Kasım 10, 2020

23. Hayal Kurdum Tuna Hayat verdi Ajan

ile payelll

Kafenin kapısından çıktığında korumaları Oğuzhan’ın önünü kesti. “Çekilin!” dedi Oğuzhan, net bir sesle. 

 

Ruken durup döndü, Cihan ve Mutlu’nun sırtını görüyordu. Korumalarına ‘kırın ağzını burnunu’, diyebilirdi ama bunu yapmayacak kadar çok seviyordu. Kızgınlığının bir müddet sonra Oğuzhan tarafından uçurulacak olması gerçeğinin de pek tabii farkındaydı. 

 

“Bırakın.” 

 

Patronlarının sözünü ikiletmeden kenara çıktılar. Oğuzhan aralarından geçerek Ruken’in burnunun ucunda bitti ve fısıldadı. “Nereye Ruken?” 

 

“Cehenneme sevgilim, gelecek misin? Ama sen dur, asistanın gelsin, o sana rapor eder.” 

 

“Konuşacağız, gidemezsin.” 

 

“Bana benim sözlerimle yürüme!” diyerek sertçe çıkıştı. “Her şeyi duydun değil mi? Ne dediysem hepsini sana yetiştirdi ispiyoncun.” 

 

“Sen konuşmadan öncede bu böyleydi. Sen bizim seyrimizi değiştirmiyorsun. Senin anlamadığın şey ne biliyor musun? Sen bana güvenmiyorsun.” 

 

“Üstüne bastın, sen de bırakıp gidiyorsun, herkes bırakıp gidiyor.” 

 

Oğuzhan boynunu sağa sola esnetti. Gözlerini kapatıp açarak aşk dolu bakışlarını Ruken’e indirdi. “Otuz yılda birsin, seni bırakıp nereye gideyim? Nereden çıkartıyorsun sen bunları?” 

 

Yol kenarında sıcak tepesine vururken saçlarını geriye attı Ruken. Başlamıştı özlü sözlerine ama bu onca sözü dinlediğini gerçeğini değiştirmiyordu. Kendini berbat hissediyordu. “Beni dinleyeceğine gelip konuşmalıydın, kendimi salak gibi hissediyorum ve yol ortasında bunları konuşmak istemiyorum.” Başını yana yatırmış adama bakıp yüzünü buruşturdu. “Sen ne diye böyle giyindin? O saçların neden karışık? Ne bu serseri hava, güzel görünmen gereken biri mi var?” 

 

Yana yatırdığı başı şaşkınlıkla açılan gözleriyle doğruldu. “Sana inanamıyorum, bu nasıl bir kıskançlık?” 

 

“Kim? Ben mi? Sen aynaya bak aynaya, pis röntgenci. Hiç laf yapma bana Oğuzhan, yaptığının üzerini çizecek değilim. Sen…” derken yerinde çırpındı. “Manyak mısın ya?” diye bağırdı. 

 

“Evet,” dedi, sözlerine devam edeceği anda asistanı yanında belirdi. 

 

“Bölüyorum ama…” dedi Sümeyra. 

 

“Ne?” diye çıkıştı Oğuzhan. 

 

Ruken kadına bakarken böceğe bakar gibiydi. 

 

“Patron, Leyla’nın ateşi çıkmış, Nihan Hanım size ulaşamamış, hastaneye götürüyormuş Selim.” 

 

Oğuzhan’ın odağı değişirken Ruken de telaşla ona dönmüştü. “Gidiyoruz,” diyen Oğuzhan, Ruken’in bileğini yakalamıştı. “Nereye be manyak?” diye bağırdı Ruken ve Cihan ve Mutlu’ya elini kaldırdı. Korumaları onunla çalışmaya başladığından bu güne böyle aksiyon görmemişti. 

 

Oğuzhan durup döndüğünde Ruken ona çarparak durdu. “Sen benim kızımın annesi değil misin?” 

 

Birkaç saniyeye sığan sessizlikle Ruken hiçbir şeyi çözemedi ama çözmek istemediğine emindi. “Öyle miyim?” 

 

“Öylesin, kızımızın ateşi var biz hastaneye gidiyoruz.” 

