Ekim 5, 2020

17. Bu Son Randevumuz

ile payelll

 

İstanbul…

 

 

Uçaktan inmişlerdi, tuzlu havayı ciğerlerine çekerken onu izliyordu. Gideceğini bile bile izlemek acıdan başka neydi? Hava karamış, akşamın sıcaklığı henüz dinlemişti. Protokol çıkışında kendileri için gelmiş araçlara bakıyorlardı. Ruken, Mutlu ve Cihan’ı görünce gülümsemiş, Oğuzhan’a dönmüştü.

 

“Eve mi gideceksin?” diye sordu, nerede oturduğunu bile sormamıştı. Bulması beş dakikasını almazdı, güvenmişti bu düşüncesine.

 

“Evet, sen?”

 

“AZA’ya gideceğim, ailem, dostlarım beni orada bekliyor.”

 

“O da orada mı?” Sorusunu sorarken kadının yüzünü inceliyordu. “Hayır, Kenan’la daha sonra buluşup konuşacağız. Artık biraz mesafe koymamız gerekiyor. Hazal’ın beni yok yere kıskanmasını istemiyorum. Sen de rahat ol, lütfen.”

 

Oğuzhan başını salladı, son öpücüğünü uçak havadayken almıştı ama istiyordu. Özleyecekti, kendi seçtiği yolda neler olacağını bilmiyordu belki ama güzel olacağına inanıyordu.

 

“Bende eve gidip, hayatımın kadınlarına sarılayım. Bu gece Leyla beni uyutmayacak.”

 

“Sadece Leyla mı, beni düşünmeyecek misin?”

 

Küçük ağzı, tatlı diliyle ne dese içine işliyor, daha fazla alana sahip oluyordu Ruken. Kadının tatlı dili onu kandırıyordu. Elini uzatıp yanağına yasladığında Ruken gözlerini kapattı. Batışından haz aldığı sakalların boş olan yüzünde hissedince içini çekti. Sıcak temasa bıraktı kendini, vazgeçilmezdi o. Kulağına fısıldanan sözlerle kalbi daha hızlı attı.

 

“Ayrı kalacağımız her an seni düşüneceğim.” Öperek ayrıldı, zorladı kendini buna, elinden tutup ‘Bende seninle geliyorum ya da benimle geliyorsun,” demek istiyordu ama mecburi bir yola girmişlerdi. Sevgi dolu kahve gözlere gülümsedi. “Hadi git.”

 

“Ararım seni.”

 

Başını salladı Oğuzhan, Ruken arkasını dönerek uzaklaşırken onun arabasına binişini izledi. Kapısı kapanırken, araç uzaklaşırken de ayrılmadı oradan. “Sen arayacaksın da ben açacak mıyım, ah Ruken ah.”

 

Arabasına binip şoföre, “Ortaköy, AZA kafeye,” deyip ceketini çıkartıp kenara fırlattı. Kravatını söker gibi ayırıp aracın içine savurdu. Kapı koluna dayadığı dirseğiyle yol boyu düşündü ama içinden çıkamadı. Şimdiden acısı oturmuştu içine.

 

 

 

 

Cam kapıyı iterek içeri girdiğinde karşında ilk gördüğü abisiydi. Kollarını açmış, kanatlarının altına çağırıyordu. Gülüşü ahenk kazanmıştı. Koşarak Karahan’ın kollarına girdiğinde ayakları yerden kesildi. Kollarını sıkıca doladı, “Seni çok özledim,” diyen abisinin özlem yükümlü sesiyle gözleri doldu. Yıllar önce gitmediğine bir kez daha memnundu.

 

Etrafındaki kalabalığın sesine başını kaldırıp baktığında babasının onu çağıran kollarına koşmak için ayrıldı abisinden. “Baba, en çok seni özledim, yemin ederim.” Babası kızımı göğsüne sararken ağlamak istedi. Sevdiği kadından kalan en küçük emanetti Ruken. “Baban da seni özledi.” Saçlarına öpücükler kondurup bıraktı kızını. Sırada bekleyen onlarca insan vardı.

 

Ablalarına iki kolunu açıp gülümsedi. “Siz beni özlemediniz mi?” dediğinde Hare, Duru ve Nil aynı anda sarıldı. Bacaklarının etrafını saran çocukların sesiyle mutluluğun aileden ibaret olduğuna bir kez daha şahit oldu.

