Eylül 4, 2020

11. Aşık Değil Ateşli

ile payelll

 

 

Saat ondu ve gecenin serin havasını içine çekerek arkasına yaslandı. Kenan bu akşam aramamıştı, bir an aklından geçti. Telefonuna uzanacağı anda kömürleri çelik bir kapta getiren Oğuzhan’la vazgeçti aramaktan. 

 

“Oldu mu?” 

 

“Bilmiyorum, olmuş mu?” Eğilip bakan Ruken, kıvama gelen kömürlere gülümsedi. “Olmuş. Hadi üstlerine bırak, tütünün üzerine.” 

 

Maşa yardımıyla Ruken’in tarif ettiği şekilde iki nargileye de yerleştirdi. İçmek istediğinden emin değildi ama denemekten zarar gelmez düşüncesi ağır bastı ve  Ruken’in neden bunu bu kadar sevdiğini anlamalıydı. Kadının gözlerinin içi parlıyordu, o kadar eğlenceli miydi nargile… “Seni gören günlerdir açsın ve yemeğe saldırmak üzeresin diye düşünür.” 

 

“Herkesin bir zaafı var benimki de bu. Başka kötü huyum var mı bilmiyorum. Yoktur sanırım, olsa bilirdim.” Keyifle gülümsedi. “Ev arkadaşım var mı başka kötü huyum?” 

 

Oğuzhan yerine geçti, Ruken’in hemen yanına. Aralarındaki mesafe bir metre kadar ya vardı ya yoktu. “Bence yok, olsa bilirdim.” 

 

“Bana bunlarla gel.” Adama göz kırparak bir nefes aldığı nargilenin dumanını havaya savurdu. “Efşan seni andım bu gece.” Özlem dolu bir soluk çekti içine. 

 

Kalın dumanın havada yok oluşu, Ruken’in aşkla içişiyle Oğuzhan donup kalmıştı. Bacak bacak üstüne atmış, rahatlığından ödün vermeyen keyifli kadının ilginç bir haline daha şahitlik ediyordu. Silkelenip kendi nargilesine baktı. Ruken’in kıkırtısıyla gülümsedi. 

 

“O seni değil sen onu içeceksin, korkma!”

 

Oğuzhan da ayağını dizinin üzerine yatırdı. “Yok canım, ne korkması, benim korkum tiryaki olurum diye.” 

 

Ruken’in kahkahası geceye neşe katıyordu, daha çok Oğuzhan’ın kalbine oynuyordu. Hiç bu kadar eğlenceli bir kadın tanımış mıydı, hayır. Ruken kendi kendine hayran bir kadındı. “İnanılmaz bir kadınsın, bunu söylemezsem içime dert olur.” 

 

Ruken aldığı dumanı Oğuzhan’ın yüzüne savurdu. Adamın gözleri kapalı gülümsemesine bir süre takılı kaldı, asıl inanılmaz olan Oğuzhan’ın değişik havasıydı ona göre. “Değilim ama sen öyle düşünmek istiyorsan, serbest.”

 

Dudakları en sonunda nargilenin ucunu bulan Oğuzhan, içine derin olmayan bir nefes aldı. Bilmiyordu ama uygulayabilirdi. Ciğerlerini delip geçen dumanın etkisini azaltmak istercesine savurdu. Ağzında kalan tadı sevmişti ama içindeki yangının geçmesini bekledi. 

 

“Nasıl?” 

 

“Yakıcı, sert ve lezzetli.” 

 

Ruken neşeyle işaret parmağını adama çevirdi. “Adamımsın, işte bu. Lezzetli.” Başını gökyüzüne kaldırıp ışıldayan binlerce yıldızı izledi. “Şehrin ışıkları kapanmış gibi değil mi? Tüm yıldızlar görünüyor.” 

 

“Doğanın güzelliğini kapatan şehrin ışıkları… kendimi huzurlu hissediyorum.”

 

“Ben neden hissedemiyorum?” 

 

Kaşları birleşen adam, Ruken’e döndü. “Huzurlu görünüyorsun, içinde başka bir kadın mı var?” 

 

İçinde keşmekeş bir kadın vardı ve bunu bilen kaç kişi vardı bilmiyordu; belki de kimse yoktu. Tanımadığı ama aslında çok iyi tanıyor gibi hissettiği Oğuzhan’a ne demeliydi, seçmesi gerekiyordu. “Vardır belki, herkesin içinde başka insanlar yok mudur?” 