 

“Bu yol dönülmez farkında mısın?” dedi Ruken. 

 

“Biz dönülmez yolu geçeli çok oldu, sen hangi sapakta kaldın çözemedim gitti.” Önüne dönerek çekiştirdi kadını. Ruken’in parlayan gülüşünü göremedi. 

 

 

 

 

Ürkek adımlarla odaya girdi. Oğuzhan elinden tutup içeri çekerken, bakışlarında korku vardı. Bir çocuğun annesi olmak önemliydi, özellikle hiç anne bilmemiş, kendisini annesi zanneden çocuk için çok ayrı bir durumdu. Çocuklara olan ilgisi, sevgisi yerli yerindeydi ama Leyla ona anne diyecekti. Kalbinin bir tık daha hızlı attığını hissetti. 

 

“Anne?” dedi Oğuzhan. 

 

Yüreği ağzına geldi Ruken’in. O meşhur anneyle karşılaşıyordu. Karşısındaki kadının dinç bedeni, yıllara meydan okuyan güzelliği beklediği bir şey değildi. Elli beş yaşından çok kırk yaşında bir kadın kadar gençti fakat kadını bir yerden tanıyor olduğu hissesine kapıldı. Siması tanıdık görünüyordu, zihnini sildi hemen nereden tanıyacaktı? Kadının üzerindeki bakışlarına kaldırdı gözlerini hemen sonra yatakta kendinden habersiz uyuyan küçük kıza. 

 

“Merhaba Ruken.” 

 

Adını bilen kadına şaşırmadı. Oğuzhan’ın anlattığı anneyi ilk bakışta çözemediği için ürkekçe başını salladı. “Merhaba, geçmiş olsun.” 

 

Elini bırakan adamın kızının başucuna gidişini izledi. “Sabah bir şeyi yoktu, nasıl aniden ateşi çıktı?” Takılı seruma kaldırdı başını, henüz yeni takılmış görünüyordu. Kızının elindeki damar yolunun üzerini okşadı. Hiç sevmezdi Leyla hastaneleri. Ne zaman serum takılacak olsa ortalığı birbirine katardı ve hasta olmamak için ne denirse yerine getirirdi. 

 

“Bilemiyorum, odasındaydı bakmak için girdiğimde uyuyor olduğunu gördüm.” 

 

Uzun sarı saçları kıvır kıvır etrafına dağılmış, yanakları pembe pembe olmuş Leyla’ya yaklaştı. Çok narin ve zayıf bir çocuktu. Yaşından daha küçük durduğunu fark etti Ruken. Yatağın diğer tarafına dolandı, babasının saçlarını geriye itişiyle gözlerini araladı Leyla. Baba kızı ilk kez görüşüydü, yüreğinin ortasında bir ateş topu dönmeye başladı. Ruken’in içini yaka yaka ateş saçıyordu, yakıyordu genç kadını. Nasıl güzel görünüyordu baba kız… 

 

“Baba,” diyen Leyla’nın sesi yorgun ve boğuktu. 

 

Oğuzhan kızına gülümsedi. “Küçük hanım hasta olmuş.” Babasına dönük olan Leyla, diğer yanındaki Ruken’i henüz fark edememişti. 

 

“Annem geldi mi?” 

 

Ruken gözlerini hızla kapattı, hızla geri açtı. İkinci alev topu daha şiddetli dönerek parçaladı yüreğini. Onun annesi gelmemişti, gelememişti. Boğazına kadar çıkan yumruyu küçük öksürükle geriye itti. Yutkunmak yeterli olmayacaktı, biliyordu. Gözleri nemlenirken kendini gülümsemeye zorladı. “Geldim.” Küçük narin eli avucuna alırken döndü Leyla. 

 

Hasta küçük kızın fersiz gözleri heyecanla parladı. “Aa gelmişsin,” derken Ruken’in dolu gözleri gerçekten gülümsedi. Kalkmaya yeltenen kızı babası durdurdu. “Nereye, Leyla? Elin acıyacak.” 

 

Ruken de eğilip yatmasına yardım etti. O kadar sevimliydi ki ona bakarken içi eziliyordu. “Tamam, sakin ol,” diyebildi. 

