Gözlerini araladığında yatağın boş tarafı yapayalnızsın diye göz kırpıyordu. Bir süre öncesine kadar bu hisleri ona hatırlatmayan zihnine kızgındı. Her şey onunla değişmemeliydi ve aslında değişmiyordu, Oğuzhan bir boşluğu dolduran, kelimeyi tamamlayan eksik ve en önemli harf gibiydi. 

 Geçen sekiz sene boyunca, okulu bitirdiğinde evlenmeli, şimdi şu kimsenin aralamadığı kapıdan anne baba diye çığlık atarak giren birkaç tane çocuğu olmalıydı. Aile olmayı seviyordu, ailesi olmasını hep istemişti. Oğuzhan o ötelediği hislerin gün yüzüne vurmasını sağlamıştı ve şimdi Ruken altından kalkamıyordu.

 Ne yapacağı konusunda bir fikri yoktu. İlk defa bir konuda çekimserdi. Onu daha iyi tanımak, her şeyini çözmek ama en çok güzel şeyler yaşamak istiyordu. Kaçamaklar onu mutlu ediyordu ama nereye kadar edecekti? Oğuzhan’ın bir görünüp bir kaybolmasının nedenini biliyordu. ‘Bensiz yapabilir misin?’ mesajı veriyordu.

Ruken tüm inat hislerine rağmen yapabiliyordu. Ne kadar özlüyor olsa da içine gömebiliyordu ama bunu nereye kadar uygulayacak, onu merak ediyordu. 

 O çok yakışıklı ve karizmatik bir adam olması bir yana saf tutkuydu. Onun kaslarını, onu sardığı kollarını, bedenini aklına bile getirmiyordu. Ruken Oğuzhan’ın gülümseyen ela gözlerini, sürekli tebessüm eden o şekilli dudaklarından döktüğü o hoş sözleri unutamıyordu.

 Ve boyuna kadar yalana batmış hissediyordu. Abisine bin yalan söylüyor, gözlerinin içine baka baka inkar ediyordu. Ne yapacaktı? Oğuzhan’ı ailesinin içine sokmak için çok erkendi. Ortada bir çocuk vardı ve kendini annesi olarak görmek için hazır bekliyordu. Kafası karışıktı ve çözülecek gibi değildi. Leyla ile bir kez karşılaşsa artık dönüşü çok zor olan yollara girecekti.

 Uzanıp telefonunu alıp ekranı açtı. Tek bir mesaj bile yoktu. Bir daha geleceği günü mü bekleyecekti? Bu çok saçmaydı, fazla saçma. Canı Ruken çektiğinde gelip alıp gidemezdi. “Ben ne istediğimi anlatırken nerede hata etmiş olabilirim,” diye mırıldandı. Gözlerini kapatmış telefonu burnuna usul usul vurup çekiyordu. “Biraz zaman dedim, onu görmek istemediğimi söylemedim. Bu adama bana neyin acısını çektiriyor?”

 Telefonu yatağa bırakıp hızlı hızlı soluk aldı. “Ben senin oyuncağım değilim. Ben Kenan değilim. Ne demek istemişti?” Kaşları çatık doğruldu. “Ben Kenan’la oynamadım ki oyuncağım olsun. Oğuzhan’la da öyle, gayet açıktım.” Örtüyü hızla kaldırıp kalkacağı anda telefonun sesine döndü.

 Oğuzhan yazısına bakınca içi ısındı. Yatağa geri yatıp başını yastığa bırakırken açtı telefonu. Neşeli ses tonuyla, “Efendim,” dedi.

 “Anne,” diyen fısıltılı bir ses duydu. Telefonu kaldırıp baktığında yanlış kişi olmadığına bir kez daha emin oldu. “Alo?” dedi şaşkınlıkla.

 “Anne benim, Leyla.” Küçük kız kıkırdıyordu. 

 Ruken’in gözleri kocaman olana kadar açıldı. Yatakta tekrar hızlıca doğruldu. “Leyla?” Aklında binlerce senaryo hızla dönüyordu ama Leyla’nın ona nasıl ulaşıyor olduğunu anlamıyordu. “Baban nerede? Beni nasıl aradın?” 

 “Babam uyuyor, odasından telefonu aldım.” Leyla yine küçük küçük kıkırtılar çıkarıyordu o şen sesinden. 

