Ekim 22, 2020

20. Kızıl Goncam

ile payelll

 

 

Telefonunu masaya fırlatıp ellerini yüzüne kapattı. Gizlemedikleri birliktelikleri meyvelerini vermeye başlamıştı. Hazal’ın tüm korkuları taze dedikodu olarak dönüyordu. Aldığı mesajlar hayattan bezdirmekten daha beterdi. Ölmek istiyordu. 

 

Fotoğrafları paylaşılıyordu ekranlarda, sosyal platformlarda. Önüne geçemeyeceği kadar çok takipçisi vardı. Arkadaşları başlı başına dertti. Hiç biri inanmıyordu Ruken ve Kenan’ın sevgili olmadığına. Normal bir psikolojide bunu takmaması gerekiyordu ama Hazal o yapıda biri değildi. 

 

Geçmişin önüne seriliyor olduğu gerçeği onu ürkütüyordu ve bundan Kenan’a bahsedemiyordu. Utanıyordu çok utanıyordu. Girdiği ruh hali ilişkilerini zorlayacak kadar kuvvetliydi ama Kenan deli bozuk bir yapıda kendisine saplanmıştı. Kendisinin de artık gidecek bir kalbi yoktu, her yol her kapı Kenan’a açılıyordu ama içindekiler onu rahat bırakmıyordu. 

 

Düğmeye basıp asistanının gelmesini bekledi. Birkaç saniyede odaya girmişti Elif. “Buyurun efendim?” diyerek masaya yaklaştı. 

 

Ellerini masaya vurdu Hazal. Elif irkilerek patronuna bakıyordu. Hazal’ın öfkesi kendineydi ama Elif henüz bilmiyordu. “Git, hakkımda çıkan haberleri kaldırt, yok et bir şeyler yap. Kaldırt hepsini.”

 

Patronunun hakkında dolanan sözleri biliyordu Elif. Başını eğerek, “Tamam,” dedi ve hemen çıktı odadan. 

 

“Hazal Arman, Ruken Kara’nın sevgilisini elinden aldı. Kenan Kurşunlu’nun Ruken Kara’yı aldattığı haberleri dönüyor.” 

 

Kenan bunların birine bile aldırmazken kendisi mız mız bir kadın rolüne giremezdi. Güçlü olmalı, bu dönemi atlatmalıydı. İnsanlar hiç susmaz, hep konuşurdu. Nefesle doğruldu, geçerdi bunlar, nasılsa Kenan ona güç veriyordu, aşk veriyordu. Huzur ve şefkatiyle sarıyordu. Babası bunu yapamadığı için hayatına son vermişti, Hazal öyle olamazdı. Ne babası kadar zayıf, ne annesi kadar adi biri değildi. 

 

Yüreğinde annesine ait tek bir sevgi kırıntısı bile yoktu. Teyzesi ve halası bu yükü onun sırtından almıştı. Dramatik bir çocukluk yaşamamıştı, eksiklik hissetmişti ama yaşadığı süslü hayat onu da kapatmıştı. Tek istediği mutlu, huzurlu bir aile kurabilmekti, bu da Kenan’dan geçiyordu. 

 

Kapısı ardına kadar açıldığında teyzesini gördü. Koltuğunu ters çevirip şehri izlemeye başladı. Neler diyeceğini biliyordu, adını bile bilmediği o adamın hayatını karartmasını söyleyecekti. 

 

“Hazal?” derken kapıyı kapatıp yeğeninin masasını dolandı. Yanına varıp kollarını bağladı. 

 

“Teyze hiç senin intikam planlarını dinleyecek havada değilim.” 

 

“Zorundasın! Ben seni bu günler için büyüttüm, bu yaşa getirdim.” 

 

“Büyütmeseydin!” Öfkeyle ayağa kalkıp karşısına dikildi. “Sana ben mi dedim beni intikam planların için bu yaşa getir? Ben her şekilde büyürdüm. Bende emeğin var diye sana olan saygımı kullanmaktan vazgeç.” 