 

Leyla içli içli ağlamaya başladığında Nihan Hanım odayı terk etti, ağlamak istiyordu ve onları yalnız bırakmak. 

 

“Sen gelirsin diye soğuk su içtim, buzdolabından buz gibiydi. Babam seni arar dedim, çocukları hasta olunca anneler onların başında bekler değil mi?”

 

Oğuzhan’ın nutku tutulurken doğruldu. Ellerini kızının üzerinden çekip hayatının anlamlarına tepeden baktı. Leyla, Ruken’i adeta kalbiyle çağırmıştı. Ateş topunun üçüncüsü Oğuzhan’ın kalbinde dönmeye başladı. Ruken’in yanağından düşen gözyaşını fark etti. 

 

“Bir daha beni görmek istediğinde telefon açmalısın,” dedi Ruken tek eliyle yanağını silerken. “Şimdi canın yanıyor.” 

 

“Olsun,” derken öksürdü Leyla hemen sonra, “Yanıma yatsana anne,” dedi. 

 

Ruken, kendilerini izleyen babaya bakamıyordu, yüzünde keder görmek isteyeceği en son kişi Oğuzhan’dı ve kendi kederini de görsün istemiyordu ama biliyordu ki o her şeyi görüyordu. Topuklu ayakkabılarını çıkartıp yan yatarak uzandığında göğsüne sokulan küçük kızın saçlarını geriye taradı. “Baban sana hiç iyi bakamamış Leyla,” dedi. 

 

Oğuzhan’ın kalkan kaşlarına aldırmadan devam etti. “Ne kadar zayıfsın.” 

 

“Babam bana yemek yedirmiyor ki.” 

 

Leyla’nın sözleriyle gözleri kocaman oldu Oğuzhan’ın. Birkaç cümle daha duyarsa küçük dilini bile yutabilirdi. 

 

“Ben kendim yiyorum, çok az. Sonra midem bulanıyor. Ama sen yedirirsin değil mi?” 

 

Ok yaydan çıkmış, küçük bir çocuğun kalbine saplanmıştı, koparmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği bir ipin ucunda sallanıyordu sevgi. 

 

“Hadi biraz uyu, uyanınca eve gideceksin.” 

 

“Sen de gelecek misin, gelirsen uyurum.” 

 

“Geleceğim,” dedi Ruken, başını yastığa bırakırken, Leyla daha çok sokuldu. Artık söz dinletmesi gereken bir kızı vardı ve ona neyi nasıl açıklayacağını bilmiyordu ama bildiği tek gerçek, Leyla’nın kendi içindeki kayıp kız çocuğu oluşuydu. 

 

 

Doktorun gece hastanede kalmalarının daha güvenli olacağını söylemesi üzerine akşam Efşan’la olan nargile randevusu da iptal olmuştu. 

 

“Daha ilk andan ekmeye başladın beni Ruken,” dedi Efşan, telefonun ucundan gülümseyerek. “Aşk olsun arkadaşım, ben sana böyle mi davranıyordum?” 

 

“Saçmalama kızım, kız hasta bırakıp gelemiyorum.” 

 

“Tamam,” derken kahkaha attı Efşan. “Çen anne mi oldun çen?” 

 

Ruken de gülümsedi. “Ne yaptığımı bilmiyorum ama oldum gibi. Abim beni ararsa ne diyeceğim onu düşünüyorum.”

 

“Efşan’a gittim dersin, ben hallederim.” 

 

“Can dostum, bir tanesin.” 

 

“Hangi hastane? Vedat’la gelmek istiyoruz hem geçmiş olsuna hem de tanışmaya.” 

 

Hastanenin adını verip kapattı telefonu ve Cihan’la Mutlu’ya döndü. “Siz eve gidin ama gelen olursa kapıyı açmayın. Abim gelirse hiç bakmayın ve ikizinizi de uyarıyorum abime tek laf etmek yok.” İki korumanın baş sallamasını yemedi. “Abimin askerleri olduğunuzu bilmediğimi mi sanıyorsunuz? Size bir şey sordu mu?” 

 

“Sordu,” dedi Mutlu. “Havaalanındaki beyefendiyi gördüğümüzü söylemedik.” 