 

Ablalarını bırakıp yere eğildiğinde Hare dolan gözlerini kuruluyordu. Ruken’in gözünden kaçmamıştı. Ama yanağını okşayan küçük Masal’a kaydı gözleri. Hare’nin küçük kızına, “Teyzem…” diyerek sardı küçük kızı. Üç yaşındaydı henüz, babası ile annesinin ortak yapımı olduğu o kadar belliydi ki, ona bakarken gülümsedi.

 

Yeğenlerine tekrar tekrar sarılıp ayağa kalktı. “Abla sen yine mi hamilesin?” derken Hare’ye bakıyordu. Fatih kahkaha attı, küçük kız kardeşine sarıldı. “Bu kes erkek olacakmış, taktı.”

 

Hare ağlarken gülümsedi. Çok çocuk seviyordu, suç muydu? “Evet.”

 

Ruken Ellerini havaya açtı. “Allah’ım onuncu yeğenim geliyor,” diyerek bir daha sarıldı ablasına.

 

“Bize de kalsın.” Aslı, Ruken’i kopardı ablasından. Ruken, Aslı’ya çok tatlı gülümsedi. “Abla, seni andım durdum bilemezsin.”

 

Aslı şen sesiyle kollarını açtı. “Biliyorum, adımı mıh gibi kazıdım dünyaya. Gel buraya kızım, çok özledim.”

 

“Ya ben?” dedi Nazlı, bir anne şefkatiyle bakıp sarıldı. “Bir daha bu kadar uzağa gitme. Çok aranıyorsun.”

 

“Nazlı abla, annemi özler gibi özledim seni.” Ayrılıp yengesinin dolan gözlerine gülümsedi.

 

Tüm ailesine, dostlarına sarılıp hasretini dindirdi. Masada abisinin yanına oturup, kolunun altına girdi. Kimse ona nerede olduğunu, neler yaptığını sormuyordu. Sorulmayacağı gerçeğinin hepsi farkındaydı. Ruken hepsinin ağızından geçen iki ayı dinliyordu. Kendisinin neler yaptığı her daim sır kalacaktı, kim bilebilirdi ki…

 

Saat geceyi vurmaya yakındı ama herkes o kadar neşeliydi ki, evine gidesi ilk defa gelmiyordu. Abisine de gidebilirdi ama onu da canı istemiyordu. Camlarla kaplı kafenin ön cephesinden dışarı göz attı. Telefonuna tek bir bildirim bile düşmemişti. Eline alıp tekrar baktı ama ekran boştu. Bakışları işlek caddeye çevrildi. İstanbul her zaman kalabalıktı ama Ruken’in içi yapayalnızdı.

 

 

Caddenin karışısındaki binanın duvarına omzunu vermiş, ayağını üst üste bırakmış, elleri cebinde, başı duvara dayalı Oğuzhan kendisini arayan kadını izliyordu. O kocaman ailenin içinde tek başına oturuyordu Ruken ve bu Oğuzhan’ı olduğundan daha acınası bir hâle getiriyordu. Doğrulup kafeye son kez göz attı.

 

“Bende o ailenin içine tepeden inip, en kıdemli damat olmazsam…” diye mırıldanıp son nefesini verene kadar seveceği kadına kederle bakıp ayrıldı oradan.

 

O ayrılırken ailenin de ayaklanmasıyla abisine döndü. “Yarın seninle biraz konuşalım mı?”

 

Karahan kaşlarını çatıp, kardeşinin neler diyeceğini yüzünden okumak istedi. “Ne hakkında?”

 

Ruken uzanıp abisine öpücük kondurdu. “İyi bir şey. Yarın geleceğim, konuşuruz.” Karahan’ı soru işaretleriyle bırakıp arabasına bindi. Evini çok özlemişti, Cihan’ın şifreyi girmesini izleyip bahçeye adım atınca gülümsedi. Bıraktığı kadar bakımlıydı evi. Mutlu’nun ana kapıyı açıp, “İyi geceler,” dilemesiyle kapısını kapattı. Salona geçip ışıkları açtı. Çantasını koltuğa bırakıp mırıldandı.

