Eylül 11, 2020

12. Doğru Dediğini Üç Yanlış Bitirir

ile payelll

 

Bedeninin titrediğini hissederken üşüme hissine engel olamadı. “Onore oldum.”

“Peki.” Her an zorluyordu ve bundan hoşlanmıyordu ama konu bir şekilde buraya geliyordu, nefesle ayağa kalktığında, Ruken de ardından fırladı. “Nereye?”

“Odama Ruken.”

“Hayır, beni yalnız bırakma!”

 Kollarından tutan kadını, belinden tutsa, kendine yaslasa ve küçük dolgun dudaklarını doyana kadar öpse, yine içi soğumazdı. Ruken damarlarındaki tüm kana açık ara oynuyordu. “Ne yapacağım?”

 “Benimle kalacaksın, burada. Sen şu koltukta ben bu koltuk da,” derken sağlı sollu duran büyük koltukları işaret ediyordu.

 Başını tavana kaldırıp, “Tamam,” derken, nefesle başını indirdi. “Yastık falan alalım değil mi?”

 “Ama birlikte.”

 “Bir daha sana korku filmi yasak.”

 

“Düşünürüz.”

 

“Yasak! Ben koltuğa sığacak adam mıyım Ruken, kalıbıma bakar mısın?”

 

“Bakıyorum,” derken adamı süzüyordu. “Valla değilsin.”

 

“Sen benim yanımda yat istersen?”

 

“Yok artık. Başka?”

 

“Beni koklamaya gelince her şey mübah, bedenine sokulurken de öyle, yanımda yatınca mı yok artık?”

 

“Ne işim var senin yatağında ya? Abartma ben gider odamda kalırım.”

 

“Tamam, hadi git?”

 

“Giderim bak, sende vicdan azabından uyuyamazsın.”

 

“Yok canım sende, neden uyuyamıyorum ki, bal gibi de uyurum.”

 

Korkuyla arkasını döndü, cidden gidemezdi odasına. Sağdan soldan, kapı ardından saçları uzun veya kabarık cismani bir şey çıkabilirdi. “Rahatına bak sen.”

 

Gülüş sesiyle bileğinden tutan adamdan kurtulmak için çekti kolunu ama işe yaramadı. “Hem tatlısın hem de huysuz.”

 

Tekrar çekti kolunu ama Oğuzhan bırakmadı. “Bıraksana.”

 

“Seni bırakmak mı? Ah onu unut!” Kadının omuzlarından tutup kendine çevirdi. “Bu gece beni zorluyorsun ve ilginçtir ki bunun farkında değilsin ama seni bırakmam sonra evi cinler basar, sana bir şey olursa ailene ne derim?

 

“Abim topunuzu kurşuna dizer, bence de beni bırakma.”

 

Ruken’i tanıdığından bu yana eksik olmayan gülüşlerinden en keyiflisiydi belki de şu anki. “Sen… o kadar sözcük arasından bunu mu çıkardın?”

 

Başını kaldırıp saçını yana savurdu. Karanlıkta sadece gözleri parlıyordu ve Oğuzhan yüzündeki ciddiyeti göremiyordu ama hissetti, o ulaşılmaz kadından bir şeyler yaklaşıyordu. “Kafamın içinde o kadar çok şey var ki, sen bunların en başını çekiyorsun ve ben bundan hoşlanıyorum. Kendimi iyi hissettiyor, rahatım yanında, olmak istediğim kadını oynuyorum, en doğal. Ama…”

 

“Ama, kendinden önceki tüm sözlerin anlamını yitirdiği bir bağlaç, değil mi?”

 

“Öyle, sen ve diğerleri diye ayrılan düşüncelerim var ve seninle aynı evde yaşamak beni etkiliyor, bundan vicdan azabı duyuyorum, Kenan aklımda ama sen yanımdasın. Sana alışıyorum hem de en çetin hâlinle.”

 

Yanında olan kadının aklında başka bir erkeğin olması sinirlerini geriyor, kalbini kıskançlıkla dolduruyordu ve Ruken daha hiçbir şey görmemişti. “O senin neyin, Ruken?”

 

“Şu an eski sevgilim, döndüğümde sevgili olmaya söz verdiğim adam. O benim ilk ve belki de son aşkım. O bende çok şey, pek çok şey.”