 

“Oğuzhan havaalanında gördüğünüz kişi. Güzel. Sizi arasa Efşan’la birlikte diyeceksiniz. Eve gidin ve dinlenin, benim arabamı da götürün, ben dönerim. Merak etmeyin.” 

 

Arkasını dönerek uzaklaşan korumalara güvenmiyordu, bir tek bu konuda güvenmiyordu ama şimdilik başka çaresi yoktu. Güvenmeyi deneyecekti. Nihan Hanım eve dönmüştü, hava kararmış, akşam kara örtüsünü kuşanmıştı. Koridorun bir ucunda Sümeyra ve adının Selim olduğunu öğrendiği adam bekliyordu. Sümeyra’ya attığı ters bakışlarında kararlıydı. Zor sevecek gibiydi kadını. 

 

Odaya girdiğinde Leyla hâlâ uyuyordu. İkinci serumu yeni takılmıştı, bir doz artan ateş düşürücüyle derin derin uyuyordu. Elinde telefonu, ayağını bacağının üzerine kırıp bırakmış rahat adama baktı, birde uyuyan küçük kızına. İkili koltuğun boş olan kısmına yerleşirken telefonunu bırakan adamın göğsüne çekildi. 

 

“Sana olan kızgınlığım henüz geçmedi,” diyerek itekledi o kaslı kolu ama başarılı olamadı. “Ben de öyle diyordum,” diye fısıldadı, tıpkı Ruken gibi. “Ruken canıma okusa da biraz aşka gelsek.” 

 

Usul hareketiyle yerinden çıkıp ona döndü. “Senin aşk anlayışın bu mu? Ah, neden şaşırıyorum ki, benim canıma okumak isteyen sendin.”

 

“Okudum mu, yok. Daha başlamamıştım bile ama senin hasretin tahminimden bile daha çekilmez. Ben anladım.” Başını salladı Oğuzhan. 

 

“Neyi anladın acaba?” 

 

“Ben ilişki adamı değilim, beceremiyorum. Benim nikâhı basmam şart. Ne o öyle gel, git, gelme, gitme hiç bana göre değil. Bir kadını tanımaya yılların yetmeyeceğini bile bile kendime neden işkence edeyim ki?” 

 

Ruken de değildi, ilişki demek stres demekti, gel git akıl karmaşası demekti. Deneyelim, düşüncesi onun aklına yatmıyordu ama bu sözleri de evlilik teklifi olarak algılamıyordu. “Sen bana güvenmiyor musun? Neden beni izliyordun, neden dinliyordun? Hâlâ ona bir şeyler hissettiğimi mi düşünüyorsun? Bu mu derdin?” 

 

Oğuzhan yüzünü buruşturdu. “Şunu bir daha söyleme, lütfen. Onun sıfatını bile anma! Ben öyle bir şey düşünmedim, sana her an her yerde ulaşabilmem için başka çarem yoktu. Çok zeki beyninle yaptığın duvarı kırabilseydim sadece izlerdim ama kıramadım. Ben nereden bilebilirdim bugün o masada konumun geçeceğini? Fakat aşırı sevdim arkadaşlarını, daha çok bana çalışıyor gibiydiler.”

 

“Ben de onları çok seviyorum, onlar çok başka kadınlar.” 

 

“Fark ettim. Ablaların dururken onlara gitmen bana ilginç geldi.” 

 

“Ablalarımı da seviyorum ama AZA objektif olan taraf. Ve konuyu kaynatma!” Yumruğunu Oğuzhan’ın kalbine indirdi. “Bunu bir daha yapmayacaksın ve bu yaptığın içinde sana ceza, bir daha böyle sokağa çıkmayacaksın.” 

 

“Taktı, yine taktı. Gayet iyiyim.” 

 

“Sorun o zaten fazla iyisin, senin böyle bir tarzın mı vardı, ben neden göremedim?” 

 

“Senin de var, bilmiyorum sanki bacağına kadar siyah çizmelerini, deri taytını, ceketini ve o kabartılmış saçlarını.” 

 

Ruken’in gözleri büyüdü. “Nereden biliyorsun?” 