 Ayaklarını yere basıp, dirseğini bacağına verdi. Elini alnına vurup, gözlerini kapattı. “Beni nasıl aradın?” 

 “Babamın şifresini biliyorum, telefonunda senin fotoğraflarını gördüm sonra arama şeyine girdim ve fotoğrafına bakıp buldum. Adı güzel kadın yazıyordu oraya bastım.” 

 “Oğuzhan’ın kızından başka ne beklenir?” Mırıl mırıl sesi Leyla’ya ulaşmamıştı. “Beni aradığından babanın haberi yok ama öğrendiğinde sana kızabilir, biliyorsun değil mi?” 

 “Şişt,” dedi Leyla. “Odamda dolaba girdim, babam uyanmadan telefonu bırakmalıyım. Babama söylemezsin değil mi?” 

 Ruken gülümsedi, çok sevimliydi. “Söylemem.” 

 “Tabii söylemezsin, anneler kızlarının sırlarını saklar.” Büyükçe kahkaha attı Leyla. 

 Ruken bunun başına nasıl geldiğini düşünüyordu. Bana neden anne diyor? diye düşünüp cevapsız sorularıyla karışıyordu. “Telefonu babana götürür müsün Leyla? Uyanmamıştır henüz, yanına bırak.” 

 “Tamam,” dedi küçük kız. “Ama beni görmeye gelmeyecek misin? Biliyor musun ben yakında birinci sınıfa başlayacağım.” 

 Yüreği dağlandı Ruken’in, ilk okul günü aklına geldi. “Biliyorum,” diyebildi. 

 “Seni görmek istiyorum, rüyalarımda görüyorum.” 

 Ağlamaklı çıkan sesle gözlerini yumdu. Neyin içine yuvarlanıyordu, nasıl değişik bir döngüydü? “Yine konuşacağız Leyla, hadi telefonu babana götür, başucuna bırak.” 

 “Tamam, beni yine unutma ama olur mu?” 

 “Unutmam.” Ruken burukça gülümsedi. Bir kıkırdama sesiyle kapandı telefon. Banyoya sürüdü kendini, karmakarışık bir ruh haliyle hazırlanmaya başladı. Karanlık ruh haline zıt beyaz renk giyindi. Sırtı kare açık, önü boğazına kadar kapalı bir tulum tercih etti. Şimdi esmer teni daha belirgindi. Saçlarını yana toplayıp alttan sıkıca bağladı. Uzun taşlı sırt kolyesini taktı, pırlantalar sırtını süsledi. Rutin makyajını da yaparak telefonu eline aldı. Hiç düşünmeden Oğuzhan’ı aradı. 

 Uyandığı belli olan adamın sesini işitti. “Seni aradı değil mi?” diyordu. 

 “Çok zeki bir kızın var, ajan olacak büyüyünce. İz sürüşüne bayıldım.” Gülümsüyordu ve gülüşü Oğuzhan’a kadar gidiyordu. 

 “Seni hiç anlatmadım Ruken, inan bana. Kendi kendine kurduğu bir dünyada yaşıyor. Telefonumu karıştırdığında şüphelenmiştim ama ihtimal vermemiştim.”

 “Fotoğraflarımızı görmüş, telefonuma oradan ulaşmış. Kendi kızının psikolojisiyle oynamayacağına eminim ama sanırım Leyla beni gerçek annesi sanıyor.” 

 “Ona bunu anlatacağım.” 

 “Neyi?” dedi Ruken, içine taş oturmuştu. 

 “Annesinin sen olmadığını.” 

 Kızımın annesi olacaksın diye çıkışan adamdan duyduğu sözler acıtmıştı. Değildi ama olmayacak mıydı? 

 “Sen neredesin, Oğuzhan? Ben nerede yanlış yaptım? Sen neden bir görünüp bir kayboluyorsun? Leyla aramasa şu an konuşuyor bile olmayacaktık, biz nereye gidiyoruz?” 

 “Senin olmamızı istediğin yerdeyiz.” 

 Ruken bunu istediğine emin değildi. Kendini ya anlatamamıştı ya da Oğuzhan, Ruken’in canına okuma sözünü yerine getiriyordu. Kendini izah edemediğine emin oldu ama aksine bir söz etmek istemediği için, “Görüşürüz,” dedi. Oğuzhan’ın son sözlerine izin vermedi. Telefonu kapatıp odasından ve evinden çıkarken başlayıp işe gidene kadar kendine ne istediğini sordu. Cevapları olmayan soruların sahibiydi düşündüğü adam. 