 

Dikkat kesildi, fark edemediği biri yaklaşıyordu. Ruken’in neşesinin altında ne vardı? “Olabilir, benim de var. Ben inatçı bir adamım, çok konuşuyor olsam da görmediğin biri daha var.” 

 

“Bu sözleri beni konuşturmak için mi seçtin? Bu kadar beziyor olamayız.” 

 

“Benziyor olabiliriz, ama ben huzurlu hissediyorum. Hayatta her şeye sahibim, değilsem bile bunu önemsemiyorum, ama sen önemsiyorsun.” 

 

“Çünkü beni yoruyorlar, yalnız hissettiriyorlar. İstediğim her şeye sahibim, çok zengin bir kadınım. İnanılmaz para kazanıyorum hatta benim oteller zincirim de var. Çalışmadan ölene kadar yaşayabilirim. Kocaman bir ailem var, şen kahkahaların hiç eksik olmadığı mutlu bir evim, ama ben yalnız yaşıyorum.” 

 

“Çünkü yalnızsın, doğru mu?” 

 

“Doğru,” dedi, bir nefes daha alırken. “Kimin olursa olsun hayatına ortak olamıyorsun, seyirci oluyorsun ve bir süre sonra gitmek vakti geliyor sonra yine yalnızsın. Herkesin kendi hayatı var sonuçta. Ben de benimkini seçtim.” 

 

Ruken’in sözlerinden cımbızla çekiyordu almak istediklerini. İnce ince eliyordu harfleri, sonra birleştiriyordu. Ruken’in hayatında o adam yoktu, olsa bir kadın asla bu cümleleri kurmazdı. “Kendi aileni kurmak istiyorsun, kendi evinin şen kahkahalarını duymak, seyirci değil başrol olmak” 

 

Burukça gülümsedi. “Evet. Aslında istediğim iki şey var, birincisi imkansız ikincisiyse nasip.” 

 

“İmkansız bir şeyi istemek?” 

 

“Özlemek, özlem kimsesiz bir çocuk gibidir, içinde oynar durur.” Eli omzundaki dövmenin üzerini okşadı. “Neden sol omuzum, bilmek ister misin?” 

 

Ruken’in içindeki kadın çok farklıydı, derindi ve kanıyordu. Nefes bile almıyordu Oğuzhan. “Ölebilirim bile.” 

 

“Annem beni sol omuzumdan öpermiş, tam dövmemin üzerinden. İki şey istiyorum biri imkansız, annemin omuzumu öpmesini, beni göğsünde uyutmasını ama annem öldü bu yüzden bu imkansız.” Gözleri  hüzünle dolmuştu. Oğuzhan’ın görmüyor oluşuna memnun oldu. “Ya da omuzunu öperek, göğsümde uyutacağım bir çocuk, bu da nasip.” 

 

Oğuzhan onca neşenin altında uyuyan kederli kız çocuğunu anladığı anda yüreğinin ortasında yanan merhamet ateşinin bir daha sönmeyecek oluşunu hissetti. Boğazına kilitlenen sert yumruyu itip az önce içini parçalayan dumanı içine çekti ama bu kez yakıcı hissi alamadı, hisleri daha acıydı. “Nasip.” 

 

“Leyla’nın annesiz olması bana kendi çocukluğumu anımsattı. Sanırım o yüzden bu kadar derine indim.” Eski gülümsemesini tekrar kuşandı.

 

“Ah,” diyerek derince iç geçirdi. “Ona bir anne bulacağım, artık buna eminim. Ama âşık da olmam gerekiyor, o nasıl olacak?” 

 

“Olursun belki, zor değil.” Ruken’in omuzları kıpırdadı, gülüşünü gizliyordu. 

 

“Sen bile inanmıyorsun, zor!” 

 

“Aşık olmak kolay, olacak kişiyi bulmak zor. Abim ve yengem… Nazlı, abimin her şeyi. Sekiz yıl ayrı kaldılar ve başka birine asla gönül bağlamadılar. Onlara çok imreniyorum.”

 

“Neden? Senin de on senelik bir ilişkin var.” 

 

“Kenan ve ben beş sene önce ayrıldık.” 

 

Oğuzhan’ın gözleri sonuna kadar aralandı. Nargileye bakan gözlerini anında Ruken’e çevirdi. “Nasıl?” 