 

Göğsünün ortasına alevli bir mızrak yemiş, yanıyordu. Kıskançlıktan başka bir şey olamazdı. Bir aya sığan arkadaşlığın getirisi mi yoksa Ruken’in önüne geçilmez çekimi mi? Oğuzhan ona alışmıyordu ama Ruken ona alışıyordu ve bu alışkanlık onda nereye oturacak ikisi de bilmiyordu. Ruken bir krizin eşiğinde, Oğuzhan ise o krizi fırsata çevirme derdindeydi.

 

Aşkta her yol mübahtı…

 

“Peki ben?”

 

Elleriyle saçını geriye taradı, nefes alırken Oğuzhan onu serbest bıraktı. Sözcükleri toparlamasını bekledi kadının. En az acıyı diledi, o o diye başlayacaktı şimdi.

 

“Bu kadar sevimli olmayabilirdin, ben bu evde bir hanzo ile çalışabilirdim, odamın kapısını kilitleyebilirdim sana güvenmezdim. Benim her kahrımı çekmemelisin, bana mütevazi olmamalıydın, her dediğimi istisnasız yapmamalıydın, bir de öyle gülmesen ve benimle sohbet etmesen her şey daha kolay olabilirdi. Kahveyi benim gibi içmesen, çay bardaklarımız bile aynı olmasa, işimize bu kadar aşık olmasak mesela, seni itici kılacak tek bir şeyin olmalıydı. Ama yok! Kahretsin ki yok ve sen ve o çenedeki gamze bir günah kadar çekicisiniz! Ben o yasak meyveye ulaşmak isteyen Havva gibi hissediyorum.”

 

Bir ayak mesafesi yaklaştı, tepeden bakıyor, baktıkça kalbinin içinde yeşeren filizleri sayıyordu. “Başka?”

 

Boğuk sesle o ateşli kadının içindeki bir kıvılcım çaktı, bir adım geriledi. Konuyuda adamı da bu raddeye kendisi getirmişti. Cesaretin bam teline basıyordu bu gece, sonunu hiç düşünmeden. “Kendimi hissediyorum, kadın olduğumu, seninle konuşurken kendim olduğumu ve hiç çekinmediğimi… Bana ne yapıyorsun?”

 

Asıl sorunun Ruken’in hiçbir şey yapmadan ona ne yaptığı olmalıydı ama hakkını elinden almıştı genç kadın. “Şimdi ben seni öpersem bazı şeylerin dönüşü olmayacak, bunu biliyorsun.” Açılan arayı bir adımda kapattı ama Ruken bir adım daha geriledi.

 

“Biliyorum, kafam daha çok karışacak ama en çok vicdanım.”

 

“Sen onu sevmiyorsun.”

 

“Seviyorum.” Kendine yaklaşan adamdan bir adın daha geriledi. Karanlıkta nereye gittiğini bilemiyordu ama ters istikamete gitmek isteyen ayaklarını geri geri götürüyordu.

 

“Sen aşık değilsin.”

 

Gözlerini yumdu, sıkıca. Çözemiyordu, aradaki farkı bulamıyordu. “Korkuyorum.”

 

“Neden? Ondan başka birine hisler beslemek seni korkutuyor mu?”

 

“O ihanet edilecek bir adam değil, ben bu damgayı yiyemem.”

 

“O senin eski sevgilin.”

 

“Dönünce söz verdiğim. Bu evin dışında bir hayatım var, sen bu evin içinde kalacaksın. Ayrıldığımızda hafızamda her şeyi götüreceğim ve onun yüzüne nasıl bakacağımı bilmiyorum. Bu konuşmanın bile olmamış olması gerekiyordu.”

 

“Ben sana söyleyeyim Ruken,” dedi fısıldadı tepeden, kadının saçları arasına. “Ona baktıkça beni göreceksin, ona dokunamayacak, gülümseyemeyeceksin bile. Sen ondan gideli çok olmuş ama bunu göremiyorsun. Bir kadın iki farklı erkeğin yanında kadın olduğunu hissedemez, senin gibi asil bir kadın bunu yapamaz. Biz bu evde ne yaşarsak yaşayalım, o sende bitti.”