 

 

 

 

 

Uçakta arkasına dönüp minik boşluktan halasına baktı. Dedesi halasının da yanlarında olmasını uygun bulmuştu, Kenan içinde asla sorun olmamış hatta sevinmişti. Halasının yanında da Hilal oturuyordu, gideceklerini öğrenen Hilal, ikizleri halası Nergis’e bırakıp iki günlüğüne takılmıştı peşlerine, Kemal’in sirke satan suratına rağmen. 

 “Rahat mısın eltim?” dedi Hilal, mavi gözleriyle bilmiş bakışlar atarken. 

 Yıldız’ı da güldürmüştü, Hazal’ı da. “Rahatım eltim,” derken içinin huzurla, mutlulukla dolduğunu hissetti. 

 Halası da kendisi gibi özel uçağa alışkındı ama Kenan’ın fikrini de beğenmişti. Elindeki dergiden başını kaldıran Yıldız, yeğenine göz kırparak gülümseyince aynısını Hazal da ona gönderip önüne döndü. 

 “Bebek ağlamıyor ve kimse sevgilisiyle tartışmıyor Kenan, beni fena kandırdın. Neyin dedikodusunu yapacağız şimdi?” 

 Kenan başını Hazal’ın omuzuna bırakıp kulağına fısıldadı. “Dün geceyi konuşalım mı?” Gülümseyen nefesi çarptı kadının tenine. 

 Başını Kenan’ın alnına yaslarken elini ince sakalların üzerinde gezdirmeye başladı. “Hatırlat bir ara, burası uygun değil.” 

 “Peki,” derken başını iyice yerleştirdi çukura. “Biraz uyuyacağım sanırım.” 

 “Ben heyecandan geberirken sen uyuyacaksın?” 

 “Evet, çok uykum var, biliyorsun?” 

 “Sessiz olur musun, halam arkada.” 

 “Olayım madem.” Mırıldanarak yerinde kaydı, Hazal’a sokularak uyumaya çalıştı. O kısa uykusuna dalarken Hazal gökyüzünü izliyordu. Hayatta Kenan gibi bir adamın var olduğuna inanmak da her an zorlanıyordu. Bir gün bu derece sevileceğinin çok istiyor olsa da başına geleceğinden emin değildi ama olmuştu. Bir buçuk ayı geçen kısa bir ilişkide onu ailesine götürüyordu ve bu yaşadığı basit camiada yıllar sürecek bir olaydı. 

 Dürüsttü, asildi, sözü bir kez söylüyor sonra arkasında duruyordu. En önemlisi, sevdiğini her şekilde anlatıyordu. Bu bir rüyaysa hiç bitmemeliydi. Tekrar Kenan’ın sakallarını okşadı. Adamın kendine daha çok sokulmasına tebessüm etti. Kalbi yükünü almış onu terk etmişti, artık Kenan da atıyordu. 

 Ailesine nasip olmayan sevdayı yaşıyordu ve bozulacak olmasından ölesiye korkuyordu. Kenan’ı mutlu etmek için elinden geleni arkasına koymayacağını hissediyordu çünkü Kenan öyle yapıyordu. Adam, kadını iliklerine kadar titretiyordu.

 Havaalanına getirilen cipe binip, biraz daha sürecek olan yolculuğa devam ettiler. Dönemeçli yollardan ilk kez geçen Hazal sadece izliyordu. Hayran olmamak elde değildi. Beğeni dolu sözleri dökülüyordu ara sıra. Hilal de gelip geçtikleri ilçeleri, köyleri anlatıyordu. 

 “Yarın Sümela’ya gidelim mi?” diye sordu Kenan, yanında oturan ateşine. “Daha önce gittin mi?” 

 Hazal başını olumsuz anlamda salladı. “Hiç gitmedim, olur gidelim.” 

 “Halacığım,” dedi Kenan, arkasına aynada göz atıp. Yıldız bu çocuğa bayılıyordu, hayrandı. Nasıl bir aile terbiyesi aldığına şaşkındı. “Ben gittim Kenan, uzun yıllar oldu ama gittim. Siz baş başa gidebilirsiniz.”

