Yirmi beş yıl önce… 

Genç kadın beş yaşındaki oğlunun sarı saçlarını okşayıp, karşısında duran uzak akrabalarına zorla gülümsedi. “Bizi düşünmeyin, abimin yanına gidiyoruz, yabancı yer değil.” 

Meral Kara arkadaşı olarak görüp çok sevdiği kadına gülümsedi. “Sen çok güçlü bir kadınsın Nihan. Sadece seni çok özleyeceğim, üzülüyorum.” 

Nihan dudakları büktü gülümser gibi. “Ben de seni özleyeceğim Meral ama gitmek zorundayım. Bu şehir bu ülke bana dar. Denedim ama olmuyor. Her şey onu hatırlatıyor.” 

“Bir daha gelmeyecek misin?” diye sordu Turgut Kara. 

Nihan başını sağa sola salladı. “Düşünmüyorum. Burada sizden başka hiç kimsem yok. Siz gelirsiniz belki.” 

“Geliriz tabii ki ama küçük adamı çok özleriz,” dedi Meral Hanım. Üç yaşındaki en küçük kızı Ruken’le çimenlerin üzerinde oturmuş, oyuncaklarla haşır neşir olan çocuklara gülümsedi. 

“Oğlumu babasının hatalarından uzakta büyüteceğim. Asla ona benzememeli. Belki haksızlık ediyorum, Engin çok iyi bir adamdı ama hataları affedilmez.” Nihan, kocasını o kadar çok sevmişti ki, yaptığı da o derece ağır geliyordu. Severek, büyük bir coşkuyla evlenmişlerdi ama Engin’in o büyük aşkı bir süre sonra bitmişti. 

Nihan buna anlam verememiş ama sabır etmişti. Engin, Nihan’ı aldatmıştı. Kadının eşsiz aşkına ihanet etmişti en çok. Ağır gelmişti Nihan’a, hem de altında ezilircesine küçülüyordu. Hiç suçu yoktu ama kendine yediremiyordu. Bir kadının başına gelecek en ağır acıyı yaşıyordu. 

Kocası boşanma kağıtlarını imzalayarak sevgilisiyle yurtdışına gitmek için bindiği uçakta okyanusun derinliklerinde son nefesini çok acı bir şekilde vermişti. Aldatılmışlığının acısının üzerine bir de acı ölümün yasını tutuyordu artık kalbi. Bir gün kurtulacaktı duygularından. Ama gitmek istiyordu. Gitmek ve unutmak. Başka bir hayata yelken açmak. 

Engin ile ortak olan Turgut Kara’ya hisseleri devir ederek ve tüm gayrimenkullerini satarak, yirmi altı yaşında genç, dul ve zengin bir kadın olmuştu. Beş yaşındaki oğlu hayatının en değerli parçasıydı. 

“Ne zaman başın sıkışırsa bizi arayacaksın, söz mü?” diye sordu Turgut Kara. 

“Söz Turgut abi, sizden başka bir de abim var. Oğlumun da sizden başka bir akrabası yok. Zaten bir avuç akrabaydık, o da git gide azalıyor. En azından oğlumun akrabaları… Siz benim ailem gibisiniz. Ölümlü dünya, elin gözün hep üstümüzde olsun. Olur da bir gün…” dedi Nihan, Turgut Bey ve Meral Hanım’a bakarak. 

“Ah, yapma!” dedi Meral Hanım. Sarıldı arkadaşına. “Sen daha çok gençsin. Hayır, böyle şeyler düşünme. Ağlarım bak.” Kahverengi gözleri dolmaya başlamıştı Meral’in. 

“Çocuklar…” dedi Turgut Bey. “Yapmayın hanımlar. Hollanda çok uzak değil. Mutlaka görüşeceğiz.” Küçük erkeğin saçlarını karıştırdı Turgut Bey. “Bu küçük adam benim yeğenim. Benim kanımdan. Nerede olsa bulurum onu da seni de. Nefesim yetene kadar haberinizi alacağım. Beni, Meral’i her daim ara, lütfen. Neye ihtiyacın olursa olsun…” 

“Sağ ol abi. Bir daha dönmeyeceğim ama siz mutlaka gelin. Çocukların fotoğraflarını gönderin. Bilin ki bir Nihan kardeşiniz var… Gider gitmez oğlumu özel bir okula yazdıracağım. Çok zeki bir çocuk ve ben bunun ardında duracağım. En iyi şekilde yetiştirmeye çalışacağım. Artık oğlum için yaşıyorum. Kendimize bir ev alacağız sonra. İkimiz yaşar gideriz.” 