 

“Geçmem!” diye bağırdı Zehra. “Kim o adam? Aklını karıştırıyor, sen bana bu sözleri etmezdin, ben sana ne diyorum sen gidip kendine sevgili yapıyorsun hem de Ruken Kara’nın elinden almışsın adamı. Kızım senin annenden tek bir eksiğin bile yok.” 

 

Saç diplerinden yayılan ateş tüm hücrelerine nüfuz etti. Zihnini alev alev yanarken yüreğinde sönmez bir yangın başladı. “Ben kimsenin sevgilisini elinden almadım!” derken sesi arşa yükseliyordu. Teyzesi bile ona inanmıyordu, kimse inanmazdı. 

 

Zehra sinsice sırıttı. “Aldın, almışsın. Kadının on yıllık sevgilisiymiş. Ben biliyordum böyle olacağını, her şey cinsine çeker. Annen de zamanında senin gibi kandı, kandırıldı. Anne kız ruhunuzda var başkalarının erkeklerine göz koymak.” 

 

Çakmak bakışlarından ateşler çıkıyordu. Öfkesi her yerini yakıyordu. Kalbi paramparçaydı ama öfkesi şimdi daha ağırdı. Teyzesinin boğazına sarılacağı anda duydu o sesi ve durdu. 

 

“Hazal?” diyen tedirgin sesin sahibi en son olması gerektiği yerdeydi. Her şeyi duymuştu belki de. Kapısının açıldığını duymamıştı çünkü kulakları uğulduyordu. Gözleri dolu dolu dönerken Zehra yüzünü buruşturdu. 

 

Kenan adımlarını hızlandırıp masanın arkasına geçerken Yıldız Hanım girdi odaya. Seslerin ona kadar gitmiş olmasıyla neler olduğuna bakmak için çıkmıştı odasından. 

 

Kenan, Hazal’ın kolundan tutup kendine çevirirken, Yıldız, Zehra’nın suratına indirdiği tokatla savurdu kadını. “Sen sınırları aştın, git eşyalarını topla! Bir daha ne holdinge ne Hazal’a yaklaşmayacaksın.” 

 

Hazal küçüldükçe Kenan’a sokuldu. O sokuldukça Kenan daha sıkı sardı. İki kadının halini izliyordu ve Zehra gözünde şimdiden bitmişti. 

 

Eli yanağına giden Zehra nefretle bakıyordu. Yıldız’dan aldığı gözlerini yeğenine çevirdi. O böyle bir şeye izin vermezdi. “Hazal?” dedi sert bir sesle. “Buna izin mi vereceksin?” 

 

Hazal, Kenan’ın sırtına parmaklarını etine işleyecek kadar şiddetle bastırıyordu. Her söz biraz daha küçültüyordu, acıtıyordu. Sessiz kaldıkça Zehra bileniyordu ve sahip çıkılmadığı gerçeğiyle burun buruna geliyordu. 

 

“Seni gebertirim, seni silerim bu dünyadan. Ya şimdi çık git ya da ben zorla attırırım seni. Bir daha Hazal’a yaklaştığını görürsem Zehra…” Kadının boğazına saplandığı eliyle sıktı. “Cesedini bile bulamazlar,” diye fısıldadı. Elini çekerek kadını duvara fırlattı. “Defol!” 

 

Zehra hızlı adımlarla odadan çıkıp gittiğinde Hazal’ın hıçkırığını duydu, halası ve Kenan. Ne kadar ağırdı, aldatan bir annenin, intihar eden bir babanın kızı olmak. Kağıtlara imza atınca, emirinde binlerce insan çalışırken, o başarından bu başarıya koşunca zannediliyordu ki her şey güllük gülistanlık ama öyle değildi, Hazal’ın geçmişi önüne mendil açmış dilenci gibiydi, sürekli acınası… 

 

Omuzlarından tutup kendinden kopardı. Başını önüne eğmiş, kaldırmıyordu. Öğlen yemeğini birlikte yiyelim demek için gelmişti, sürpriz yapacaktı ama çok başka şeylerin içine düşmüştü. Hazal’ın, “Ben kimsenin sevgilisini elinden almadım,” sözleri içini dağlamıştı. Bilmediği garip bir şeyler dönüyordu ama öğrenirdi. 

