Arman’ların köşkünde hummalı bir hazırlık vardı. Yıldız Hanım dahi genç bir kız gibi heyecanlıydı çünkü Hazal’ın dur durak bilmez heyecanı ona geçiyordu. Cemil Bey’in yüzünde çok şükür gülümsemesi tüm yaşadığı yıllara değer katıyordu. 

 

Kenan, Hazal’ı istemeye geliyordu. 

 

Biricik torunu, tek varlığı, gözünden sakındığı evladının emaneti evlilik yolunda ilk adımı atıyordu. Cemil Bey dünyadan alacağını tamamlama evresindeydi. Bu günleri de görmüştü. 

 

Hazal geceye hiçbir arkadaşını davet etmemişti. Son zamanlarda, Kenan’la olan birlikteliğin gelen güveniyle etrafındaki insanları seçiyordu artık. Bir bakmıştı, kimsesi yok. Çok umursamıyor, hiç üzerinde durmuyordu. Kocaman bir aileye adım atmıştı ve gerçekten güvenli insanların arasında olduğunu biliyordu. 

 

Dedesinin çok eski dostlarından Hakan amcası, eşi Suzan’la yanlarındaydı. Salon boş gibiydi ama birazdan feci bir kalabalıkla dolacaktı. Bordo, dizlerinde biten, eteği bol üzeri dar ve fakir kol düz elbiseyle çok güzeldi Hazal. Saçlarının önüne gelenlerini, arkasına taşlı bir tokayla tutturmuş, uçlarına da hafif bir dalga vermişti. Beyaz tenli olduğundan hafif bir allık, biraz rimelle gözlerini ortaya çıkarmıştı. Dudaklarına tenine yakın mat bir parlatıcı sürmeyi uygun bulmuştu. Parmağında tek bir yüzük bile yoktu. Birkaç saat sonra tüm dünyasını dolduracak olan halkayı takacaktı. Bileğine dedesinin hediyesi olan incelik pırlanta bir bileklik takmıştı sadece. Kulağındaysa minicik bir taş parlıyordu. 

 

Koridorda sağa sola heyecanla dönüyordu. Yaldızlı aynaya yaklaşıp tekrar tekrar kendine bakıyordu. Ne kadar güzel olursa olsun bu gece yetmiyordu aynadaki yansıma. 

 

Köşkün ziliyle kalbi bir an durdu. Eli kalbine giderken halası hemen yanında belirdi. “Az sakin ol Hazal, kızım ölecek gibisin.” Kocaman bir gülümseme sundu yeğenine. Ne dese boştu, Hazal bu anı istediği gibi yaşayacaktı. 

 

“Hadi.” Yıldız Hanım, kapıya ilerlerken dedesi, Hakan amcası ve Suzan teyzesi de gülümseyerek geçmişti yanından. 

 

Donup kalan kızı, halası çekerek yanına getirdi. Kapı aralandığında İlk Kenan’ın babası, Hilal’in babası ve anneleri geçmişti yanlarından. Hazal kendini rüyada sanıyordu, mutluluk arşa yükselirken kendisini gelişigüzel gülümsemelere bırakıyordu. 

 

Nergis, Hazal’a göz kırptı. İkinci kez görümce olmanın, hem de böyle güzel bir kadının; tadını çıkartıyordu. 

 

“Nasılsın eltim?” diyerek adım attı Hilal. “MaşAllah pek de güzel olmuşsun.” 

 

Hazal ufukta hâlâ Kenan’ı bekliyordu ama Hilal ona verilmiş en güzel dost olacaktı, “Teşekkür ederim,” diyebildi. 

 

Kemal ve Murat’ta geçerken hemen arkalarından çocuklar belirdi. Hilal ve Kemal’in ikizleri, Defne ve Burak. Defne, halası Nergis’ten aldığı güzelliğiyle gülümsedi. “Yenge, seni almaya gelmişiz, annem öyle dedi.” 

 

Hazal’ın kahkahası çocukta daha büyük bir gülümseme oluşturdu. “Eh, öyle bir şeyler,” dedi Hazal. 