 

“Selam yalnızlık, ben geldim.” Bir şarkı sözü kadar acınası hissetti kendini. Kendi evim kendi hayatım diyerek ayak direttiği alışkanlıklarına hoş gelmişti, çok hoş…

 

 

 

 

Işıklarının bahçeye bile yettiği evine bakınca gülümsedi. Kapının hızla açılıp kızının çığlık çığlığa kendine koşmasını dizini yere verip izledi. Kalbinin bir köşesi doluyordu, kızı dünyalara bedeldi. Küçücük bedenin, minik kolların boynuna dolanıp, küçük dudaklarla öpücükler bırakmasına kahkaha attı.

 

“Baba,” diyordu, başka bir şey diyemiyordu, Leyla. “Bir tanem,” diyerek sardı kızını. Hasretle kokusunu içine çekip ayağa kalktı. Yanına gelen, özlemle gülümseyen annesini kolunun altına çekerek alın kenarından öptü. “Annem…”

 

“Hoş geldin, oğlum. Bu kez çok uzundu, çok özledik.”

 

“Bende… Geldim…”

 

Üzerini değiştirip, salondaki koltukta kucağında kızıyla oturuyordu. Evinin cam duvarlarından İstanbul’u izliyordu. Ara sıra gözü çaprazındaki, bir alt sokaktaki eve kayıyordu. Tüm ışıkları kapalı evin sahibi uyumuş olmalıydı.

 

Leyla da uyuyordu, babasının kucağında uykuya dalmamak için direnmiş ama kaybetmişti. “Sabah yine gitme,” diyerek uykuya dalan kızının sözleri yüreğine dert olacak türdendi. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Annesi odasına çekilmişti. Kızını kucaklayıp yatağına götürdü ama ayrılmadı. Yanına uzanarak mis kokan saçlarını okşadı. Dakikalarca rüyasını anlatmıştı, annesini gördüğünü sandığı rüyasını. O, anlatmış, Oğuzhan içi giderek dinlemişti.

 

Odasına geçtiğinde üç tarafı camla kaplı duvarlara bakındı. Muhteşem bir görüntüydü ama keyif vermiyordu. Boş yatağına dönüp baktı, rahat görünüyordu ama huzursuz edici de bir yanı vardı. Ruken yoktu, alıştığı kadının varlığı, kokusu ve o bitmeyen gülüşleri, hiç susmayan küçük dudakları… Konuşurken onu içine alan o tatlı sesi ve cilveli sözleri. Ruken konuşunca kendini ona teslim olmuş gibi hissediyordu. Her şeyiyle ona teslim olmuş…

 

Yatağın hemen başucundaki düğmeye dokundu, tüm duvarları kaplayan perdeler aynı anda inerek ışıkları sıfıra indirdi. Uyuması gerekiyordu ama artık bunu nasıl başaracak bilmiyordu.

 

Uyumakta çok başarılı olmadığı bir sabaha yanında Ruken olmadan uyanmıştı. Yatağın boş tarafı eziyetin en çetin örneğiydi. Kapının aralandığı anda başını çevirdi. Leyla tüm şirinliğiyle zıplayarak yatağa çıkarken Oğuzhan da perdelerin düğmesine dokundu. Güneş alabildiğine odaya dolarken az olan uykusundan sıyrıldı.

 

“Baba,” diyerek babasının karnına oturdu. Ellerini başının atında birleştirip kızının sevimli yüzüne gülümsedi. “Babacığım?”

 

“Bugün seninle dışarı çıkalım mı?”

 

“Çıkalım, nereye gidelim?”

 

“Bebek istiyorum, bana bebek alır mısın?”

 

Onlarca bebeği olan bir kız çocuğunun neden başka bir bebek daha istiyor olduğunu düşündü ama pek anlam veremedi. “Babacığım, senin kaç tane bebeğin var?”

 

Leyla heyecanla anlatmaya başladı. “Geçen gün saydım tam yüz elli tane.”

 

“Vay canına!” Cidden şaşırmıştı. “Yüz elli birinci bebeği neden istiyorsun peki?”

 

Küçük kız omuzunu silkerek, “Onların hepsi sarışın bebek, ben siyah saçlı bebek istiyorum.”