 

Bunu biliyordu, en derinde hissediyordu. Bu evden çıktığında Kenan’ın aşktan başka her şey olacağını tahmin ediyordu. Yaşadığı bu anlarla, anılarla Kenan’a hiçbir şey olmamış gibi bakamayacaktı. “Yokuştan yuvarlanıyor gibiyim, çakılmam an meselsi.”

 

“Tutarım ben, seni.” Bir elini omuzundan sırtına kaydırırken, diğeriyle belini yavaşça tutarak kendine usulca yaklaştırdı. Ruken’in çelişkili kıpırtısına, “Sakin ol,” diyerek karşılık verdi. Başını göğsüne yaslandığı kadının siyah saçlarına dudaklarını bastırıp, bedenini kendine sımsıkı sardı. “Senin karışık dünyandan faydalanacak biri değilim ben, sen kendini anladığın gün ben yanında olacağım.”

 

“Bu bile doğru değil.” Ruken doğru bulmadığı yeri benimsiyordu, elleri ondan izinsiz hareket ederek adamın sırtına dolanıyordu.

 

“Doğru dediğin şeyi üç yanlış bitirir, yok sayar. Kendini bu kadar hırpalama, hayat üç yanlış bir doğrudan ibaret. Üç yanlıştan birincisi buydu, ikincisi koltukta beraber uyuyacağız, üçüncüsü birlikte uyanacağız hâliyle birde doğrumuz olacak o da içimizden gelen olacak.”

 

Eğilip kolunu Ruken’in dizlerinin altından geçirdi, ayakları yerden kesilen kadının kendine çaresizce sokulmasına alan açtı. Karanlık odada arkasındaki koktuğa döndü. Ruken’i göğsünün üzerine yatırıp kenarda duran ince örtüyü üzerlerine çekti. Tek kelime etmeden geçen bir yarım saatin Ruken’i uykuya çağırmasını fırsat bildi. Uçları kahverengi olan ve saçında en sevdiği alan olan yeri parmaklarının arasına alarak okşadı. Doğrular veya yanlışlar onun umurunda bile değildi ama Ruken için durum farklıydı. Yan dönerek Ruken’i koltuğa bırakırken kadının kendine gelişine gülümsedi. Ruken fark edemeyecek kadar derin bir uykudaydı, Oğuzhan onu alnından öperken…

 

Ama Ruken biliyordu uykuya dalmadan hemen önce, Kenan içinde son buluyordu… Bu sonun başlangıcı dahi valizlerini açmadan yola çıkmaya hazırlanıyordu. Gelecek yeni sonların başlangıcınaysa hazır değildi.

 

 

 

 

 

İstanbul…

 

 

 

 

“Seninle konuşuyor mu?” diye sordu Hilal. Telefonun diğer ucunda Aslı vardı.

 

“Hayır, kuzen tek kelime etmiyor. Bende anlamış değilim. Sürekli somurtkan, kafası karışık ve her şeyden sıkılıyor.”

 

Koltuğunu ters çevirdi Hilal. “Günlerdir bize uğramıyor, ikizleri görmeden duramayan amcaları biz uğramıyor. Sorduğumda canım sıkkın evdeyim şuradayım, diyerek geçiştiriyor. Ruken’in gidişiyle ilgisi var bunun ama bunu da anlamış değilim. Sanki ilk kez ayrılıyorlar.”

 

“Belki canına tak demiştir, bilemeyiz. Konuşması gerekiyor. Abisi sorsun belki erkek erkeğe konuşmak iyi gelir.”

 

“Kemal de konuşmaya çalıştı ama tık yok. Gitsen baksan şimdi odasında tüm gemileri batmış armatör gibi düşünüyordur. On sene sonra bu kadar kıymetli mi oldu Ruken? Bırakıp giderken arkasına bile bakmıyordu.”

 

Soluğunu bıraktı Aslı, kafenin içini turladı bakışları. “Sende hâlâ benim kadar kızgınsın.”

 

“Tabii ki kızgınım ama karışmadık öyle değil mi?”

 

“Karışmalı mıydık Hilal? Hata mı ettik?”

 

“Sen hata yaptığımızı düşünüyor musun?”

 

“Hayır, ama bilemiyorum içimden bir ses işler çok karışacak diyor.”