 Kenan, Hazal’a döndü. “Londra, Paris, İtalya, Amerika gitmediğiniz yer yok Hazal Hanım ama bir Sümela Manastırına gidilmemiş.” Alaycı sesi, kinayeli sözlerine gülümsedi. 

 “Ya öyle oldu Kenan Bey, prens bekledim beni götürecek.” 

 Hilal’in gülüşüne Yıldız da katıldı, Çaykara’ya varıncaya kadar devam eden atışma büyük keyif vermişti. Dördü de eğlenerek uzun yolu aşmanın sıkıntısı kalmamıştı üzerlerinde çünkü Hilal ve Kenan ne kadar yollara aşina ise Yıldız ve Hazal o kadar yabancıydı. 

 Kenan’ın annesi Sultan Hanım, gelini Hilal’e kocaman sarılıp göz ucuyla da yeni gelinine baktı. Hilal, kenara çekilip önce Yıldız Hanım’ı tanışırdı. Hazal’ın dizlerinin bağı çözülüyordu, hayatında bu kadar değişik bir heyecan hiç tatmamıştı. 

 Kadını inceliyordu, etine dolgun hatları ay gibi yüzü vardı. Oğulları gibi yeşil gözleri vardı ve dikkat ettiği en değişik nokta kadının yüzünde tek bir kırışık bile yoktu. Başındaki iğne oyalı tülbendinin rengini çok sevmişti çünkü bordo çiçekliydi oyası. 

 Halası da kenara çıkınca Kenan’ın gözleri annesi ve Hazal üzerinde keyifle gezintiye çıktı. Çok eğleniyordu, çok. 

 “Hoş geldin kızım,” dedi Sultan Hanım. 

 Halasının daha önce uyarısı üzerine kadının eline uzandı. Bunu daha önce dedesinden başka kimseye yapmamıştı. 

 Kenan kapalı ama gülümseyen dudaklarını sağa sola keyifle kıvırıyordu. Annesinin Hazal’a sarılmasına araladı kapalı dudaklarını. “Bana yok mu anne?”

 Annesi kırgın baktı oğluna. “Sana yok, kızımla gelmesen görürdün sen, bir annen var mı yok mu unuttun hayırsız. Döndün ama bir gelmedin yanıma.” 

 Gülümseme sırası Hazal’a geçmişti, anne oğulun halleri onu mutlu etmişti. Annesizliğin acısını hissederek gülümsedi. Kenan’ın annesine şakayla karışık sarılmasına ve annesinin kısa bir nazdan sonra teslim olmasına gözlerinin dolduğunu hissetti. 

 Bir anda etrafları insan doldu. Hilal’in anne babası, dedeleri, Kenan’ın babası Ahmet Bey derken Hazal, hoş geldinleri birbirine karıştırmıştı. Kalabalık kocaman bir ailenin içine düşmüştü ve çok mutluydu. 

 Bahçede içilen son çaylarla yan yana yapılmış yapıyı özenle inceledi. Bir dağın başındaydılar ve iki büyük ev dehşet göz alıcıydı. Şehirde böyle zevkli yapılar görmediğini düşündü. Evlerin içi de dışları da ormanın ortasında göz dolduruyordu.

 “Şu benim babamın evi,” diyerek sağdaki evi işaret etti Hilal. 

 “Biz Kemal’le yan yana yaşadık, büyüdük.” Anlatırken kocasını özlediğini hissetti. “Abim de Nergis’le evlendi, Kenan’ın ablası.” İç çekti etrafına bakarken. “Ne günlerdi?”

 Hazal gülümseyerek yan döndü. “Şu evden şu eve gelin oldunuz yani?” 

 “Aynen öyle oldu,” dedi Kenan. Yengesine bakıp kahkaha attı. “Hakikaten ne günlerdi…” 

 “Sırıtma,” diyerek şakasına çıkıştı Hilal. 

 Hazal da kendini tutamadan kahkaha attı ama neye güldüğünü soran olsa tek bir şey bilmiyordu. “Kenan güldü diye gülüyorum ama belli ki çok güzel şeyler olmuş.” 

 “Çok,” derken K harfini uzattı Hilal. “Kocamı özledim, gidip arayacağım. Sesini duyayım bari yüzünü göremeyeceğim.” 