“Hayatın bize neler getireceğini bilemeyiz Nihan,” dedi Meral Hanım. “Çok gençsin.” 

“İnsan kaç kez ölmek ister, Meral? Bir kez tattım. İkincisi kara toprak artık.” Gözlerini sildi kadın. “Yarın gitmiş olacağız. Kendinize çok iyi bakın,” derken üç yaşındaki Ruken’i ve ona gülümseyen oğlunu izliyordu. 

                                          🖤

Zehra odaya yavaşça girip yatağında yatan yeğenine yaklaştı. Kızıl saçları yatağa dağılmıştı küçük kızın. Dünyadan bihaberdi, melekler kadar temizdi. Saçlarını okşayıp öptü kadın. Anne diye ağlayıp duruyordu günlerdir. Ama artık unutmaya başlamıştı annesini. Teyze diyerek kucağında uyuyordu Zehra’nın. 

“Annen ölmekle ne iyi yaptı bilemezsin Hazal.” Gülümsedi Zehra. “Babanı da seni de hak etmiyordu. Kendi seçti bu hayatı. Sizi bana bırakıp gitti. Baban da benim olacak, sende. Çok şanslısın ki, seni seviyorum küçük kız.” 

Hazal’ın annesi kalbinin aktığı her erkeğe yelken açabilecek kişilikte bir kadındı. Kocası Servet Bey’le de büyük denilecek bir aşkla evlenmişti. Aşk, başka bedenlerin haz çekimiyle yerle bir olmuştu. Servet Bey karısına hâlâ deli gibi aşık bir adamdı. Ama kaçıp giden karısının okyanusun derinlerinde can vermesiyle üstelikte sevgilisiyle birlikte, bunu kaldıramayacak kadar onurlu bir adamın hüznünü yaşıyordu. Onurlu fakat zayıf bir karakterin can bulduğu bedeni, bunu taşıyacak kadar güçlü olmayacaktı. 

Ne yapmıştı da bunlar olmuştu? Kendine sürekli bu soruyu soruyordu. Cevap yoktu. Küçük bir kız kalmıştı geriye. Kendinden emanet kızıl saçları, mavi gözleriyle eşsiz güzellikteki kızı. Onuru yerlerdeydi. Camia onları konuşuyordu. Emel ve Engin’in yasak aşkının hazin sonunu… 

Aldatılmış, onurlu bir erkeğin nasıl eskiye döneceğini düşünüyordu ama bulamıyordu. Emel’den nefret edemiyordu. Etmemeliydi. Demek ki gerçek aşk kendisi değildi. Ama Emel onun gerçek aşkıydı. Dayanamıyordu. Herkesin üzerine geldiğini hissediyordu. Her sözün ona dokunduğunu, onu yaraladığını ve un ufak ettiğini iliklerinde, hissediyordu. Çok acınası olduğu, benliğini işgal ediyordu.  Daha kötüsü buna kendisi de inanıyordu. Zihninde tüm çarklar devre dışı kalmış gibiydi. 

Masanın üzerinde duran kağıda son cümlelerini yazdı. Kızına bir başka mektup yazıp bırakmıştı. Zamanı gelince okuyacaktı Hazal. Son yazdığını zarfa koyarak üzerine Zehra’ya diye ekleyip kenara aldı. Çekmecesinden silahını çıkarttı. Girdiği buhrandan bir çıkışı yoktu. Bulamıyor, bulamayacağını da düşünüyordu. Tek bir kurşunla kapadı gözlerini. Masasına yığıldı. Beyninden akan kanlar masayı kaplamaya zaman bulamadan Zehra girdi odaya. Silah sesine koşarak inmişti çalışma odasına. 