 

Halası omuzundan tutup kendine çevirdi. “Hazal, kendine gel. Sözlerinin doğru olmadığını sen de biliyorsun. Bize siz doğrusunu anlattınız, biz size inandık. İnsanların neler düşündüğünü önemseyemeyeceksin.” 

 

“Zorlanıyorum,” derken sesi boğuktu. “Anlatamıyorum.” 

 

“Bir şey anlatman gerekmiyor, Hazal,” dedi Kenan. 

 

“Kenan doğru söylüyor,” dedi Yıldız. 

 

“Hadi gidelim, seni almaya gelmiştim. Biraz hava iyi gelecek.”

 

“Evet, çıkın. Dönmeyin, ben hallederim buraları.” Kenan’a bakış atan Yıldız, ona sessizce çok şey anlatıyordu. Kenan da başını hafifçe eğerek karşılık verdi kadına. 

 

“Ben bir toparlanayım.” Hazal odasındaki küçük bölmeye girdiğinde Yıldız, Kenan’a döndü. “Konunun onunla bir ilgisi yok Kenan. Lütfen destek ol.”

 

“İlgisi olduğunu düşünmedim, tam olarak ne olduğunu da bilmiyorum ama önemli değil, neden kendini bu kadar üzdüğünü öğreneceğim.” 

 

“Anlatmak isterse anlatsın onu zorlama. Bir gün mutlaka öğrenirsin.” 

 

Hazal yüz halini toparlayıp odadan çıktığında Kenan ona yürüdü. Çantasını ve telefonunu uzatan Yıldız’ın elinden aldı Hazal. Önden Yıldız,  arkalarından Kenan, Hazal’ın elini tutarak çıktı. Hazal’ın elinin kasılıyor olduğuna inanmak Kenan için çok ayrı bir acıydı. Bilmediği çok şey olduğuna bir kez daha emin oldu. 

 

Yıldız’a dönerek gülümsedi Kenan. “Sonra görüşürüz,” diyerek Hazal’ın omzuna doladığı koluyla kadını kendine çekti. Etraflarında kimlerin olduğu, neler düşündüğü Kenan için zerre kadar değerli değildi Hazal da bilmeliydi bunu, arkalarından konuşan insanların bu gördüklerini de konuşmaları gerekiyordu. Gerekli gereksiz konuşmak işleriydi. 

 

Asansöre bindilerinde nefesini saldı Hazal. Kenan’a kederli gözleriyle bakıyordu. Kenan, kadının yüzünü iki elinin arasına alıp alnından öptü. “Bakma öyle, o güzel mavi gözlerine hiç yakışmıyor.” 

 

Gözleri dolunca kapatıp başını iki yana salladı. “Çok üzgünüm, bunlara şahit olmanı istemezdim.” 

 

“Ben olan bir şey görmedim, aile içinde bu türlü olaylar her zaman olur.” Asansörden inip elini tuttuğu kadını kendi aracına kadar götürdü. Kapıyı açıp gülümsedi. “Seni nereye götüreyim?” 

 

“Huzura,” diyerek bindi Hazal. 

 

“Öyle bir yer biliyorum ama biraz uzak, gitsek mi cidden?” 

 

Kapıyı kapatıp yerine geçti. Hazal’a dönerek parlayan yeşil gözleriyle baktığında, mahsun mavilere gülümsedi. “Trabzon’a gidelim mi?” 

 

Hazal kaşları havada birkaç saniye cümleyi idrak edip gülümsedi. “Ara sıra durul Kenan, bir coşku var içinde engel olamıyorsun.” Gülüşü git gide büyümüştü, Kenan uzanıp pembe dudaklardan hızla öpücüğünü çalarak önüne döndü. “Gidelim.” 

 

 

 

 

Masasına bakarken onun yüzünü görüyor gibiydi. Hayalleri dün gecenin eşsiz hazlarından çıkamıyordu. Sabah uyandığında onu yanında bulamamış, kocaman bir hayal kırıklığı yaşamıştı ama o, Oğuzhan’dı. Geldiği gibi sessizce gitmişti. Onun da sabaha kendisiyle uyanmak istediğine emindi ama inadı tutmuştu, Ruken’i inletecek kadar da dirençliydi. Gülümsedi. “Hadi oradan, dirençli olsa gece soluğu yanımda almazdı.” 