 “Akşama damlar çok dert etme,” dedi Kenan. 

 Bunu Hilal de tahmin ediyordu ama sadece gülümsedi. “Boş boş oturma, kızı hamağa götür, çay bahçelerini gezdir.” 

 “Ah…” dedi Kenan. “Hamağı nasıl unuturum abla?” 

 “Zevzek,” diyerek kocasının evine doğru yürüdü Hilal. Kendine ait bir odası vardı ve babasının evinde değil eşinin evinde kalmayı tercih ediyordu ki, ailesi bunu istiyordu. Nergis de geldiğinde Hilal’in babasının evinde kalırdı. 

 Kenan da kalkıp elini uzattı. Hazal etraflarına baktı. Tutup tutmama konusunda kararsız kaldı. Evin içinden sesler yükseliyordu ve bu insanları henüz tanımıyordu. “Tutmalı mıyım?” 

 Kenan göz devirip Hazal’ın bileğine yapışıp çekti. Ayağa kaldırıp elini tuttu. Evin yanındaki aşınmış yola ilerletti. “Bir daha duymayayım.” 

 “Çok kabasın.” 

 “Sen de çok seksisin.” 

 Gözleri açıldı Hazal’ın. “Sessiz ol!” 

 Yokuşun başına getirip önce kendi çıktı. Hazal’a dönerek gülümsedi. “Ne kadar korkuyorsun Hazal! Sakin ol. Dikkatli bas toprak nemli, kayabilirsin.”

 Spor ayakkabısıyla dikkatle basarak ve Kenan’ın onu çekmesiyle düzlüğe çıktı. “Tedbirli olmaya çalışıyorum.” 

 “Sen ol Hazal, sadece sen. Aksine kasarsan bir gariplik sezerler. Bu insanlar gerçek halk çünkü doğallar. Elini Hazal’ın beline sarıp kendine çekerken alnından öptü. “Annem, Hatice anneme seni anlatıyordu.” 

 “Ya? Ne diyordu?” Mavi gözler merakla aralandı. 

 “Benum gelunlar da maviş maviş Hatice, oğullarumdaki şansa pak.” Annesini taklit eden adama bir süre bakıp yüksek sesle güldü. 

 “Ne?” 

 “Öyle dedi hatta ekledi; Biru gara biri kizul bunlarin uşaklarida kizul olur pak dedum saa.” 

 “Çok tatlısın ya, sen biliyor muydun şiveyi? Hiç belli olmuyor.” 

 “Ben burada büyüdüm Hazal. Ve ayrıca dört dil biliyorum ama belli olmuyor değil mi?” 

 Gülümseyen kadının kaşları inip kalktı. “Hiç belli olmuyor, Avrupa’da yaşamış bir adamın şu anki bulunduğu yer bile farklı.” 

 “Öyle bakmakla olmuyor değil mi? Kalıbın altında neler olduğunu görmek gerekiyor.” 

 “Belki…” dedi Hazal. “Ama ben görmeden sevmeye başladım. Bu konudaki teorin nedir?” 

 “Buna yıldırım aşkı diyoruz.” Başını kaldırıp yeşilliklerde göz gezdirdi. Hazal onu şevkle izliyordu. Kendine inen bakışlara gülümsedi. “Benden etkilendiğini söylediğinde kendimi başka bir dünyada bulduğumu itiraf etmek istiyorum. O kadar uzun ve karışık bir ilişkinin içindeydim ki, başka bir kadının ilgisi ilk defa ilgimi çekmişti. Eğer o gece uyandırılmamış olsaydım hayatım çok daha karışık hâle gelecekti, hissediyorum.” Elleri kendini dikkatle dinleyen kadının kızıl saçlarına giderek topladı. “Hazal… sen benim içimde uyuyan erkeği uyandırdın.”

 Aklına Ruken gelen kadının bakışları adamın göğsüne indi. Ruken’in hayatında olacak olan adamdan hiç bahsetmemişti Kenan’a. Ruken böyle istemişti nedenini sormamıştı ama içten içe hüzünleniyordu. 

 “Yine hazan bakışları kuşandın.” Çenesinden tutup başını kaldırdı. “Yanlış bir karardan döndük, bunu üçümüzde biliyoruz, artık üzülmeyi bırakmalısın.”