 

“Ayrıldık. Beş yıldır arkadaşız ve ayrılırken birbirimize hayatlarımıza birini alırsak bir diğerimizin buna mutlu olacağını konuştuk. Ama gel gör ki, ikimizin de hayatına biri giremedi. Biz yine birbirimize kaldık. Dönüşümde tekrar konuşacağız, deneyeceğiz.” 

 

“Ben…” Oğuzhan hayatındaki ne güzel sözleri işittiğine yemin edebilirdi. Bu karmaşık olaya bu kadar sevineceğini asla tahmin edemezdi. Daha sabah bir adamın sevgilisini elinden almanın adice bir hareket olacağını, bunu yapmayacağını kendine itiraf ediyordu. “Ben anlamıyorum, Kemal senin sevgilin değil mi?” 

 

“Kenan! Şimdilik hayır, ama verilmiş sözümüz var yani düşüneceğiz ve karar vereceğiz. Onu seviyorum, o mükemmel bir adam.” 

 

Gözlerini yumarak açtı. “Seviyorsun ve deneyeceksin?” 

 

“Evet, ne var bunda?” 

 

“Seven insanların deneyeceğiz tabiri biraz saçma değil mi?” 

 

“Biraz, olabilir. Sorun şu ki; biz ayrılırken anlaşamıyorduk. Hayata bakışlarımız farklı, çok küçüktük Oğuzhan, ben on sekiz, o on dokuzdu. Biz ilişki sözcüğünü taşıyamadık, ama şimdi öyle değil, birbirimizi anlıyoruz konuşabiliyoruz.”

 

“Anlıyorum,” derken arkasına yaslandı. “Ortak kararla ayrıldınız sanırım çünkü hâlâ düzenli bir arkadaşlığınız var gibi.” 

 

“Evet, aslında arkadaşlığımız sevgili oluşumuzdan daha keyifli geçti. O yurtdışına gitmek istiyordu ben, Türkiye’de ailemin yanında kalmak. Uzlaştık, ayrıldık.” 

 

Dişlerini birbiri üzerinde sesli şekilde gezdirdi. “Hiç pişman oldun mu, onunla gitmediğine?” 

 

“Hayır, hiç olmadım. Ben kararlarımdan asla pişman olmam.” 

 

Oğuzhan alıştığı dumanı bir kez daha keyifle aldı. “Abin hiç pişman olmuş muydu, sekiz yıl ayrılığa?” 

 

“Deli gibi, Nazlı’nın olmadığı her gün ölüyordu?” 

 

“Başka sorum yok.” Çarpık gülüşüyle bir nefes daha aldı. 

 

Ruken bacağını diğerinin üzerinden indirip Oğuzhan’a döndü. Kaşları birleşmiş, öylece bakıyordu. “Ne demek istedin?”

 

“Hiç.” 

 

“Hiç değil, sen bir şey ima ediyorsun.” 

 

“Seni üzmek istemiyorum, konuşmayı burada kesebiliriz.” 

 

“Hayır, ne demek istedin. Kenan beni sevmiyor mu? Ben Kenan’ı sevmiyor muyum?” 

 

“Sen söyledin, ben değil. Kerim seni sevse bırakmazdı.” 

 

“Kenan!” dedi hırsla. “Saçmalama, beni sevmese hayatında başka kadın olurdu ama o beni seçti.”

 

“Hayatında biri olmaması sana hâlâ âşık olduğu anlamına mı geliyor? Benim karşıma çıkmayan kadın onun da karşısına çıkmamış olmaz mı? Olmadığı için hâlâ seni seviyor olduğunu düşünüyor olamaz mı ve aynı şekilde sen de!” 

 

“Ben onu seviyorum,” dedi daha hiddetli bir hırsla. “Neden bana bunları söylüyorsun?”

 

“Ben doğruları söylüyorum, sen onu seviyorsun çünkü hayransın. O senin ilk aşkın. Neden bunları sana söylediğime gelirsek, ben bir erkek olarak sevdiğim kadını arkadaşım olarak göremeyecek kadar bencilim, uyan Ruken! Beş yıl seni arkamda bırakıp, birinin seni benden alacak düşüncesiyle yaşayamam. Sevdiğim kadını yurtdışına götüremiyorsam yanında kalırım ama nikâhına şahit olmam. O lanet olasıca fotoğrafları da çektirmene asla izin vermem! Üzgünüm bu benim, Oğuzhan Kara. Bunlar benim düşüncelerim. Ama asıl tehlikenin farkında değilsin. Bir gün başka bir kadına gerçekten âşık olursa, ikiniz çok acı çekersiniz. Özellikle sen!” 