 

Gözlerini hüsranla kapatıp açarken, kızını yatağa oturttu. Yattığı yerden doğrulup kızına baktı. “Yüz elli birinci bebeği almayacağız ama seninle dışarı çıkarız, gezeriz, parka gideriz. Birlikte yemek yeriz akşama kadar dolaşırız, olur mu?”

 

“Ama neden?” Leyla’nın dudakları bükülmüştü. “Bana bir bebek almayacak mısın? Paran mı bitti yoksa?”

 

Oğuzhan kendini tutamayıp gülümsedi. “Hayır, bana neden esmer bebek istediğini söyler misin?”

 

“Ben annemi sarışın bebeklerim gibi düşünmüştüm. Babaannem bir kez öyle demişti. Saçlarım annemin saçlarına benziyormuş.”

 

Annesinin böyle bir şey söylediğini ilk kez duyuyordu. Asla annesini anlatmamıştı Oğuzhan, ara sıra, “Benim annem yok mu, baba?” diye soran kızına, “Var ama uzakta, belki bir gün gelir,” gibi sözlerden başka bir şey dememişti.

 

Yüce gönüllü annesi yine iş başındaydı. Kendi babasını kötü anımsatmamış, Leyla’nın annesininden de bir şeyleri anlatmıştı demek. “Sanırım bunu düşüneceğim, yemeğini güzelce yersen belki bir siyah saçlı bebek bulabiliriz sana.”

 

Yatakta zıplamaya başlayan kızına bakıp gülümserken acı çekti. Kendisi babasız büyümüştü, kızı annesiz. Nasıl bir döngüydü bu, acımasızcaydı, en gerçek acımasızlık.

 

 

 

 

 

Değişen alışkanlıklarının ona getirdiği arayışla garip bir sabaha uyandı. Göğsünün üzerinde yatan bir adam yoktu. Nefesini boyun çukurunda aradığı adamın soğuk boşluğuna uyandı.

 

Evin kasvetli bir havaya büründüğü kanısına varıp, çıktı. Rahat ama şık, Ruken Kara giyimine bürünüp aracına binmek üzereyken durdu. Kapının şifresini değişmek istiyordu. Akşam geldiğinde değişme kararı alıp bindi araca.  Kenan’la kahvaltı edecekti, sonrasında abisine gidip Kenan’la tamamen bitirdiklerini anlatacaktı. Akşama kadar kafasının estiği yere uzanıp, en son holdinge uğrayacak, yetkiyi devir alacaktı Rüzgar’dan.

 

AZA’dan içeri girdiğinde Kenan çoktan gelmişti. Ayağa kalkıp gülümseyerek yaklaşmasını bekledi. Ruken önünde durdu ama daha fazla yaklaşmadı. “Nasılsın?”

 

“Çok iyi, sen?” diye yanıtladı Kenan. Ruken’in uzak duruşundaki samimiyeti bile hissediyordu.

 

“Sevindim,” derken yerine geçti Ruken. Karşılıklı oturup birbirlerine gülümsediler. Ruken başını yana yatırıp tebessüm etti. “Bakışların bile değişmiş Kenan, gözlerin parlıyor.”

 

Hazır masaya gelen çayları bırakan garsonun ardından Kenan biraz mahcup bir gülümseme sundu. “Böyle konuşma, eziliyorum.”

 

“Saçmalama, lütfen. Ne ezilmesi? Ben senin adına o kadar mutluyum ki, bunu sana nasıl anlatsam diye düşünüyorum.” Tabağını doldurmaya başladığında devam etti. “Nasıl gidiyor, onu anlat?”

 

“Şimdilik çok iyi, sorun yok. Henüz kimse bilmiyor.”

 

“Neden? Ayıp mı, saklıyorsunuz?”

 

“Gündeme düşecek dedikodulardan korkuyor. Kendisi gerçeği biliyor ama etrafındakilerin tepkisinden aşırı tedirgin.”

 

Kaşlarını çatıp, anlamaya çalışırken Kenan’a döndü. “İnsanlar konuşur ve konuşur, daha sonra da unutur.”

 

“Bilmiyorum, anlamış değilim.”

 

“Beni kıskanıyor, değil mi?”