 

“Düğünde alınıyor kızım,” dedi Burak, amcası ve babasına çok benziyordu. Hazal ikinci kez gülümsedi. Hemen yanlarındaki Nergis’in kızı Beliz’e döndü Hazal. Halası olan Hilal’in küçük bir minyatürü gibiydi. “Çok güzelsin yenge,” demişti Beliz. 

 

Hazal elini küçük kızın çenesine yerleştirdi. “Sen de halan kadar güzelsin.” Beliz aldığı iltifatla ellerini arkasına atıp yerinde kıpırdandı. Nergis’in beş yaşındaki oğlu Mert’in başını okşayarak doğrulduğunda o Karadeniz yeşili, içinde kendini gördüğü bakışları yakaladı. 

 

Elinde kocaman kırmızı bir buket gülle ‘al ömrümü koy ömrüne’ der gibi bakıyordu. Çiçeğe uzandı. Yavaşça aldı. “Hoş geldin,” dedi. 

 

“Asıl sen hoş geldin,” diye yavaşça fısıldayarak geçiyordu yanından. “Dünyama,” demişti, o yakışıklı suratındaki enfes gülüşle. 

 

Hazal eriyecek, az sonra parke taşlarının arasında kaybolacak gibi hissediyordu. Bacakları ilk kez onu bu kadar zorluyordu. Bıraksa kendini, düşecekti. 

 

Hazal’ın kocaman bir ailesi vardı. Hazal’ın kalbi tıka basa doluyordu. Dünyadaki mutluluk hakkının bitmemesi tek duasıydı. 

 

“Hop,” dedi Aslı. Arkasında Zeynep, Azra ve eşleri belirip yandan geçerek salona girdi beyler.

 “Bizimle iyi geçineceksin Gelin Hanım, ona göre.” 

 

“Kenan asıl bizim oğlumuz, ona göre.” Zeynep yandan, gülümser şaka yollu bir bakış attı. 

 

“Operasyon varsa gece koynunda olsa göndereceksin,” dedi Azra alttan bakıp. “Anlayabildik mi?” 

 

Hazal’ın içi kaynadı, elini ağızına kapandı. Kahkahasını sıkıca bastırdı. “Büyüksünüz ablalarım. Çok mutluyum, bir sürü görümcem var ama tek bir şartla gönderirim.” 

 

“Bak bak,” dedi Aslı. “Çabuk uyanıyor. Neymiş?” 

 

“Beni de alacaksınız operasyonlara, yoksa Kenan’ı yatağa bağlarım yine de göndermem.” 

 

Kahkaha attı Azra. “Ekibe hoş geldin Hazal.” 

 

Şen gülüşlerle salona geçerken durdu Aslı. “Çok tuz koyma, yazık kardeşime.” 

 

“Çok koyacağım, öyle çok ki.” Hazal sinsi gülüşüyle el öpmek için geçti yanlarından. 

 

Kenan’ın babası Ahmet Bey, şivesiyle, babacan tavrıyla ve mutlu ifadesiyse o güzel sözleri Cemil Bey’e yöneltirken Hazal ve Kenan nefesini tutmuştu. Hayatlarında asla unutulmayacak günlerden birini daha yaşıyorlardı. Bir dünyaya açılan bambaşka anlardan geçiyorlardı. 

 

Cemil Bey’in ömrüne ömür katan törende, “Verdim gitti,” sözü hayatında bir ilkti. Kızını evlendirememişti ama nasip torununaydı. Enfes bir deneyimdi onun için. Sırf bunun için bile minnettardı Kenan’a. 

 

 

Tepsiyi kavradı Hilal. Hakan Bey’in hemen yanına geçti. Bu gece ve ilerisinde kız kardeş görevi onundu. “Makas kesmiyor Kenan.” 

 

Kenan’ın yüz kasları kendini gülümseye emanet etmiş gibiydi. “Sana ne vereceğimi bilemiyorum,” dedi Kenan. Tüm mal varlıkları bir olan birine ne verebilirdi? 

 

“Bir dakika,” dedi Aslı, kenardan yaklaşıp Kenan’ın önüne geçti. “Bu iş bana ait. Sonuçta ben ablayım.” Kocasına dönüp elini uzattı. “Yiğit, ver canım.” 