 

“Al bendende o kadar. Altında kalmasalar bari, Karahan zaten ayrı sorun. Kenan onu mu dert ediyor sence?”

 

“Kenan Karahan’ı tırnağı kadar takmıyor, sanmam.”

 

“Bak ne diyorum.”

 

“Ne?”

 

“Bu gece sen ben ve Kenan dışarı mı çıksak? Biraz zorlarsak derdini anlarız. Yani umarım, konuşamayacak kadar büyük sorunu ne olabilir meraktan ölüyorum, Aslı.”

 

“Bizi yanında ister mi? Takip edebiliriz ama değil mi?”

 

Hilal kıkırdadı. “O iş bende, şirketten çıkarken  nereye diye sorarım. Sen hazırlan.”

 

Aslı karşıdan yaklaşan adama baktı. “Senin dünyadan haberin yok, Kenan burada. Atla gel şurada kıstıralım.”

 

Hilal ayağa fırlayıp çantasını aldı. “Yarım saat idare et, uçuyorum.”

 

Aslı telefonu kapatıp masaya bırakırken, Kenan karşısına geçip oturmuştu. Gözlerinin altı çökmüştü, yapılı saçlarını karmakarışık hale getirdiği belli oluyordu. “Garson lazım mı?”

 

“Bize Kenan lazım, en neşelisinden; ne oldu sana?”

 

Gömleğinin üst düğmelerini açıp arkasına yaslandı. “Sıkılıyorum. Gece hayatıda tat vermiyor artık.”

 

“Hım, Ruken’le konuşuyor musunuz?”

 

Yeşil gözlerini ablasına kaldırıp başını yana yatırdı. “İki üç günde bir konuşuyoruz, nerede olduğunu bilmiyorum, soramıyorum çünkü benim telefonumun dinlenme olasılığı var. Havadan sudan muhabbet ediyoruz.”

 

“Tedbir koydursana telefonuna, o kadar zor değil.”

 

Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. “Abla ben açım, bana bir şeyler göndersene.”

 

Aslı ayağa kalkıp telefonunu avuçlarına aldı. “En sevdiğinden geliyor, solmuşsun zaten hepsini yiyeceksin.”

 

“Çok değil, küçük olsun iştahım yok.”

 

“Sus, Kenan! Yenecek bitti.” Aslı uzaklaşırken hayattan bıkma noktasında olan adam, masadaki boşluğu izliyordu. Bir grup şen kadın sesiyle dağıldı düşünceleri. Başını kaldırmadan sesin geldiği yöne bakışlarını çevirdi. Hazal bir grup kız arkadaşıyla kafeye girmişti.

 

Bakışlarını çekerek görmemiş gibi yapmaya çalıştı. Hanımların onu gördüğüne şüphe yoktu. Kaçmak çare değildi, kaçamıyordu. Görmemek de değildi, bir şekilde karşısına çıkıyordu. Aynı şehirde aynı alanı paylaşmanın acısını yaşıyordu. Hazal her yerdeydi. Düşüncelerinde, hayallerinde ve rüyalarında dolanıyordu, Kenan azap içinde yanıyordu.

 

Telefonuna uzandı, Ruken’i aramalıydı onun sesini duymalıydı. Bur kaç çalıştan sonra açıldı telefon.

 

“Efendim,” diyordu yalın ses.

 

“Sen eskiden canım derdin, hiç degilse tatlı tatlı Kenan derdin ne oldu o güzel sese?” Telefonun diğer ucundan kederli bir soluğun geldiğini hissetti.

 

“Sen hâlâ benim canımsın, hep öyle kalacaksın Kenan. Neyin var?”

 

“Bilmiyorum Ruken, ben hiç iyi değilim. Seni görmem gerekiyor, hem de çok acil.”

 

Birkaç saniye ses alamadı Kenan. “Kapatmam gerekiyor, işimi yarıda kestim. Bu gece beni bekle, arayacağım seni.”

 

Telefondaki konuşmaları şifreli gibiydi, Kenan anlıyordu. “Bekleyeceğim.” Telefonu kapatıp masaya bıraktı. Yan masaya hiç bakmıyordu. Yemeği yanına ulaştığında Aslı da yeni gelen tanıdıkları olduğu masaya yürümüştü. Telefonuda Efşan’ın adını görünce hemen açtı.