 

“Gördüm, Rose Continet’da doğum günündü sanırım.” 

 

“Yok artık!” derken sesi tok çıkmıştı, bakışları Leyla’ya kaydı ama uyuyordu. Tekrar adama dönerken gözleri kısıldı. “Sen nasıl dürüst bir yalancısın? Var mı başka bana açıklayacağın, bilmediğim bir şeyler?” 

 

“Var,” dedi kendinden emin. “Ama şimdi değil. Başka bir yerde olsak söylerdim, sen şimdi burayı ayağa kaldırsın.” 

 

Ruken gözlerini kapatarak burnundan ciğerlerine derin nefes çekti. “Oğuzhan…” 

 

“Güzelim.” Yaklaşıp dudağının ucundan öptü. “Başımı döndürüyorsun Ruken, dünyayı başıma geçireceğin anda da bu değişmeyecek, sen!” dedi burunları birbirine değiyordu ve Ruken gözleri kısık bakıyordu hâlâ. “Benimsin!” Bu kez dudaklarına çabucak dokunup çekildi. “Bunu hiçbir kimse ve hiçbir şey değiştiremez, Ankara’da da böyleydi şimdi de.” 

 

Sözler ve öpücükler ruhunu okşuyor, kalbini taçlandırıyordu ama o bilmediği her neyse bugün olmazsa yarın öğreneceğine emindi. Ne olduğunu tahmin edemiyordu ama ilişkilerini etkileyecek bir olayın varlığı aklına gelmiyordu. “Beni üzersen abime söylerim, seni öldürür.” 

 

“Ne hakla öldürüyor beni? Ben ne yaptım ki?” 

 

“Onu sen söyleyeceksin, ne yaptın ki? Demek beni üzeceksin.”

 

“Söylemem gereken bir gerçeği gizledim, üzülmemen için elimden geleni yapacağım ve pişman değilim, Ruken’le yatan Rukenci olurmuş, değil mi?” 

 

“Evet, ben seni geberteceğim, kızımız da hem yetim hem öksüz kalacak, bundan korkuyorum.” 

 

“Senin tek korkun benim, benimki de sen. Bunu düşünerek hareket edeceğiz,” dedi ve yanağına sokulup kulağına ulaştı. “Kızımız diyen küçük ağzını yiyeceğim. Çıkış noktamız senin varlığın, tenin ve hiç susmayan dilin, onun hastasıyım.” 

 

İki eliyle itti hafifçe. “Bunu öğrendiğim de bir daha konuşalım. Dua et o zaman o çok sevdiğin dilim seni vurmasın.”

 

Omuz silkerek arkasına yaslandı, konuyu değiştirmeyi uygun bularak, “Odaya yatak istesinler, bu gece kızım ve kadınımla uyuyacağım.” 

 

“Pişkin!” diyerek yüzünü buruşturdu. “Gerçek bir pişkin!” Aklına gelenle yüzünü eski hâline getirdi. “Vedat ve Efşan gelecek birazdan, hem tanışmak hem de geçmiş olsun demek istediler.” 

 

“Çok güzel, ben de tanışmak istiyordum. Uygun bir ortam değil ama nasip bu güneymiş. Selim’e ve Sümeyra’ya söyleriz burada beklerler, biz kafeteryada bir şeyler içeriz.” 

 

Başını salladı ve öfkeyle atıldı. “O kızı benden uzak tut, onu gördükçe deliriyorum.” Elleri havaya kalkıp indi. 

 

“Ama o seni çok beğendi, ayrıca onun görevi bu, ben ne dersem yapmak. Ona bilenmekten vazgeç.” 

 

“Benim neyimi beğendi? Asistanlarından onay mı alıyorsun?” 

 

Başını yana yatırıp ofladı. “Ruken, cidden o küçük ağızını ben ısırmadan arada sus, ha güzelim.” 

 

“Hayır, kaç tane asistanın var senin?” 

 

“İki tane, onlar sadece asistan değil, donanımlı birer koruma, asistan, sekreter… Çok şeyler…” 

 

“Kaç yıldır seninle çalışıyorlar?” 