 

Kendi düşüncelerini yine kendisi çürütmüştü. Kızmıştı kızmasına ama kokusu yatağa sinen adama kızgın kalmak için yeterli bir sebep değildi. Elini sol omuzuna atıp gülümsedi. En çok sol omuzunu seviyordu, oraya uzanıp başını çukura bırakınca, ülkeler arasında ajanlık yapan kod mühendisi Oğuzhan değil, Ruken’i kuzu kuzu seven bir adama dönüşüyordu. 

 

Vurulan kapıya, “Gel,” diyerek, gülümsemesi yüzünde döndü. “Abi?” 

 

Dünden bugüne aklından çıkmayan kardeşini bir de ofisinde ziyaret etmek istemişti Karahan. Ama ona baktığında dünkü keyifsiz kadının yerinde yeller estiğine şahit olunca şaşkınlığını gizleme gereği gördü.

 

“Hayırdır?” derken uzanıp öptü abisini. 

 

“Buralardaydım, yemek yiyelim diyecektim.” Karahan, kardeşinin siyah saçlarını geriye itip öptü. “Dün keyfin yoktu merak ettim tüm gece.” 

 

“Yemek için vaktim yok ama kahve içeriz ve gayet iyiyim. Arada damarım tutuyor, ben de bir Kara’yım.” Masasına yaklaşıp kahve getirmelerini söyleyip kapattı telefonu. Masanın önüne karşılıklı oturup birbirlerine döndüler. 

 

“Bizim damarımız öyle durduk yere tutmaz ama,” dedi Karahan.

 

Ruken daha büyük gülümsedi, laf almaya çalışıyordu abisi ama vermeyecekti. Henüz çok erkendi, diyeceği net bir şey yoktu ki Karahan ne duysa fazlasını bir an önce isteyecek, ortalığı yıkacaktı. Düşününce ablalarının hiç sevgililik dönemlerini olmadığı ışık hızıyla gelip geçti aklından. 

 

“Dün İsviçre’deki bir şirketten aldığımız ürünler hatalı geldi ama sonra öğrendim ki hatalı değilmiş. Şimdi makineleri yapmaya başlıyoruz, sıkıntı kalmadı.” 

 

“Ruken, sen biraz fazla mı çalışıyorsun? Senin de bir aile kurma yaşın gelmedi mi? Tamam, ben diyordum biraz geç evlenmelisin, kariyer yapmalısın ama bacım, sen kariyer değil devrim yaptın.”

 

“Kader…” derken burukça gülümsedi. Bir gün abisinden bu sözleri duyacağı aklına hayaline bile gelmezdi. Geçen on sene neler getirmiş, neler götürmüştü. 

 

“Sana uygun bir nasip bulacağım. Bu kez de böyle olsun.” 

 

Kahverengi gözlerini ardına kadar açıp abisine uzaylı gibi baktı. “Nasıl?” Sesi çığlık atmaya yakındı. Abisini gülümserken görünce gevşedi. “Şaka yaptığını anlamalıydım.” 

 

Karahan başını iki yana sallarken gülümsüyordu. “Şaka yapmıyorum, ciddiyim ve sana en uygun nasibi bulacağım. Önce tanışırsınız bir bakarsınız anlaşabilecek misiniz diye. Tanıdığım çok insan var genç, yakışıklı, kariyer sahibi, neden olmasın bacım?” 

 

Gözlerini kırpıştırıp soluk aldı. “Abi sen iyi misin?” 

 

“Mis gibiyim, hem zaten ne yapsam olmuyor kız gidiyor. Bari biri de böyle olsun dedim.” Karahan arkasına yaslandığında kahveleri de gelmişti. Kapanan kapının ardından abisine döndü. 

 

“Bu ailede herkes sevdiğiyle evlendi, benim ne eksiğim var? Bana mantık evliliğini mi reva görüyorsun?” 