 

“Kenan, bu gece benim evime bir uğrar mısın? Vedat’ın sana iş teklifi olacak yüz yüze görüşmemiz gerek, bu gece!”

 

Efşan’ın telefonun dinlenmiyor olduğunu biliyordu Kenan. Ruken’in bu gece vurgusunu hissetti. “Birkaç saate uğrarım, Vedat abi bahsetmişti.”

 

“Güzel, bekliyorum.”

 

Kapanan telefona bakıp dudaklarını sağa sola kıvırdı. Anlaşılan Efşan’ın telefonundan yapılacaktı görüşme. Yarın ilk işi Ruken neredeyse oraya gitmek olacaktı.

 

Masaya bir çanta bırakılınca başını kaldırması ve göz devirmesi aynı anda gerçekleşti. “Yenge?”

 

“Yengesinin bir tanesi, bende seni şirkette arıyorum ama sen buradan çıkıyorsun!” Karşısındaki sandalyeye kuruldu. Aslı da geçip Hilal’in yanına oturdu. Kenan her ikisine bakmaktan vazgeçip tavuğundan bir parça aldı.

 

“Derdiniz ne, anlamıyorum sanmayın beni siz yetiştirdiniz.”

 

“Tam olarak yetiştirememişiz,” dedi Aslı. “Yoksa bir derdin olduğunda bunu bize anlatmanın doğru olduğunu da bilirdin.”

 

“Haklı,” dedi Hilal. “Sendeki durum bizim gözümden kaçmıyor, Kenan ama bizi üzüyor bu senin gözünden kaçıyor. Sen bizim küçük kardeşimiz değil misin?”

 

Birkaç kişinin daha kafeye gürültüyle girmesine Aslı göz devirdi. Kalabalık olmak zorunda değillerdi şimdi ama bu akşamı bulmuşlardı. Kenan’a geri döndü ama o hiç ablalarını takıyor gibi değildi. Gelen, genç ve hoş adamların Hazal’ın olduğu masaya yaklaşıp kızların arasına karışmasını izledi. Hilal ve Aslı da onu izliyordu.

 

“Kenan!” dedi Hilal.

 

“Evet,” derken ablası ve yengesine döndü. “İyiyim ben.” Gözü yine yan masaya kaydı. Esmer bir adamın Hazal’ın yanına oturmasını kıskançlık içinde seyrediyordu. Hazal’ın ise bundan hoşnut olmadığını yine görebiliyordu.

 

Hilal ve Aslı kaşlarını çatarak birbirlerine baktı, ardından her ikisinin de gözleri Kenan’ı buldu. Anlam vermeye çalışıyorlardı.

 

Yan masada Hazal, Kenan’a bakmamak, hiç görmemiş gibi yapmak için üstün çaba harcıyordu ama yanındaki adamla nereye baksa kime gülümsese bilemiyordu. Hayırdan anlamayan Sinan’ın kendine olan ilgisi canını sıkıyordu, her seferinde hayır diyor ama Sinan bunu anlamak istemiyordu. Sinan, Hazal’ın istediği türde bir adam değildi.

 

“Biraz uzak oturursan sevineceğim,” dedi Hazal. Sinan onu duymazdan gelerek sandalyesini biraz daha yaklaştırdı. “Böyle mi?” diyerek gülümsedi Sinan. Hazal sinirle dişlerini sıkıp, koktuğunu kaydırdı.

 

Kenan bunları görüyordu, birazda duyuyor olmalıydı. Buraya bu gece gelmemeliydi ama arkadaşları burayı çok seviyordu ve her geldiğinde Kenan ile karşılaşacak değildi, düşüncesi onu buraya sürüklemişti.

 

 

“Kenan!” dedi Aslı. Kenan öfkeyle ablasına döndü. “Ne abla?”

 

“Neden oraya bakıyorsun?” Aslı kısık bir tonda eğilerek fısıldamıştı.

 

Kenan çatalını sertçe bıraktı. “Ne mi var? Madem siz benim ablamsınız tamam, söylüyorum. Başka bir kadın var! Ruken’den ileri başka bir kadın var, oldu mu?” Fısıltılı feryadı iki kadını da yerine mıh gibi çaktı. Ama Kenan rahatlamış haliyle arkasına yaslanıp başını yan masaya çevirdi. Hilal ve Aslı da öyle.