 

Kenan umutsuzca başını salladı. “Ne desem boş, feci kıskanıyor, biraz da mahcup sanki. Senin hayatına biri girdiğinde daha rahat edecek, buna bende dahilim.”

 

Çayına uzanıp bir yudum aldı ve gerçekleri içine hapsetti. “Beni boş verin, sizi gönülden destekliyorum. Boşuna saklanmayın, ilişkinizi yaşayın, tadını çıkartın.”

 

Hayatına Oğuzhan girmemiş olsa bu masada, bu sözleri diyebilecek miydi, cevap yoktu ama yine de aşırı tepki vermek, düşman olmak gibi eylemleri olmayacaktı.

 

Masanın üzerindeki Kenan’a ait telefonun sesini duyulunca ikisi de bakışlarını indirdi. “Hazal arıyor,” diyerek açtı telefonu. Ruken eski sevgilisi ezeli dostuna bakarken gülümsedi. Gülümsemek istiyordu çünkü Kenan’ın mutlu olmasını istiyordu.

 

“Efendim, canım?” diyen Kenan’a bakarken dudaklarını büküp yine gülümsedi Ruken. Kenan’ı da gülümsetti.

 

“Neredesin? Toplantım iptal oldu, öğlen yemeğine çıkalım mı?” Hazal’ın sesinden akan sevinci, mutluluğu Kenan’ın sözleri alaşağı etti.

 

“AZA’dayım, Ruken’le kahvaltı ediyoruz. Olur, nereden alayım seni?”

 

Ruken göz devirip ardından yüzünü buruşturdu. Kenan, Hazal’ı ona düşman etmeye yeminliydi anlaşılan.

 

“Hazal?” dedi Kenan, telefonda ses kesilmişti.

 

Hazal yüreğine oturan taşın ağırlığıyla, “Tamam, daha sonra yeriz. Bugün olması gerekmiyor. Afiyet olsun.”

 

Kenan suratına kapanan telefona bakıp nefesini saldı. Ruken karışısında gülüyordu. “Siz kadınlara yalan söylesek dert, doğruyu söylesek daha büyük dert.”

 

“Kenan, bize nereden bakarsan bak anlamsızız. Hazal haklı, benim sevgilim eski sevgilisiyle kahvaltı etse… Bak düşünemiyorum bile.”

 

“Ama ona seni anlattım, ne olduğunu biliyor.” Kenan sıkıntıyla bir yudum çay içti.

 

“Ben bir kadınım, saf mısın sen? Hiç sevgili olmasak, arkadaşın bile olsam beni kıskanacaktı. Kadınlar sevdikleri adamın etrafında ne sıfatla olursa olsun başka bir kadın istemez, en azından biz Türk kadınları. Kıskançlık bizden sorulur. Hazal’ı görmeye gideceğim ve sen…” dedi üzülerek. Kenan gözlerinin içine gelecek sözleri bilir gibi hüzünle bakıyordu.

 

“Aramıza mesafe koyacağız. Belki sokakta karşılaşırız, belki bir gece klübünde, belki iş yemeğinde ama artık seninle yemek yemeyeceğim. Bir şeyler içmeyeceğim, sana telefonda günümün nasıl geçtiğini veya nasıl olduğumu anlatmayacağım. Eski sevgili olduk, arkadaş olduk şimdi eski dost olma vakti Kenan.” Gözleri nemli nemli gülümsedi, en az kendi kadar üzülen adama. “Bu son randevumuz, artık nerede karşılaşırsak… Dostluğunu, sevgilim olduğundan daha çok özleyeceğim ama kalbimi dolduran birini hayatıma aldığımda o açık da kapanacak.”

 

“Tarihe gömüleceğiz yani,” derken burukça gülümsedi Kenan.

 

Ruken de şen, küçük bir kahkaha attı. “Yeşilçam kadar kaderimiz varsa bir gün çocuklarımız evlenir. Ama bizim senede bir günümüz bile olmayacak.”

 

“Ah, yapma bu hiç hoş olmazdı. Madem son buluşmamız eski günlerden konuşalım?”

 

“Olur,” dedi Ruken, işaret parmağıyla kafenin arkasına açılan kapıyı işaret etti. “Beni ilk arka tarafta öpmüştün.”