 

Kahvesinden bir yudum alıp gülümsedi Karahan. “Bacım o nasıl söz? Tanışırsın, beğenirsin belki seversin sanki seni zorla veriyormuşum gibi konuşma. Sürekli ev ve iş arasında mekik dokuyorsun. Ne zaman biriyle tanışacak, gönül alışverişine gireceksin?” 

 

Bakışları usulca kahvesine indi. Hazırlanıp gelmiş gibiydi abisi, Ruken o muhteşem çenesiyle üstesinden gelecekti. Naif bir tebessüm ederek kaldırdı bakışlarını. “Daha erken, belki olur tanışırım, eğer olmazsa düşünürüz ama bu sözlerin sana çok yabancı. Kim derdi Karahan Kara kardeşine evlen diyecek?” 

 

“O, o zamandı, ablaların ben birer aile kurduk. Mutluyuz ve bu mutluluğu senin de yaşamanı istiyorum ama düzgün bir adamla. Seni benim kadar sevecek, üzmeyecek yeri gelecek koruyacak…” 

 

Oğuzhan geldi geçti zihninden, abisi bilse ne derdi bilemedi. Kendisi de çok az tanıyordu ama dürüst biri olduğunu biliyordu. Şimdiye kadar ona dünyanın en güzel, en kıymetlisi gibi davranmıştı. Parmağındaki yüzüğe kaydı bakışları. Beş yüz küsur  milyon değerindeki yüzük öylesine bir kadına verilmeyecek kadar kıymetliydi. Oğuzhan, her şeyiyle Ruken’i istiyordu ve seviyordu. 

 

Karahan dişlerini birbiri üzerinde gezdirirken kardeşinin sessizce dikkatini verdiği yüzüğe indirdi bakışlarını. Gözleri kısılıp hemen ardından aralandı ve kardeşine döndü. “Ruken?” 

 

“Efendim,” dedi yüzüğü diğer eliyle kapattı. “Abi, sen takma bu kadar. Yanlış insanla olmaktansa yalnız kalmayı tercih ederim. Kadere bıraktım, ne gelirse kabulüm ama zamanla.” 

 

Başını aşağı yukarı salladı, gülümsemeye çalıştı. “Ben hazırda bekliyor olacağım.” 

 

 

 

Sırt çantasının fermuarını çekip Kenan’a döndü. “Sen manyaksın, beni de manyak edeceksin.” Gitmek istiyor ama büyük ölçüde çekingen hissediyordu. Ailesinin yanında ne işi vardı? Annesi ne der babası ne düşünür? Ya dedesi? Ona ne diyecekti? “Dedeme ne diyeceğim?” 

 

Önce Kenan’ın evine uğramış, üzerini değişmesinin ardından Hazal’ın evine birkaç parça eşya almaya gelmişlerdi. Kenan yeşil polo tişörtünün ona verdiği yetkiyle üzerindekiyle daha çok ortaya çıkan yeşil gözlerini devirdi. “Trabzon’a gidiyoruz diyeceğiz, yemeyeceğim prenses torununu. Nasıl aldıysam öyle getireceğim.” 

 

“Sana onu mu diyorum Kenan? Sevgilimle tatile çıkıyorum dede, hadi görüşürüz mü diyeceğim?” Kızıl saçlarını aynanın önünden aldığı tokasıyla toplayıp at kuyruğu yaptı. “Daha önce hiç yapmadım.” 

 

“Ne güzel…” derken yatağa oturup ellerini arkasına verdi, ayağını diğerinin üzerine atıp Hazal’a baktı. “Ailemle tanıştırmaya götürüyorum diyeceğim, kabul etmezse dedeni ya da halanı da alırız. Bence bunu sevecek hatta bayılacak. Çok eğleneceğiz çok.” 

 

“Ailen beni görmeye hazır mı peki?” 

 

Çakmak mavisi gözlere gülümseyip sağ elini uzattı. Hiç düşünmeden elini onun avucuna bıraktığında yavaşça çekildi. İki kolunu kadının ince beline sarıp oturduğu yerden bakarken başını kalırdı. “Hazır, annem bizde kalamayacağını söyledi.” 

 

Hazal’ın gözleri büyüdü, kalbinde can parçaları hissetti. “Bu ne demek?” derken sesi düşmüştü. 