 

Ruken’in nutku tutuldu, gözleri boşluğu izler gibi adamın iki dudağına kilitlendi. Kalbinin en ücra köşesinde gizlediği tüm korkularını tokat gibi çarpıyordu Oğuzhan. 

 

Elindekini yere bırakıp Ruken’e döndü. Kadının kilitlenmiş bakışlarında nem görüyordu ama gerçek düşünceleri bunlardı. “Ruken?” Sakin ve merhamet tınıları taşıyan sesiyle Ruken’e eğildi. “Bunlar senin içinde geçerli. Sen de onun gitmesine izin verdin, pişman bile değilsin ve bir gün bir başkası da senin karşısına çıkabilir.” 

 

Ruken sessize ayağa kalktığında Oğuzhan da onunla kalktı. Yıkılıyor gibiydi Ruken, dağılmıştı. Bir adım attı ona ama Ruken yanında geçip gitti. 

 

“Yalnız kalmak istiyorum.” 

 

 

Yerine oturup yanan nargilelere bakarak dilini ısırdı. Tutamamıştı dilini, yine üzmüştü deliler gibi hoşlandığı kadını. Ruken’den hoşlanmıyor olsa dahi bunları diyeceğini bilmek içini rahatlatıyordu ama kadının dengesi şaşmış görüntüsüyle bu gecede uykunun haram oluşuyla başını sağa sola sallayıp ışıkları yanan odaya çevirdi başını, yanıp sönmüştü ışıklar. Ağlayacaktı, belki sabaha kadar ağlayacaktı. Belki adamı arayacak, sözlerinin yalan olduğunu anlamak isteyecekti. Yere attığı nargileyi alıp, yıllardır içiyormuş gibi çekti içine. Her nefeste Ruken’in odasına baktı. Onun orada üzgün olması fikri her an yaktı içini. 

 

Sabaha kadar oturduğu yerden kalktı, tekrar oturdu, sürekli Ruken’in odasına baktı. Hiç ışık yanmamıştı. Saatler sabah dördü gösteriyordu ama Oğuzhan odasına gidip yatağına giremiyordu. 

 

Odasında, pencerenin önünde, perdenin arkasında onu izliyordu Ruken. Saatlerdir düşünüyordu, Kenan’ın gidişini, kendinin vazgeçişini. Geçen zamanı ve ayrılığa alışan kalplerini. Aylarca görüşmemelerini, araları açılan telefon konuşmalarını, hayatlarına kolaylıkla devam edebilmelerini en sonunda ellerinde kalan kuru özlemi. Kalbinde arada oluşan derin bir kırıklık gelip esiyordu, bir anda dağılıyordu. “Ben istedim,” dedi kendi kendine. “Ama sen de çabuk vazgeçtin Kenan. Sen istedin, ben de kabul ettim, ben de çabuk vazgeçtim.” 

 

Kenan’a gerçek anlamda âşık olup olmadığını çözmeye çalışıyordu ama bunu nasıl başaracağı hakkında bildiği hiçbir şey yoktu. Kenan şu an sevgilisi bile değildi. Yaşayıp görmeyi, görürken de ince ince elemeyi ve Oğuzhan’ın sözlerini unutmamayı not etti aklına. Ama aklını meşgul eden bir şey vardı. Netti. Kenan’dan anlayış beklememişti, o fotoğraflara neden engel olmamıştı?” Kollarını çözerek soluğunu rahat bıraktı. Ne kadar düşünse boştu, Kenan yanında yoktu. Karşılıklı bir düşünce içine giremiyorlardı. Kendini üzmesinin anlamı da yoktu. Odanın kapısına yürüdü. Vicdan azabı çeken adamı azat edebilirdi. Saatlerdir dönüp duruyordu bahçede. 

 

Çıkardığı topuklu ayakkabıların sesi olmadığından Oğuzhan’a yaklaşana kadar fark edilmedi. Saatler önce bıraktığı sandalyeye otururken hiç uyumamış olan kadını karşısında görünce çekinerek baktı Oğuzhan. 