 

“Ne kadar ürkektin, sürekli konuşuyordun. Kenan şöyle Kenan böyle…” Yüzünü elinin içine aldı, gülümseyen kadına minnetle baktı. “Nereden nereye?”

 

“Hayalden gerçeğe Kenan, yine ilk kez bu kafede tartıştık, yine burada barıştık,” dedi Ruken. “Son ayrılığımız yine buradaydı.”

 

“Bitişimiz de burada.”

 

Kollarını masaya yatırıp üst üste bıraktı Ruken. “Kenan, bunlar o kadar özel ve güzel anılar ki, kimsenin bilmesine gerek yok. İnsanlar birden fazla kez aşkı tadabilir ama bu, geçmişin her şeyini bilmeleri gerektiğini göstermiyor. İkimizin kaderinde bu varmış, ne yapmışsak yapmışız bu gelecekteki insanları ilgilendirmiyor. Bırak bunlar bizim yüreğimizde kalsın.”

 

“Kalsın. Seni güzel anacağım hem de çok güzel.”

 

“Bende öyle. Daha tutkulu bir aşk istiyorum, yaşamadığım bir şeyler olmalı. Yapmadığım ama uğruna yapacagım biri. Gitmesine izin vermeyeceğim ve hayattan beklentisi ne olursa olsun beni bırakmayacak bir adam.”

 

“Bunların hiç birini ben veremedim sana, değil mi?” Kenan geçmişin yüzüne tokat gibi çarpılıyor olduğunu hissediyordu. “Ama sende benden vazgeçtin, yapmadığın şeyler var.”

 

“Evet, vermedin ve benim de hatalarım var,” dedi başını sallarken, bakışlarını bir an kaçırdı. “Ne desem kâr eder Kenan? Sende yapmadın, bende. Sonuç olarak olması gerektiği yerdeyiz. Sende sen ol, her ne olursa olsun Hazal’ı bırakma! Aşkın kimde ne zaman ortaya çıkacağı belli olmuyor.”

 

Hazal’ı bırakmak mı? Gitmesine izin vermek mi? Onu görememek mi? Kenan gülümsedi. “O hata bir kez yapılır, ikinciyi yapana aptal denir.”

 

“Güzel, olacak gibisin sen.”

 

 

 

 

 

Gözlüğünü çıkartmadı. Saatler süren kahvaltının tadı ona bir ömür yetecekti. Kenan’ı o kadar çok seviyordu ki, şimdi Arman Holding’in kapısında onun için duruyordu. Yönetim katına çıkana kadar yanından geçtiği, onu tanıyan her insanın, ‘Bunun burada ne işi var,’ bakışlarına aldırmadı hatta gülümsedi. Sevgili rakibini ziyarete geleceği hem de aşk mevzularından, hayal etse fıkra derdi.

 

Sekreterin önünde durduğunda, “Ruken Kara, randevum yok ve Hazal’la görüşmek istiyorum,” diyerek başka söz hakkı bırakmadı. Ruken’i karşısında gören kadın sessizce itaat ederek patronuna bağlandı. Sekreterin kulaklığına bakıp gülümsedi. Kendi yapımı mıydı o? Evet, bizzat Ruken’in ürettiği yakın mesafe kulaklığıydı.

 

Sekreter ayağa kalkıp önden ilerlediğinde Hazal’ın kapısına geldiğinde sekreterden önce içeriden açıldı kapı. Hazal’ın tedirgin mavi gözlerine bakıp gülümsedi Ruken.

 

“Merhaba,” diyerek odaya girdiğinde Hazal’ın daha tedirgin hali gözünden kaçmamıştı. “Ne alırsınız efendim?” diye soran sekretere Ruken, “Türk kahvesi içerim,” diye yanıt verdi.

 

Ruken’in rahat tavrı Hazal’a ecel terleri döktürüyordu. Kapıyı kapatıp, “Hoş geldin, otur lütfen,” diyebildi. Devasa büyük ve görkemli odaya göz atan Ruken kenardaki büyük koltuğa yöneldi. “Karşıma otur lütfen, seninle konuşmaya geldim. Biliyorum, büyük patronsun da masanın ardından bakma bana, sonuçta ödül benim oldu.”