 

Yiğit önceden hazırladığı parayı cebinden çıkarttı. “El canım.” 

 

Parayı görenlerin gülüşleri birer birer büyüdü. Hilal dahi gülümsüyordu. Aslı avucundaki bayraklı 1 TL’yi tepsiye bıraktı. “Bende yok diye ağlıyordun, bak şimdi oldu. Haydi kestir şu makası.” 

 

Espriyi çözen aile gülüşleri arkalarında bırakırken, Hakan Bey kurdeleyi kesmişti. Hiç kopmayacak bir bağı ayırmıştı. 

 

Kenan ve Hazal, birbirlerine sarılıp, ayrılıp göz göze geldiklerinde dünyanın o geri kalan her zerresi silinmişti. Kadının kulağına, “Çok seviyorum seni,” diye fısıldadı. Karşılığını parlak, mavi, muhteşem bir bakışla almıştı. 

 

Ve o geceye Zehra davetli değildi. 

 

 

 

 

 

Efşan’la oturup nargile içmeyi delice özleyen Ruken isyan bayrağını çekerek, “Ben evime gidiyorum. Nargile içireceğim, Efşan’la oturup dedikodu yapacağım. On sekiz yaşında değil, yirmi sekiz yaşındayım,” demiş, soluğu evinde almıştı. 

 

Karahan karşı çıkmıştı ama Nazlı’nın sitemine susmuştu. 

 

“Karahan!” demişti Nazlı. “Yeter!” Başka bir şey söylememişti. Gerek de yoktu çünkü o sesten ve o sözden çok net anlıyordu; Nazlı’nın sinir harbi, Karahan’ı bile geçebiliyordu bazen. 

 

Yengesine kocaman bir öpücük kondurup çantasını kaptığı gibi evine geçmişti korumaları eşliğinde. Saat dokuza geliyordu Efşan geldiğinde. Nargileler yakılmış, kahveler yapılmıştı. Son yaz akşamlarından birinin naif esintisi vardı havada. 

 

“Nasıl hissediyorsun?”

 

“Değişik ama karışık değil. On sene boyunca böyle bu gecenin bizim için geleceğini düşünmüştüm, her şeye rağmen.” 

 

“Bana üzücü geliyor, bilmiyorum seni etkilemek istemiyorum ama öyle hissediyorum.” 

 

“Üzücü olan hayaller gerçeklemiş olsa olurdu. Şimdi doğru yerdeyiz. Ben Oğuz’u çok seviyorum. Üzücü olan benim bir yanlışa on sene tutunmuş olmam.” 

 

Kırgınlığı kendi kalbinde hissediyordu Efşan. Ruken’i ne çok seviyordu. “Oğuz’un hayatında oluşu seni bu şekilde konuşturuyor, bugün Oğuz olmasa derin bir kederin içinde debelenecektin.” 

 

Kahvesinden bir yudum alıp, tabağına geri bıraktı. Efşan’a kaldırdı bakışlarını. “Doğru zamanda doğru insanlar… Başka ne diyebilirim ki.” 

 

“Öyle… Seni de veriyoruz?” 

 

“Hafta sonu.” Omuzları neşeyle inip kaktı. “MİT Başkanı ve Güvenlik Bakanı gelecek istemeye, bana da bu yakışırdı.” 

 

Efşan kıkırdayarak, “Havalı,” dedi. “Onun sayesinde değil mi bu aşk? Bence de gelip istesin.” 

 

“Oğuz’a söylemedim eve geldiğimi, benim korumalar abime bir bir anlatıyor her şeyi. Söylersem abimden, susarsam Oğuz’dan fırçalanacağım. İstenmeyeyim de ne yapayım Efşan? Biri diyor evlen, öteki diyor evlenelim. Ayrı dili konuşup aynı tastan su içiyor gibiler.” 

 

“Sen ne istiyorsun?” 

 

“Bir süre böyle kalabilirdik ama ne mümkün, aralarında kendimi trafo gibi hissediyorum. İkisi de beni geriyor. Abim bizi koruyor gibi görünüp, damatlarına mı çalışıyor ne? 