 

“O masada…” dedi Hilal, mırıldanarak.

 

Kenan yerinden kalkıp yan masaya yürüdüğünde Aslı ve Hilal de yürekleri ağzında ayağa fırladı. Elini kızıl saçlara uzatan adamın parmaklarını tek tek kıracaktı. Kenan’ı tepelerinde bulan insanlar bir an gürültüyü kesti, Hazal’ın gözleri sonuna kadar açıldı. Sinan, tepesinde bekleyen adama kaldırdı başını.

 

“Ne vardı?”

 

Yakasından tutuğu adamı masadan çekerek kaldırdı. Tüm masa ayağa kalkmıştı, aralıklarla kendi halinde oturan insanlar dahi durmuş onlara dönmüştü.

 

“Kenan!” İlk bağıran Hazal olmuştu ama geç kalmıştı. Kenan başını Sinan’ın alnına şiddetle geçirmişti. Sinan yere düşerken Hazal geriye çekilmişti, arkadaşları çığlıkla Sinan’ın yanına koşarken içlerinden genç bir adam Kenan’ın üzerine yürüyordu ki, Aslı önüne geçti, güvelik de etraflarını sarmıştı o an.

 

“Yavaş!”

 

“Buranın sahibi siz değil misiniz? Bu adamın bu yaptığı doğru değil, onu dışarı atmanız gerekiyor ama siz durmuş bana yavaş diyorsunuz.”

 

“Burası aynı zamanda onun da mekanı, isterse o sizi atabilir. Biraz sakin!” dedi Aslı.

 

Hilal, Kenan’ın koluna sımsıkı sarılmıştı. Onu bırakmak istemiyordu ama Kenan hırsını almış değildi. Ayağa kalkan Sinan, başını tutarken öfkeden delirmek üzereydi ama sordu. “Senin sorunun ne?”

 

“Canım sana kafa atmak istedi.” Bir adım daha attı, Hilal engel olamadı ama Aslı önüne geçeceği anda Hazal girdi araya. “Yeter!” dedi usul bir tonda.

 

Tüm arkadaşları, Hilal ve Aslı da dahil sessizliğe büründü. Hazal ve Kenan arasında dokunan bakışların sessizliğini Hazal’ın topuk sesleri böldü. Masadan çantasını alan kadının, arkasına bile bakmadan kafeden çıkışını izlediler. Bir tane arkadaşı bile Hazal’ın ardından gitmediğini görünce Hilal, Kenan’ı bırakıp Hazal’ın peşinden kafeden çıktı.

 

“O benim!” diyerek parmağını Kenan’a uzatan Sinan’a uçacak olan Kenan’ı Aslı durdurdu. “Lütfen herkes çıksın, kötü bir gece oldu, üzgünüm.” Hareket etmek isteyen güvenliğe elini kaldırıp yaklaşmayın dedi Aslı.

 

“Seni bir daha ona dokunurken görürsem, kim kimin izah ederim.”

 

Hazal’ın kız arkadaşlarının açık ağızları kapanmıyordu ve muhtemelen bir daha hiç kapanmayacaktı. Kafe boşalırken geriye kendi hâlinde olanlar kalmıştı. Kalktığı sandalyeye sertçe geri oturdu Kenan. Aslı ortada gidenlere ve Kenan’a bakıp içinden nasıl çıkılacak diye düşündüğü olayı aklından süzüyordu. Hilal, Hazal’ın ardından gitmişti muhtemelen dışarda olmalıydılar ki, Hilal geri dönmemişti.

 

“Sorma artık, bu cevap olsun! Abla ben ne yapacagım şimdi?” Yanına oturan Aslı’ya döndü.

 

“Yapacak bir şey yok, neyse o diyeceğiz. Ruken’le hemen konuşacaksın ama Kenan…”

 

Kenan’ın gözlerini hüzün kapladı. “Ama deme, ne olur deme. Bilmiyorum, aklım karmakarışık; ben kendimi çözemiyorum.”