 

“Haklısın mısın değil misin? bunu bana zaman gösterecek. O güne kadar bir daha bu konuşmayı yapmak istemiyorum hatta o gün bile konuşmak istemiyorum ve muhtemelen o gün sen yanımda olmayacaksın -zira öyle anlar gelirse- şimdi biraz uyu.” 

 

‘O gün tam arkanda olacağım,’ diyemedi. ‘Sağında solunda her yanında.’ Tatlı bir gülümseme sundu kadına. “Anlaştık. Sen de uyu, sabah sekizde kalkarız.” 

 

Ruken de gülümsedi. “Anlaştık.” 

 

 

 

İstanbul… 

 

 

Günlerdir aklından çıkmayan kadının sözleri ve hüzünlü gözleriyle hayatında hiç yaşamadığı çelişkiyi içinde taşıyordu. Tam bir hafta olmuştu, o sahil kenarındaki cesur kadının kendini alt eden sözleriydi. 

 

Basit bir kadının basit sözleri olmalıydı onun için ama değildi. Hazal’ın ‘Senden etkileniyorum,’ cümlesi yüreğinin tam ortasında bir yangın başlatmıştı. 

 

Aklına Ruken’in doluşu, o güzel kadının güzel kahve gözlerini anımsayınca kendini rezil bir adam gibi hissetmesine neden oluyordu. Kendini anlamıyor, anlamadıkça da çırpınıyordu. Kafasının hiç bu kadar karıştığını bilmiyordu. Ruken hayatının tam on yılıydı. Tanıdığı en dürüst, en mükemmel kadındı. Kalbinde Ruken’in ayrı bir dünyası vardı ama ya Hazal? 

 

Gözlerini sıkıca yumarak, nefesini kederle saldı. Ne yapacağını bilmiyordu, düşünmesi diye bir şey yoktu çünkü düşündükçe içinden çıkmadığı mavi gözlerin esiri haline geliyordu. Günler geçmesine rağmen onu bir daha görmemişti. Bunun böyle devam etmesi halinde neler yapacağını biliyordu. Arabasını valeye verip kulüpten içeri girerken kapının önünde bekleyen gazetecileri es geçti. Herkes Ruken’i soruyordu, Kenan bile bilmiyordu nerede olduğunu. 

 

Arkadaşlarının nerede olduğunu tahmin ediyordu. Tahmini her zamanki yerlerinde olmalıydılar. Kafasında milyon tane düşünceyle ilerliyordu. Önündeki locadan kalkan kadının kendine dönmesiyle ona çarpmamak için durduğunda, ardına bakmadan kaç diyen Hazal’la burun buruna geldi. 

 

Masadaki sohbetten kalan gülüşü toz gibi dağılıyordu Hazal’ın. Görmemiş gibi yapmak, yanından geçmek için hareket ettiğinde Kenan ona engel olmadı. Kenara kayarak kadının geçmesine izin verdi. Hazal merdivenleri inerken Kenan yukarı çıktı. Her zamanki güzel ve alımlıydı. Kenan bir an durdu ve geri döndü. Hazal’ın kalktığı masaya çevirdi bakışlarını. Genç kadınlar ve erkeklerden oluşan gruba göz gezdirdi. 

 

Uzaktan tanıdığı insanlardı. Hazal’ın hayatında biri var mıydı? Bu düşünce daha önce aklına gelmemişti, hem de hiç. Deliriyor olduğunu düşündükçe derin nefesler alıyordu. Her an tüm kayışlar kopabilir, Kenan kendini hiç bilmediği bir dünyada bulabilirdi. Kanında bir yaramazlık kol geziyordu ama neler olduğunu çözmüş değildi. 

 

Arkadaşlarının arasında saatler neşeyle geçerken Kenan durum tam tersiydi. Gülüyor gibi yapıyor, mutlu bir ifade takınıyordu. Aklındaki saçma düşünceleri bir Allah’ın kuluna açıklayamayacak kadar karışıktı. Gözlerini sürekli aşağı locaya kayıyor, Hazal’ı göz hapsinden çıkartmıyordu, çıkartamıyordu. Uzak olsa da tam karşısında oturuyordu, gülümsüyor, konuşuyor eğleniyordu. Daha önceki kaçışları yoktu. Kenan yeni fark ediyordu, Hazal onu nerede görse arkasına bakmadan kaçıyordu ama bugün o günlerden biri değildi. Açık seçik, ‘Sen benden kaç!’ demişti ama Kenan kaçmaktan ziyade onu izlemekten kendini alamıyordu. Ruhu, iki kadının çekerek gerdiği ip kadar gergindi. Birinin elinde kalacaktı ama hangisinin… delirecekti. 