 

“Sana Hatice annemin evinde -Hilal yengemin annesi- oda hazırlayacağını söyledi.” Kahkaha attı ardından ve Hazal’ı hayretten hayrete düşürdü. “Başka sıkıntı yok.” 

 

Hazal da gülümserken başı geriye düşmüştü. “Anladım, beni senden koruyor. Zavallı annen şu an benim yatağımda oturuyor olduğunu bilse neler düşünürdü?” 

 

Bacaklarını sıkılaştırıp kadını kendine daha sert bastırdı. Boynuna dolanan Hazal’ın kolları, ensesinde oynaşan parmakların verdiği acıtıcı hislerle dişlerini sıkarak baktı. “Hiçbir şey düşünmez, kendini aksine inandırma. Seni görünce delirecek, bir aferin alırım bu kadar güzel gelin bulduğum için.” 

 

Hazal’a Kenan’dan daha iyi gelen biri hiç olmamıştı. Kenan her sözüyle ona kendini eşsiz hissettiriyor, bulutların üzerinde bir dünya olduğunu anlatıyordu. Kalbi dört nala atıyor, Kenan’a olan sevgisi, onun kendisine olan sevgisi hiç bitmesin hep bu şekilde kalsın istiyordu. 

 

“Sen mükemmel bir adamsın.” 

 

“Sen de benim kızıl goncamsın.” 

 

Birleşik dudakları gülümsemeyle büyüdü. “Bunu sevdim,” derken Kenan’ın başını göğsüne yaslayıp derin nefes aldı. 

 

Başını kadının göğüsleri üzerine yaslayıp, gözlerini kapattı. Aklından silinen dünyaya ne tanıdık ne yabancıydı. Hazal bambaşka bir hazdı, aşktı. Huzurdu ve en önemlisi ona her şeyiyle yetiyordu. Fazlası vardı ama Hazal da tek bir eksik yoktu. 

 

“Gece uçağıyla mı gitsek?” dedi başını kaldırmadan. 

 

“Ben bilmem, daha önce iş için birkaç kez gittim ama şehirde kaldım. Köylerine hiç gitmedim, gece nasıl gündüz nasıl bilemiyorum. Gece gidebileceksek olabilir ama neden ki? Saat daha beş, geceye çok var. Ya ben unuttum, haber vereyim uçağı hazırlasınlar.” 

 

Kollarından çıkmak isteyen kadına izin vermeyip daha sıkı sarıldı. “Hayır, normal uçakla gideceğiz hani şu tüm insanların kullandığı uçak.” 

 

“Neden?” derken kaşlarını çattı Hazal. 

 

“Biraz normal insanlar gibi yaşamalısın, ayakların yere basmıyor. . Hayatının tadı tuzu yok Hazal. Paradan, şöhretinden sıyrılmalısın ki değişik tatlı anıların biriksin.” 

 

Kenan’ın saçlarını karıştırıp gülümsedi. “Uçakta ne gibi bir anım olabilir?” Kenan göz kırptı, o kadar sevimliydi ki Hazal ona bakarken bile mutlu oluyordu. 

 

“Ön koltukta ağlayan ve hiç susmayan bir bebek olabilir, arkadaki koltukta tartışan bir çift, yan tarafta ilgisiz bir sevgili. Dedikodu yaparız.” 

 

Hazal’ın kahkahası odanın içinde çınladı. Gün nasıl başlamıştı nasıl devam ediyordu ve daha geceye kadar neler görecekti, duyacaktı. “Olabilirliği varmış.” 

 

“Güzel… şimdi diğer sorularına dönelim. Gece gidebiliriz çünkü merkezde evimiz var, gece Çaykara’ya gitmemiz gerekmiyor sonra…” dedi, bakışları Hazal’ın bluzunun kapattığı göğüsleri izledi. “Gece gidelim çünkü yatağın çok rahatmış.” 

 

Belinden tuttuğu kadını hızlı hareketiyle yatağa devirip üzerine eğildi. Hazal ne ara sırtının yatakla buluştuğunu anlayamadı. Şaşkınlığı çabuk geçip, yerini tatlı gülüşlere bıraktı. “Fırsatçı.” 