 

Dumanı havaya savurdu, Ruken’e cevap vereceği anda durdu. Havada bir şey dönüyordu hem de küçük bir arı. “Ruken!” derken ayağa fırladı. Nargilenin çubuğunu kalktığı koltuğa bıraktı. Ruken de de telaşla ayağa fırladı. “Ne oldu?” Efşan’nın bedenine bakıyordu. Canı yanmış gibiydi. 

 

“Arı var.” Efşan birkaç adım geriye çıkmış, gökyüzüne bakıyordu. 

 

Kaşları çatık baktı geceye. Önce vızırtıyı duydu sonra tepesine yaklaşan arıyı.  Göz devirip elini havaya açtı. “Korkma, zararsız.” 

 

Efşan, arının Ruken’in avucuna konuşunu dehşetle izledi. “Nasıl oldu o?” 

 

“Bu benim evladım, gece arısı. Oğuzhan Bey bizi dikizliyormuş. Hiç rahat yok hiç.” Telefonunu almak için küçük sehpaya ilerlediğinde ışığı yanıp sönen telefona baktı. 

 

“Beni mi dikizliyorsun sen?” derken avucundaki evladına bakıyordu. Kameradan izlediğine emindi. Kaşları birleşmişti, kızıyordu ama anlayacak bir adam arıyordu. 

 

“Evine geliyorsun ve benim haberim yok. Çocuğumuzu göndereyim dedim.” 

 

“Niçin haber vereyim? Zaten gece damlardın. Senin haberinin olmadığı bir şey mi var paşam?” 

 

“Damlayacağım tabii ki. Korumalarına uyku ilacı ver.” 

 

Kızgınlığı hasıraltı olurken sinirli bir gülüş belirdi yüzünde. “Orada abim, burada sen bir rahat yok dedikodu yapmaya.” 

 

“Sen dedikodunu yap güzelim, ben geleceğim zamanı bilirim.” 

 

Kapanan telefona sırıtırken arı da elinden uçup gitmişti. “Bir manyak ancak bu kadar sevilir.” Hülyalı bakışlarıyla karanlığa, uçup giden arıya bakıyordu. 

 

“Aşk da bir insanı ancak bu kadar manyak ederdi zaten.” Efşan yüksek sesle kahkaha atmıştı.  

 

 

Efşan gideli saatler olmuştu. Evi karanlığa hapsetmişti, geniş cam duvara yaklaşıp korumalarının olduğu küçük evleri izledi. Evi aldıktan sonra inşa ettirdiği küçük sevimli evler, bahçesinin hemen sonundaydı. Abisi bu şartla izin vermişti ayrı eve çıkmasına. O zaman hiç sorun etmemişti ama şimdi gerçek bir dertti. Bir gün bunların başına geleceğini tahmin etmemişti. Neyse ki Mutlu ve Cihan’ın evinden ışık dahi sızmıyordu. Onlar da birer insandı ve uykuya ihtiyaçları vardı. 

 

Kenan ziyaretlerini her daim erken saatlerde gerçekleştirip evden ayrıldığı için o da sorun olmamıştı. Şimdi evine sevdiği adamı gizlice alıyordu. Alamıyordu. Saat bire geliyordu ama Oğuzhan ortada görünmüyordu. Kapıların şifresiyle uğraşmaması için aralık bırakmıştı. Mesaj atarak da bildirmişti. Mesaj görülmüştü ama cevap gelmemişti. 

 

Saten geceliği üzerinde ellerini gezdirip, saçlarına uzandı. Kabartırken esnedi. Yatağına girip örtüyü üzerine çekti. “Gelirsen kaldırırsın,” diye mırıldandı. Tatlı mı tatlı uykuya çekildi. Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu ama yatağın esnediğini hissedince gözleri kocaman açıldı. Hızla doğrularken, “Korkma benim,” diyen sese döndü. 

 

Karanlık odada, yatağın sağ tarafına uzanmış adama sessizce bakıyordu. Bitkin görünüyordu sanki. Kımıldamıyordu ama kesik nefeslerini alıyordu Ruken. 