 

Hazal’ın masadan kalkmasını fırsat bilerek, kendisi de kalktı. Hazal’ın önden çıkması mecburdu. Gazeteciler en ufak bir şeyi, hiç olmayacak asparagas haberle süsleyebilirdi. Hemen arkasından çıkarken arabasına bindi. Kırmızı arabanın peşine düştü. Bunu neden yaptığını dahi sorgulamıyordu. Aklını bir sahil kenarında kaybetmiş gibiydi. Yeterince uzaklaştığında Hazal’ın aracının önüne geçti. Saat geç, İstanbul sokaklarının tenha olduğu anlardan biriydi. 

 

Kenara çekip dörtlülerini yakan Hazal, aracın kime olduğunu bilmediğinden inmedi. Kapının açılması, içinden o çok beğendiği adamın çıkmasıyla nefesi kesildi. Kendisini takip etmişti ama neden? Adımını dışarı attığında Kenan karşısında durdu. Kapısını kapatıp başını kaldırdı. 

 

“Bu pek karşılaşma olmadı, beni takip mi ediyorsun?” 

 

“Evet.” Kenan kadını durdurmuştu ama ne diyecekti onu düşünmemişti. Aklını bu derece karıştırmış olmasına kızabilirdi. Hakkı olmadığını bile bile… 

 

“Sana benden kaçmanı söylerken çok ciddiydim ama senin yaptığın bu şeyin bir anlamı var mı?” 

 

“Öylece aklımı karıştırıp gittin, senin sözlerin cesurca olabilir ama ben iki kadının ortasında kaldım ve kendimden nefret ediyorum; bunun tek suçlusu sensin.” 

 

Kaşları çatılan Hazal’ın yüzü gerildi. “Neyin suçlusu benim? Bence de kendinden nefret edebilirsin çünkü benim birkaç sözümle çelişki yaşıyorsun. Ruken için gerçekten üzgünüm şu an.”

 

“Kendine bir baksana!” dedi Kenan, bir adım geriye çıkıp kollarını iki yana açarak. 

 

“Ne varmış bende?” Hazal’ın tüm sinirleri parmak uçlarından dışarı çıkacak kadar toparlanmıştı. 

 

“Çok güzelsin! Anlamadığım bir şey var gözlerinde, dilinle, birkaç sözünle beni alaşağı ettin. Delirmek üzereyim Hazal…” 

 

Ne düşüneceğini kestirmeyen Hazal, dudaklarını kımıldatsa da tek söz edemedi. Uzak durması için konuştuğu adamın aklını bu derece karıştırmak istememişti. Asla… 

 

“Sen haklısın, benim sana, senin bana yaklaşmaman gerekiyor. Unutalım, hiç konuşmamış, karşılaşmamış gibi yapalım.” Adım adım gerileyen adamın arkasını dökerek aracısına binişini, gaza basıp hızla gidişini izledi. 

 

İstediği buydu ama acıtmayacağı anlamına gelmiyordu. Kırılan tuz kavanozu gibiydi şimdi. Darmadağın… 

 

 

 

 

 

 

Ankara… 

 

 

Televizyonun karşısındaki koltuğa, evin reisi gibi yerleşen adama, evin hanımı gibi patlattığı mısırı uzattı. Evde televizyon olmasına rağmen hiç film izlemedikleri akıllarına gelince ilk işleri film seçmek olmuştu. Korku filmi! 

 

“Emin misin Ruken?” 

 

“Korkuyor musun Oğuzhan?” Kendini gelişigüzel bıraktı koltuğa. Aralarında ufak bir yastık vardı. Geçen zaman ikisini de rahatlıkta zirveye çıkarmıştı. Ruken, Oğuzhan’ın her şeyine deli gibi alışıyordu, etrafında oluşuna, birlikte yedikleri yemeklere, nargile günlerine, bitmeyen anlayışına ve muhteşem gülüşüne… 

 

“Sen korkacaksın ve sabaha kadar beni uyutmayacaksın ben bundan korkuyorum.” 

 

Ruken omuz silkip, bir tane mısır attı ağızına. “Evet, korkacağım ama ben zaten korkmak için izliyorum. O heyecan çok başka, unuttum gerçi ama seninle hatırlarım.” En son korku filmini ne zaman izlediğini hatırlamıyordu. Ablaları evli bile değildi, tüm geceyi onların yanında geçirmişti. Anımsayınca gülümsedi. 