Ömrü boyunca sevdiği adamın cansız bedeniyle karşılaştığında hayatının geri kalanını da yine onu severek geçireceğini anlamıştı. 

Emel’e ve Engin’e laneti o gün başlamıştı. Emel de, Engin de ondan sevdiği adamı almıştı. Emel’den geriye sevdiği adamın kızı kalmıştı ama Engin’den geriye kalan yıllar sonra genç bir adam olacaktı. İntikam oyunun baş karakteri de oydu. Şimdiki küçük bir erkek çocuğu… Yeminler ediyordu. Kendi yaşayamadığı mutluluğu geride kalan kimseye yaşatmayacaktı. Bu, kucağındaki yeğeni de olsa… 

Kucağında son bir umudu, yeğeni, sevdiği adamın kızıyla kalmıştı. Hayatını ona adayacak ve bir gün intikamını alacaktı. Her nasıl olursa olsun, gözlerini o güne kadar kapatmaması için yaradana dua edecekti. 

🖤

Günümüz… 

Rusya…

Odasına çekilip çekmecelerinin arkasındaki gizli bölmeyi açtı. İçinden çıkarttığı telefonu ve hattı birbirine yerleştirdi. Kendi sistemini yaparak kullandığı tek telefon elinde tuttuğu telefondu. Hat ise kim neyi ne kadar ararsa arasın asla bulunamayan özellikleri ufacık çipinde barındırıyordu.  O bir kod mühendisiydi. Ve daha pek çok şey… 

Son beş yıldır Rusya’da üst düzey kod sistemlerinde sözde bir çalışandı ama aslında değildi. Ne olduğunu belki kendi bile unutmuştu. O bir Türk’tü. Vatanını çok seven ve ona hizmet eden bir Türk Vatandaşıydı. Başkanları ne derse o, onu yapardı. Rusya Federasyonu onun kim olduğunu bilmiyordu. Onlara göre o, basit bir mühendisti. Şu ana kadar. Ondaki zekayı, beceriyi ve yeteneği kimsenin fark etmemesi gerekiyordu ama edilmişti. 

Elinin altına verilen basit işlerden tat almıyordu ama buna mecburdu. Fakat ondan istenen şeyi duyduğunda kısa çaplı -rol olarak- yaşamıştı. Silah kodlaması isteniyordu. Yeni, çok yeni üst düzey silahlar. O bunu yapamazdı. Yapamayacağından değildi, ama Rusya için tırnağını bile oynatmazdı; özellikle gelişim konusunda. O, kendi ülkesine hizmet ederdi, ediyordu. 

Evinin tümünü kaplayan sinyal kesici düzeneğe güvenerek zihnindeki numarayı tuşladı. İlk çalışta açılan telefona Türkçe konuştu. “Başkana bağlayın,” dedi sadece. Ardından tek bir söz bile duymadı. Beş dakika bekledi telefonun başında. Ayakları yere sabırsızca vuruyordu. En sonunda o sesi işitti. 

“Hayırdır?” dedi Başkan. 

“Pek hayır değil, Başkanım. Silah yapmamı istiyorlar. Sanırım benim buradan çıkma vaktim geldi. Nasıl fark edildiğim hakkında bir bilgim yok. Bunun için özür dilerim.”

“Zaten vakit geldi. Ailenle birlikte seni ülkene bekliyoruz. Oradan çıkışını kolaylaştırmak için sana bir uçak göndereceğim. Merak etme, sorunsuz döneceksin.” 

“Benim bir ajan olduğum ortaya çıkarsa diğer kimliklerim de oraya dökülür. İsterseniz sahte işlemelerle çıkış yapabiliriz.” 

“Hayır, sen bir Türksün ve buna uygun döneceksin. Uçak sabah kalkmış olur. Valizlerinizi toplamaya başlayın.” 

Hayır, kal, dense kalmak zorunda olduğunu biliyordu. Nefesini bırakıp gözlerini kapattı usulca. Artık gerçekten de yerleşik bir hayat istiyordu ve bunu kendi ülkesinde gerçekleştirmek gibi bir hayali vardı. “Teşekkür ederim, Başkanım. Ankara’da görüşürüz.” 