 

“Ne, ne oldu?” derken telaşla adamın üzerinden uzanıp ışık düğmesine dokundu. Oğuzhan’ın inleme sesini almış, daha fazla korkmuştu. Oda aydınlanınca adama baktı. “Sana ne oldu?” 

 

Saçları darmadağın, sağ gözünün kenarında bir morluk, yanağında başka bir morlukla kendine gülümseyen adama şok içinde bakıyordu. 

 

“Oğuz!” diye bağırdı. 

 

“Bağırma, iyiyim ben.” 

 

Dizleri üzerinde ilerleyip ellerini Oğuzhan’ın yüzüne bıraktı. Dokununca kendi canı yandı. “Kim yaptı bunları?” 

 

“Abin.” İkinci bir şok yaşayan kadına sırıttı. “Ama o benden daha kötü durumda.” 

 

“Kavga mı ettiniz?” Ruken’in sesi kısılmış, omuzları inmişti.

 

“Hayır, halı saha maçına çağırdı beni, tam seninle konuşmamızın üzerine aradı; damatlar bir takıma verdi, iş arkadaşları bir takım oldu.” Oğuzhan başını iki yana salladı. “Arkadaşları da kendi gibi vurdu geçti, ezdi geçti. Bende deli gibi abi kardeş oynamaya gidiyorum diye seviniyordum. Gözümdekini abin yaptı. Bedenim sızlıyor Ruken…” Yatağa boylu boyunca uzandı. 

 

Kalbinin ezildiğini hisseden kadın, uzanıp dudağının ucuna öpücük kondurdu. “Seni ne hale getirmişler. Ben bunun acısını almaz mıyım ondan?” 

 

“Alamayacaksın çünkü ben aldım.” Gülüşü firar etti Oğuzhan’ın. Sızlayan bedeni acısa bile aldırmadı. 

 

“Ne, nasıl?” Ruken merakla bakıyordu. Oğuzhan başını çevirip kahve gözlere gülümsedi. “Tam olarak öyle olsun istemedim ama şey oldu, yandan geçerken omuz attım; yere düştü, omzu çıktı. Bu saattir hastanedeydik. Ne bağırıyordu Ruken bir duysaydın.” 

 

“Ne yaptın?” Şoktan çıkıp şoka giren kadının donmuş tavrıyla doğruldu. “Vallahi istemeden oldu. Bu kadar dayak yedim birde ben atayım dedim ama omuzu çıktı. Taktılar yerine, şimdi evde askıda kolu. Birkaç güne daha iyi olur dedi doktor.” 

 

Gözleri dolan kadının mahzun ifadesi beklediği bir çıkış değildi. “Ya siz neden çocuk gibisiniz?”

 

“Ama beni ne hâle getirildiler güzelim, bir omuz attım çok mu? Nereden bilebilirdim beni dayak atmaya çağırdığını, hem gerçekten istemeden oldu. Alt tarafı yere düşecekti ama olan omzuna oldu. Bana acımıyor musun?”

 

Dağılmış yüzüne bakıp iç geçirdi. “Bulmuşsunuz belanızı. Ne diyebilirim ki… Şimdi daha çok bilenecek sana. Önce yumruk attın şimdi omuzunu çıkarttın.”

 

“Üzüldüm ama olan olmuştu.” Mahzun bir ifade de Oğuzhan takındı.

 

“Çok kızdı mı?” Ruken yaklaşıp morluklar üzerinde parmaklarını gezdirmeye başladı. 

 

Oğuzhan küçük bir kahkaha attı. “Sana kız yok Oğuzhan! Sen bittin Oğuzhan! Seni elime geçirdiğimde etlerini kopartacağım, kafan sana fazla Oğuzhan! Seni Kara olmaktan men ediyorum. Bana abi deme gebertirim seni!”

 

Oğuzhan’ın komik anlatımına kahkaha attı. “Abim sana sevgi seli yapmış. Sen ne dedin?” 

 

“Sustum tabii ki. Ucunda sen varsın, o kadar zorlamaya gerek yoktu. Büyüksün abi dedim bir ara.” 