 

“Beş, ikisi de seninle yaşıt. Özel insanlar, üstün zekaları ve fiziksel donanımları mevcut. Benim gibi olan her insana devlet tarafından tahsis ediliyorlar.” 

 

“Allah’ım…” diyerek inledi, omuzları inerek başını önüne eğdiğinde ardından ne geleceğini merakla bekleyen adama bakışlarını kaldırdı. “Ben kiminle birlikteyim? Bakkal olamaz mıydın? Sütçü bile olabilirdin ama ajan, devlet adamı olmamalıydın.” 

 

“O zaman seninle nasıl tanışacaktım?” derken gülümsedi Oğuzhan.

 

“Ben bakkala su almaya gelirdim, tanıştırdık ama ben füze yaptığım adamla birlikteyim.” 

 

“Bana diyene bakınız? Sen de eli dantelli ev kızı olabilirdin? Ne işin vardı Allah’ın dağında elin herifiyle?” Gözleri kısık kadına bakarak, “Cık cık” etti. “Sana ev dışında görevi yasaklıyorum, ya benimle ya da asla!” 

 

“Aynı şeyler senin içinde geçerli, eğer bensiz bir göreve gidersen,” derken elini adamın boğazına dayayıp sıktı. Oğuzhan’ın geriye yatan başı, üstten bakan keskin bakışlarına aldırmadı. “Sen benim ailemin kadınlarının ne kadar kıskanç olduğunu bilemezsin, bir gece kafan olmadan göçersin bu dünyadan.” Başını yaklaştırdı. “Anladın mı canım?” 

 

“Çok güzel anladığıma göre anlaştık demektir. Ama başkana bunu nasıl  izah edeceğimizi de düşünmemiz gerekiyor.” 

 

“Ruken kıskanıyor diyeceksin, bu kadar net!” dedi elini çekerken.

 

Oğuzhan yüzünü buruşturdu. “O ne öyle, karım izin vermiyor der gibi. Benim de bir klasım var.” 

 

“Benim de bir kariyerim var, koskoca füze yapmış kadınım ama söz dinleyebiliyorum. Başka sözüm yok.” Kollarını göğsünde bağlayıp sırtını koltuğa verdi. 

 

Kolunu uzatıp kadını kendine yaklaştırdı. “Ya Ruken?” dedi kızına bakarak. “Bu ülkede senden başka füze yapan kadın mı var?” 

 

“Yok tabii, bir Ruken kolay yetişmiyor.” 

 

“E bende yapan ikinci kişiden erkek olanıyım, bir Oğuzhan’da zor bulunur. Senden daha zeki bir kadın olduğunu düşünmüyorum öyleyse senden başkasıyla çalışmam!” 

 

“Hoş olur tabii, ben senin için söylüyorum,” derken gülüşünü gizleme gereği görmedi. 

 

“Kendini beğenmiş,” diyen adam kadının tepesine dudaklarını bastırdı. “Ama çok güzel işte ne yapalım, kalbimizi çaldı bir esmer güzeli, sevmezsek ayıp olur, yazık olur.” 

 

Güzel sözleri kalbine akıtan adamın göğsüne başını bıraktı. “Ben susayım sen konuş, sen konuşunca kendimi iyi hissediyorum.” 

 

“O benim için geçerli.” 

 

Ruken’in titreyen telefonuyla doğruldular. Hemen yanındaki telefonu alıp kapıya yürürken açtı. Oğuzhan da ardından kalkmıştı. 

 

“Efendim?” dediğinde karşısında bulduğu arkadaşı ona gülümsüyordu. Telefonu kapatıp arka cebine tıktı. “Geçmiş olsun,” diyen Efşan’a kocaman sarıldı. “Sağ ol, canım,” dedi Ruken, ayrılırken. 

 

Oğuzhan çoktan Vedat’a elini uzatmış hatta sıkmıştı. “Hoş geldiniz, Oğuzhan.” 

 

“Vedat.” 

 

“Adınızı duymamak imkansız,” derken gülümsedi Oğuzhan. 

 

“Hepsi uydurma,” dedi Vedat, hafif bir tebessümle. 