“Teşekkür edilecek bir şey yok. Sen bir Türk’sün. Vatan senin. Gelmen gerekiyorsa, gelirsin.” 

“Yine de teşekkür ederim.” 

Telefonu kapatıp hattı çıkartı. Telefonu üç parçaya ayırıp cebine attı. Kendisi üç parça halinde tasarlamıştı. Odasından çıkıp ailesinin olduğu salona girdi. Kendine dönen gözlere bakıp gülümsedi. 

“Gidiyoruz. Hem de yarın.” 

                                           🖤

Bir hafta sonra… 

 İstanbul… 

Belinin üzerine kadar uzun saçlarını eliyle toplayıp bir omuzuna yerleştirdi. Ara sıra geçen zamanı düşünürken buluyordu kendini. Nereden nereye gelmişti. On yıl önce bunların birini bile hayal edemezdi. Bugün Asilkan şirketler CEO’suydu. 

Teknoloji denince Asilkan Tekno her evdeydi. En ufak elektronik mutfak aletinden, en büyüğüne kadar. Cep telefonlarından, bilgisayar, tablet akıllı cihazlar… Hayatımızı dolduran tüm teknolojik ürünlerin yönetimi onun elinin altından geçiyordu. 

Dünyanın parmakla gösterdiği bir firmanın yöneticisiydi. Ve deha denecek bir zekaya sahipti. Rusya, İsviçre ve Amerika yazılım şirketleri peşindeydi. Yazdığı kodları isteyen, onlarla çalışması için teklifler gönderen onlarca şirket vardı. Kendini mühendis dünyasından çekmek zorunda kalmıştı. Mesleğini icra etmek yerine Asilkan Tekno’yu yönetiyordu ama bu değildi ki Ruken yeni icadlara imza atmıyor. Kendi ülkesine hizmet için çalışıyordu. Gizli gizli… O sadece bir CEO ‘ydu görünüşte. 

Bir yıl Rüzgar’ın yanında asistanlıktan sekreterliğe kadar tüm işlerde görev yapmıştı. Rüzgar ona her ayrıntıyı en ince ayrıntısına kadar öğretmişti. Öğrenmeye açık zihni su gibi içmişti her şeyi. Çalıştıkça unutmuş, unuttukça daha çok çalışmıştı. 

İkinci senesinde kendisi yönetici olmuş ama Rüzgar yine yanında yer almıştı. Yapması gerekenlerin gidişatını kontrol altında tutmuştu. Üçüncü senesinde artık tek başına idare edebilecek kadar büyümüş ve öğrenmişti. Tüm iş camiası onu tanımıştı. Kendini tanıtmıştı. Çıkarttığı her sistem bir öncekinden daha iyi olmuştu. Teknoloji dendiğinde Türkiye’de bir devdi Ruken Kara. Gidecek yolu, yapacak onlarca yüzlerce yeni projeleri olacaktı. İşine aşıktı. Sadece işine… 

Geçen hafta aldığı ödülün keyfiyle ayakları yere basmıyordu. Mutluluk işte gizliydi onun için. Ama şimdi gitmesi gereken bir doğum günü partisi vardı. Tam yirmi sekiz yaşına basıyordu bugün. Yerinden kalkıp odasındaki iç odaya yöneldi. 

Önce takılarını çıkarttı. Çantasına bırakıp yeni kullanacaklarını aynanın önüne bıraktı. Küçük bir dolapta her zaman hazır olan kıyafetlerinden -hepsi siyahtı- deri bir tayt ve üzerine şık bir bluz çıkarttı. Topuklu ayakkabılarını çıkartıp şık ve gösterişli botlarını da ayağına geçirdi. Biçimli kalçasını kapatan simetrik bluzun üzerine deri ceketini de giyip saçlarını kabarttı. Makyajında sorun yoktu. Kendine son kez bakıp eşyalarını toplayıp dolaba yerleştirdi. Çantası uygun değildi ama yanına almayacaktı, arabada bırakacaktı. Telefonunu cebine atıp ofisinden çıktı. 

