıp başını salladı. Dikkatle Hazal’a bakıyordu, nemli gözleri ve solmuş yüzü kaçmadı dikkatinden. Zoraki gülümseyen kadının yüzünde geziniyordu bakışları. 

 Hazal ise ruhunu ayakta tutamayacak kadar yorgundu. Kenan’ın yüzünde gezen bakışlarıyla gözlerini kaçırdı. Kenan sürekli karşısına mı çıkacaktı? Nereye kadar kaçacaktı Hazal? Kenan çok karizmatik ve hayallerinde yaşattığı türden bir adamdı. Genç, yakışıklı, zeki, karizmatik ve çekici. Beğeniyordu ve bundan utanıyordu.  

 “Sorun mu var?” Kenan gülüşüne son verip ciddi ifadesiyle bir adım attı Hazal’a. “İyi misin?” 

 Çok çabuk samimiyet kuran biri olduğu su götürmez gerçekti. Kenan onu takmıyordu ve içinden geldiği gibi davranıyordu. Hazal’ın hiç yapamadığı bir şeydi bu. Tuzlu serin havayı içine çekerek yoğunlukla kaldırdı başını. “Neden karşıma çıkıyorsun?” 

 Kenan kaşlarını çatarak birkaç saniye sözleri çevirdi zihninde. “Karşılaşıyoruz.” 

 “Karşılaşmayalım Kenan, sen beni gördüğün zaman arkana bakmadan kaç.” 

 Aşırı ilginç sözlerin altında neler olduğunu öğrenmek istiyordu Kenan ve şimdi öğrenecekti. “Neden?” 

Sinirleri uçlarda dolaşıyordu Hazal’ın. Yapayalnız olduğu bu evrende tüm dünya üzerine geliyor gibi hissediyordu. Hayatında hoşlandığı, beğendiği hatta en beğendiği adamın bir sevgilisi vardı. “Çünkü yakışıklı bir adamsın, karizmatik bir havan var ve beni etkiliyorsun ama bunun yanında senin bir sevgilin var. İşte bu yüzden beni gördüğün yerde kaçmalısın.”

 Birleşik olan kaşları yavaşça çözüldü, meraklı bakışları gerçeklerle aydınlandı. Şaşkınlıkla karşısındaki cesur kadını izledi. Mavi gözlerini kaçırdığını ve arabasına binişini sessizce izledi, gidişi gibi. 

                                        🖤

 

Selamlar okurcanlarım. Artık yeni evimiz burası. Uzun bir süredir bunu biliyoruz. Yapacağınız yorumlara tek tek geri döneceğim ama size bildirim gitmeyecek. Bu üzücü. Belki zamanla gelişir… Vakti olanlar arada girip bakabilir. Haftaya cuma günü yeni bölümde görüşmek dileğiyle. Hepiniz çok aşk ❤️