 “Geçecek. Ruken’i mutlu gördüğümde, suçluluk hissetmeyeceğim. O sözleri etmesem şimdi üçünüzde farklı konumlarda olabilirdik.” 

 “Senin konumun burasıydı, kader diye bir gerçek var, kimse engel olamaz. Kalp tercihini kendi yapar, kimseye söz hakkı verdiği görülmedi.”

 “Bunu benden iyi kim bilebilir?” 

 “Ben.” Elinden tutup önden yürüdü. “Hadi, seni meşhur hamağa götüreceğim.” 

 “Ne yapacağız orada?” Bir hamak ne kadar meşhur olabilirdi? 

 “Sevdaluk edeceguz.” 

 Hazal’ın şen sesleriyle elma ve ıhlamur ağacına bağlı, yıllar içinde defalarca kez yenilenen ama yeri hiç değişmeyen hamağın yanına geldiler. Kenan ayakkabılarını çıkartıp uzandı. Hazal da onu taklit ederek Kenan’ın omuzuna uzanarak gözlerini kapattı. Sırtında sevdiği adamın, usulca dolaşan eli, mis gibi hava, sessizlik ve huzurun doruk noktasında olduğunu hissediyordu. 

 “Burası abim ve Hilal ablamın aşk yuvası. Kavga da etseler, sevgileri arşa da çıksa buraya gelirler. Yıllar içinde buranın özel bir yer olduğunu kavradık. Ama şimdi anlıyorum ki burayı özel yapan yanında sevdiğin insanın olmasıymış.”

 “Huzuru hissedebiliyor musun?” diye mırıldandı. “Uykum geliyor.”

 “Hissediyorum, kimse gelmez buraya, hadi uyu.” 

 “Ihlamur kokuyor Kenan…” derken dalıyordu Hazal. 

 

 

 

Saatine baktı Kenan, tam olarak gece on ikiydi. Odasının ışığını kapatıp sessiz adımlarla evin giriş kapısına vardı. Sessizce açıp çıktı, yan eve giden yolu aştı, arkasına dolandı. 

 “Nereye?” diyen Hilal’in sesiyle irkildi. 

 Kıkırtılarını işittiği kadına, başını yana yatırıp döndü. “Ajanlık yapıyorsun abla?” 

 Adım adım yaklaştı Hilal. “Kuru iftira, kocamı bekliyorum. On dakikaya geliyor.” 

 “Ben demiştim değil mi?” 

 “Seni de görüyorum Kenan.” Kahkahasını bastırıyordu Hilal. “Merdiven lazım mı?” 

 “Yok, gündüzden bıraktım pencerenin altına.”

 “İyi hadi,” derken önden ilerledi. “Gözcülük edeceğim sana.” 

 “Biliyordum bir gün emeklerimi toplayacağımı.” 

 “Ya sorma, nasipte bu da varmış.” 

 Kenan merdiveni Hilal’in eski odasının penceresine doğru dikti. Hilal de şahin bakışlarıyla sağı solu gözetliyordu. Tepeye ulaşınca telefonu çıkartıp Hazal’ı aradı. Odanın ışığı kapalıydı, hava ağır gelmişti ve uyuduğunu emindi. Saat dokuzda uykum geldi demeye başlamıştı Hazal. 

 Uykulu mahmur sese, “Pencereyi aç,” deyip kapattı. Birkaç saniye sonra açılan pencereden gülümsedi. “Selam canım,” dediğinde Hilal’in gülme sesini duydular. 

 “Sen manyaksın!” Hazal gerçek bir çıkış ve şaşkınlıkla söylenmişti. Adımını içeri atan Kenan, “Bunu daha önce fark etmiş olman gerekiyordu.” 

 Kapanan pencerenin sesiyle arkasını döndü Hilal. Dönerken de, “Ah aşk…” diye mırıldanmıştı. Kocasını karşısında görünce çığlık atacağı anda kapandı Kemal’in eli ağızına. 

 Kemal başını salladı. “Yaş oldu otuz beş Hilal Hanım hâlâ ajanlık peşinde.” Elini çekti Kemal. 

 Tüm gün özlediği adama sokuldu. “Her şey aşk için kocacığım, seni özledim.” Adamın dudaklarına sokulurken en çok özleyen Kemal gibiydi.