 

Hazal gülümseyen dudaklarını birbirini bastırıp başını salladı. “Çok da mütevaziymişsin, ikidir bol gönüllü davranıyorsun.” Çaprazına oturdu ama hâlâ gergindi.

 

“Sana karşı kullanacak başka bir şeyim yok,” derken sesli küçük bir gülümseme hediye etti kadına. “Dün gece döndüm, sabah Kenan’la birlikteydim.”

 

Kapının açılmasıyla sözler bir süreliğine yutuldu. Hazal ona bakıyordu ama kalbi kan içindeydi. Yüreğine oturmuştu Kenan’ın sözleri. Kaldıramıyordu, yapacağı bir şey yoktu. “Biliyorum, söyledi.”

 

“Bildigini biliyorum. Hazal… Kimseye söyleyemediğim bir gerçeği seninle paylaşacağım aklıma gelmezdi. Ama sen bilsen ben herkes bilmiş kadar rahatlayacağım.”

 

Hazal’ın kalbi duracaktı, kimsenin bilmediği ne olabilirdi ki, kendine diyecekti. “Anlamadım?”

 

“Kenan ve ben diye bir şey yok, bunu biliyorsun. Bunu artık hepimiz kabulleniyoruz, sende kabullen ve beni bir tehdit olarak görmekten vazgeç. Kenan’la bir daha buluşmayı, yemek yemeyi veya bir şeyler paylaşmayı bıraktık. Ben artık yokum! Sen varsın. Benim için de üzülmeyi bırakın, siz kendi ilişkinize bakın. Neden gizleniyorsunuz? İnsanlar sürekli konuşur, bundan sıkılmazlar.”

 

Hazal annesine benzetilmekten ölesiye korkuyordu ve bunu kimseye diyemiyordu. “Henüz erken diye düşündüm. Sende ortalarda yoktun, medyayı biliyorsun bin tane yalan yanlış şeyler sıralayacaklardı. Sanada bana da zarar verecekti.”

 

“Ben ilgilenmiyorum kim ne demiş, ne dememiş, sende boş ver. Biz yıllar önce bir hata yaptık zaman bizi buraya getirdi. Ben onun gitmesine izin verdim, o da benimle kalmadı. Bunu ona da söyledim sanada söylemek istiyorum; gitmesine izin vermemelisin, her ne olursa olsun. Onu seviyorsan asla müsaade etme. Ha, öyle bir gün geleceğinden demiyorum bunu, olur ya hani sana tavsiye.” Kahvesine uzandı, gülümseyerek bir yudum aldı.

 

Hazal onu izliyordu, öne eğilip ellerini birleştirdi. “Seni neden sevdiğini anladım, sen çok farklı bir kadınsın. Aranıza, dostluğunuzun arasına bile girmek istemezdim. Ama kadınım ve kaldıramıyorum. Bu konuda beni anlayabiliyor musun?”

 

“Sen olasan da biri girecekti, kendini suçlama. İçinin rahat etmesi için söylüyorum, kimseye bundan bahsetmemeni istiyorum ama benim de hayatımda olmasını istediğim biri var. O da Kenan’ı kabullenmiyor, kabullenmeyecek. Doğal olanı da bu, bizler çok geniş kültürlü insanlar değiliz. İyi ki de değiliz demekten kendimi alamıyorum.”

 

Hazal’ın kaşları havalandı. Böylesi bir şeyi kendisine söylediğine inanamadı ama içine sular serpiliyordu. “Öyle mi? Neden sadece bana söyleme gereği gördün?”

 

“Kenan’ı üzmemen için tabii ki. Beni kıskanma lütfen. Kenan’ı bir erkek olarak görmüyorum, çok uzun zamandır.”

 

Hazal gözlerini kaçırdı. Ruken, o dişi panter gibi gördüğü Arman soyadının hakkını sonuna kadar taşıyan ve cirosunu yüzde yüz katlayan kadını aradı ama Hazal bir ceylan kadar ürkek görünüyordu. “Anlaştık mı, arkadaşımı çok sev ve çok mutlu et.”

 

Hazal da gülümseyerek kahvesine uzandı. “Anlaştık, seninde çok mutlu olman dileğiyle.”