 

“Biz Leyla’nın hediyesini verip geliyoruz,” diyen Efşan, yanındaki korumanın elindeki paketi alarak Ruken’le odaya girdi. Loş ışığın aydınlığı kadarıyla yatağın içindeki narin bedene yaklaştı. “Ne kadar narin,” diye mırıldandı Efşan.

 

“Evet. Sence de çok zayıf değil mi?” 

 

“Fiziki yapısı bu olabilir ama melek gibi kuzum…” paketi başucunda komodinin üzerine bıraktı. “Uyanınca verirsin, annesi.” 

 

Ruken elini kalbinin üzerine bırakıp iç çekti. “Nasıl anne dediğini bir duysan…” 

 

“Kaderimiz ne kadar benziyor,” dedi Efşan. “İkimizde doğurmadığınız çocuklarının annesi olduk.” 

 

“Kader…” diye mırıldandı. İçinde Leyla’ya akan sıcacık bir damar vardı. Elinde olmadan çekiliyordu, öyle gelişigüzel seviyordu küçük kızı. Yadırgamadan, hiçbir eğreti hisler uyanmadan kucaklıyordu onu annelik içgüdüsü.

 

 

Dakikalar sonra karşılıklı kafeteryada kahvelerini yudumlayıp sohbeti derine çekiyorlardı. “Vedat,” dedi Oğuzhan, samimi bir sesle. Kendine çevrilen buz mavisi gözlere döndü. “Ruken bana bir kitap okuttu.” 

 

Efşan fincanını bırakırken kıkırdadı. “Olamaz, işte geliyor gönlümün efendisi.” Vedat’ın ona dönen kısık gözleri, kıskançlıkla parlıyordu. “Efşan!” dediğinde genç kadın ağzına fermuar çekti. “Sustum.”

 

Ruken yanındaki adama dönerek gülümsedi. “Tartışma çıkaracaksın.”

 

“Neden?” dedi Oğuzhan, Ruken’e bakıp, Vedat’a döndü. “Okudum ve seninle tanışıp kitabı tartışmak istedim.” 

 

“Nasıl buldun?” diye soran Vedat’ın umudu kendi fikri yönündeydi, yani Tunahan tam bir gıcıktı. 

 

“Saçma!” dedi Oğuzhan. “Düz bir adam bir kere, sıkıcı.” 

 

“Ve tam bir hayal ürünü,” diye ekledi Vedat, Efşan’ın damarına bastığını bilerek. 

 

“Sensin hayal ürünü, sizsiniz sıkıcı. Tunahan’a kimse laf edemez.” Efşan yan dönerek saçını arkasına itekledi. “O bir romantik, o bir hayallerin prensi ve her kadının aradığı erkek.” 

 

“Katılıyorum,” dedi Ruken. “Oyunsuz.” Oğuzhan’a dönerek gözlerini kıstı. “Oldukça dürüst, Miray çok şanslı. O anlatılmaz yaşanır.” 

 

Vedat, Efşan’a döndü. “Hayallerinin prensi demek?” 

 

“Evet öyle. Hayal kurdum Tuna, hayat verdi mafya.” 

 

Vedat gözlerini devirdi. Oğuzhan gülüşünü saklamak için üstün bir çaba gösterip kazandı ama yanındaki küçük ağızlı kadın susmuyordu.

 

“Hayal kurdum Tuna, hayat verdi ajan. Adalete bak!” 

 

“Bunlar hep yazarın suçu,” dedi Vedat, Oğuzhan’a. “Kadın ne yiyip içiyorsa aşktan başka bir şey bilmiyor, evde bir raf kitabı var, sıkıldıkça soluğu birinde alıyor. Sana tavsiyem evine sokma!” 

 

“AA, ne münasebet! Ben o yazarın kitapları olmadan uyuyamıyorum,” dedi Ruken. “Ayrıca kitaplarının ilk sayfasını açıp bakarsanız tam olarak şöyle yazıyor, aşkı yazıyorsam öğreten biri var! Uydurmuyor ve ayrıca sizin gibi erkekler okuyup incelik öğrensin istiyor ama nerde…” 

 

“Nankör,” diyerek Ruken’e döndü. “Neyin eksik?” 

 

“Ya sen? Senin neyin eksik?” diye sordu Vedat, Efşan’a. 