Çıktığı gibi de sağında ve solunda iki tane koruma belirdi. Biri kadın biri erkek olan korumaları uzun boylu ve yapılıydı. Ruken’i sadece evinde rahat bırakıyorlardı. Geri kalan tüm zaman da yanındaydılar. 

Asistanı dibinde belirdi. “Çıkıyorsunuz?” 

“Çıkıyorum Cem, sen gelmiyor musun?” 

Cem, yirmi dokuz yaşında üstün yetenekli genç bir adamdı. Abisinin isteği üzerine iki yıldır yanında çalışıyordu. Karahan Cem’e sonsuz güven besliyordu. Atabey otellerinden Asilkan Holdinge transfer etmişti Cem’i. 

“Hemen arkanızdan geleceğim Ruken Hanım. Biraz daha işim var.” 

Başını sallayan Ruken adımlarını asansöre ilerletti. Yanından geçen çalışanların iyi akşamlar dileğine tek tek cevap verip gülümsedi. Lanet bir yönetici değildi. Ama güler yüzlü olmasına da kimse kanmazdı. Yanlış giden bir şey olduğunda koca holdingi birbirine katmışlığı da vardı. Kendini tanıyan insanlar ona göre davranıyordu. Yeni gelenler de zamanla öğreniyordu. 

Önce kendisi girdi, ardından korumaları. “Arabam hazır mı?” 

“Hazır efendim,” dedi Mutlu. Yüzüne baktığınızda adam öldürmeye meyilli, hayattan bıkmış gibi duran adamın adı Mutlu’ydu. Ruken ilk duyduğunda adama bakmış ismi tekrar etmiş Mutlu odadan çıkınca da basmıştı kahkahayı. 

“Biraz gülümse Mutlu,” dedi kollarını birleştirip omzunu asansörün aynasına yasladı. 

Mutlu boğazını temizledi. “Olur efendim,” dedi ama öyle bir niyeti yoktu. 

Cihan hafifçe sırttı ama sadece Ruken yakaladı bu görüntüyü, o da aynadan yansımaydı. İki korumasının da isimlerinde bir tuhaflık vardı. Tersine gibiydi. Başını sallayıp gülümsedi. Holdingin kapısından çıktılarında Kara Kuğum dediği arabasına bir bebeğe bakar gibi baktı. “Ben kullanacağım. Siz arkadan gelin.” 

Yukarı doğru süzülen kapıdan bedenini içeri sokup kapısının kapanmasıyla direksiyonunu okşadı. Milli otomobile de elini atan Ruken -Bunu bilen sadece ailesiydi-  hayatının en parlak çağını yaşıyordu. Altındaki yerli otomobilin teknolojik tasarımlarını bizzat Asilkan adıyla çıkarmıştı ortaya; bu bilinen kısmıydı. 

“Zamanla daha iyi olacağız,” diyordu arabasına. Her zaman fazlası için çalışacaktı. Gaza basarak Fırat’ın yeni mekanına doğru sürdü arabasını. Orta aynadan baktığında korumaların hemen arkasında olduğunu gördü. Arayı açmadı. Öyle bir hata yapmazdı. Ciddi tehlikelerle dolu bir hayatın tam içindeydi. Abisi en çok bundan şikayet ediyordu. Ama yapacak bir şeyi yoktu. 

Yol boyunca aklında dönen birkaç küçük ayrıntıyı beyninde evirip çevirdi. Kulübün önüne geldiğinde saat sekiz olmuştu. İş bugün bitmek bilmemişti. Uzadıkça uzayan toplantılar doğum gününü bulmuştu. Aracı kulüp kapısına yaklaştığında fark etti ki, her yer magazinci kaynıyordu. Sorun değildi onun için. Kapısını açan Cihan’a bıraktı yerini. Onun arabasına tanımadığı kimse dokunamazdı. 