 

Ruken’in kaynayan içi, kahkaha atmasına yetti. “Hiçbir şey demiyorum, yiyin birbirinizi.” 

 

“Benim başka planlarım vardı bu gece, beni getirdiği hâle bak.” 

 

“Kalk hadi banyoya, duş al kendine gel. Eve geldiğimi bilen abimin bir oyunu bile olabilir bu, hiç şaşırmam.” 

 

Yataktan bacağını sarkıtırken, Ruken de ayağını halıya basıp karşısında durdu. Kadının üzerindeki pudra pembesi geceliğin sardığı beden tüm acılarını siliyordu. “Seni bırakıp nasıl maça gittim ben? Şu güzellik uğruna yedim bu dayağı, hiç önemli değil. Abin derdine yansın, gelmedim mi?” 

 

Elini uzattı Ruken, Oğuzhan’ı ayağa kaldırdı. “Geldin. Gelirsin de, abim de bundan korkuyor zaten.” Banyoya ilerleyip ışığını açıp adamı içeri çekti. “Ben seni iyi ederim, gel.” 

 

Oğuzhan’ın yüzündeki keskin bakış, sıcak anların çok yakın olduğunu ifade ediyordu. “Islak bir Ruken…” dedi inleyerek. “En sevdiğim.”

 

Banyonun kapısını ayağıyla iterek kapattı. Acıları bedeninde başka acılara yelken açıyordu. Ruken’i kollarına alıp dudaklarına sertçe yapıştı. Kadını banyo tezgahına bırakıp, uzun sürecek öpüşlerine ara verdi. Başını yana yatırdı Ruken, ellerini arkasına, tezgaha verip çekicilikte çığır açan adamını izlemeye başladı. 

 

“Sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi Oğuzhan. Tişörtünü hızla çıkarıp yere bıraktı. 

 

O çok sevdiği dövmesi çarptı ilk, bakmaya dokunmaya kıyamadığı hayat ağacı dövmesi. Bacakları arasına yerleşti Oğuzhan. Elleri Ruken’in geceliği sıyırmış, yukarılara çıkıyordu. Her dokunduğunda benliği çığlık atıyordu. Bu kadın onundu. Enfes bir tadı vardı ve Oğuzhan gelecekti son ihtimaline her yönüyle bağımlıydı.

 

“Dikkatli bak!” Dövmesini çenesiyle işaret etti. 

 

Ruken’in bakışları dövmeyi arşınladı. Üstten başladı, ezbere bildiği yolu izledi ve köklerine indi. Ağacın alt kökleri arasında aralıklarla döşenmiş harfleri tek tek geçti. Her bir harfte gülüşü büyüdü. Annesi ve kızının baş harfini kullanmıştı ama kendi kadının tümünü yazdırmıştı dövmesine. Yaklaşıp parmağını harfler üzerinde gezdirmeye başladı. 

 

“Ne zaman yaptırdın?” 

 

“İstanbul’a indiğimizin ertesi günü. Gösterme fırsatım olmadı.” Nefesi dövmesine çarpan kadını tepeden izliyordu. Hayatında her an onun olmayı, her an içinde olmayı, her an kolları arasında tutmayı arzuladığı bir kadın asla olmamıştı. Ruken bunu nasıl başarıyordu? Oğuzhan’ın gözleri, gönlü, bedeni hatta atan kalbinin tek yönü gibiydi Ruken. 

 

“İtiraf etmeliyim, Ankara’da ayrılırken adımı burada görmeyi çok arzu etmiştim. Ama üst dallarında olacağımı düşünmüştüm, sen beni köklere yazdırmışsın ve adımın tamamını.” Dudaklarını dövmeye değdirdiğinde, Oğuzhan başını arkasına atıp nefes aldı. 

 

Hızlı nefesiyle başını indirip Ruken’in yüzünü kavradı. İki keskin bakışın tek açısı birbirleriydi. Öpmek için yaklaştı. 

 

“Ağacın kökü sağlam olacak ki, dallara meyve versin. Sen toprağıma can verensin.”