 

Aslı çözüyordu oysa, görüyordu. Hazal’a koşan Kenan’ın kalbiydi. “Kenan, siz Ruken’le bunu yıllar önce konuştunuz ve kararlarınıza saygı duyacağınızı anlattınız birbirinize. Bunun şimdi oluyor olması kafanı karıştıran. Siz ayrılalı beş koca sene oldu. Hayatlarınıza birinin girmemiş olması, yine girmeyecek anlamına gelmiyor.”

 

“Ama ben ona söz verdim, döndüğünde tekrar birlikte olacaktık. Anlaşıyorduk, anlaşacaktık. Abla ben çok rezil bir adamım, bunları yaşıyor olduğuma inanamıyorum!”

 

“Kalbin bir başkasına koşarken, Ruken seni ne yapsın Kenan?”

 

 

 

 

Kapıdan çıkar çıkmaz arabasını bekleyen kızın kolundan tutup kendine çevirmişti. Mavi gözleri nemliydi ama asil bedeni titriyordu Hazal’ın.

 

“Hilal, lütfen. Konuşmak istemiyorum, bu çok yanlıştı.” Kolunu hafifçe çekip kendini kurtarmıştı Hilal’den.

 

“Yanlış olan bir şey yok, Hazal. Olabilir, Kenan biraz deli doludur. Yaşanmamış olsa iyiydi ama oldu. Ama şimdi gitme, lütfen.”

 

Arabasını getiren vale anahtarı uzatıyordu Hazal’a. “Gitmeliyim, onu görmek istemiyorum. Herkesin diline düşeceğim şimdi.”

 

Anahtarı Hilal, valeye geri uzatırken Hazal bunu görmedi. Eliyle saçlarını geriye itiyordu. Valeye işaret edip gitmesini söyledi. Anahtarı alan genç çocuk arabayı birkaç saniyede ortadan tekrar kaldırdı.

 

“Hayır, benimle geliyorsun ama biraz yürüyelim önce, arkadaşların birazdan çıkar.” Hazal’ın koluna girip yürüttü onu. “Ben, biz bilmiyorduk çok şaşırdık.”

 

Hazal durup Hilal’e döndü. Ne kadar rahat konuşuyordu, çok normal bir şeymiş gibi. Kendini suçlu hatta adi bir kadın, halasının annesine uygun gördüğü o sürtük sözlerine yakın hissediyordu oysa ama Hilal, sorunu kavramamış gibiydi. “Sen iyi misin, Kenan Ruken’in sevgilisi ve yarın tüm camia bizi konuşacak, ben ikinci kadın, onların arasına giren kadın olacağım.”

 

Hazal’ın bilmediği gerçeklerin söz sahibi olmadığını kavrayan Hilal, burukça gülümsedi. “Bunları düşünme, vardır bir hikmeti ayrıca seni kimse konuşamaz, Aslı o işi halleder.” Kalabalığın kafeden çıkışını görünce Hazal’ı kenara çekerek onların gidiyor olduğunu söyledi. Hepsi tek tek ayrıldığında tekrar koluna girdi.

 

“Şimdi gidiyoruz ve Kenan’la konuşuyoruz.”

 

“Hayır, onunla konuşacak hiçbir şeyim yok. Ona söyledim ben..”

 

“Tamam, canım. Birde bize söylersin. İtiraz yok. Ben Kenan’ın yengesi olabilirim ama doğuşunu bile bilirim. Bizler sana senin adına zarar verecek insanlar değiliz.”

 

Hilal çok tatlı konuşuyordu be Hazal kendini ona inanırken buluyordu. Sesinde, o mavi bakışlarında sevgi ve merhamet vardı kadının. “Gerçekten onunla konuşmak istemiyorum.”

 

Hilal, kadının koluna girdi. “O zaman bizimle konuşursun. Kenan’ı göndeririz, hem senin ne acayip arkadaşların var, birisi de Hazal nereye diye sormadı.”

 

Hazal’ın düşünceleri dağılıp, yön değiştirirken kendini kafenin kapısından girerken buldu. Hilal’in arkadaşların sorusuna verecek cevabı yoktu. İçine taş gibi oturmuştu ama sözler. Gerçekten de ‘Hazal nereye?’ diyecek kimsesi yoktu.