Mutlu hemen arkasında belirdi. Cihan da arabayı park etmek için ayrıldı yanlarından. Gazetecilere gülümseyerek selam verip hızla geçti aralarından. Ruken’e göre Fırat’ın mekanı hep küçük kalmalıydı. Rahat rahat girip çıktıkları, magazinin olmadığı rahat bir yerden çıkmıştı son birkaç senedir. Artık İstanbul sosyetesi ve iş dünyasının önde gelen isimlerini ağırlıyordu Rose Continent. Fırat yeni mekanına bu ismi vermişti, Gül Kıtası. Kızıyla çok sevdiği kadının adını birleştirmişti. 

Dar geçitten geçerek salona açılan geniş kapıdan girdi. Yüksek müzik sesine bir an yüzünü buruşturdu. Hâlâ çok sevmiyordu ama arada idare ediyordu. Sıcak bir bardak içeceği, müziği ve güzel bir kitap için şimdi her şeyi vermeye hazırdı. Sevmiyordu gece hayatını, sevemeyeceğini de biliyordu. Artık uzağı çok da iyi göremeyen gözlerini kıstı. Her zamanki yerlerinde gördü XXL ailesini. Onlar da onu görmüş el sallamıştı. Mutlu’ya döndü. 

“Keyfinize bakın.” 

Mutlu başını salladı ama nerede olursa olsun atmaca bakışlarıyla Ruken’i izlerdi. Cihan da aynı şekildeydi. 

Locaya ulaşıp kollarını açan Karahan’ın yanına sokuldu. Herkes bir yana Karahan bir yanaydı. Abisinin yanağına kondurduğu öpücüğüyle göğsüne yaslandı. 

Aslı tebessüm etti. “Yaş olmuş yirmi sekiz hâlâ abicik de abicik. Olan var olmayan var kızım.” 

Ruken omuz silkti. “Ben daha küçüğüm abla.” 

“Ufal da cebime gir,” dedi Azra. “Ya da ufalma hafta içi çekimden sonra ufalırsın.” 

Ruken kahkaha attı ama Karahan’ın hiç hoşuna gitmedi bu. “Açık saçık şeyler giydirip billboard diye asmak yok Azra!” 

“Hiç,” dedi Nazlı. “Aslanımı katil edeceksiniz.” Karahan dudaklarını sağa sola kıvırıp gülme istediğini bastırdı. Bu söz onda çok başka hisler uyandırıyordu. Diğer kolunun altında Nazlı’sını çekip sardı. 

Azra bu sahneyi böceğe bakar gibi izledi. “Aşk olsun Karahan, ne zaman yaptım öyle şey?” 

Hare kahkaha attığında Fatih yüzünü gizledi. Bir zamanlar Hare ve Fatih’in boy boy oldukça açık seçik fotoğrafları şehri süslenmişti. Karahan her gördüğünde sinir harbi yaşıyordu en sonunda yerine yenilerini asan Azra onun dilinden kurtulmuştu. 

“Duydun mu dong sesini?” dedi Karahan. 

“Abartma!” dedi Aslı. “İş kadını kreasyonu bu. Ne kadar açık olabilir ki?” 

Azra dirseğini Aslı’nın böğrüne hafifçe vurduğunda Aslı boğazını temizledi. “Yok canım, cidden olmaz. Etek ceket ya,” derken elini havada salladı Aslı. 

“Ya, aynen öyle Karahan.” Azra alt dudağını ısırdı Karahan görmeden. Gece elbiseleri tasarlamıştı iş kadınları için. Özel gecelerde giyilecek çok özel kıyafetlerdi. Neyse onları asmazdı şehrin gözü önüne. Belki bir tane. Yok iki tane. Ah… Ne biçim abiydi bu? 

“Eşleriniz nerede hanımlar?” diye soran Ruken’e Aslı gülümsedi. “Pas tutmuşlar da sayende biraz pas atacaklar hepsi sahnede.” 

Hilal yanında oturan kocasına bakıp gülümsedi. “Benimki yanımda. Müzikten tek anladığı kemençe.” 

Kemal alınmış gibi baktı eşine. “Karadenizliyiz.” 

“Ben de,” dedi Hilal. “Severiz kemençe,” derken kocasına yaslandı. 