 

 

 

 

Otele vardığında akşamüzeri olmuştu, abisi ve Nazlı’nın karşısına oturup Oğuzhan hariç tüm olanları anlattı. Sözünün tek bir kelimesini bile kesmeyen Karahan yerinden kederle kalkıp, kardeşini kollarının arasına alıp baba şefkatiyle sardı.

 

Nazlı’nın gözleri dolmuş, çok ama çok üzülürken bulmuştu kendini. Karahan’ın da en az kendisi kadar üzgün olduğunu görebilecek kadar iyi tanıyordu kocasını.

 

“Bak, yine üzdü seni,” dedi Karahan. Ruken ayrılıp abisine bakıp tebessüm etti. “Aksine abi, ben gerçekten çok iyiyim.”

 

Karahan nasıl inansındı Ruken’e? Gözleri dolu doluydu. “Gözlerin öyle demiyor Ruken?”

 

“Dostumu kaybettim bugün, bu onun acısı. Yoksa Kenan’a karşı aşk adına bir şey hissetmiyorum.”

 

Karahan’ın gözleri kısıldı, kardeşinin yüzünü arşınladı bakışları. Hiç beklediği sözler değildi bunlar ama doğruyu söyler gibiydi. On senelik hislerin insanı bunu bu kadar rahat nasıl konuşabiliyordu? “Sen doğru olanı yapmışsın, Kenan ve Hazal’a mutluluklar dilemek düşer.”

 

“Umarım çok mutlu olurlar. Kenan muhteşem bir adam ve Hazal’a bana olduğundan daha farklı şeyler hissediyor.”

 

Nazlı ayağa kalkıp yanlarına geldi. Ruken’in sırtına elini bırakıp sıvazladı. “Ama sen iyisin değil mi? Bu doğru olan olsa da zor bir süreç.”

 

Ruken kocaman gülümsedi, gözlerinin içine kadar. Zor bir süreç varsa o artık Oğuzhan’dı. Sabahtan bu yana bir kez bile aramamıştı. “Ben iyiyim, gerçekten.”

 

“Bize gel,” dedi Nazlı. “Yalnız kalma, evde çocuklarla vakit geçirirsin.”

 

“Nazlı doğru söylüyor, gel bacım. Gözümün önünde ol.”

 

“Ah, daha neler. Ben iyiyim diyorum size, inanın bana. Gideyim artık, holdinge uğramam gerekiyor, yarın iş başı yapıyorum sonra akşam Efşan gelecek. Daha onu görmedim, çok özledim.”

 

Çantasını alıp, abisine ve yengesine birer öpücük kondurup koşar adım çıktı. “Çok üzüldüm Kara’m, olur gibi değil. Hiç aklıma gelmezdi, evlenecekler gözüyle baktım her zaman.”

 

Karahan başını hak verir gibi sallarken karısını kendine çekip sırtına elini bastırdı. “Her ne olursa olsun bende öyle görüyordum. Sevinmeyeceğimi bile bile bekliyordum ama itiraf ediyorum, sevindim.”

 

“Bilmesem kalbin taş değil, kızacağım ama Karahan…” diyerek sitemle kocasının yüzüne baktı.

 

“Ben anlatamadım size, ben Kenan kadar rahat bir adam istemiyorum, Ruken istese öyle ya da böyle karşı gelmeyecektim evet, biraz zor olacaktı ama olmadığına mutluyum. Rüzgar benim elimden ölecekken kurtuldu, neden? Seviyorum dedi, istiyorum dedi. Nihat yıllarca aşkını gizledi ama gözümün içine baka baka vermezsen kaçırırım dedi. Fatih her zaman dürüsttü öyle kazandı, hoş almıştı zaten. Nazlı… bu adamlar kardeşlerimi seviyor ve ellerinde tutacak her şeye bir asker edasıyla hazırlar ama Kenan karşıma bir kez çıkmadı, bir kez demedi ben senin kardeşini seviyorum. Ben nasıl kardeşimi vereyim bu adama? Hazal’a yapsın artık tüm bu dediklerimi, çok mutlu olsunlar.”

 

Nazlı göğsünü şişiren nefesiyle sessiz kaldı. “Ama Ruken? Çok canım yandı be adam, cız etti yüreğim.”

 

“Vardır onunda hakkında bir hayır.”