 

İki kadında birbirine bakıp kahkaha attı. Eksik falan yoktu, herkes kendi kaderini en ucuna kadar istediği gibi yaşıyordu. Alabilecekleri her şeyi alıyor, veriyorlardı. Efşan, Vedat’ın koluna sarıldı. “Ya ne alakası var, hem sen de seviyorsun uydurma, kaç kez okudun kitabı?” 

 

“Sen benden çok seviyorsun, sorun orada,” dedi Vedat. 

 

“En sevdiğin sahne?” dedi Oğuzhan, Vedat’a, gülümsüyordu ve kolunun altına giren kadını sarıyordu. 

 

Vedat gülümsedi. “Kerim’i halledip, Balat’ı yaktığı sahneler.”

 

Efşan başını kıkırtısıyla Vedat’ın omuzuna gömdü. “Başka ne beklenir ki…” 

 

“Benim ki,” dedi Oğuzhan. “Tango sahnesi, mükemmeldi.” 

 

Efşan dudak bükerken başını Vedat’ın omuzuna yaslamıştı. “Ya sen Ruken?” diye sordu arkadaşına. 

 

“En başlarda, gece balkonda Tuna kitabını yazarken Miray’ın sigara içmesine şahit olması, asla unutamıyorum. Ya sen?” 

 

Efşan kitabın tamamını seviyordu, her bir sayfasını ama çok sevdiği bir yer elbette vardı. “Sokak ortasında kalbini istiyorum dedi ya, zalim orada başladı bizim aşkımız.” 

 

“Senin aşkına…” diye başlayan yeni bir tartışmayı Ruken ve Oğuzhan gülümseyerek, şevkle izledi. 

 

Onları seyreden bir çift tehlikeli göz vardı ve bunu hiçbiri fark edememişti. Masadakiler neşeyle sohbet ederken, o arkasını dönerek uzaklaşmıştı.

 

 

 

Leyla’nın odasına  girip getirilen yatağa yaklaşıp yan yana oturup Leyla’yı izlediler. Hâlâ derin bir uykudaydı, ağrıları dindikçe uyuyordu Leyla. 

 

“Ona benim gerçek annesi olmadığımı söylemek zorundasın.” 

 

“Biliyorum ama nasıl anlatacağım konusunda bir fikrim yok. Uzmana danışmalıyız.” 

 

“Evet, uzman iyi fikir. Bir gün annesi çıkıp gelirse ne olacak? Karşısına geçerek ‘merhaba tatlı kız ben senin annenim’ derse?” 

 

“Leyla onu görmek isterse, bir gün bunu düşünebilirim ama karşısına çıkamaz bence bunu yapmamalı. Bir damla anne sütü içmedi Leyla, ona en kaliteli mamaları alıyordum ama büyümüyordu. Küçük, minicik geldi dünyaya, gelişmemişti çünkü o kadın bedeninin bozulacağı korkusuyla aç yaşıyordu. Hangi anne doğurduğu bebeğin yüzünü bile görmek istemez?” 

 

Sesinden nasıl acı çektiğini hissediyordu. Oğuzhan’ın yüzü kaskatı değil, kederle yıkılmış gibiydi. Ona sarılma ihtiyacıyla dolup taştı. Acısının yarısını almak istiyordu. Kolunun altına sokulurken bir elini sırtına diğerini göğsüne yerleştirdi. “O kadının katili olmak istemiyorum Ruken, kızıma bunu yapamam! Umarım bir köşede sessize ölür.” 

 

 Bir şey diyemedi ama acımasız Oğuzhan’la tanışıyordu. Sevdiği adamın gözü, tahmininde çok daha karaydı. “Uyuyalım artık.” Ayaklanıp Oğuzhan’ın yanağına ve gamzesine öpücüklerini bıraktı ve öpücükler aldı. “Ben Leyla’nın yanında yatacağım.” 

 

Başını salladı, Ruken kızının yanına uzanıp onu sarmalarken Leyla’nın ona sokuluşunu izledi. Saatlerce izledi, sabaha dek izledi. Hayatında ilk kez gördüğü sahneleri sonsuza dek zihnine kazıdı.