Ruken’in aklına Kenan geldi o an da. Kemençe kullanamazdı, bilmezdi, eline bile almazdı. Kemal gibi güzel bir adamın kardeşiydi ama aralarında çok büyük fark vardı. Kenan başka bir güzel adamdı gözünde. Yine kendini onu hatırlarken bulduğunda abisinin kolundan çıkıp ceketini çıkardı. 

“Ablamlar?” diye sordu, aklından geçen hasretleri bastırıp. 

“Senin için özel tören hazırlığı yapıyorlar,” dedi Hare. 

“Bak sen…” diyerek gülümsedi Ruken “Yaşlanıyorum diye mi yapıyorsunuz abla?” 

“Ne yaşlanması ablacığım, sen daha yolun başındasın,” diye karşılık verip kardeşine öpücük attı Hare. Aynı karşılığı da aldı küçük kardeşinden. 

Kendi gibi giyinmiş olan Efşan’ı, her zaman şık olan Vedat’ı görünce ayağa kalkıp selamladılar. Uzun zamandır, XXL aileye Efşan ve Vedat da dahildi. Buna en çok sevinense istisnasız Aslı’ydı. Her sene bir başka üye gelip aileye giriyordu. Bir zamanlar ne kadar yalnız olduğunu, onlara baktıkça buruk bir tebessümle anıyordu. 

Efşan hiç oturmadan ceketini çıkarıp kenara bıraktı. “Geç kaldım sandım. Bu gece senin için çalacağım bebeğim.” 

“Sen de mi Efşan?” dedi Ruken. 

“Ben de!” Koşar adım indi aşağıya inen merdivenleri. Sahneye giden yolu aşarken Ruken onu izliyordu. Son beş senenin en iyi arkadaşıydı, dostuydu Efşan. Diğer arkadaşlarına nazaran Efşan’ın hayatında bir adam olmasına rağmen ne zaman arasa ‘hemen geliyorum’ diyen tek kişiydi. 

Bekar tek bir dostu kalmıştı o da Fatih eniştesinin kız kardeşi Ayperi’ydi. Fakat onu da asistanı Cem’e kaptıracak gibi görünüyordu. 

Dakikalar sonra arkasındaki locada tüm akraba ve arkadaşlarıyla dolup taşmıştı. Gelmeyen kimse kalmamıştı. Cem dahi ucu ucuna yetişmişti. Ayperi’nin yanına oturan Cem’e, kaşlarını çatan Fatih’e gülümseyen Karahan keyif üstüne keyif yaşıyordu. Kendi kardeşleri giderken iyiydi. Fatih de en az Karahan kadar abiydi. 

Efşan’ın baterinin zillerine vurmasıyla başladı. Efşan baterinin balerini gibiydi. Davullar ve ziller arasındaki ahengine hayrandı Ruken. Yiğit’i, Murat’ı, Aras’ı da izledi. Ablaları ve Asya onun için söylüyordu. Ellerini yumruk yapmış, çenesinin altına koymuş bir hayali yaşar mutlulukta izliyordu. 

Ailesini çok seviyordu. Kenan’la gitmediği için asla pişmanlık duymamıştı. Kenan da gittiği için pişman olmamıştı. İkisi hâlâ görüşüyordu. Dönem dönem yüz yüze görüşüyor, yemek yiyor uzun uzun sohbetler ediyorlardı. Hayatlarından her ikisi de memnundu. Aşkı konuşmayı uzun yıllar önce bırakmışlardı. Dillerinin ucuna geliyorsa dahi tek söz etmiyorlardı. Edebilecekleri bir günün gelecek olmasını kimin beklediğini bilmiyorlardı. 

Şarkının son sözlerine son bateri zili eşlik etti. Kulübün içindeki alkış sesleri arasında pastasının sahneye girişini gördü. Pastaya baktı, bir de getirene. Ellerini çenesinden aldı. Gözleri sonuna kadar açıldı. Yerinde doğrularken kendine sahneden gülümseyen adamı o görüyordu ama o, onun yüzündeki şok ifadesini tam seçemiyordu. 

“Kenan.” 

“Ne işi var bunun burada?” diyen Karahan’ın sesini işitti ama umursamadı. Yerinden kalkıp sahneye inen merdivenleri aşmaya başladığında en son dört ay önce gördüğünü hatırlattı kendine. 