 

“Asla kaçırmam, fırsatım varsa gözümü bile kırpmam.”

 

Ayakkabısının ucuyla itekleyip diğer ayakkabısını çıkarttı, diğerini de çıkartıp dirsekleri üzerinde geri geri gitmeye başladı. “Ne istiyorsun benden?” 

 

Kenan, yastıklara ulaşan ve başını bırakan kadının alnına dudaklarını bastırdı ama hemen çekilmedi. Sakinlikle, huzurla gözlerini yumarak, öpücüğüne son verip alnını kadının başına yasladı.

 

  “Seni istiyorum, her şeyinle istiyorum. Kalbinle, bedeninle, kederinle ve geçmişinle.” Başını kaldırıp gözlerini araladı, Hazal’ın mavi gözlerine baktığında dolup, akmaya hazır bakışlara izin vermeden dudaklarında bıraktı nefesini. 

 

Kenan hiç iyi değildi, dokunmazsa ölecek gibi hissediyordu. Hazal’ın kadınsı çekimine karşı koyamıyordu. Bu başına daha önce gelmiş değildi, bir kadına böylesi sıcak tutkuların beslendiğinden bile habersizdi. 

 

Çekilip dudaklarını kadının örselenmiş dudaklarına sürttü. Hazal’ın gözleri kapanmış, hızla alınan nefesini normale indirmeye çalışıyordu. “Öyle istemekle oluyor mu?” diye sordu Hazal. “İstediğin şey hiç zor değil ama benim isteklerimi kabul edecek misin?” 

 

“Her şeyi etmeyebilirim ama sen yine de söyle.” Dişleriyle pembe dudakları kıstırıp çekiştirerek bırakırken kadının hazdan havalanan bedeniyle kendisini ne kadar daha tutabileceğini düşündü. 

 

“Güven istiyorum,” derken gözleri kapalıydı Hazal’ın. “Çok güven istiyorum, sonsuz güven istiyorum. Bana koşulsuz güvenecek, sorgusuz inanacaksın.” 

 

Kaşlarını çatan Kenan geriye çekilip açılan mavi gözleri izledi. “Bunu neden söyledin?” 

 

Gözleri dolan kadın, ellerini Kenan’ın yüzüne bıraktı. “Annem babamı aldattı,” dedi sesi titrerken. Kenan’ın kaşları havalandı ama konuyla bağı kuramadı fakat soru sormadı. 

 

“Babam da intihar etti.” Gözyaşları yatağa indi göz uçlarından. Kenan’ın hüzünle parlayan yeşil gözlerine burukça gülümsedi. “Ben ne aldatan ne aldatılan biri olmamak için çok uğraştım ama kader önüme seni çıkardı. Ruken’in varlığının bana neden acı verdiğini anlamalısın. Teyzem beni büyütürken çok büyük bir hata yaptı ve ben çok geç fark ettim. Beni anneme benzettiğini anlamam çok zamanımı aldı. Üzerimde hakkı vardı, sevgisi vardı. Beni gerçekten seviyordu veya ben öyle düşünüyordum, bilmiyorum. Ama beni maşa olarak kullanmak isteyeceğini hiç düşünmemiştim.” 

 

Her bir sözü aklına tek tek kazıyan Kenan’ın içi cız ederken alnını kadının göğüs boşluğuna yasladı. Saçlarının arasında gezen parmakların ondan merhamet dilenir gibi sahiplenici baskılarıyla karşılaştı. “Çok üzüldüm,” diyebildi, gerçek duyguları bunlardı. Başını kaldırırken Hazal’ı da doğrulttu yatağın ortasında. Gözlerini silen kadına yardımcı oldu. Ellerini yanaklarını gezdirip kuruladı. 

 

“Maşa derken ne demek istedin? Siz bugün ne için tartışıyordunuz?” 

 

Hazal anlatmakla susmak arasında kalarak gözlerini kaçırdı. Kendisini seven adama söylemeyecek kadar itici sözlerdi. 

 

“Hazal?” Ellerini tutarak kendisine bakması için zorladı. “Dinliyorum.” 