 

“Ne var senin aklında?” Ruken’in gülümsemesi ona da bulaşıyordu. 

 

“Hiç, hadi aç artık.” 

 

Oğuzhan ışıkları kapatıp Ruken’in yanında oturdu. Dondurduğu ekranı oynattığında Ruken aralarında duran küçük yastığı kavrayıp, yüzünün hizasına getirdi. Ona bakan adamı fark etti. “Ne? Bakma öyle korkunç sahnelerde kullanacağım.” 

 

Oğuzhan kahkaha atarken başı arkaya devrildi. “İzlemeyeceksin yani.” 

 

Elindeki yastığı adamın yüzüne indirdi. “Tabii ki izleyeceğim.” 

 

Boğazını temizleyen adam doğrulup mısıra uzandı. “Hadi öyle olsun.” 

 

Oğuzhan sakin tavırlarıyla ekrana odaklanmış, hayatının en güzel gecelerinden birini yaşıyordu. Korku filmi izlerken hiç bu kadar eğlendiğini hatırlamıyordu. Bir kadınla korku filmi izlememişti ama bu ilkin Ruken’le olması ayrıca hoşuna gidiyordu. Ağzına attığı mısırla Ruken’e çevirdi gözlerini. 

 

Elinde yastıkla bir o yana bir bu yana hareket edip duruyordu. Yerinde bir dakika durmuyordu. Attığı ufak çığlıkla Oğuzhan’a sokuldu. “Geçince haber ver.” 

 

Ruken’in başını omuzunda hisseden Oğuzhan, nefeslendi. “Olur,” derken gülümsüyordu. Yastığı kenara alan Ruken’i sertçe uyardı. “Hayır, burası dehşet, sakın açma!” 

 

Çevik bir hareketle yastığı tekrar yüzüne tuttuğunda Oğuzhan kolunu kaldırıp Ruken’in omuzuna sardı. “Sakın bakma!” Ekranda bir şey olduğu yoktu, Oğuzhan eline geçen fırsatı değerlendiriyordu. “Ya? Oğuz, izlemesek mi? Ben korkmaya başladım.” 

 

“Ben sevdim.” Oğuz da kalan sözleri, filme miydi, adının kısa söylenişinde mi… Biraz daha yerleşti koltuğa. Kolunu iyice açtı. “Tamam şimdi aç.” Az sonra kötü bir şey olacaktı, filmi daha önce izlememişti ama olmalıydı. 

 

Ruken yastığı indirip nefes aldı. “Ama çok keyifli değil mi?” Yerinin neresi olduğunu sorgulamıyordu. Günler günleri kovalarken ona öyle gelişigüzel ısınıyordu. Yakınlıktan hissettiği kokuyu alınca başını Oğuzhan’a çevirdi. “Sen de nargile kokuyor.” 

 

“Doğal, beni tiryaki yaptın, akşam birlikte içmedik mi?” 

 

Efşan’ın sözlerini anımsadı. Vedat bu kokuya bayılıyordu. İlginç bulduğu bir gerçeğin tam ortasındaydı şimdi. Oğuzhan’dan yayılan koku özellikle sakallarına sinmiş gibiydi. Nargilenin o çok sevdiği elma kokusu karşısındaki adamdan çekim olarak dönüyordu ona ve bunu Oğuzhan’a kendisi yapmıştı. 

 

“Evet, normal.” Her gün bir başka günün karışıklığıyla bitiyordu. Etrafından ayrılamayan adama benzeri olmayan bir alışkanlıkla bağlanıyordu. Hiçbir şeyi yabancı gelmiyordu, onun her hareketine hayranlık beslemesi aklını tamamen karıştırıyordu. Aklının bir ucunda Kenan’ın olması ise durumu kendi içinde kaosa çeviriyordu. “Çekici kokuyorsun. Efşan bana bunu söylediğinde onları ilginç hatta değişik bulmuştum ama gerçekten koku sen de farklı hissettiriyor.” 

 

Günlerdir kendini tutma, biraz geriye çekme çabasında olan adama söylenecek en son sözler bunlar olmalıydı çünkü Oğuzhan’ın düşünceleri ve hisleri apayrı yerlerden el sallıyordu. “Ruken,” dedi, kısık tonda. “Sen bir kadınsın ve ben çekici bir erkek olarak görünüyorum, bunu burada yapma ha güzelim.” Açık açık sus, diyordu. Konuşursa plansız şeylerin ortasında kalacaklardı. 