 

Kapının girişinde olan ilk masaya oturdular. Hazal başını çevirip bakamıyordu, neden geri döndüğünü bile anlamamıştı. Hilal sinsi bir gülüşle elini kaldırdırırken Aslı ile göz göze geldiler. İki kuzen birbirine aynı gülüşü fırlatırken, “İki tane çay,” dedi Hilal. Aslı sinsi gülüşüyle başını aşağı yukarı salladı. Yengesinin sesini işiten Kenan, başını çevirir çevirmez uzaktaki kızıl saçları seçmişti. Yerinden hızla kalkarken Aslı onu durdurmadı. Garsona, “Çaylar dört olsun,” diye seslendi ve Kenan’ın ardından ilerledi.

 

Hazal’ın yanına oturan Kenan bedenini ona çevirdi. “Sana inanamıyorum Hazal!”

 

Yüzünü yana çevirip ekşitti. Sözde yakışıklı bir adamdı, karizmatik ve çekiciydi ama içinden bambaşka biri çıkmıştı. “Asık ben sana inanamıyorum, durduk yere hem de hiçbir şey yokken ortalığı birbirine kattın bu da yetmedi yarın herkes beni konuşacak.”

 

“Durduk yere mi?” diyen adamın kaşları birleşmişti.

 

O esnada Hilal, yanındaki Aslı’ya döndü. “Kocanın gücünü kullan da haber yapmasınlar.”

 

“Hemen de kocam, burada bir duayen var Hilal, ben Aslı Demirkan’ım.”

 

Hilal gülümsedi. “İyi tamam, kızma.”

 

Aslı telefonunu alıp mesaj yağmuruna başlarken kulağı karşısındaki ikilideydi. Hilal de yüzünü eline vermiş izliyordu.

 

“Durduk yere tabii ki,” dedi Hazal. “Ben sana demedim mi kaç diye. Senin yaptığına bak!”

 

“Saçlarına dokunuyordu.” Hırslı sözleri, Hazal’ı da hırsa getirdi. “Sana ne, sana ne!”

 

“Sevgilin miydi?” dedi, Kenan, olmamasını umut ederek çünkü kadın çok sert bakıyordu.

 

“Öyle veya değildi, bunları yapman gerekmiyordu. Hem senin bu tavrın nedir ben seni anlamakta zorluk çekiyorum.”

 

Kenan kendini anlamakta zorluk çekiyordu, Hazal’ın onu anlamaması normaldi. Ne diyeceğini biliyor olsa da şimdilik diyeceği hiçbir sözü yoktu.

 

“Ya siz ne güzel anlaşıyorsunuz,” dedi Hilal. “Değil mi, Aslı?”

 

Aslı telefondan başını kaldırıp gülümsedi. “Çok bekledik bu anlaşmayı, bence de sevgili kuzenim.”

 

“Siz kuzen misiniz?” Hazal’ın şaşkınlıkla aralanan gözleri ikisi üzerindeydi. Eski ve uzun bir hikayesi onlarınki. Hilal gülümsedi. “Karışık, bir gün anlatırız. Siz… size ne oldu da bu hâle geldiniz bize onu anlatın?”

 

O kadar doğal davranıyordular ki, Kenan kendini rahatsız hissediyordu. Ruken hiç yokmuş gibiydi ablaları. Onların aklında dönen tilkilerin kuyrukları bile birbirine değmezdi, neden şaşırıyordu? Yerinden kalktı, Efşan’a gitmeliydi. Gidip Ruken’le konuşmalıydı. Hayatında yapacağı en zor konuşma olsa bile…

 

“Nereye?” diye soran Aslı’ya baktı. “Bulmam gereken birinin izine.” Hazal’a döndü. “Çok ciddiyim, Hazal; bir dahaki sefere kafasını eline veririm.”

 

Arkasını dönerek uzaklaşan, kapıdan hızla çıkan adamın gidişini izledi. “Deli mi bu?”

 

Telefonu masaya şak diye bırakan Aslı, Hazal’a döndürdü yeşil gözlerini. “Karadeniz çocuğu aşık olunca böyle manyak oluyor.”

 

Kime aşıktı? Hazal bunu soramadı başka soruda soramadı. İçinden geldiği gibi kızların sorularını yanıtladı ve kafeden ayrılırken rahatladığını hissediyordu.