 

Birleşik olan ellerine indirdi bakışlarını. “Annem bir adamla, sevgilisiyle,” derken başını salladı umutsuzca. “Yurtdışına giderken uçak kazasında okyanusun derinliklerinde hayatını kaybetti. O adamın da bir eşi ve oğlu varmış. Kadın oğlunu alıp terk etmiş buraları ama dönmüş şimdi. Teyzem benden o adamı baştan çıkarmamı, kendime aşı-.” 

 

“Tamam, tamam daha fazla anlatma,” derken sesi sert ve soğuktu. “Böyle bir düşünceye sahip bir kadına hâlâ teyze diyorsun.” 

 

Hazal’ın gözleri tekrar doldu ve elinin üzerindeki elleri kavradı. “Yemin ederim senden önce de kabul etmedim. Adam evliymiş, çocuğu bile var, Kenan…” 

 

Kenan daha fazlasını duymak istemiyordu ama Hazal’ın konuşmaya ihtiyacı var gibiydi. “Hazal, bir şeyleri açıklaman gerekmiyor.”

 

“Kenan, ben annem gibi değilim,” derken acısı derinlerden geliyordu, sesi şahitti. Kadının canı yanıyordu.  

 

“Saçmalama.” Elinden tutup kendine çekti. Sımsıkı sarılırken elleri güven verircesine sırtında dolaştı. “Tabii ki değilsin, seninle ne ilgisi var olanların? Bunu sana o kadın yaptı, öyle düşünmeni sağladı. Annenin bunu yapmış olmasıyla senin hiçbir ilgin olamaz. Ben seni tanıdım, benden nasıl kaçtığını gördüm, aksini nasıl düşünebilirim?” 

 

Daha sıkı sarıldı adamın boynuna, sözlerin ona nasıl iyi geldiğini bir kendisi biliyordu. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. 

 

Hazal’ı kendinden koparıp yüzünü elleri arasına aldı, yeşil gözlerine kadar gülümsedi, Hazal’ın hazanla dolu mavi gözlerine. “Teşekkür edecek bir şey yok. Biz bir hayat kuracağız, içinde mutlulukla yaşayacağız ve bunun içinde teşekkür olmayacak çünkü birbirimizi mutlu edeceğiz ve bunun için inanmak, anlaşmak, anlamak zorundayız. Ben seninle şimdiden kendimi mutlu hissediyorum; zamanın daha bize getirecek çok fazla şeyi olduğuna eminim.” 

 

Akmayı bırakan gözlerin son yaşlarını kuruladı. Hızlı birkaç öpücük kopartırken minicik gülümseyen dudaklara bakıyordu. “Sana koşulsuz şartsız güveniyorum ve uçak biletlerini yarın sabaha alıyorum.” 

 

“Neden?” diye soran kadına, avına kilitlenmiş aslan gibi yaklaşıyordu. “Bu gece bana her yer dar, sabaha ancak kendime gelirim.” 

 

Kocaman gülümseyen dudakların üzerinde durdu. “Şu çok kolay olan şeyi alabilir miyim, Kızıl Goncam? 

 

Hazal başını geriye çekerken gülümsemesi hâlâ yüzündeydi. “Gerçekten çok mu kolay? Ben onu laf olsun diye söylemiştim.” 

 

“Bakalım ne kolaymış,” derken tişörtünü çıkartıp fırlattı. 

 

Hazal’ın aç bakışları onu daha istekli hâle getiriyordu. “Çok işimiz var, çok.” 

 

Kadının kahkahası soluğunda son bulurken gülüşler yerini yeni tatlara ve yeni heyecanlara bıraktı. Her bir acısını siler gibi, yerine huzuru çizer gibi dokundu. Bunu yaptığına emindi, kollarındaki kadının masumluğu dahi geçmişin en büyük yaralarından birini işaret ediyordu. 

 

Günü geceye bağlasalar da bir an bırakmadı kadını kollarının arasından. Gece sabaha dönerken de, güneş yüzüne vururken de… Hazal sevilmeye layık en değerli kadındı. Kenan onunla ruhunun her bir katmanının doyduğunu hissettikçe daha sıkı sarılıyordu çünkü Hazal ona muhtaç gibi sokuluyordu.