Basamakları arşınlayıp yeşil gözleri gülümserken kısılan adamın açtığı kolların arasına sokuldu. Aralarındaki boy farkıyla Ruken’in ayakları yerden kesilmişti. “Pislik!” dedi sarılıp. 

“Sürpriz,” dedi Kenan kahkaha atarak. Etrafında bir tur döndürüp ayaklarını yere bastırdı kadının. Kahve gözlere bakıp gülümsedi. Ruken’in gülüşü ahenk kazanmıştı. Gözlerinden geçenleri görebiliyordu Kenan. Özledim… 

“Döndüm.” 

Sahnedeki görüntüler ve sesler dikkatini çekince başını çevirip baktı. Kızıl saçları omuzlarından sırtına döküldü. Omzunun üzerinden izledikleriyle gözlerini kıstı. Ezeli rakibini daha önce bir erkeğe sarılırken görmemişti. O erkeğin kim olduğunu seçemiyordu bulunduğu yerden. Hoş görünüyorlardı. İstemsizce tebessüm etti. Ruken onun sadece rakibiydi. İş dışında sadece bir tanıdık. 

“Seninki de buradaymış,” diyen arkadaşına dönmedi. 

Önüne dönerken içeceğine odaklanmıştı. “Benimki değil.” Kısaca özletmek istemişti. Bunu anlatamadığı gerçeğini fark ettiğinden bu yana kısa sözlere kapatıyordu konuyu. Hazal kimseyle uğraşmazdı. İş dünyası başka, normal hayat başkaydı. 

“Ruken Kara senin düşmanın değil mi, Hazal?” 

Bir diğer kadın arkadaşına baktı. İnsanlar ne çok konuşuyor ve ne boş konuşuyordu. Dışardan öyle mi görünüyordu? “Ruken benim düşmanım değil, rakibim. Kendisini takdir ettiğimi herkes bilir. Rekabet iş dünyasında kalır.” 

“İdealist iş kadını Hazal Arman,” dedi bir erkek arkadaşı. 

Hazal omuz silkti. “İkisini birbirine karıştırmayın.” Tekrar sahneye döndü. Yine birbirine sarılmış olan Kenan ve Ruken’e baktı. “Ama o kim?”

Kız arkadaşlarından biri aşağıya bakıp konuştu. “Kenan Kurşunlu. Eski sevgilisi. Hoş eski mi, değil mi bilinmiyor. Birlikte arada da olsa fotoğraflarını yayınlıyorlar. Kenan yurtdışındaydı, ziyarete gelmiş demek.” 

“Pek eski gibi görünüyor,” dedi Hazal. “Sevgilisi olduğu aşikar. Ama bu isim bana neden tanıdık geliyor?” 

“Çok normal,” dedi yakın arkadaşı ve Arman Cam ve Porselen Holding bünyesinde çalışan Kerime. Hazal ona döndü. “Nasıl normal, anımsayamadım?”

“Kemal Kurşunlu’nun erkek kardeşi. Çaykara çaylarının sahipleri. Yani iş ortağımız.” 

Hazal’ın kaşları havalandı. Tekrar dönüp baktığında Ruken, Kenan’ın yanında pastasını kesiyordu. “Öyle mi?” 

“Öyle canım,” dedi Kerime. 

Hazal bir süre daha izledi. Sonrada umurunda olmadığını net ifade eden tavrıyla önüne ve eğlencesine döndü. 

Ama en üst localardan birinde umurunda olan bir adam vardı. Neden ve nasıl gibi soruları yoktu. Bu gece burada olmak istemişti, gelmişti. Herkesi izliyor, hâl ve tavırları analiz ediyordu. Sahnede yaşananlara dudak bükerek bakmıştı. Neler olduğunu bilmiyordu ama öğrenmek istiyordu. Yakında bunu gerçekleştirecekti…

Bildiği bir şey varsa; Ruken Kara keşfedilmesi gereken ayak basılmamış topraklar gibi farklı görünüyordu. Ruken gizli bir dünyanın, aralanan kapısından sızan ışık kadar göz alıcıydı. O, bunu hissediyordu.