 

Hayatta her istediğine ulaşmış bir kadın olabilirdi ama aşkta veya erkekler konusunda hiç başına buyruk olmamıştı. O bir kadındı ve kadınsı hislerinin esiri olacak kadar da acemiydi. Filmi unutup, zaten kolunun altında olduğu adamın yüzüne yaklaştı. Burnundan aldığı sesli nefesiyle, Oğuzhan’ı yerinde taş ettiğini fark dahi edemiyordu. “Rahat bırak beni, sadece hissetmek istiyorum ve gerçekten çok cazipmiş bu koku.” Kenan da bu kokuyu neden hiç alamamıştı? Oğuzhan gönlüne öyle cazip geliyordu ki şu an, izah edemiyordu. 

 

 

Ateş üfleyen ejderha olabilirdi Ruken çünkü Oğuzhan’ı cayır cayır yakıyordu. Başını koltuğun sırtına bıraktı. Tükeniyordu, hem de feci bir halde… “Ruken!” İsyanlarla dolu sesiyle kendine geldi Ruken. 

 

“Bir erkek olarak çok cazipsin.” Biraz geriye kayarak filme döndü ve döner dönmez bağırarak Oğuzhan’a tekrar sokuldu. Yastığın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Başını gizlediği yer adamın geniş göğsüydü ve bundan hiç çekinmiyordu. 

 

Kumandanın kapatma düğmesine basıp evi tamamen karanlığa gömdü. Perişanlığın bir açıklaması varsa o şimdi Oğuzhan’dı. Televizyonun kapatıldığını görmeyen Ruken bir çığlık daha atarak yine sokuldu bulunduğu yere. “Cinler mi bastı? Ne oldu?” 

 

Sinirleri gevşeyen Oğuzhan kederli kahkahasıyla Ruken’i hiç çekinmeden iki koluyla sardı. “Evet, bu gece burada benim kollarımda uyuyacaksın, cinler böyle diyor.” 

 

Alay edildiğini anlayınca adamın göğsüne vurarak çıktı kaslı kollardan. “Alay etme benimle, ben en son sekiz on sene önce ablalarımla izledim korku filmini. Bu gece sen ve ben burada bu koltuklarda uyuyacağız.” 

 

“Ne?” derken doğruldu. “Nasıl?” Karanlıkta birbirlerinin parlayan gözlerine bakıyorlardı. “Sen beni oyuna mı getirdin? Ben bunu senin sürekli yaptığın bir eğlence olarak düşünmüştüm?” 

 

Omuz silkerek adama yaklaştı. “Tüm gece Duru ablamla uyumuştum, kandırıldın.”

 

Karanlıkta birkaç saniye öylece baktı. “Seni ekranda ödülünü alıp, öyle sert ve kendinden emin konuşurken gördüğümde taş gibi sert bir kadın hayal etmiştim.” 

 

Dudakları büküldü, içi kıyıldı. “Orada bir iş kadını vardı, kendimden hâlâ eminim ve döndüğümde yine aynı insan olacağım. Bu halim çok mu itici?”

 

Başını iki yana salladı. “O kadın çok uzak, farklı ulaşılmaz ve çekici ama bu kadın çok tatlı. Kaç kadın var içinde?” 

 

Yüreğine kanat takılmış gibi yerinde kıpırdadı. Ellerini açarak saymaya başladı. “Çekici, ulaşılmaz, farklı, çekici ve tatlı, beş kadın.” 

 

Gülüşünün nefesini saldı. “Bence bir kadın daha var ama söylemeye çekiniyorum.” 

 

Kaşları birleşti, kendi içindeki kadını o nasıl bilebilirdi, ne biliyordu? “Hep böyle yapıyorsun, bir şey diyorsun ve söylemek istemiyor, beni merak da bırakıyorsun.” 

 

“Söylersem sonumuzun ne olacağını bilmiyorum, çekindiğim konu bu.” 

 

Omuzları inerken arkasına yaslandı. “Aşık bir kadın mı? Onu şu ara ben bile göremiyorum sen nasıl görüyorsun?” 

 

“Aşık değil, ateşli! Sende masum bir kıvılcım yanıp sönüyor, her an parlamaya hazır.”